Ana Sayfa Blog Sayfa 357

Ordu’da denize dev dolgu projesi: Rant için yapılan dolgular deniz ekosistemine zarar veriyor

Ordu‘nun Perşembe ilçesi Belediye Başkanı, yapılması istenen deniz dolgusu projesine karşı çıkan ekoloji savunucularını bilgisizlikle suçladı. Ordu Çevre Derneği (ORÇEV) ise iddialara karşı çıkarak bu tür projelere gerek olmadığı halde bunların rant amaçlı yapıldığına ve bu uygulamaların ekosisteme zarar verdiğini açıkladı.

Ordu Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Müdürlüğü 4 Eylül’de Perşembe kıyı düzenleme ve rekreatif amaçlı dolgu projesini yayımladı. Projeye ilişkin Çevre Etkisel Değerlendirme (ÇED) süreci 5 Eylül’de başlatıldı.  Toplamda 93 bin metrekarelik alanı kapsayan projeye dahilinde denizde 54 bin metrekarelik alanın doldurulması planlanıyor.

Ordu Çevre Derneği, yaptığı basın açıklamasında projeyi “Ordu sahilleri Ünye’den başlayıp Gülyalı sahiline kadar Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan dolgular; piknik alanı, fuar, panayır ve bisiklet yolu adıyla işgal projeleridir” şeklinde değerlendirdi.

‣ Orduluların sahilde yapılaşma ve deniz dolgusu derdi bitmiyor: Şimdi de adrese teslim kafe ihalesi

‘Başkan önce kendisi bilgilensin’

Açıklamada, Perşembe Belediye Başkanı Mustafa Sayım Tandoğan‘ın Perşembe’deki dolgu projesi için açıklamada bulunarak projeye ilişkin Çevre Etkisel Değerlendirme (ÇED) raporlarının alındığını öne sürdüğü belirtildi.

ORÇEV,  Tandoğan’ın bu değerlendirmeye karşılık verdiğini, “Bizden proje hakkında bilgi almadan, sormadan, incelemeden kulaktan dolma bilgilerle yersiz ve asılsız eleştirilere maruz kalıyoruz” diyerek Ordu’daki ekoloji savunucularını eleştirdiğini ancak bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirtti.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının e-ÇED duyuru platformundaki verilere göre, projenin ÇED başvurusu yapılmış olsa da henüz başvuru süreci devam ediyor. ORÇEV, yasal sürecin henüz tamamlanmadığına dikkati çekerek ÇED başvurusunun onaylandıktan sonra Proje Tanıtım Dosyası‘nın çıkacağını, bu nedenle Belediye Başkanı tarafından öne sürülen iddianın asılsız olduğunu ifade etti. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Bilgisizlik bu kadar olur. Pes! Kendi projeleri yayımlanıyor, bizler okuyoruz, inceliyoruz. Bilgi sahibi oluyoruz. Bilgi için kendisinden öğreneceğimiz bir şey yok. Biz kendisinden daha ayrıntılı bilgilere sahibiz. Bu okuma, inceleme ve yargı süreçlerini 20 yıldır yapıyoruz. Belediye Başkanı, ‘Önce bilgileri alsınlar sonra yazıp çizsinler’ demiş; yetinmemiş, ‘Bu alanda proje çalışması bitti, gerekli izinler alındı, bundan sonra ihale yapıp hayata geçirerek değerlendireceğiz’ demiş. Yasal süreci bilmiyor. Yasal süreç bitmeden ihale yapılamaz, tahkimat yapılamaz. Belediye Başkanı bilgi alacaksa önce kendisi sorup öğrenmeli.”

Projenin hayata geçirilmesi halinde 54 bin metrekarelik alanın doldurulmasının sonuçlarına değinen ORÇEV “Bu alan doldurulunca Perşembe kıyıdan uzaklaşacak. Denizdeki yaşam zarar görecek. Kıyı balıkçılığı olumsuz etkilenecek” diye belirtti.

Dernek, “Belediye Başkanına avukatıyla görüşüp hukuki süreci ve yasayı öğrenmesini öneriyoruz. Bilgisizliğini gidermiş olur. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp” diye ekledi.

‣ Ordu Büyükşehir Belediyesi projesine bir yürütmeyi durdurma kararı daha

‘Anayasal hakkımızı kullanıyoruz’

Ordu Olay‘ın aktardığına göre, Belediye Başkanı Tandoğan yaptığı açıklamada “Kimsenin kuşkusu olmasın doğaya saygı duyan, doğayı koruyan en fazla benim ve bununla çok mücadele ediyorum. Bu proje benim siyasi hayatıma mal olsa da, seçimi bile etkilese üzerine gidiyorum. Buna rağmen bakıyorum bu çevreciler, çevreyi çok sevenler yanımda yoklar. Buradaki eleştiriler siyasi ve maksatlı. Perşembeye bir şey yapılmasını istemeyen kesimler ve de burada yaşamayan burada oy kullanmayan kişiler” ifadelerini kullandı.

Ekolojiyi savunmak için Perşembe’de yaşıyor olmanın gerekmediğine ancak ilçede yaşayan dernek üyelerinin de bulunduğuna vurgu yapan ORÇEV, Tandoğan’a yanıt olarak şunları söyledi:

“Biliyoruz ki, belediye başkanı doğaya saygının değil rantın peşinden gitmekte. Daha önce Yason Burnundaki Arkeolojik SİT alanını yok etmeye, betonlaştırma ve araba yolu yapmaya kalktılar. Derneğimizin uğraşları ve suç duyurusu sonrası vazgeçmek zorunda kaldılar. Çevreciyim, demekle olmuyor. Perşembe’de altın, kurşun, çinko ve demir çıkarma projesi nedeniyle yalnızca siyanüre karşıyız demekle çevreci olunmuyor. Bizler doğamıza sahip çıkanlar aslında ülkeye sahip çıkıyoruz. Belediye Başkanının yanında olmayız. Siyasi maksatlı değil, ülkeye sahip çıkan yurttaşlarız. Tüm ekoloji konularında tarafız ve doğayı, yaşam alanlarını yok eden projelere karşı hakkımızı kullanıyoruz, kullanacağız da.”

ORÇEV, Anayasa‘nın “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir” ifadelerine yer veren 56’ncı maddesine dayanarak haklarını kullandığını ifade etti.

‣ Yargı, Ordu Belediyesi’nin kıyı dolgu projesine ‘dur’ dedi

‘Rant için yapılan projeler ekosisteme zarar veriyor’

Ordu Çevre Derneği’nden Coşkun Özbucak, Yeşil Gazete’ye yaptığı değerlendirmede “Ekoloji bağlamında baktığınız zaman bu projeler deniz ekosistemi için zararlı. Örneğin bir kıyıyı dolduruyorsanız derelerle birlikte düşündüğünüzde denize alüvyon getirmiyor ya da deniz hareketinden, dalgalarından, akıntılarından dolayı kıyılar zarar görüyor. Doldurulan yerlerin dışında kalan kıyılarda da deniz içeri giriyor; Ordu Merkez’de bunu yaşıyoruz” diye konuştu.

Özbucak, şunları söyledi:

“Bu projeler, yürüyüş yolu, bisiklet yolu, işte kafeler vb. sosyal tesisler yapımı adı altında yapılıyor. Ordu’nun Samsun sınırından itibaren tüm ilçelerin kıyılarında deniz dolgusu projeleri var. Bunlar Türkiye genelinde de yapılıyor. Bunlar devletin şirketlere para kazandırma yerleri, bu sosyal tesisler dediğimiz yerleri yandaşlarına veriyorlar. Bunları rant projeleri olarak değerlendiriyoruz çünkü ekosisteme zarar veriyor. Gereksiz; dolgu yapmadan da yürüyüş yolu yapılabilir. Ayrıca bisiklet yolu da yalnızca kıyı boyunca yapılıyor.”

Ancak böyle uygulamalara ihtiyaç olmadığını ifade eden Özbucak, “Yapılış nedeni resmi olarak sosyal tesis yapımı ama gereksinim var mı yok mu diye baktığımızda yok. Çünkü kumsalları dolduruyorlar, kumsal diye bir şey kalmıyor. Denize erişim de olmuyor, insanların kıyıya ulaşımı da olmuyor. Biz denizden arazi elde edilmez diyoruz. Halihazırda kumsal olan yerlere kafeler gibi bu tür tesisler yapılabilir zaten, ama bu farklı bir proje. Para dağıtma, para kazanma yerleri olarak değerlendiriyoruz” dedi.

Dolgu yapmadan da yürüyüş ve bisiklet yollarının yapılabileceğinin altını çizen Coşkun Özbucak, “Ayrıca bisiklet yolu da yalnızca kıyı boyunca yapılıyor. Oysa bisikletin şehir içiyle paralel olması gerekir, şehir içinde bisikletle gezme olacağı yok, sahile bisiklet yolu yapılıyor. Bunun da hiçbir anlamı yok. Zaten doldurulmadan önce de kıyıda bisiklet yolu ve yürüyüş yolu konumunda yerler var” diye belirtti.

‣ Ordu’daki deniz dolgusu projesine mahkemeden ret

Musa Orhan’dan Farah Zeynep Abdullah’a bir dava daha

Batman‘ın Beşiri ilçesinde yaşamına son veren İpek Er‘e cinsel saldırıda bulunduğu ve intiharına neden olduğu iddia edilen Uzman Çavuş Musa Orhan‘a sosyal medyadan hakaret ettiği gerekçesiyle yargılanan oyuncu Farah Zeynep Abdullah’a bir dava daha açıldı.

Abdullah, aynı gerekçeyle para cezasına çarptırılan Ezgi Mola‘ya destek için paylaşım yapmış ve 65 gün karşılığında 1300 TL adli para cezasına çarptırılmıştı.

Yargılama devam ederken hakkında açılan tazminat davasıyla ilgili olarak Abdullah’ın sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda O.’ya hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında  2 yıl 4 aya kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırlandı.

Savcı Abdullah’ın sosyal medya hesabından O.’ya yönelik “Şerefsiz ve göründüğü kadarıyla bir geçim yöntemi olarak adalet sistemini kullanan, daha doğrusu buna izin verilen Musa O. şimdi de bana tazminat davası açmış. Aç köpek” şeklinde paylaşımda bulunarak “sesli, yazılı veya görüntülü iletiyle hakaret” suçundan 2 yıl 4 aya kadar hapisle cezalandırılmasını talep etti.

Tarafların uzlaşmada da anlaşamadığı da iddianamede yer buldu. Mahkeme, iddianameyi kabul etti.

‘Bir anlık sinirle paylaştım’

İddianamede Abdullah’ın ifadesi de yer aldı. Oyuncunun Orhan ile aralarında devam eden davasının mevcut olduğunu, kendisinin bu tip davaları geçim yolu olarak gördüğünü söylediği belirtilen iddianamede, Abdullah’ın ifadesinde bu tür medyaya yansıyan farklı davalarının olduğunu bildiğini bu sebepten sinirlenerek tepki amacı ile anlık sinirle paylaşımda bulunduğunu, bu tepkinin insani bir tepkiden ibaret olduğunu ve sonradan pişmanlık duyduğunu söylediği de yer aldı.

Farah Zeynep Abdullah'a Musa Orhan'dan bir dava daha - 1

‣ Ezgi Mola’ya ‘Musa Orhan’a hakaret’ten para cezası: Onur, şeref ve saygınlığını rencide etti
‣ Musa Orhan’ın avukatından Ezgi Mola için hapis cezası istemiyle yeni suç duyurusu
‣ Melek Mosso’ya Musa Orhan’a hakaretten dava açıldı
‣ Hazal Kaya için Musa Orhan’a hakaretten iki yıl dört ay hapis cezası istendi
Ezgi Mola’ya destek veren şarkıcı Tan Taşçı’ya Musa Orhan cezası

Ne olmuştu?

Batman‘ın Beşiri ilçesinde tabancayla intihara kalkışan ve 34 gün sonra 18 Ağustos 2020’de hastanede hayatını kaybeden İpek Er (18), bıraktığı mektupta Siirt’te görevli Uzman Çavuş Musa Orhan‘ın (25) kendisine cinsel saldırıda bulunduğu iddiasını yazmıştı. Orhan hakkında Siirt 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi‘nde “nitelikli cinsel saldırı” suçundan 12 yıldan az olmamak üzere hapis cezası istemiyle dava açıldı. Tutuksuz sanık Orhan’ın yargılanması sürerken, sosyal medyadan yaşananlara tepki yağdı.

Oyuncu Ezgi Mola da 20 Ağustos 2020’de sosyal medya hesabından paylaşım yaptı. Yapılan soruşturmanın ardından Mola hakkında “sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle hakaret” suçundan 2 yıl 4 aya kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Ankara 31’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde 24 Mayıs 2022’de çıkan kararla Ezgi Mola, “hakaret” suçunu işlediği kanaatiyle 87 gün karşılığı 6 bin 960 TL adli para cezasına çarptırıldı.

Yargılamanın tamamlanmasının ardından Ezgi Mola’ya destek için tweet atan oyuncu Farah Zeynep Abdullah’ın hakkında da Orhan’ın avukatı Mehmet Erkan Akkuş suç duyurusunda bulundu. Soruşturmanın ardından Abdullah hakkında, Musa Orhan’a sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle hakaret ettiği gerekçesiyle 2 yıl 4 aya kadar hapis cezası istemiyle Banaz Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Davanın 9 Mart 2023’te görülen duruşmasında karar çıktı.

Hakim, Farah Zeynep Abdullah’ın “hakaret” suçunu işlediğine hükmederek, geleceği üzerindeki etkilerini dikkate alıp, indirimlerle beraber 65 gün karşılığı 1300 TL adli para cezası verilmesine hükmetti.

 

 

BM İklim Eylem Zirvesi: Fosil yakıttan çıkışta uzlaşma var, adaptasyon ve kayıp zarar PreCOP28’e kaldı

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, dün New York‘taki BM Genel Kurulu sırasında İklim Eylem Zirvesi’ni topladı.

Guterres, zirve öncesinde Hızlandırma Gündemi’ni (Acceleration Agenda) ortaya koymuş ve sadece ‘harekete geçenlerin’ ve ‘uygulamacıların’ katılmasına izin verileceğini söylemişti. Zirveye 100’den fazla ülke başvuruda bulunurken, başta ABD ve Çin olmak üzere pek çok büyük emisyona sahip ülkeler katılamadı.

Zirvede, önde gelen devlet başkanlarının konuşmaların ardından karbonsuzlaştırma, kayıp ve zarar, adaptasyon ve devlet dışı aktörlerin eylemleri üzerine tematik paneller düzenlendi.

Taahhütleri hayata geçirme çağrısı’

Zirve sonucunda ortaya çıkan önemli başlıklar şöyle:

  • Dünyayı kirleten başlıca ülkeler yokluklarıyla ifşa oldu. Birçok lider, ülkelerin yenilenebilir enerji kaynaklarını artırması gerektiği konusunda hemfikir olurken, fosil yakıt endüstrisinin siyasi etkisinin kömür, petrol ve gazın kullanımdan kaldırılmasına yönelik ilerlemede önemli bir frenleyici olduğunu belirtti.
  • Bu kasım ayında Birleşik Arap Emirlikleri‘nde düzenlenecek COP28‘in Başkanı Sultan Al Jaber, Genel Sekreter ile birlikte Zirve’nin kapanışını yaptı. Al Jaber, son Global Stocktake raporunun dünyanın raydan çıktığını teyit ettiğini ancak ülkelerin “taahhütleri projelere dönüştürmek” ve “birbirlerinin değil gigatonların peşinden gitmek” için dayanışma içinde hareket etmeleri gerektiğini söyledi. BAE’nin yenilenebilir enerjinin üç katına çıkarılmasına yönelik COP28 planının AB, Kenya, AU komisyonu ve G20‘nin desteğiyle ivme kazandığını söyledi. Ayrıca ülkelere ağır sanayileri karbonsuzlaştırma, Yeşil İklim fonunu (GCF) yenileme ve kayıp ve zarar fonuna yönelik erken taahhütlerde bulunma planlarının ana hatlarını belirleme çağrısında bulundu.
  • COP28’e 70 gün kala gözler şimdi Dubai’deki zirve öncesinde Sultan Al Jaber’in bu planı sunması gereken bir dizi toplantıya çevrilmiş durumda. Bunlar arasında Hindistan Başbakanı Modi’nin kasım ayı için çağrıda bulunduğu sanal G20 toplantısının yanı sıra San Francisco‘daki Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği zirvesi çerçevesinde yapılacak olası bir Biden-Xi görüşmesi de yer alıyor.

Rüzgar ve güneş enerjisiyle ‘adil geçiş’e vurgu

Zirvede, ekonomilerin karbonsuzlaştırılmasının dönüm noktalarına ulaştığı ve rekabet gücünü artırdığı ve bataryaların ülkelere fosil yakıt piyasalarından enerji güvenliği, bağımsızlık ve esneklik elde etme şansı sunduğu belirtildi.  IEA İcra Direktörü Fatih Birol‘a göre, “Temiz enerji harekete geçiyor. Hem de hızlı bir şekilde. Hem de pek çok insanın düşündüğünden daha hızlı.”

Ancak ülkelerin aynı zamanda geçiş sürecine ve bu süreçteki ekonomilere ve toplumlara hizmet edecek adil tedarik zincirleri oluşturmak için birlikte çalışmaları ve herkesin kaynak çıkmazından kaynak nimetlerine geçmeleri gerekeceği belirtildi.  AB Yatırım Bankası Başkanı Dr. Werner Hoyer ise “İklim eylemi sömürgeleştirme 2.0 olmamalıdır” dedi.

BM iklim elçisi Mark Carney ise özellikle yatırımcılara net sinyaller gönderecek ve geçiş için gereken parayı kaydıracak hedefler koymaları halinde, bir zamanlar “azaltım yapılması zor” sektör olarak bilinen çimento ve çeliğin karbonsuzlaştırılacağını söyledi.

‘Kayıp ve zarar’da gelişme yok

COP27‘de bir kayıp ve zarar fonu kurulmasına yönelik anlaşmanın ardından, uluslararası finans kuruluşları ve çok taraflı kalkınma bankaları konuyu görüşmek üzere ilk kez bir araya geldi. Beklentilere rağmen somut detaylar ortaya çıkmadı ve birçok kişi gerçek finansman düzenlemeleri hakkında çok az tartışma olduğunu savundu.

En çok etkilenen ülkelere olan inancın korunması için COP28 öncesinde bu durumun değişmesi gerekecek.

Adaptasyon için maliyetle fonlar arasında uçurum var

Ülkeler, gelişmekte olan ülkelerde erken uyarı sistemlerinin ve adaptasyon finansmanının hızlandırılması çağrısında bulunurken, adaptasyonun maliyeti ile buna ayrılan fonlar arasında giderek büyüyen uçurumun altını çizdi.

Fosil yakıtlardan çıkış konusunda tereddüt yok

Zirvede, 2019’daki bir önceki BM İklim Eylem Zirvesi’nden bu yana büyük bir değişimle, neredeyse tüm Devlet Başkanları fosil yakıtların kullanımdan kaldırılması gerektiğinin altını çizdi. AB Komisyonu Başkanı Ursula vonder Leyen, Almanya Şansölyesi Olaf Scholz, Şili Devlet Başkanı Gabriel Boric, Tuvalu Başbakanı Kausea Natano, Marshall Adaları Cumhuriyeti Devlet Başkanı David Kabua ve diğerleri fosil yakıtların kullanımdan kaldırılması gerektiğine işaret etti.

Aralarında Şili ve Kolombiya’nın da bulunduğu pek çok ülkenin lideri, fosil yakıt sektörünün ulusal politika oluşturma ve BM oturumları da dahil olmak üzere çok taraflı süreçler üzerindeki kötü niyetli etkisine dikkat çekerek, bu sektörün inkar, gecikme ve aldatmacayı beslemedeki rolüne dikkat çekti.

Ancak zirveye büyük kirletici ülkeler ABD, Çin, İngiltere ve Fransa davet edilmedi ya da katılmadı. Buna karşın zirveye katılan liderler harekete geçmek için uluslararası son tarihleri beklemedi ve yenilenebilir enerji kaynaklarının artırılmasından ulaşımın elektrikli hale getirilmesine, metan gazının düzenlenmesinden fosil yakıt sübvansiyonlarının kaldırılmasına ve uyum için yatırım yapılmasına kadar tüm ekonomilerinde attıkları adımları özetlediler.

Devlet dışı aktörler katılmadı

İklim Eylemi Zirvesi’ne sadece iki özel şirket katıldı. Küresel bir sigortacı olan Allianz, yeni yayınladıkları geçiş planından bahsetti. Konuşan diğer şirket ise kömür ve gazdan elektrik üretimini filosundan aşamalı olarak çıkaran Portekizli enerji şirketi EDP oldu.

Washington Valisi Jay Inslee, şirketlerin denkleştirmelere olan aşırı bağımlılığına dikkat çekerek “Çocuklarımız için denkleştirmelere dayalı bir iklim geleceği inşa etmek, pandispanya ile New York gökdeleni inşa etmeye benzer. İşe yaramayacaktır” diye konuştu.

Uzmanlar: Çıta yükseldi, finansman için daha büyük desteğe ihtiyaç var

Zirveyi değerlendiren iklim uzmanlarının görüşleri şöyle:

Mohamed Adow (Powershift Afrika Direktörü):  Antonio Guterres’in sadece iklim eylemi konusunda söyleyecek faydalı bir şeyleri olan liderlere platform sağladığını görmek güzeldi. Çoğu zaman politikacılar zirveleri kendi gündemlerini dayatmak için kullanırlar, ancak bu kez ABD ve İngiltere gibi ülkeler kötü sicilleri nedeniyle seyirci konumuna düşürüldü.  On yıllar boyunca fosil yakıtlar, kaosun nedeni olmasına rağmen iklim zirvelerinde nadiren dile getirilen tabu bir kelime olmuştur.  Neyse ki artık bu kelimeyi telaffuz ediyoruz.  Ne yazık ki, politikacılar odadaki fosil yakıt filini kabul etmeyi reddettikleri için, fil ortalığı pisletti ve onu hızlı bir şekilde temizlememiz gerekiyor.  İşte bu nedenle bu Aralık ayında COP28’de fosil yakıtların kullanımdan kaldırılmasına yönelik bir tarihe ihtiyacımız var.

Alex Scott (E3G İklim Diplomasisi ve Jeopolitik Lideri): İklim konusunda iddialı ülkeler BAE COP28 Dönem Başkanlığı ve bugünkü zirveden geride kalanlar için yüksek bir çıta belirledi. 70 gün dünyanın geri kalanına yetişmek için fazla bir zaman değil, ancak bakanların eksiklerini tamamlayabilecekleri siyasi anlar var: Bu hafta Global Stocktake ve kayıp ve zarar bakanları toplantıları, önümüzdeki ay IMF/Dünya Bankası yıllık toplantıları ve ekim sonunda Dubai’deki Pre-COP28 toplantısı.

Prof. Adelle Thomas (Bahamalar Üniversitesi, İklim Değişikliğine Uyum ve Kayıp ve Zarar Uzmanı): Gelişmekte olan dünyanın giderek artan kayıp ve zarar maliyetlerini karşılamak için ne gibi yeni ve yenilikçi tedbirler ortaya koyabilecekleri konusunda finansal aktörlerden gelecek çok daha net sinyallere ihtiyacımız var. Bugünkü oturumda iklim değişikliğinin artan etkileri ve en kırılgan durumda olanları destekleme ihtiyacı kabul edildi ancak bunun nasıl yapılabileceğine dair somut öneriler sunulmadı. Bunun yerine uyum ve azaltım için sağlanan finansmana odaklanıldı. Bu durum, kayıp ve zarara müdahale için ilave finansmanın son derece yetersiz olduğu noktasını tamamen gözden kaçırmaktadır.

 

İSİG: Son 10 yılda en az 372 enerji işçisi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi, “Enerji İşkolu İş Cinayetleri Raporu“nu kamuoyuyla paylaştı.

2013’ten 2023’ün sekizinci ayına kadar olan süreçte en az 372 enerji işçisinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiğini belirten İSİG Meclisi, iş cinayetlerinin nedenlerine göre dağılımını şöyle:

  • Elektrik çarpması nedeniyle 168 işçi,
  • Yüksekten düşme nedeniyle 48 işçi,
  • Trafik, servis kazası nedeniyle 48 işçi,
  • Ezilme, göçük nedeniyle 30 işçi,
  • Zehirlenme, boğulma nedeniyle 14 işçi,
  • Patlama, yanma nedeniyle 13 işçi,
  • Kalp Krizi, beyin kanaması nedeniyle 12 işçi,
  • Covid-19 nedeniyle 10 işçi,
  • Şiddet nedeniyle 8 işçi,
  • Nesne çarpması, düşmesi nedeniyle 6 işçi,
  • Kesilme, kopma nedeniyle 3 işçi,
  • İntihar nedeniyle 3 işçi,
  • diğer nedenlerden dolayı 9 işçi hayatını kaybetti.

‘Ölen işçilerin üçte biri 30 yaş altında’

“Türkiye’de neredeyse çocuk işçiliğin olmadığı sektörlerden biri enerjidir” diyen İSİG Meclisi, Türkiye Elektrik İletim AŞ‘nin (TEİAŞ) yüksek gerilim ve altyapı çalışmalarında çalışan taşeron şirketlerde temel olarak “aile emeği”nin esas olduğunu ve toplu olarak çalışmaya gelen erkek işçiler içinde “yardım eden” gençlerle çocukların da bulunduğunu belirtti.

Sektörde özellikle iki yıllık yüksekokul mezunu çok sayıda genç işçinin çalıştığını belirten İSİG Meclisi, ölen işçilerin üçte birinin 30 yaş altındaki genç işçiler olduğuna ve bu işçileri güvencesiz koşullarda çalıştırıldıklarına dikkat çekti.

Ölen işçilerin yüzde 95’i sendikasız

Enerji işkolunda yaşanan iş cinayetlerinde ölenlerin 19’unun (yüzde 5,1) sendikalı işçi, 353’ünün ise (yüzde 94,9) sendikasız olduğuna dikkat çeken İSİG, “Ancak sektörde geleneksel olarak hakim bir sendika mevcut ve son açıklanan istatistiklere göre de yüzde 27 civarında bir örgütlülüğü bulunuyor” dedi.

Son on yılda ölen işçilerin çalıştıkları şirketler ise şöyle:

Anadolu Yakası EDAŞ, Gediz EDAŞ, Aydem Enerji, Boğaziçi EDAŞ, Aras Edaş, Meram Edaş, Dicle Edaş, Vangölü EDAŞ, Trakya EDAŞ, Toroslar EDAŞ, Akdeniz EDAŞ, Kayseri ve Civarı EDAŞ, Sakarya EDAŞ, Yeşilırmak EDAŞ, Fırat EDAŞ, Aras EDAŞ, Çamlıbel EDAŞ, Çoruh EDAŞ, Uludağ EDAŞ, Afşin-Elbistan Termik Santrali, Orhaneli Termik Santrali, Tunçbilek Termik Santrali, Seyitömer Termik Santrali, Kemerköy Termik Santrali, Yeniköy Termik Santrali, Çan Termik Santrali, TEİAŞ, DSİ, İSKİ, İGDAŞ, Sulama Birlikleri, Rüzgar Enerji Santralleri, Hidroelektrik Santraller vd.

İSİG Meclisi, ölen sendikalı işçi sayısının tespit ettiklerinin çok üzerinde olduğunu da ekledi.

En çok iş cinayeti İstanbul’da

Rapora göre, enerji işkolunda 74 şehirde ve yurtdışında üç ülkede (Türkiye menşeili şirketlerde çalışan) iş cinayeti tespit edildi. Buna göre 28 ölümle ilk sırada İstanbul bulunuyor. Onu 16 ölümle Maraş, 14’ere ölümle Konya ve Muğla, 13 ölümle Urfa, 12’şer ölümle Adana, Manisa ve Mardin, 10’ar ölümle Antalya ve Aydın, 9’ar ölümle Diyarbakır, Erzurum, İzmir ve Sivas, 8 ölümle Şırnak, 7’şer ölümle Ankara, Bingöl ve Ordu, 6’şar ölümle Adıyaman Bursa, Denizli, Kayseri ve Samsun,  5’er ölümle Ağrı, Artvin, Çanakkale, Hatay, Kocaeli, Niğde, Sakarya ve Van, 4’er ölümle Balıkesir, Elazığ, Karabük, Kars, Tekirdağ ve Tokat,  3’er ölümle Bitlis, Hakkari, Kırklareli, Kütahya, Osmaniye, Trabzon, Tunceli ve Zonguldak,  2’şer ölümle Amasya, Burdur, Çankırı, Çorum, Düzce, Edirne, Erzincan, Gaziantep, Isparta, Karaman, Kastamonu, Kırşehir, Mersin, Siirt ve Yalova, birer ölümle  Afyon, Aksaray, Ardahan, Bartın, Batman, Bayburt, Eskişehir, Giresun, Gümüşhane, Iğdır, Malatya, Rize, Sinop, Yozgat takip ediyor. Dört işçi de yurtdışında (iki Irak, bir Lübnan, bir Suriye) hayatını kaybetti.

Ordu Gölköylü işçilerin, yurtiçi ve yurtdışında özellikle yüksek gerilim ve elektrik altyapı işlerinde yoğun bir biçimde çalıştığına dikkat çeken İSİG Meclisi, “Bu durum birçok söyleşiye, yazıya da konu olmuş durumda. İş cinayetlerinde de ölen çok sayıda Gölköylü işçi olduğunu belirtelim” dedi.

“Enerji İşkolu İş Cinayetleri Raporu”nun tamamı için tıklayın

Öğrencilere açılan Lubunca davasında beraat kararı verildi

İstiklal Marşı’nın sözlerinin değiştirildiği bir e-posta üzerine Boğaziçi İslam Araştırmaları Kulübü (BİSAK), Atatürkçü Düşünce Kulübü (ADK) ve hükümet yanlısı medya tarafından hedef gösterilen Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü öğrencilerine açılan davanın karar duruşması dün (20 Eylül) görüldü.

2021’de kayyum rektörün kapattığı Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün üyelerine açılan davada, ölüm tehditleri alan LGBTİ+ öğrenci, “İstiklal Marşını alenen aşağılamadan” yargılanıyordu.

Davanın gerekçesi, savcının LGBTİ+ alt kültürüne ait Lubunca dilini hakaret addetmesi.

İki kişinin üç yıl sonra yargılanmasına yol açan süreci başlatan ise hükümete yakın medya organlarının karalama kampanyalarıydı.

Bir önceki duruşmada savcı mütalaasını açıklamış ve kulüp üyelerine e-postayı gönderen öğrenci hakkında mahkumiyet, sosyal medya kullanıcısı hakkında ise beraat istemişti.

‘Bu dava LGBTİ+ kimliklerimize açılmış siyasi bir savaşın uzantısıdır’

KaosGL‘nin aktardığına göre; Boğaziçi Üniversitesi LGBTİA+ Çalışmaları Kulübü, mütaalaya karşı savunma verdiği ve kararın açıklandığı duruşmanın seyrini paylaşırken “Bu dava LGBTİ+ kimliklerimize açılmış siyasi bir savaşın uzantısıdır. Baştan yargılanmamızın bile absürt olduğu bu davada beraat dışındaki bir karar LGBTİ+’lara uygulanan ayrımcı politikaların bir yansıması olacaktır” dedi.

Karar duruşması hakimin salona girmek isteyen seyirci sayısını dört kişiyle sınırlamaya çalışıp itirazları kabul etmemesiyle başladı. Avukatların “Kolluk kuvvetleri ayakta takip edebiliyorsa izleyiciler de sessiz bir şekilde takip edebilir” görüşüne karşı çıkan hakim duruşma düzeni sağlanamadığı için itirazların devam etmesi durumunda duruşmayı erteleyeceğini söyledi ve mahkeme zaptına geçti. Avukatların sözlü itiraz etmesini kabul etmeyen hakimin “İsterseniz yazılı itiraz yapın” demesinin ardından duruşmaya beş dakika ara verildi.

Boğaziçi LGBTİA+, daha önce de duruşmanın büyük salonda görülmesini talep etmişti ve reddedilmişti. Kolluk kuvvetinin dışarıya çıkarılması talebi de kamu adına davayı takip ettiği gerekçesiyle reddedilmişti.

Mahkeme zaptına salona 3+1 (koltuk düzeni) şekilde dört kişi alınmasının gerekçesi COVİD koşulları olarak geçti.

‣Boğaziçi Üniversitesi’nde LGBTİ+ öğrenciler hedefte 
‣Tehdit edilen LGBTİ+’lara dava açıldı: Lubunca, mahkemede 

Hakim büyük salon talebini ‘yürümek zorunda değilim’ diyerek reddetti

İlk duruşmada da yargılanan öğrencinin sözlü savunması yaptırılmamış, “Yazılı sunacaksanız gerek yok” denilmişti. Karar duruşmasında aranın ardından hakim sözlü itirazı kabul etmediği için “Sözlü yargılama esastır” ilkesini hatırlatan avukata hakim “O sanık için geçerli sizin için değil” dedi.

Avukatlara söz verilmeden savunmaya geçilmesi istendi, avukatlar itiraz etti. Duruşma şartları sağlanamadığı, savunmaların sağlıklı bir şekilde değerlendirilemeyeceği için gerekçesiyle avukatlar erteleme ve bir sonraki duruşmada daha büyük duruşma salonu talep etti. Kamu adına savcılık makamının takip ettiği dolayısıyla kolluk kuvvetlerinin olmasına lüzum olmadığı avukatlar tarafından ifade edildi.

‘Yazılı sunarsın okuruz’

Hakim, daha büyük bir salona geçme yükümlülüğü olmadığını “Başka bir salona yürümek zorunda değilim” diyerek reddetti ve dava ertelenmedi. Yargılanan öğrencinin sözlü savunma yapmasını istemediğini ise “Yazılı sunarsın okuruz, benim o kadar vaktim yok” diye ifade etti.

‘Şerefsiz olmakla LGBTİ+ olmak kıyas kabul şeyler mi?’

Kısa olması istenerek yargılanan öğrenciden sözlü savunması istendi. Öğrencinin savunması birinci paragrafta hakim tarafından “Konumuz LGBT değil” diyerek kesildi. Savunmasında öğrenci “Lubuncayı yargılıyorsunuz, dolayısıyla LGBT’yi yargılıyorsunuz. Kendimle gurur duyuyorum, LGBTİ+ oluşumla gurur duyuyorum. Bunu (Lubuncayı) hakaret olarak kullanmam mümkün değil. Savcılık makamı ayrımcılık suçu işliyor. LGBTİ+ olmayı aşağılayan onlar, mağdur olan benim. Lubuncanın hakaret olarak nitelendirilmesi ve bu davanın açılması bile ayrımcılıktır” dedi.

Avukatlar savunmada kapalı bir iletişim grubundaki e-postanın dışarıya çıkarılarak servis edildiğini ve bir linç ve saldırı kampanyasına çevirildiğini hatırlatarak “Aleniyet kapalı bir e-posta grubunda olmaz, aksine bu iletişime dair gizlilik ilkesinin ihlalidir. Mesele başından beri İstiklal marşı değil, zira istiklal marşının sözlerinin değiştirildiği onlarca örnek var. Dolayısıyla tabii ki burada ayrımcılık arayacağız, bu sadece arkadaşımız ve onun aracılığıyla LGBTİ+’lara saldırmanın bir aracı haline getirildi. Mahkemenin, delillerin hukuka aykırı elde edilmesi sebebiyle dosyayı başından reddetmesi gerekirdi. Aleniyet unsuru sosyal medyada paylaşıldığı için oluştu deniyor mütalaada. Sosyal medyada paylaşan arkadaşımız değil ki” dedi.

Yargıtay kararlarından aleniyet unsuruna dair örnekler verilerek “Birden çok kişiye metnin ulaşması bir aleniyet unsuru taşımaz, zira aleniyetin kriteri insan sayısına bağlı değildir. Aşağılama kastıyla hareket ettiğine dair hiçbir gösterge yoktur aksine bunun tersi defalarca ifade edilmiştir. Burada yargılanan İstiklal marşına hakaret suçlaması değil, LGBTİ+’lardır” denildi.

LGBTİ+ olmakla şerefsizliğin kıyaslandığı mahkemeye itiraza ‘Siyasete girmeyelim’ yanıtı!

Hakim, avukata “Kişi kendini şerefsiz olarak tanımlasa ve karşı tarafa şerefsiz dese bunu aşağılama kabul etmeyecek miyiz?” diye sordu. Avukat şerefsiz olmakla LGBTİ+ olmanın kıyas kabul edilemez olduğunu söyleyince savunması hakim tarafından “Siyasete girmeyelim” denerek kesilmeye çalışıldı.

Beraat kararı

Avukat “Başından beri size neden bunun ilgili olduğunu anlatmak istiyorum. Lubuncayı aşağılama gerekçesi kabul edersek varoluşlarının aşağılık olduğunu söylemiş olacaksınız ve bu topluma ait olmadığını söyleyeceksiniz” dedi.

Duruşmanın sonunda mahkeme kararı açıkladı. Kulüp üyelerine e-postayı gönderen öğrenci beraat etti, sosyal medya kullanıcısının hükmü geriye bırakıldı.

Burgazada’da iki endemik bitki türü keşfedildi: Adalar ormanlarının korunması gerek

İstanbul‘a bağlı Burgazada‘da Burgazada Orman Gönüllüleri Platformu ve Kuzey Ormanları Savunması (KOS) tarafından gerçekleştirilen, Flora/Fauna Envanter Çalışmalarında endemik iki bitki alt-türü ve nadir fauna türlerinin bulunduğu belirtildi.

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ünal Akkemik tespit edilen bitki alt-türlerinin Latincede Ballota nigra subsp.anatolica ve Lamium purpureum var.aznavouri olarak adlandırılan sırasıyla Köpek Otu ve Eflatun Çiçekli Ballıbaba olduğunu açıkladı.

Burgazada Cem Evi‘nde yapılan Flora Çalıştayı‘nda, proje danışmanı Prof. Akkemik, envanter çalışması sonucunda adada 333 bitki türü tespit edildiğini belirterek bu türlerin korunması için adalar ormanlarının muhafaza ormanları ilan edilmesi gerektiğini söyledi.

Tehlike altındaki türler bulundu

BirGün‘ün aktardığına göre çalıştayda, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesinden Prof. Dr. Zeynel Arslangündoğdu da fauna envanter çalışmasında böcekleri de içeren 39 omurgasız tür, omurgalılardan 95 kuş, Hazar Yılanını da içeren üç sürüngen ve 10 memeli türü tespit edildiğini belirtti.

Burgazada’da tespit edilen kuş türlerinden 88’i, Türkiye’nin de imzacısı olduğu Bern Sözleşmesi uyarınca kesin koruma ve koruma altına alınması gereken fauna türleri arasında bulunuyor. Dört kuş türü de uluslararası Dünya Doğayı ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) kriterleri açısından tehlike altındaki türler kategorisinde yer alıyor.

Sürüngen uzmanı Dr. Pedram Türkoğlu fauna envanter çalışması için yaptığı değerlendirmede, adada ilk kez Hazar Yılanı’nın tespit edilmesinin önemine dikkat çekti.

‘Bulunan türler adanın korunması için yeterli neden’

İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinden böcek uzmanı Dr. Fatih Dikmen de Burgazada’da, Türkiye’de çok az kaydı bulunan Sopa Çekirgesi‘nin tespit edilmesinin bile adanın korunması için yeterli bir neden olduğunu belirtti.

Proje için Burgazada deniz flora ve faunasını değerlendiren deniz biyoloğu Mert Gökalp de, Marmara Denizi‘nde ekonomik değeri olan türlerin azaldığını, bunları avlamak için serilen ağlara takılan bazı vatoz köpekbalığı gibi türlerin yitirildiğini, aşırı kirlilikten değerli deniz çayırı alanlarının gerilemekte olduğunu vurgaladı.

Çalıştaylarda söz alan diğer konuşmacılar, Burgazadalı Avukat Erhan Ergün yeni açıklanan Adalar imar planının ada ekolojisine vereceği zararlara, Validebağ Gönüllüleri Derneği‘nden Arif Belgin, Validebağ Korusu‘nun koru olarak kalması için verdikleri mücadeleye ve Kuzey Ormanları Savunması’ndan Başar Toros da, Adaların da bir parçası olduğu Kuzey Ormanları’na yönelik tahribata değindiler.

Çalıştaylar sonrasında yayınlanan ortak bildiride de Burgazada’nın zengin yaban hayatının korunmasının önemine dikkat çekilerek şu ifadelere yer verildi:

Türkiye’nin uluslararası sözleşmelerle de koruma yükümlülüğü altına girdiği pek çok türü de içeren bu değerli yaban hayatının büyük bir titizlikle korunması gereklidir. İçinde bulunduğumuz iklim krizi bu gerekliliği acil bir zorunluluğa dönüştürmektedir.”

Burgazada doğasının korunması için önlemler alınması şart

Çalıştay sonucunda envanter çalışmalarını yürüten uzmanların Burgazada doğasının korunması için alınması gereken önlemler şöyle sıraladı:

  1. Adaya ilişkin olarak yapılacak bütün planlamalar ve uygulamalar, imar planları, ormancılık uygulamaları gibi- yaban hayatını korumaya odaklanarak hayata geçirilmelidir.
  2. Adanın yaban hayatının dolayısıyla ormanların ve doğanın korunması her türlü önlemin, gerekçenin ve amacın üstünde tutulmalıdır.
  3. Burgazada, ekolojik özelliklerine ilişkin bilimsel verilere dayanarak bütün adalıların katılımıyla ekolojik bir akıl, planlama ve takvimle yönetilmelidir.

Bütün bu gereklilikleri denetlemek ve Burgazada halkının aktif katılımıyla adayı ve yaban hayatını korumak için bir Burgaza Doğa Koruma Merkezi oluşturulması kararı alındı.

Arktik’te güneş panelleri kuruldu: Yerel toplulukların yeşil enerjiye geçişi desteklenecek

Norveç, tüm kış boyunca gece gündüz karanlığa gömülen Svalbard takımadalarında dünyanın en kuzeyindeki yer güneş panellerini kurdu.

Pilot proje, uzak Arktik topluluklarının yeşil enerjiye geçişine yardımcı olabilir.

Bir tarlada altı sıra halinde dizilen 360 güneş paneli, turistler için bir ana kampa dönüştürülen eski bir nakliye radyo istasyonu olan Isfjord Radio‘ya bugün (21 Eylül) elektrik sağlamaya başlayacak.

euronews‘ün aktardığına göre, Spitsbergen olarak da bilinen bol rüzgârlı takımadalar, Kuzey Kutbundan yaklaşık 1,300 kilometre uzaklıkta yer alıyor ve hava şartları elverdiği sürece sadece tekne ya da helikopterle ulaşılabiliyor.

Devlete ait enerji grubu Store Norske‘nin yenilenebilir enerjiler teknik danışmanı Mons Ole Sellevold, “Bunun dünyanın en kuzeyindeki yere monte PV (fotovoltaik) sistemi olduğuna inanıyoruz” dedi.

Sellevold, Kuzey Kutbunda bu ölçekte bir şeyin ilk kez yapıldığını belirtti.

Güneş panelleri gece güneşinden nasıl yararlanıyor?

Şimdiye kadar dizel jeneratörlerle çalışan radyo istasyonunun çatısına yerleştirilen 100 güneş paneli, tesisin elektrik ihtiyacının yaklaşık yarısını karşılayacak ve karbondioksit emisyonlarını azaltacak.

Yaz aylarında bölge, hiç batmayan “gece güneşi” ile bol miktarda güneş ışığı alıyor.

Güneş panelleri ayrıca kar ve buzun yansıtıcı gücü anlamına gelen “albedo” etkisinden de yararlanıyor ve düşük sıcaklıklar panellerin verimliliklerini artırıyor.

Öte yandan, bölge ekim başından şubat ortasına kadar tamamen karanlığa gömülüyor ve bu da Isfjord Radio’nun fosil yakıtları tamamen bırakmasını imkansız hale getiriyor.

Store Norske bu nedenle istasyonun yeşil dönüşümünü ilerletmek için rüzgar çiftlikleri gibi diğer alternatifleri de değerlendiriyor.

Güneş panelleri için uzak kuzeydeki ‘test alanı’

Sellevold, bölgeye güneş panelleri yerleştirmenin çevresel kaygıların yanı sıra ekonomik faktörlerden de kaynaklandığını, dizelin satın alınmasının ve taşınmasının maliyetli olduğunu, güneş panellerinin ise bakımının kolay olduğunu ve bozulmadığını söyledi.

Sellevold ayrıca bu kurulumu bir pilot proje olarak kullanarak teknolojinin Kuzey Kutbu’nda geleneksel elektrik şebekelerine bağlı olmayan ve yeşil enerjiye geçişine ihtiyaç duyan yaklaşık 1.500 başka tesis ya da topluluk tarafından da kullanılıp kullanılamayacağını görmeyi amaçladıklarını söyledi.

“Isfjord Radyosu’nu bir test alanı haline getirerek … daha sonra bunun gibi başka yerlere de götürebileceğimiz, Arktik’te kanıtlanmış bir teknoloji elde etmek istiyoruz” dedi.

Geçen yıl yayımlanan bir araştırmaya göre, Kuzey Kutbunda son 40 yılda görülen gezegenin geri kalanından yaklaşık dört kat daha hızlı olan ısınma, buzların daha hızlı erimesine ve ekosistemlerin bozulmasına neden oldu.

Bu durum, yükselen deniz seviyeleri ve aşırı hava olaylarıyla birlikte hem yerel toplulukları hem de dünyanın geri kalanını etkiledi.

Ağrı Dağı’nın zirvesine vegan bir yolculuk

Haber: Ataberk ERGİN

*

Her ikisi de vegan olan Zeynep Canbolat ve Kerem Daşçıkaran çifti, Ağrı Dağı’nın zirvesine tırmandı ve bunu dağcılıkta çokça kullanılan kaz tüyü mont, eldiven ya da tulum kullanmadan gerçekleştirdi.

Çift, 8 Eylül 2023 gecesinde başlayan tırmanış yolculuğunu sabah 8:30 sularında tamamladı. Canbolat; zirvenin beklediklerinden soğuk ve kapalı olduğunu, -10° civarı bir hava ve 5000 metrenin üstünde bir yüksekliği deneyimlemenin çok zor olduğunu söyledi.

‘Veganlığa karşı yanlış algılar var’

Ağrı Dağı’nın dağcılık dünyasında oldukça popüler olduğunu vurgulayan çift, doğaseverlerin bu dağın zirvesine çıkmayı hedeflediğini ve kendilerinin de dağlara özel bir ilgi duyan insanlar olarak kendi çizgilerinde bir tırmanış gerçekleştirmek istediğini belirtti.

Vegan yaşam tarzını benimseyen çift, bu yaşam tarzı için hayatlarının her alanında bireysel olarak mücadele verdiklerini belirterek şunları söyledi:

Türkiye‘nin en yüksek noktasına çıkmak bizim için ayrı bir önem taşıyor. Çünkü ülkemizdeki veganlığa karşı oluşan bazı yanlış algılar var. Kuvvet ve dayanıklılık gerektiren fiziksel aktiviteleri gerçekleştirirken beslenme kaynaklı bir sorun yaşamadığımızı ve bazı konularda da avantajlı olabileceğimizi gösterebilmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Aktivizm boyutunda kendimizce kanıtlamak istediğimiz şey, ekstrem koşullarda dahi etik değerlerden ödün verilmeden de bu işin olabileceğini göstermekti.”

‘Veganlık sportif ve sağlık açısından yararlı’

Öte yandan çift, tırmanış sürecinde giyim ve gıda konusunda bir sorun yaşamadıklarını bildirdi. Dağcılık sporunun yüzde 70 çile, yüzde 30 keyif olarak tasvir edildiğini aktaran çift, “Yalnızca yükümüzü diğer dağcılar gibi atlara, katırlara vermediğimiz için ve bir haftalık suyumuzu taşımak durumunda kaldığımız için zorlandık” dedi.

Veganlık konusunda olumsuz bir izlenim verilmeye çalışıldığından şikayetçi olan çift, veganlığın önemini şu şekilde vurguladı:

“Bireylerin çoğunlukla ötekileştirildiği bir toplumda yaşıyoruz. Vegan olduğunuzu söylediğinizde iyi beslenmediğinizin düşünülmesinden başlayıp yaptığınız spor ya da aktivitede küçük bir başarısızlığınız olsa dahi bu veganlık ile bağdaştırılabiliyor. Oysaki vegan olmanın insan sağlığı üzerinde ve sportif başarı konusunda oldukça avantajlı olduğu görülüyor. Biz yaptığımız işlerle bunu göstermeye çalışıyoruz. Ayrıca sürdürülebilirliğin veganlık ile paralel bir çizgide ilerlediğini, doğaya ve hayvanlara karşı daha tutarlı bir tutum sergileyerek sürdürülebilirliği hayatımızın her alanında uygulamamız gerektiğine inanıyoruz.”

Veganlığın bilinçli bir şekilde tartışılabileceği bir toplum dilediklerini belirten çift, “Bireysel mücadelemizi tüm sömürülenler için sürdürmeye devam ediyoruz” ifadesini kullandı.

‘Bilmeden yapmayın!’

Çift, dağcılığa hevesli insanlara tavsiyeler verdi. Canbolat, dağcılığın çok yönlü bir spor olduğunu ve spora başlayacak kişilerin temel dağcılık bilgisi, beslenme, ilk yardım ve doğada hayatta kalma becerilerinin iyi düzeyde olması gerektiği konusunda uyardı ve ekledi:

“Aksi takdirde kurtarılacak duruma düşmek sanılandan çok daha kolay olabiliyor.”

Mehmet Çiçek

İstanbul Doğa Sporları Kulübü Dağcılık Bölümü Sorumlusu Mehmet Çiçek de dağcılığın ilk kuralının eğitim olduğunun altını çiziyor:

“Dağcılık zor bir spor dalı olarak biliniyor ancak bunu kolaylaştırmanın bir yolu var; o da eğitim. Bütün spor dallarında belki eğitimsiz olmaz denebilir ama dağcılığın olmazsa olmazı eğitim. İnsanlar yaz ya da kış dağcılığı eğitimi alarak bu spora başlayabilirler. Ancak öncesinde kendilerini trekking sporuyla deneyebilirler, ne kadar kondisyonları olduğunu ölçmek adına. Ardından dağcılık faaliyetlerine başlarlarsa daha iyi olur. 2500 metre ve üzeri dağcılık faaliyeti olarak sayılıyor. 1000 metre, 1500 metre gibi aşama aşama ilerlerse kendilerini daha iyi test edebilirler ama ilk önce yaz dağcılığı eğitimi almalarını öneriyoruz.”

‘Dağcılar yük hayvanlarına karşı’

Çiçek, yük hayvanlarının kullanımı hakkında “Dağcılıkta yük hayvanlarının kullanıldığı yerler Türkiye’de çok sınırlı, birçok dağda yük hayvanı kullanılmıyor” dedi. Yalnızca Ağrı Dağı’nda yük hayvanlarının kullanıldığını belirten Çiçek, diğer yerlerde yüklerin hayvanlara taşıtılmasının önemli sebebinin yeni dağcıların yaptıkları yanlıştan kaynaklandığını şöyle aktardı:

“Türkiye’nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı’nda yük hayvanı kullanılarak bu faaliyet yapılıyor ama dağcıların bir kısmı yük hayvanları kullanmaya karşı, kendileri taşıyor tüm yüklerini. Faaliyeti bir gün daha fazla yaparak tırmanışlarını tamamlıyor. Ancak dağcılığa yeni başlayanların büyük bir çoğunluğu yeteri kadar kondisyona ulaşmadan bu tırmanışları yapmak istedikleri için ne yazık ki diğer yerlerde de yük hayvanı kullanarak bu faaliyeti gerçekleştiriyorlar.”

Çiçek, hayvan içerikli ürün kullanmak istemeyenlerin de dağcılık yapabileceğini söylüyor ancak bir uyarısı var:

“Kışın 4000 metre, yaz mevsiminde ise 6000 metre üstünde hayvan içerikli ürün (özellikle kaz tüyü içermeyen giysiler) kullanılarak yapılacak dağcılık faaliyetleri çok tehlikeli. Sentetik elyaf comfort olarak -3 ila – 5°C derece koruma sağlar. Ekstrem dereceleri çok daha düşük dereceler, -15 ila – 20°C’de koruma sağlasa da konfordan çok uzak olarak yüksek irtifada ancak hayatta kalmayı sağlayacaktır. Ekstrem derecelere güvenerek yapılabilecek yüksek irtifa dağcılığını önermiyoruz.”

Aşırı hava olayları çiftçiyi vurdu: 60 tonluk bağda bir salkım üzüm yok

Neredeyse her gün gördüğümüz fırtınalar, seller, yangınlar, sıcak rekorları, her biri insan kaynaklı faaliyetlerin sonucunda şiddeti ve sıklığı artan birer normal haline geldi. İnsan kaynaklı faaliyetler nedeniyle etkisi her geçen gün artan iklim krizi, yerküreyi ısıtırken iklimle birebir ilişki halinde olan tarım faaliyetlerini de olumsuz yönde etkiliyor.

Her biri aşırı olan ancak neredeyse anomali olmaktan çıkacak bu hava olayları, üzüm üretimini de oldukça derinden etkiledi. Çok yağışlı geçen Mayıs ve Haziran ayı Denizli‘deki üreticileri vurdu. Manisa‘daki üreticilerin de durumu farklı değil. Bağlarda mildiyö hastalığı görüldü.

Binlerce insan bu yılki gelirini kaybetti ve gelecek seneye hazırlanmak zorunda. Kendi bağında üretim yapmaya çalışanlar ise küçük alanlarda bu üretimi gerçekleştirdikleri için bağlarına önceden kendilerini uyaracak bir sistemi, meteoroloji istasyonunu, dahi kuramıyor. Çitfçinin tek derdi bu da değil: Girdi maliyetleri, bacalarındaki filtreleri çıkarılan jeotermal enerji santrallerinin zehirli gazları, tekelleşme, engellemeler… Bağcılıkla uğraşan Cevat Karaman durumun vahametini şöyle anlatıyor:

“Bu yıl Mayıs ve Haziran ayı çok yağışlı geçti. Bu Denizli için çok normal bir durum değil. Denizli’de mayısın ikinci yarısı ve haziran ayımız bu kadar yağışlı geçmez. Dolayısıyla mildiyö diye bir hastalık var. Bir çeşit küf… Çok şiddetli vurdu bu sene. Nemi ve sıcağı sever bu küf. İkisi de gerçekleşti bizim bağlarımızda. Hatta bağa girilemedi; yeterli, zamanında ilaç atılamadı, araziler çamur oldu; traktörler giremedi bağa. Girildiği zaman da geç kalınmış oldu. Aslında tamamen Denizli’ye özgü değil bu; Türkiye’nin her yerinde benzer koşullar var. Özellikle güney enlemlerinde; sıcağın ve yağmurun daha çok hissedildiği bölgelerde geniş bir yıkım var.”

Kaynak: Bağ entegre mücadele teknik talimatı - Tarım ve Orman Bakanlığı
Kaynak: Bağ entegre mücadele teknik talimatı – Tarım ve Orman Bakanlığı

Manisa Sarıgöl Üzüm Üreticileri Tarımsal Kalkınma Kooperatif Başkanı Yusuf Tüfekçi de mildiyö hastalığının bu sene Manisa bölgesini vurduğunu ve gelecek sene için Turgutlu, Salihli, Alaşehir ve Sarıgöl bölgesinin aynı risk altında olduğunu belirtiyor. Konuya ilişkin bir çalışma yapılması gerektiğini belirten Yusuf Tüfekçi, şunları aktarıyor:

“Mildiyö hastalığının bir kış uygulaması var. Sürdürülebilir bir izleyiciliği var. Örneğin bir yaprak, toprak tahlili yapmaları lazım. Şimdi şu andaki bağları kontrol etmeleri lazım. Bu sene mildiyö varsa bağda ya da komşuda, önümüzdeki yıl bu artarak devam edecektir. Onun için şimdiden bunun dersine çiftçi çalışmak mecburiyetinde.”

İklim değişikliğinin üzüm çiftçisine birçok sorun getireceğini belirten Tüfekçi, “Bunlardan birincisi örneğin hava çok yağışlı gittiği zaman üzüm zamanında yetişmez. Ve yetişmediği gibi bu sene olduğumuz gibi birçok zararlı hastalıklar oluşur. İkincisi düzgün gitmeyen bahar mevsimi sonrasında; iklim değişikliğinden bahsediyoruz; sular çekilecektir. Dolayısıyla sulama konusunda mildiyöyle birlikte tedbir alınması lazım. Yakıcı sıcaklar gelecektir arkasından” diyor.

İklim kriziyle öngörülebilirlik azalıyor

Uluslararası Tarım ve Yaban Hayatı Bilimleri Dergisi’nde 2019’da yayımlanan ‘Karamenüş ve Yayla (Vitis vinifera L.) Şaraplık Üzüm Çeşitlerinde Biyoklimatik İsteklerin ve Olgunluk Göstergelerinin Belirlenmesi’ başlıklı araştırma makalesine göre de üzüm yetiştiriciliğinde en önemli sorunlar arasında iklim krizi bulunuyor:

“Yaşanmakta olan iklim krizi nedeniyle iklimsel değişkenlik artmakta ve öngörülebilirlik azalmaktadır. Tekirdağ örneğinde olduğu gibi son iki yılda etkili sıcaklık toplamlarının uzun yıllar ortalamasına göre yüksek seviyede artmış olması, yağış miktarları ve yağışın alındığı dönemin belirsizliğine bağlı olarak Hidrotermik göstergede dalgalanmalara neden olmaktadır. Birbirini izleyen yıllar arasında bile meydana gelebilen değişimler yetiştiricilik yapılması düşünülen diğer iller için göz önünde bulundurulmalıdır.”

Bağcılık için en önemli faktör iklim

Tarım ve Orman Bakanlığınca yapılan çalışmalarda da Türkiye’deki asma varlığının iklim ve toprak isteklerini karşılayan ekolojisi nedeniyle 5 bin 500 yıllık bir bağcılık tarihine işaret ettiği belirtiliyor:

“Kültür asması yetiştiriciliği, büyük ölçüde Akdeniz iklimi ve geçiş bölgeleri iklimleriyle karakterize edilen bölgelerle sınırlıdır. […] yaşanmakta olan iklim krizine bağlı bölgesel değişiklikler ve farklı yetiştiricilik tekniği uygulamaları bu sınırları değiştirme eğilimindedir. Günümüzde ticari anlamda yetiştiricilik Kuzey Amerika, Güney Amerika, Güney Afrika, Avustralya ve Yeni Zelanda kıtalarında, özellikle sofralık çeşitler için asma bitkinin her dem yeşil olduğu tropik bölgelerde bile yapılabilmektedir.”

bağ, çiftçi, aşırı hava olayları

Aynı zamanda iklim krizi etkileriyle belirti evrelerin gerçekleşme zamanlarının ve süreçlerinin yakın geçmişe göre hızla değiştiği de bilimsel çalışmalarda yer alıyor.

Bakanlığa göre; artan sıcaklık ortalamaları, beklenmeyen yağışlar, güneş radyasyonu seviyelerinde görülen değişimler tane kompozisyonunu, dolayısıyla kalite ve verimi etkiliyor.

Tarım ve Orman Bakanlığının el kitabına göre; bir yörede ekonomik olarak bağcılık yapabilmek için iklim özelliklerinin iyi bilinmesi gerekiyor.

Gelişimi sıcaklık, yağış, dolu, rüzgâr ve güneşlenme ile doğrudan ilişkili olan asmanın düşük sıcaklıklarda verimliliği de olumsuz etkileniyor.

Bağcılık için en önemli faktör iklim. Bir bölgede ekonomik olarak bağcılık yapabilmek için yıllık sıcaklık ortalamasının 10°C’den aşağı olmaması gerekiyor. Aynı zamanda Bakanlığa göre asmalar optimum olarak 25 ila 30°C’de en iyi gelişmeyi sağlıyor.

Öte yandan hava sıcaklıklarının yazın 35 ila 40°C veya üzerindeyken ise doğrudan güneş gören salkımlarda güneş yanıkları oluşuyor. Bu asmadaki su dengesini ve düzeninin bozulmasına da neden oluyor; yaprak ile sürgünlerde pörsüme ve kurumalar meydana geliyor.

Peki Türkiye’de sıcaklık kaç dereceyi gördü?

Sıcaklık rekorlarıyla bağlar da kırıldı

Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye’de 27,1°C olarak ölçülen Ağustos 2023 ortalama sıcaklığı, 2010’dan sonra son 53 yılın en sıcak ikinci ağustos ayı olarak kayıtlara geçti.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, bu yıl ağustos ayında en yüksek sıcaklığın 49,5°C ile Eskişehir Sarıcakaya‘da ölçüldüğünü belirtmişti. Meteoroloji Genel Müdürlüğü ise 14 Ağustos’ta Hatay‘da sıcaklığın 50°C’ye ulaştığını duyurmuştu.

Öte yandan iklim krizi nedeniyle tüm dünya, aşırı sıcak rekorlarının birbiri ardına kırılışını izledi. Haziran 2023’te “en sıcak haziran” üzerine konuşulurken Temmuz 2023’te bu kez gündem “en sıcak temmuz”du.

Dünya Meteoroloji Örgütü ve Copernicus İklim Değişikliği Servisi, eş zamanlı olarak Temmuz 2023’ün kaydedilen en sıcak temmuz ayı olduğunu açıkladı.

Fosil yakıtların tüketimine devam edilmesi, ormansızlaşma, yoğun tarım ve hayvancılık nedeniyle artan miktarda metan ve azot dioksit gazlarının salınması gibi insan kaynaklı faaliyetler, masaya önce aşırı sıcakları koyuyor. Bu da bağcılık gibi öncelikli olarak iklim faktörüne sıkı sıkıya bağlı tarımsal ürünleri tehdit ediyor.

‘Böyle yağmurlar yağmazdı bizde’

Denizli’de binlerce kişinin etkilendiğini belirten Karaman, 10 bin nüfuslu bir ilçenin yarısından çoğunun üzümle geçindiğini belirtiyor.

Cevat Karaman, “Çal’da da öyledir. Buldan’da da ciddi bir üzüm üretimi var. Sarıgöl, Alaşehir’de de var. Manisa’nın birçok ilçesinde var. Türkiye’nin her yerinde var bunlar” diyor ve ekliyor:

Trakya’da bu hastalık biraz daha az. Çünkü oraya bu kadar yağmur yağmadı. Onlar buna daha alışıklar. Biz çok alışık değiliz. Çünkü kurak bir bölgede bu işi yaptığımız için, böyle yağmurlar yağmazdı bizde. Bu hastalık da çok oluşmazdı bizde. On yılda bir falan olan bir şey bölgemizde…”

bağ, çiftçi, aşırı hava olayları

‘Ekonomik boyutu çok ciddi’

Bağlardaki sorunların yalnızca Türkiye’de değil, Yunanistan ve İtalya‘da da olduğunu belirten Cevat Karaman, “Fakat Türkiye’nin en çok şaraplık üzüm üretildiği ilçemiz; Güney, Çal ve Bekilli. Burası açısından çok büyük bir yıkım oldu” diyor ve ekliyor:

“Bizim bölgemiz şaraplık üzümlerin neredeyse yarısına yakınını üretiyor. ‘Çal’da durum daha kötü’, deniyor. Yani yüzde 100’e yakın deniyor ama tabii bu söylenti de olabilir ama çok büyük bir yıkım olduğu gerçek. Güney’de de yüzde 50’ler seviyesinde bir kayıp var. Ekonomik boyutu çok ciddi gerçekten. Bir de bununla mücadele edebilmek için de çok para harcadı çiftçi. Normal iki ya da üç kez ilaçlama yapmak yetecekken bu dönemde 10-12 kez ilaçlandı bağlar ama gene de kurtulamayan bağlar oldu.”

Tüfekçi de Sarıgöl çevresinde mildiyö nedeniyle yüzde 20’lik bir zarar olduğunu belirterek “Ancak önümüzdeki yıl bu oran yüzde 60’ları geçecektir” diyor.

Çiftçi borçlar arasında kaldı ama mildiyöye sigorta yok

Borçların arasında kalmış çiftçi için hastalıkların da sigorta kapsamında olmadığını dile getiren Karaman, tarım sigortasını, TARSİM’in dolu ve don gibi doğal afetleri karşıladığına dikkat çekti.

TARSİM’in sunduğu sigortalar arasında şu sigortalar bulunuyor:

  • Bitkisel ürün sigortası,
  • Köy bazlı kuraklık verim sigortası,
  • Sera sigortası,
  • Büyükbaş hayvan hayat sigortası,
  • Küçükbaş hayvan hayat sigortası,
  • Kümes hayvanları hayat sigortası,
  • Su ürünleri hayat sigortası,
  • Arıcılık sigortası

Üzüm, TARSİM’in bitkisel ürün sigortası kapsamında yer alıyor ancak burada mildiyö yıkımının uğradığı üzümler güvence altına alınmış değil. TARSİM’in güvencesi don, dolu, fırtına, hortum, yangın, heyelan, deprem, taşıt çarpması ile sel ve su baskını risklere yönelik. Ancak aşırı yağışlar ve sıcaklarla yakından ilişkili olan mildiyö hastalığı için bir sigorta bulunmuyor.

Ulaştığımız TARSİM Manisa İl Müdürlüğünce verilen bilgiye göre bitkisel ürün sigortası mildiyöyü kapsamıyor. Yalnızca mildiyö de değil… Şu yanıtı alıyoruz:

“Bizim mevzuatımızda hastalık ve zararlılar teminat dışı tutulmuştur.”

Sigortalar, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Çiftçi Kayıt Sistemi’nden (ÇKS) arazi ve ürün bilgileri kayıt ettirilerek ya da mevcut kayıtlar güncellettirilerek yapılıyor.

Kaynak: Bağ entegre mücadele teknik talimatı - Tarım ve Orman Bakanlığı - üzüm
Kaynak: Bağ entegre mücadele teknik talimatı – Tarım ve Orman Bakanlığı

Mildiyö nasıl tespit edilir?

Üretici mildiyö gibi hastalıkları kendisi tespit ediyor. Hastalığı teşviğin en önemli faktörlerinin toprağın, havanın ve konukçu bitkideki nem miktarı olduğu belirtiliyor. Bu nedenle sıcaklık ile nem oranının dikkatle takip edilmesi gerekiyor. Mildiyö hastalığının ortaya çıktığı şu belirtilerle tespit edilebiliyor:

  • Hastalık tüm yeşil aksamda belirti gösterir.
  • Yapraklardaki belirtiler daha belirgindir.
  • Yaprakların üst kısımlarında yuvarlak sararmış, yağ lekeleri halinde kendini gösterir.
  • Bu lekelerin alt kısımlarında beyaz misel örtüsü oluşur
  • Zamanla bu lekeler büyür, ortası kızarır ve kuruyarak dökülür.

Üzümde bu sene yoğun bir tahribat olmasının nedeninin iklim koşulları olduğunu belirten Cevat Karaman, “Bu sene aşırı yağış alması bölgenin, yağışla birlikte nemin ve sıcağın birleşmesiyle bu duruma geldi. Daha da bitmedi. Mücadele devam ediyor. Hala ürününü ilaçlayanlar, kurtarmaya çalışanlar, kalanını kurtarmaya çalışanlar var. Kurtulan bağlara da bakıyoruz ama yani her an onlarda da tekrar böyle hastalıklar baş gösterebilir” diyor. 

’60 ton üzüm olan bağda bir salkım üzüm yok’

Karaman ise mildiyöye karşı alınması gereken önlemlere dair şunları söylüyor:

“Normalde İlçe Tarım Müdürlüklerinin, ziraat odalarının hızlı bir şekilde tarama yapıp zararın boyutunu belirlemiş olması gerekirdi. Böyle bir çalışma da görmüyorum. Bizim bilgilerimiz bütün bağları gezen, danışmanlık da yapan ilaç bayisi arkadaşlardan geliyor. Onlardan, konu komşudan gördüklerimiz… Ben gözümle de gördüm, 60 ton üzüm olan bağda bir salkım üzüm yok. Çok kötü bir durum. Kimse de bunun farkında değil.”

Konunun TBMM’de de dile getirildiğini hatırlatan Karaman, “Bu yıl şaraplık üzüm üretimi, hatta sadece şaraplık da değil, sofralıklarda da aynı şey var, çekirdeksizlerde de aynı şey var. Bütün üzüm üretimi sorunlu. Türkiye’de çiftçi her zaman bu durumda, biliyorsunuz” diyor.

Bir önlem olarak meteoroloji istasyonları

Bazı büyük bağlarda ise yağış, don, dolu gibi hava olaylarına karşı önceden önlem alınmasını sağlayan ve bu hava koşulları nedeniyle büyük yıkımların meydana gelmemesi için kullanılan meteorolojik istasyonlar bulunuyor. Karaman, bu istasyonların çoğunluklar büyük bağlarda, şaraphanelerde ve şarap firmalarının kendi bağlarında bulunduğunu belirtiyor.

Cevat Karaman bunun bir masraf grubu olduğunu belirterek daha büyük ölçekli işletmelerce karşılanabildiğini aktararak şunları dile getiriyor:

“Ama bizim bölgemizde çiftçinin kendi küçük meteoroloji istasyonu hiç görmedim desem yeri var yani. Tabii şimdi 20-30 dönüm bağa meteoroloji istasyonu kurmazsınız. Onun için 100-500 dönüm bağınız olması lazım ki meteoroloji istasyonu kurasınız.”

Kaynak: Bağ entegre mücadele teknik talimatı - Tarım ve Orman Bakanlığı
Kaynak: Bağ entegre mücadele teknik talimatı – Tarım ve Orman Bakanlığı

‘Yüz milyonlarca lira kayıp var üzüm ekonomisinde’

Denizli’nin şaraplık üzümlerin neredeyse yarısına yakınını ürettiğini ve dirençli/dirençsiz demeden hastalığın tüm üzüm çeşitlerini vurduğunu belirten Cevat Karaman, kaybın nedenine dair şunları dile getiriyor:

“Burada devlet kurumlarının da çok fazla yapabileceği bir şey yok aslında. Mesela çeşit çeşit ilaç var. Kaliteli, muadili, ucuz, pahalı ilaç var. Bilemiyorum belki de ucuz ilacı tercih etmiş de olabilir insanlar. Zamanında ilaç atmamış olabilir. Üç beş günde çünkü sarıyor bu. Uygulama hatası olabilir. İyi bir ilaçlama yapmamış olabilir. Tam olarak önüne geçilemeyecek kadar kötü de olabilir şartlar. Üzüm için çok kötü bir yıldı, bu yıl. Yüz milyonlarca lira kayıp var üzüm ekonomisinde.”

‘Bu senenin geliri gitti işte…’

Bağlarındaki yoğun kayba karşı çiftçilerin nasıl bir planları olduğunu sorduğumuz Karaman, “Bir planları olduğunu zannetmiyorum. Yapacak bir şey yok” diyor ve şöyle devam ediyor:

“Bu senenin geliri gitti işte. Mesela örnek veriyorum; 30 ton üzüm alacaktı adam, otuz liradan satmış olsaydı -şaraplık üzüm biraz değerlidir- 800 ila 900 bin lira arasında para kazanacaktı, borçlarını ödeyecekti, geçinecekti ve gelecek yılın masraflarını yapacaktı. Gelecek yılın masrafları da çok önemli bir kalem tutuyor. Biz geçen sene üzüm sattık mesela. Geçen sene sattığımız üzümden kalan paranın ciddi bir kısmını bu yıl harcadık zaten. Biraz da gelecek yılı düşünüp kenara para da koymanız gerekiyor. En azından bankalara ve kamu kurumlarına olan borçlarda bir erteleme gibi bir yıl erteleme gibi bir şey olabilirse faydalı olur. Devletin gücü var böyle şeylere.”

Manisa bölgesinde bu sene önemli ölçüde mildiyö zararıyla karşı karşıya kalan çiftçilerin zirai danışmana giderek bir yol haritası çıkarması gerektiğini belirten Tüfekçi ise kışın budama ve budama sonrasında mildiyö ile ilgili bir çalışmanın mutlaka yapılması gerektiği önerisinde bulunuyor.

‘Devletin bir kolaylık sağlaması lazım çiftçiye’

İlçelerinin ekonomik gelirlerinin neredeyse tamamen üzümden kaynaklandığını dile getiren Karaman, şunları aktarıyor:

“Denizli’nin Güney ilçesi zaten 10 bin kişinin yaşadığı bir yer. Yüzde 60’ı zaten üzüm yetiştiricisidir. Manisa da böyledir mesela; Alaşehir, Sarıgöl… Sadece Denizli’ye özgü bir sıkıntı değil. Çekirdeksiz ve kuru üzüm üretimini de etkileyecek.

En azından şöyle bir şey yapılabilir; çiftçilerin borçları ertelenebilir. Bu sene para olmayacak bu insanlarda. Hepsinin kredisi var, borcu var; traktör almış, tarım ekipmanı almış. Devletin bunu fark edip bir kolaylık sağlaması lazım çiftçiye.”

Çiftçi hep yalnız: Kuru üzüm 100 TL’yi bulabilir

Tüfekçi ise çiftçinin yalnızlığını şu sözlerle anlatıyor:

“Çiftçi hep yalnız. Çiftçi üretimde yalnız. Çiftçi ürün arzında yalnız. Çiftçi pazarlamada yalnız. Çiftçi tahsilatta yalnız. Şu anda kuru üzümün fiyatı belli değil. İsteyen istediği fiyattan kuru üzüm satın alıyor. Yarın kuru üzüm belki 100 liraya çıkacak Manisa bölgesinde ve bütün Türkiye’de. 100 liranın üzeri bir rakam olabilir. 80 TL mutlaka olur ama belki 100 TL’nin üzerine çıkacak. Dolayısıyla bu fiyat yükselmesinden üretici nasiplenmeyecek, tüccar nasiplenecektir. Bu sektörde herkese ihtiyaç var; tüccara da, çiftçiye de, pazarcıya da, halciye de.

Ancak sözleşmeli satım yapmalı üretici; benim 40 lira paramı ver, yirmi lira artarsa yarıya bölüşme gibi bir şey de yapılabilir. Ya da ihtiyacı kadar satmak suretiyle çiftçinin bir hedef rakam tayin ederek o rakama ürün geldiğinde satması daha sağlıklı olur.”

‘Çiftçi perişan durumda’

Peki bunca borç arasında üretici bu ücretleri nasıl karşılıyor? Tüfekçi bu soruyu şöyle yanıtlandırıyor:

“[Çiftçi] tarım ilacını aldığı yere borca yazdırıyor. Şimdi zaten çiftçinin dörtte üçünden fazlası A, B ya da C bankasına borcu vardır. Böyle bir döngü sürer gider devamlı. Borcu borçla kapatmak suretiyle, çiftçi perişan durumdadır.”

Çiftçilerin özel ve devlet bankalarındaki borçlarının mutlaka ertelenmesi gerektiğini belirten Tüfekçi, sorunun ciddiyetine şu sözlerle değiniyor:

“Tarım olmazsa aç kalırız, çiftçinin şu anda iş verdiği yani tarımsal üretimin seracısından, üzümcüsüne çiftçinin iş verdiği 35-40 kesim vardır. Tarım ölürse bu kesimlerin hepsi aç kalır. Tarım olmazsa hep beraber aç kalırız. Sabahleyin sofraya oturdunuz: Zeytinden peynire, süte, çaydan ekmeğe kadar her şey çiftçinin tarlasından gelmektedir. Bunların bir bölümü gelmediği zaman ne olacağımızı insanoğlu düşünsün, ona göre karar versin.”

Hammaddeden şaraba fiyat nasıl artıyor…

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ağustos 2023’e ait tarım ürünleri üretici fiyat endeksine göre üzüm yüzde 127,25’lik oranla yıllık artışın en yüksek olduğu üçüncü gıda grubu.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) de Temmuz 2023’te üretici ile market arasındaki farkın kuru üzümde yüzde 268,6’ya ulaştığını duyurmuştu.

Karaman’a bu farkı soruyoruz ve aldığımız yanıt şöyle:

Bizim ürettiğimiz üzüm, şaraba dönüşme aşamasında şaraptaki en küçük payı alır neredeyse. 300-400 liraya satılan şaraplar var piyasada. En kaliteli üzümlerden. Örnek veriyorum; 2021’de yapılmış şaraplar raflarda duruyor şu anda, yeni satılıyor. Onun içindeki üzümün payı 6-7 liradır. Orada şişesi, mantarı ambalajı bile bir üzümden kat kat pahalıdır. Ama bu sene bu muhtemelen üzüm fiyatlarını da arttırır. Üzüm fiyatları artınca dolayısıyla şarap fiyatları da artar. Hammadde fiyatlarında bir artış söz konusu olacak. Çünkü kalan üzüm daha değerli şu anda.”

Kuru üzümdeki fiyat artışını sorduğumuz Tüfekçi de girdi fiyatlarına dikkat çekiyor:

“Burada kuru üzümde bir gerçeği söylemek lazım; örneğin mazot 8 lirayken 24/30 TL olmuştur. Kuru üzüm çok çok zamlanmamıştır geçen ay. 2021’de 8-9 numara üzüm 13 lirayken 2022’de 27 lira olmuştur. Bu sene aynı ürün 60’ların [TL] üstünde olması lazım. Olduğu zaman ikiye katlanır ama bütün girdi maliyetleri üçe, dörde katlanmıştır. Onun için fiyatlar çok ucuzdur.

Sarıgöl’de yüzde 20’sini etkilediyse gelecek sene yüzde 60’lara çıkacaktır. Ama rakılık ve şaraplık üzümde piyasayı dalgalandırarak istedikleri şekilde yön tayin eden tekel bir firmamız olması dolayısıyla ürün arzlarının azlığı sebebiyle bu sene 7,5 liraya kadar çıkmıştır.”

Tekelleşme sorunu

“Pekmezlik, bazı meyve suyu fabrikalarının satın almış olduğu üzüm 8 ila 9 TL’ye çıkmıştı. Ama şu anda aşağı yönlü bir çalışma yapılmaktadır. Bunu yapmamaları lazım. 7 lira bile şaraplık ıskarta üzümde uygun fiyat değildir. Çünkü girdi maliyetleri çok yüksek” diyen Tüfekçi tekelleşme sorununa işaret ediyor:

“Biz devletin acilen ya da halkın, üreticinin devlet desteği olsa da olmasa da bölgede ikinci bir alkol fabrikasına ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Şunun için düşünüyoruz: Tekelleşmek hiçbir zaman piyasa için iyi değildir. Ve 2-3 tane alıcı olursa en azından arz edilen fiyat, ürün reel değerini bulur.

Dolayısıyla bir ülkede bir 35’lik rakının 230 ila 250 TL’lere varan rakamlarda satılıyor olması, yaş üzümün 7 TL’den satılıyor olması çok acayip bir şey yani. Çıksın birisi de desin ki ‘kaç kereden ne kadar sulu oluyor. Rakıda ÖTV yüksektir, bilmem ne yüksektir…’ Ya kardeşim senin maliyetin, işletme maliyetin, rakıdan kazandığın para nedir? Çık bir onu açıkla bakalım. Burada haksız kazanç vardır bize göre: Yanlıştır. Şaraplık üzüm, asgari 10 TL olmalıdır. Ama maalesef sofralık üzüm 10 TL’den satılıyor şu anda.”

Türkiye’de yalnız kalan çiftçiye Japonya’dan fikir desteği

Bağlarda meydana gelen sorunlarla ilgili konuştuğumuz üreticilerin yalnız kaldıklarını, ekonomik olarak büyük bir yıkım olan bu sıkıntılara karşı tek başlarına mücadele etmek zorunda kaldıklarını görüyoruz.

Örneğin Sarıgöl Üzüm Üreticileri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi, Japonya Riken Araştırma Enstitüsü‘nün yaptığı bitkisel sirkeyle bitki yetiştirme konusunda çalışma yapıyor. Kooperatiften Yusuf Tüfekçi, enstitüyle bilgi alışverişinde bulunduklarını belirtiyor ve ekliyor:

“Türkiye’de bir sosyal sorumluluk projesi olarak bu konuda ilmi çalışma yapılması gerekiyor.”

Bitkisel sirke kullanılan bağlarda bitkiler için daha az su tüketildiğini, ayrıca verim artışı ve hastalıklara karşı diren sağlanması gibi unsurların da ortaya çıktığını belirten Tüfekçi, “Kooperatifimize göre acilen bölgede, iklim değişikliği ve kuraklıkla mücadele konusunda üniversiteler çapında çiftçinin ne yapması gerektiği konusunda çalışmalar yapılması gerekir” diyor.

Bir de jeotermal tehdidi: Filtresiz bacaların gazı üzümlere sinerken…

Mildiyö külleme konusunda özel çalışmalar yapılması gerektiğini ifade eden Tüfekçi, “Üniversiteler, araştırma enstitüleri, ilçe tarım müdürlüklerimizin bu işin içine acilen dahil olması lazım. Tabii Manisa bölgesi kuru üzüm yetiştiriyor. Bizim ilçemiz Alaşehir, sofralık yapıyoruz. Alaşehir bölgesinde birçok jeotermal tesisi var” diyor.

Söz konusu jeotermal tesislerin 17.00’dan sonra filtrelerinin açıldığını ve buradan bırakılan gazlardaki zararlı kimyasalların Gediz Ovası’nın uç noktasında bulunan Alaşehir’e geldiğini belirten Tüfekçi şunları söylüyor:

“Alaşehir’deki havaya karışan kimyasallar doğrudan doğruya Sarıgöl Ovası’nın üzerine gelir. Böylelikle bizim bölgemizde büyük bir kalite kaybı daha önceden vardır. Jeotermallerin zararları olmak üzere… Dolayısıyla bunun da üniversiteler tarafından çalışma yapılarak tespit edilmesi gerekir. Biz söylüyoruz ama yarın ‘jeotermaller, hayır biz kabul etmiyoruz’ deyip çıkacaklar işin içinden. Çevresel etki değerlendirmeleri yapıyorlar ama uyduruk kaydırıp yapıyorlar. Sarıgöl bölgesinde de açtırmamak için büyük çaba sarf ediyoruz.”

‘Engellemelerle karşılaştık’

Yusuf Tüfekçi bir de engellemelerle karşılaştıklarını dile getiriyor. Kooperatif olarak yatırım yapmak üzere yola çıktıklarını vurguluyor.

Tüfekçi, 7-8 senedir faal olduklarını ifade ederek “Yabancı sermaye Türkiye’de tarımı bitirmenin yollarını arıyor. Olay bu kadar basit. Bizi tarımda da Avrupa’ya bağımlılığı yapmak istiyorlar” diyor. Engellemeleri soruyoruz Tüfekçi’ye ve aldığımız yanıt şöyle:

“Tesis kurdurmuyorlar. Çalışmalarımıza engel oluyorlar. Her konuda engel oluyorlar. İşin içinde resmi kurumlar, tüccarlar var. Üretici süper üzüm yetiştiriyor. Üretici süper üzüm kurutuyor. Bunların hiçbirisi cebine para girmesine etken değil. Üretici şu anda parasını bir yıl yatırıyor. Bir yıl sonra alabiliyorsa alıyor. Alamazsa dolandırıcılık olayları var bugün Sarıgöl’de bir sürü. Mildiyö oluyor, don vuruyor. Parasını geri alamıyor.”

bağ, çiftçi, aşırı hava olayları

Planlamaya ihtiyaç olduğunu belirten Tüfekçi, “Bölge çiftçiliği sözleşmeli tarıma yöneltilmeli, biyolojik tarıma yönetilmeli, insanlara güvenli gıda sunulmalıdır. Sarıgöl ve bölgesinde sistemik ilaç atımı, sık sık kontroller var. Dolayısıyla sıkıntılı bir ilaç atımı yok denecek kadar az” diyor.

‘Biz hazırız’

Devletin destekleri doğrudan çiftçiye yapması gerektiğini ifade eden Yusuf Tüfekçi,  tarımdaki bütün desteklerin güncellenmesi gerektiğini vurguluyor.

Türkiye’de kooperatiflerin her üretimde, tüketimde ya da işletmede kenarda bekletildiğini dile getiren Tüfekçi, kooperatiflerde istihdam sağlandığına da dikkat çekerek şunları aktarıyor:

Biz kooperatifler olarak para, pul istemiyoruz. Bize makine, teçhizat versinler. Arazi versinler, kiralayalım ve bu ülkeyi meyvesiz, sebzesiz, aç bırakmayalım. Her türlü ürünü biz üretelim. Biz hazırız.”

Yeşil Gazete’den iklim ve ekoloji haberciliği atölyesi

Yeşil Gazete; iklim ve ekoloji alanında uzmanlaşmak isteyen profesyonel gazetecileri, gazeteci adaylarını, iletişim fakültesi öğrencilerini ve konuyla ilgili bilgi sahibi olmak isteyenleri “Ekoloji ve İklim Haberciliği’ atölyesine davet ediyor.

30 Eylül Cumartesi günü, saat 13.00-17.30 saatlerinde, fiziksel olarak Beşiktaş’taki Yeşil Ev’de gerçekleştirilecek atölyeye, Google Meet uygulaması üzerinden online olarak da katılım sağlanabilecektir.

Yeşil Gazete’nin uzman gazetecilerinin vereceği Ekoloji ve İklim Haberciliği atölyesinde şu konular ele alınacaktır:

  • İklim ve ekoloji haberciliğin ilke ve yöntemleri,
  • İklim afetlerinin nasıl haberleştirileceği,
  • İklim araştırmaları
  • Bilimsel, ekonomik ve teknik veriler, kavramlar, jargon
  • Ekokırım haberciliğinde dikkat edilecekler,
  • Haber kaynaklarıyla ve şirketlerle ilişkiler
  • Hayvan hakları ve özgürlüğü
  • Yeşil ekonomi
  • Enerji haberciliği
  • İnsan hikayeleri (Story-habercilik)

Ayrıca yerel, bölgesel ve küresel haberlerde karşılaşılan zorluklar ve çözüm yöntemleri, veri görselleştirme yöntemleri, iklim ve ekoloji haberlerinde tartışmalı konuların ele alınması, yeşil aklamanın tespiti ve teyit yöntemlerine de dair bilgi paylaşımları yapılacaktır.

Atölye için son başvuru tarihi; 27 Eylül 2023’tür.

Atölye ile ilgili sorularınızı [email protected] adresine gönderebilirsiniz.

Başvuru için formu doldurunuz.

NOT: Fiziksel atölye için katılım sınırlıdır. Başvuru sayısının mekanın olanaklarını aşması halinde öncelikli başvuranlar arasından katılımcılar davet edilecektir. Online katılımlar için sınırlamamız bulunmamaktadır.