Ana Sayfa Blog Sayfa 3454

Ölüm, Latin Amerikalı çevre savunucularının her an yanı başında

Darryl Fears tarafından The Washington Post‘ta yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Yaren Köse‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Silahlı bir grup Berta Cáceres Flores’in taşradaki evine saldırmadan çok önce, Beverly Bell arkadaşının uzun bir hayat süreceğine dair inancını yitirmişti. Ölüm tehditlerinin uzun bir listesini tutan Bell, “O, hedef alınmış bir kadındı,” diyor. “Herkes bunu zaten biliyordu.”

Tanınmış çevre savunucusunun 3 Mart’ta katledilmesi, Vatikan’dan Dışişleri Bakanlığına dek herkes tarafından kınandı, ancak Latin Amerika’da çalışan eylemciler için Cáceres’in öldürülmesi trajik bir aşinalığa sahip.

Berta Caceres Flores, 2015 yılında, Honduras’ta, büyük bir baraj inşaatı projesi alanı olan Galcarque Nehri yakınlarında kalabalığa konuşurken. Görsel: Tim Russo/Goldman Environmental Prize via Associated Press
Berta Caceres Flores, 2015 yılında, Honduras’ta, büyük bir baraj inşaatı projesi alanı olan Galcarque Nehri yakınlarında kalabalığa konuşurken. Görsel: Tim Russo/Goldman Environmental Prize via Associated Press

2002’den bu yana, dünya üzerinde katledilen çevre savunucularının üçte ikisi bu bölgede yaşamaktaydı. Uluslararası gözlem gruplarına göre, 2014’e kadar geçen 5 yıl boyunca 450’den fazla insan öldürüldü. Yarısından fazlası ise Honduras ve Brezilya’daydı.

Yakın geçmişteki ölümlerden bazıları şunlar: Costa Rica’da deniz kaplumbağalarını savunan genç bir işçi kaçırıldı ve hunharca dövüldü. Peru’da bir çiftçi, hidroelektrik baraja karşı çıktığı için 12 kez kurşunlanarak öldürüldü. Guatemala’lı bir eylemci, kitlesel balık ölümlerinin, bir palm yağı şirketinin sıktığı pestisitlere bağlı olduğunu ortaya çıkardığı için mahkeme salonu yakınlarında, gün ortasında öldürüldü. Yağmur ormanlarında ağaç kesimlerine karşı direnen Brezilyalı bir eylemci, eşiyle beraber eve dönerken pusuya düşürüldü ve bıçaklandı.

Her durumda ortak payda, ücra toprakların hükümet onaylı şirketlerce işletmeye açılmasına yerli halkın karşı çıkması. Canı alınan çevre savunucuları; baraj yapımı, kerestecilik gibi yüz milyon dolarlar konuşulan ve iş gücü ile ham madde sağlayacak olan yöre patronlarını zenginleştiren bu projeleri durdurmak istemekteydi. Birleşmiş Milletler özel raportörü ve Wake Forest Üniversitesi uluslararası hukuk profesörü John Knox’a göre, bu yöresel patronlar, önlerine çıkanı bertaraf etmeye çekinmiyor.

Çoğu kurban yerel halktan, “baskı gören, çoklukla ötekileştirilmiş ve güç sahipleri tarafından neredeyse harcanabilir görülen kişiler” diyen Kaliforniya Üniversitesi tarih profesörü Dana Frank, karşı karşıya oldukları risklerin, 20.yüzyıldaki ABD müdahale mirasının bir yansıması olduğunu belirtiyor.

“ABD’nin, neredeyse tüm Latin Amerika’da diktatörlükleri, yozlaşmış hükümetleri ve askeri yönetimleri beslediği ve desteklediği herkesçe biliniyor. Honduras’ın darbe sonrası rejimi de bu mirası devam ettiriyor.” diyor Frank ve aynı durumun Guatemala, Kolombiya ve diğer ülkelerde de geçerli olduğunu ekliyor.

2013’de Honduraslı Locomapa kabilesinden 3 kişinin cinayet kurbanı olması, bölgede çevre savunucusu olmanın ne derece ölümcül olduğunu gösteriyor. Katiller ise cezasız kalıyor.

María Enriqueta Matute, Armando Fúnez Medina ve Ricardo Soto Fúnez bölgelerindeki maden ve kerestecilik faaliyetlerini protesto eden barışçıl bir oturma ve yol kesme eylemine katılmışlardı. İki silahlı adam üzerlerine ateş açtı. Fúnez ve Soto olay yerinde öldü. Matute yakındaki evine kaçmasına rağmen takip edildi ve orada öldürüldü. Raporlar diğer protestocular ve olay yerinde bulunanlarla beraber 150 kişinin tanık olmasına rağmen soruşturma açılmadığını, tutuklama olmadığını söylüyor. Katil zanlıları olarak iki kardeş gösteriliyor.

En son kayıp, Mart ortasında Cáceres’in ortak kurucusu olduğu COPINH (Civic Council of Popular and Indigenous Organizations of Honduras) adlı kuruluş için çalışan bir kişi oldu. 38 yaşındaki Nelson García, kuzeybatı Honduras’taki evine dönerken, polis tarafından durdurulup alıkonulduktan sonra yüzünden vuruldu.

COPINH’in karşı çıktığı devasa baraj projesinin ana destekçisi olan Hollanda bankası, bu şiddetten dolayı “çok şaşkın” olduğunu belirtti ve derhal tüm etkinliklerini ve para akışını durdurdu.

Son raporunu çevre savunucularının öldürülmesi üzerine yazan Global Witness eylemcisi Billy Kyte, “Latin Amerika en kötü etkilenen bölge,” diyor. 2010-2014 arasında ölümlerin 4’te 3’ü bu bölgede olmuş. Kuruluş halen verileri toplamaya devam etse de, Kyte 2015’in en çok ölümün yaşandığı sene olduğunu düşünüyor.

Peru, Honduras ve Brezilya konsoloslukları eposta ve telefon yoluyla yapılan açıklama taleplerine cevap vermediler.

Diğer yerlerden gelen yetersiz veri nedeniyle istatistiklerin saptığı ve bölgeyi eylemciler için daha da tehlikeli gösterdiği söylemi de tartışma konusu. Knox, Afrika gibi dünyanın başka bölgelerine kıyasla, Latin Amerika’da hükümet ve medyanın ölümleri daha iyi raporladığını düşünüyor.

Ancak diğerleri gibi o da hükümet organlarının davaları dikkatle takip etmediğini düşünüyor.

Guatemala ve Honduras’da topluluk gelişimi ve insan hakları çalışanlarını destekleyen bir kuruluş olan Rights Action yöneticisi Grahame Russell, “Polis, yapması gerektiğini düşündüğümüz işi yapmıyor” diyor. “Devlet çeşitli ekonomik sektörleri güçlendirmede çok açık ve doğrudan bir rol oynuyor ve projelerin devam etmesini sağlamak için cinayetler gerçekleştiğinde görmezden geliyor.”

Problem öylesine yaygın ki, prestijli Goldman Çevre Ödülleri’nin sahiplerinin birçoğunun öyküsünün bir parçası, diyor kuruluşun yöneticisi David Gordon.

2011’de ödülün sahibi olan ve bir altın madenini durduran harekete öncülük eden El Salvador’lu Francisco Pineda, nasıl üç meslektaşının “suikaste uğradığını” ve bir dostunun polis koruması altında iken öldürüldüğünü anlattı. Bir eylemcinin daha cesedi bir kuyuda bulunduktan ve hareketin üyesi bir kişinin hamile karısı öldürüldükten sonra Pineda 24 saat polis koruması altına alınmış.

Ertesi sene, Arjantin’den Sofia Gatica zehirli tarım ilaçlarının kullanımına karşı sürdürdüğü kampanya sırasında nasıl tehdide maruz kaldığını ödül komitesine anlattı. Gordon’un gönderdiği e-postada “Gatica’nın evine giren bir kişi elindeki silahı ona doğrultarak kampanyanı bırakmasını söyledi.” diye yazıyor.

Ancak 45 yaşındaki Cáceres, katledilenler arasında Goldman ödülünü almış tek kişi.

COPINH’de çalışmaya başladıktan sonra, Gualcarque Nehri’nde planlanan Agua Zarca barajına karşı onlarca yıl sürecek bir mücadeleye başlamış. Bu projenin hedef alınmasının sebebi hükümetin nehrin büyük bölümlerini özelleştirmeye açması ve yerel kabilelerin zorla yerlerinden edilmesi.

Parçası olduğu yerel Lenca kabilesi, baraj nedeniyle yerinden edilecekti. Plan, kutsal kabul ettikleri nehre ulaşımlarını da engellemekteydi. Cáceres’in projeyi durdurma çabaları nedeniyle aldığı ölüm tehditleri sürekliydi.

Gordon’un anlattığına göre, Honduras’a seyahat eden Goldman ödülü video ekibinin baraj yandaşları tarafından “yolda önleri kesildi” ve Cáceres’in arabadan inmesi talep edildi. Ekibin lideri Ryan Mack, kuruluşun San Francisco merkezine ve Amerikan Elçiliğine üst üste telefonlar etti.

Gordon, Mack’in “çıkamıyoruz” dediğini hatırlıyor. Gordon Washington’daki dışişleri bakanlığını arayıp Amerikan vatandaşlarının tehlike altında olduğunu söyledikten sonra gurubun yola devam etmesine izin verilmiş.

Bu olaydan sonra, kuruluş olağan dışı bir adım atarak Cáceres’e güvenliği için ek destek sağlamış. “San Fransisco’ya ödülü almaya hiçbir şekilde gelemeyeceğini düşünüyordu.” diyor Gordon.

Katilleri halen serbest. Global Witness’dan Kyte’a göre, Honduras’ta eylemcilere yönelik cinayetlerin yüzde 90’ı çözüme ulaşmıyor.

“Birçok insan ölmesini istiyordu.” diyor, COPINH ile çalışmakta olan Other Worlds adlı sosyal adalet kuruluşunun kurucusu olan Bell.

Dört yıl önce, Cáceres’in neredeyse her konuşmasında maruz kaldığı tehdit ve fiziksel saldırıları öğrenen Bell, arkadaşı için bir anma metni taslağı yazmaya başlamış.

“Bunu yazmanın kaçınılmaz bir alıştırma olduğunu hissettim.” diyor Bell. “Çünkü suikaste uğraması kaçınılmaz bir kader gibiydi.”

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Darryl Fears

Yeşil Gazete için çeviri: Yaren Köse

(Yeşil Gazete, The Washington Post)

Şubadap Çocuk’un “Gökyüzü Kimin?” albümü ile “Baltalar elimizde” devri kapandı

Şubadap Çocuk, tüm şarkıları çocukların seslendirdiği doğa ve ekoloji şarkılarından oluşan “Gökyüzü Kimin?” isimli albümü herkesin erişimine açık olacak şekilde internet üzerinden yayınlandı. Şubadap Çocuk ekibi bu albümün yayına girmesini, çocukları orman talanına özendiren, “Baltalar elimizde, uzun ip belimizde” çocuk şarkısının artık döneminin sona erdiğini ilan ederek duyurdu.

20

Gökyüzü Kimin, Şubadap Çocuk’un 3.albümü. İlk albüm, çocukların çok sevdiği barış şarkısı ‘Bomba Yapan Bay Bilgin‘in de içinde bulunduğu ‘Bilmiş Çocuğun Şarkıları‘; İkinci albüm de “Evrim, müfredattan çıkarılıyorsa repertuvara girer” şiarıyla yayınlanan, evrim temalı “Dino’nun Şarkıları” isimli albümdü. Albümlerdeki şarkıları Şubadap Çocuk konserleriyle yaygınlaştırmaya çalışıyorlar.

Doğa ve Ekoloji temalı şarkılar

18

Giderleri ‘Halk sponsorluğu‘ ile karşılanan “Gökyüzü Kimin?” albümü, internet üzerinden ücretsiz indirilebiliyor. Albüm, Praksis Müzik Kolektifi‘nin bir çalışması olan Şubadap Çocuk tarafından “Başta oyunları yarım bırakılmış çocuklar olmak üzere tüm dünya çocuklarına armağan ediyoruz” açıklamasıyla yayınlandı.

https://youtu.be/lf-Cy7Nyv9U

Şubadap Çocuk’un ‘Doğa ve Ekoloji temalı şarkılar‘ şeklinde nitelendirdiği albümde Çekirdeksiz Domates, Dinleyin Paragözler, Su, Sivrisinek, Irmaklar Özgür Akacak, Zeytin Ağacı, Kurbağa Korosu ve Gökyüzü Kimin? şarkıları yer alıyor.

19

Doğa ve ekoloji ile ilgili çeşitli alt başlıkları, çocukların kendi dilinden aktarmaya çalıştıklarını dile getiren Şubadap Çocuk ekibi, doğa sevgisi, insan merkezli düşünmek yerine doğa merkezli düşünmek, suyun ticarileşmesi, doğanın kâr uğruna yok edilmesi, ekolojik denge, GDO gibi konulara değecek şarkılar ürettiklerini ifade ediyor.

Albümü soundcloud sitesindeki şu link üzerinden ücretsiz dinleyebilir ya da şubadap çocuk’un web sitesi üzerinden indirebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

İtalya petrol sondajına karşı referandumda

Son bir haftadır İtalya’nın en önemli gündemi 17 Nisan’da yapılacak olan referandumdu. İtalya’ da referandum yeni bir yasa yapmak için değil, varolan bir yasayı iptal etmek için yaplıyor.

Renzi hükümetinin aralık ayında yaptığı bir yasa petrol şirketlerinin gaz ve petrol aramaları için kolayıkla izin almalarını sağlıyor ve şirketlerin yaptıkları her sondaj için hükümete % 7-10 arası bir miktarda ödeme yapmaları gerekiyor.

10

Bu referandumun amacı ise güvenlik standartları ve çevre koruma ile uyumlu petrol sahası oluşturmak. Eğer ‘ Evet ‘ kazanırsa petrol şirketlerinin yapacağı sondajların deniz karasularından en az on iki mil uzaklıkta olması gerekiyor ve ülke açıklarında petrol ve doğalgaz çıkaran şirketlere süresiz izin veren kanun maddesinın iptal edilmesi gerekiyor.

Matteo Renzi hükümetinin yaptığı yasa maddesi istismara kolaylıkla yol açabilecek bir madde; şirketlerin sözleşmeleri bitmiş olsa bile doğalgaz çıkmaya devam ettiği sürece şirketlerin faaliyetlerine devam etmelerine izin veriyor.

11
“Oyumuz Evet”

Bununla birlikte bu sondaj çalışmaları bir kaza halinde, hatta rutin çalışmalar sırasında dahi doğaya ciddi zarar verebiliyor, çünkü sondaj platformları 12 mil açıkta ya da içerde. Her halükarda su üzerinde yağ bırakarak doğaya zarar veriyorlar.

Üstelik çıkarılan petrol ülkenin sadece % 1 petrol ihtiyacını % 7 doğalgaz ihtiyacını karşılıyor. Hayır diyenlerin ‘ Hayır ‘ deme nedenleri ise 5000 kişinin işini , devletin de para kaybedecek olması.

12

Biz sabah erkenden kalkıp, kahvaltımızı yapıp sonra oy vermeye gittik. Üstünden kalemle iki kez geçerek doğa için ‘ EVET ‘ dedik.

13-Şenay-Boynudelik

 

 

Şenay Boynudelik

(Yeşil Gazete – İtalya)

[Dünyada İklim Turu] Ergenler v. ABD, Bilim yine hemfikir

Bir grup  ergen, geleceklerini tehlikeye atan devlete karşı hukuk davalarında bir başarılı adım daha attı. ABD‘de görülmekte olan tarihsel önemdeki anayasa iklim davasında Federal Hakim Thomas Coffin, 8 Nisan tarihli kararında, müdafi taraf olan hükümetin avukatlarının davanın reddi isteğini reddetti, ve davanın görüleceğini açıkladı.

Ergenler ve Hansen
Müştekî ergenler ve arkada solda şapkasıyla saklı James Hansen mahkeme merdivenlerinde.
Fotoğraf: Our Children’s Trust.

Ülkenin Oregon eyaleti’nin Eugene kentinde Bölge Federal Mahkemesi‘nde 2015 Ağustos’unda açtıkları anayasa davasında, hepsi 19 yaşının altında olan 21 genç müştekî, ABD hükümetini, bu en genç neslin yaşam, özgürlük ve mülkiyete dair anayasal haklarını ihlâl ettiği, buna ek olarak da hayatî kamu-emaneti kaynakları korumaktan aciz kaldığı gerekçesiyle dava ediyorlar. Ergenler ve onlarla birliklte meşhur iklim bilimci James Hansen, mahkemeden, hükümetin fosil yakıtlara verdiği tüm desteğini kesmesini ve atmosferdeki iklim değişikliğinin baş müsebbibi sera gazı Karbondioksit oranını bilim insanlarınca azami güvenli oran olarak saptanan milyonda 350 parçacık (ppm) seviyesine geri çekmek için ulusal bir plan benimsemesini hükmedecek bir karar istiyorlar.

Hakim Coffin, kararında, “hükümetin, atmosferde karbon kirliliğine, iklim düzenini bozmaya ve denizlerin asitleşmesine sebebiyet verecek şekilde eylem ve eylemsizliğine” dair olduğunu yazdığı davayı “emsali yok” diye nitelendirdi. Hakim, “Kongrede ve eyalet meclislerinde tartışmaların biryere kıpırdamaması ve iddia edildiği şekliyle kısa vadeli ekonomik menfaatlerin insan hayatı pahasına değerlendirilmeleri, hükümetin eylem ve eylemsizliğinin anayasal tahditlerinin değerlendirilmesini lüzumlu kılıyor. Zarar, toplumun belirli bir kesimine iddia edilen orantısız bir etkide bulunuyorsa, bu bilhassa geçerli” diye devam etti. Dava, uluslararası bir emsal ve tüm taraflarca yakından izleniyor.

***

Geçtiğimiz hafta, Grönland‘da erime mevsimi başladı. Normal şartlarda Mayıs sonu ve Haziran başında başlaması gereken bu erime, ilk defa Nisan’da görüldü ve bilim insanlarını endişelendiriyor. Grönland’daki buzulların tamamen erimesi, dünya çapında deniz seviyelerini 6 metre kadar yükseltebilir.

 

Grönland'da 2016 Nisan ayında erime.
Harita: Grönland’da 2016 Nisan ayında erime gözlemlenen alan. Grafik: Gri ile ortalama erime mevsimi ve mavi ile bu seneki erime ölçümleri. – Kaynak: Polar Portal.

***

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) Genel Sekreteri Christiana Figueres, Paris Anlaşması‘nın

UNFCCC Genel Sekreteri Christiana Figueres
Figueres, karbon yoğun yatırımlara yatırıyorsanız paranızı kaybedersiniz dedi.

yürürlüğe girmesinin 2020’ye kalmayabileceğini, bunu 2018’de beklediğini söyledi. Bu haftasonu New York‘ta yapılacak imza töreninde 120-130 ülkenin imzalaması beklenen anlaşma, dünya salımlarının %55ini oluşturan 55 ülkenin onaylamasıyla yürürlüğe girecek, ve bu Kyoto Anlaşması taahüt sürecinin nihayetleneceği 2020 yılından önce gerçekleşebilir.  Haziranda görevini devredecek olan Figueres, Londra‘da Imperial College‘daki konuşmasında, Aralık ayında BM görüşmelerinde 2020 tarihine atıfta bulunmama kararı aldık diye açıkladı. Figueres, konuşmasında “hâlâ yüksek karbon içerikli enerji kaynaklarına yatırıyorsanız, özür dilerim ama paranızı kaybedeceksiniz” diye ekledi.

***

John Cook, Naomi OreskesPeter Doran ve bu istatistik sorusuyla ilgili daha önce çalışma yapmış yedi diğer araştırmacının ortak makalesi, iklim bilimcilerin iklim değişikliğinin gerçek ve insan kaynaklı olduğuna dair anlaştıklarını yeniden teyit etti. Soruyu nasıl sorduğunuza göre bilimsel mutabakatı %90 ile %100 arasında bulan çalışmaya göre, iklim değişikliği üzerine uzmanlık arttıkça mutabakat oranı da artıyor, ve daha önceki bulguların belirttiği gibi, hakemli dergilerdeki yayınların %97’si iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğunu söylerken, bu dergilerdeki yayınların %99.9’u iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğunu açıkça reddetmiyor. İklim değişikliği inkârcılarının en sık kullandığı taktiklerden biri, konu üzerindeki bilimsel mutabakatı reddetmek veya sulandırmaya çalışmak.

****

Salı günü, Dünya Ekonomik Görünüm raporunu yayınlayan Uluslararası Para Fonu (IMF), petrol ve kömür fiyatlarındaki düşük seyrin yenilenebilir enerjilere geçişi geciktireceğini tahmin etti. Ancak, gerek IMF, gerekse temel aldığı Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)‘nın son on sene boyunca yayınladıkları tahminler, yenilenebilir enerji kaynaklarının büyümesine dair tekrar ve tekrar yanıldı ve sonradan gerçekleşenle karşılaştırıldığında çok düşük çıktı. Düşük karbon dönüşümün hayatî bir yol ayrımında olduğu uyarısında bulunan IMF raporu, hükümetlerin, mevcut düşük fosil yakıt fiyatlarını, fosil yakıt teşviklerini kaldırmak ve iklim değişikliğiyle mücadele için gerekli olan karbon vergisini uygulamaya koymak için kullanmaları gerektiğini belirtti.

***

Saygın akademik yayın Nature Climate Change‘de yayınlanan bir araştırmaya göre ise, statüko veya ber-mutad şekilde devam edersek, yüzyıl sonuna kadar iklim değişikliği 2.5 trilyon ABD doları değerinde mâlî varlığı yok edecek, ve bu da dünyadaki mâlî varlığın %1.8’i anlamına geliyor.  kürsel ısınmayı 2°C ile sınırlı tutma senaryosunda ise bu zarar 1.7 trilyon dolara iniyor ve iklim değişikliğiyle mücadele için dönüşüm ve yatırımların maliyeti, kıyas noktasına göre değişmekle birlikte, bertaraf edilen zararın çok altında kalıyor. En kötü ihtimâl senaryosunda ise zararın bedeli 24 trilyon dolara yükseliyor.  Bu çalışma bulguları, iklim değişikliğinin vehametini, hayat ve eşitsizlik gibi kavramlara uzak olanlara ve büyüme dışında birşey düşünemeyen hükümetlere belki anlatabilir.

***

Potsdam İklim Etkisi Araştırmaları Enstitüsü (PIK) menşeli bir çalışmaya göre, gıda zaiyatı ve israfını azaltarak 2050 yılında tarım kaynaklı sera gazı salımlarını %14’e kadar yüksek bir oranda azaltmamız mümkün olacak. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli‘nin (IPCC) son ilerleme raporuna göre, hâl-i hazırda tarım ve ormancılık kaynaklı salımlar toplam sera gazı salımlarının %24’ünü teşkil ediyor, ancak bir yandan enerji kaynakalrını değiştirmekteki olası başarımız, diğer yandan insan nüfusundaki artış ve gelişmekte olan ekonomilerdeki tüketim alışkanlıklarındaki değişimle, bu salımların hem rakam hem de oran olarak yükseleceğini öngörmek zor değil. Araştırmaya göre,mevcut tüketim alışkanlıklarının devamı ve yaygınlaşması hâlinde, gıda atıklarından kaynaklanan salımların mevcut 530 milyon ton  CO2 eşdeğerinden,  1.9–2.5 milyar ton  CO2 eşdeğerine tırmanmasına şahit olacağız. İklim değişikliğinin 2°C’ın altında kalması için makul bir şansımız osun istiyorsak, IPCC’nin öngörüsüne göre, insanlığın tüm salımlarını 20 milyar ton  CO2 eşdeğerinin altına çekmiş olmamız gereken bir tarihte, sırf gıda israfından bu miktar salım kabul edilebilir mi sorgulamalıyız.

***

Geçtiğimiz hafta Yeşil Gazete’de yayınlanan iklim değişikliğiyle alâkalı diğer haber ve yazılar:

 

(Yeşil Gazete, Linklerdeki kaynaklar)

Slow Olive Cunda: İyi, Temiz, Adil

Slow Food’un Türkiye birlikleri ile Ayvalık Belediyesi organizasyonunda dünyada ilk kez Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde bulunan Cunda Adası’nda gerçekleştirilen Slow Olive’ın dört gün süren maratonunda son güne de ulaştık. İlk Slow Olive’ı Türkiye’ye getiren ekibin hazırladığı program hem konuyu derinlemesine içermesi hem farklı ülkelerden zeytine ve zeytinyağına ilişkin deneyimleri Cunda’da biraraya getirmesi hem de toplantı üstüne toplantı monotonluğunu kıracak şekilde sanatı da eğlenceyi de katılımı da aynı oranda kapsayacak şekilde tertip edillmesi ile övgüyü hakediyor.

Katılımcılar Slow Olive'in ana mekanı önünde ilk buluşmaya dair hatıra fotoğrafı verdi
Katılımcılar Slow Olive’in ana mekanı önünde ilk buluşmaya dair hatıra fotoğrafı verdi

2. günün öğlene kadar süren panellerinde kalmıştık en son, kaldığımız yerden, “Tağşiş” başlıklı panelin ardından size Slow Olive’ı aktarmaya devam edelim.

Horon ve Zeytin ya da Zeytin ve Horon

2. gün öğleden sonra oturumu Slow Olive’in ana mekanı Cunda Kültür Merkezi’ndeki “İyi, Temiz, Adil” paneli idi.  Gazetemiz adına Cunda’da bulunan Ayşe Bereket‘in modere ettiği panelin katılımcıları ise Akdeniz Üniversitesi’nden Bülent Şık, Slow Food İtalya’dan Ludovico Rocatello ve Doğa Derneği’nden Güven Eken idi.

Cunda Kültür Merkezi’nde bulunanlar bu panelin ardından Gola Kültür, Sanat ve Ekoloji Derneği’nden Türkün Sümerkan‘ın Karadeniz folkloru ve zeytin ilişkisini aktardığı eğlenceli sunumu takip etti.  Sümerkan, horon’daki sert ayak vuruşlarının zeytincilik faaliyeti etkisi ile ortaya çıktığını da temsili olarak salonda bulunanlar ile paylaştı.

48-mehtap memmi mertdoğan
Zeytin ve Folklor (Foto: Mehtap Memmi Mertdoğan)

Ayvalık Taksiyarhis Anıt Müzesi’nde Semra Moritz‘in enfes sesi ile buluşmadan hemen önce gerçekleşen ikinci günün son panelinde ise Nedim Atilla ve Ahmet Uhri, Artun Ünsal‘ın moderasyonunda “Zeytin, miras varlığımız” başlığı altında zeytin, zeytinyağı, zeytincilik kültürü üstüne keyifli bir sohbette biraraya geldi.

Foto: Alen Mevlat
Envanter oluşturmak paneli (Foto: Alen Mevlat)

Cumartesi gününün ilk buluşması “Envanter oluşturmak” başlığı altında Türkiye, İspanya ve Filistin’den katılımcıların da katkısı ile zeytin üretiminde Akdeniz, Avrupa ve Ortadoğu ekseninde ne durumda olduğumuz konusu masaya yatırıldı. Bir gün önceki moderasyon görevini Cumartesi sabahında da devam ettiren ve zeytine dair, “Ölmez Ağacın Peşinde” kitabı ile bilinen Artun Ünsal‘ın konukları ise İspanya’dan Ark of Taste (Lezzetin Gemisi) ve ESSEDRA adına Cunda’da bulunan Michele Rumiz, Filistin’den EcoPeace Middle East adına Nasser Khateeb ve Anadolu Zeytini Gen Haritası Projesi’nden Mücahit Taha Özkaya oldular.

2050’de Zeytin: İklim için harekete geçin

Zeytin ve İklim değişikliği kapsamında gerçekleşen panelde ise tanıdık simalar karşıladı Cunda Kültür Merkezi’nde biraraya gelenleri. Açık Radyo‘dan aşina olduğumuz Ömer Madra (#iklim için hareketi), Mahir Ilgaz (350.org), Akgün İlhan (Su Hakkı Kampanyası) ile birlikte Filistin Arab Agronomists Association’dan Saad Dagher, “2050 yılında Zeytin” başlığı altında bir gelecek perspektifi ortaya koymaya çalıştılar. Panelin moderasyonunu ise Slow Food Almanya’dan ve SlowFood Uluslararası Yönetim Kurulu Üyesi Ursula Hudson üstlendi.

2050'de Zeytin (Foto: Ayşe Bereket)
2050’de Zeytin (Foto: Ayşe Bereket)

Ursula Hudson,  “İklim hedeflerimiz hakkında hemen eyleme geçmediğimiz takdirde 2050 yılında gıda ve sudan konuşmamız gereksiz olacak” derken #iklim için hareketinden Ömer Madra, “Şimdi harekete geçmezsek 2050’de zeytin meselesini konuşamayacağımız apaçık ortada. Doğu Akdeniz, 900 yılın en büyük kuraklığını yaşıyor ve hiçbir tedbirden bahsedilmiyor.” bilgisini paylaştı. 350.org’dan Mahir Ilgaz ise, “İlkim değişikliği aşırı hava olaylarının artması demek ve tüm mahsüller etkilenecek. Gelişmiş ülkeler artık kömüre yatırım yapmazken, Türkiye’de durum tam tersi. Türkiye’de yapılması planlanan 80 yeni termik santralin çoğu sahillerde ve zeytin bölgelerinde” dedi. Su Hakkı Kampanyası’ndan Akgün İlhan, “Türkiye 2050’de su fakiri olacak. Su ve iklim krizi gezegenin en büyük sorunu. Üretim ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmemiz lazım. Türkiye’nin toplam su ayak izinin %89’u tarım sektörü kaynaklı. Tarım beslenme, yerelin ihtiyaçları, toplum ve doğanın kendisi için ve yavaş, iklimle uyumlu, polikültürel ve adil bir tarım olmalıdır,” dedi. Panelde son olarak söz alan Arap Agronomistler Birliği’nden Saad Dagher ise iklim değişikliği perspektifinin dışına çıkarak “Filistin’de 1950’lerde toplam kullanılan yağın %30’u zeytinyağıydı. Bugün %6 civarına düştü. 2050’ye dair ümitliyim, çiftçi ve tüketici arasındaki bağ güçlenecek. Odağımız toprağı iyileştirmek, tedavi etmek olmalıdır, benim çiftliğimde yaptığım bu,” dedi.

Bir katılımcının, “Biz daha çok zeytin konusunda bilgi edinmek isterdik bu panelde” itirazını ise Slow Olive evsahibi Defne Koryürek, “SlowOlive sadece zeytine has bir toplantı değil. Bu toplantılarda tüm meselelerden, meselelerin bütününü kapsama gayreti içindeyiz. Gezegenle ilişkimiz hakkında konuşuyoruz ve kendimizle yüzleşiyoruz,” şeklinde yanıtladı.

Zeytin ağacı: Mübadillerin yazgısının yansıması

Yemek arasında Cunda Kültür Merkezi bahçesinde buluşan katılımcıları ise daha önceki günlerde de olduğu gibi yerel lezzetler bekliyordu.

Artun Unsal ve AlenMevlat, zeytin sergisinde sohbete kaldıkları yerden devam ediyor (Foto: Banu Ergin)
Artun Unsal ve AlenMevlat, zeytin sergisinde sohbete kaldıkları yerden devam ediyor (Foto: Banu Ergin)

Öğleden sonra ilk panel Nedim Atilla‘nın tanıklıkları üzerinden aktardığı “Müdabele” başlıklı oturum idi. Kurtuluş savaşının hemen sonrasında gerçekleşen mübadele sonrası her iki ülkeye göç eden toplulukların yaşadığı sıkıntıları ileten, Atilla, mübadillerin tarımda yaşadığı sıkıntılara değindi. İzmir fuarının öncülü olarak nitelediği 1926 Mithatpaşa Sanayi Mektebi buluşmasına Türkiye dışından sadece iki ülke, Mısır ve Yunanistan’ın katılım gösterdiğini belirtti ve dönemin barış ortamında iki komşu lider Venizelos ve Atatürk’ün birbirlerini aynı anda Nobel Barış ödülüne aday gösterdiklerini anımsattı. Ayvalık ve Zeytin denince akla ilk gelen isimlerden Muhip Özyiğit‘in kaleminden çıkan “Bir vatandaşın zeytin mücadelesi” kitabını ve Özyiğit’in dönemin lideri İsmet İnönü’ye yazdığı ayvalık’ta zeytincilik ve zeytinyağı konusundaki mektubuna da değinen Nedim Atilla sunumunu, “Zeytin ağacı mübadillerin yazgısının yansımasıdır” sözleri ile sonlandırdı.

Toprak Gaspı: Filistin ve Türkiye

Mübadele’nin ardından sahne Ortadoğu’dan Cunda’ye gelen Fared Tamallah ve Barbara Masssaad‘ın peşpeşe gerçekleştirdiği yarımşar saatlik, “Filistin’in zeytin ağaçları” ve “Suriye’nin zeytinleri” sunumları oldu.

Filistin’de zeytinin zirai bir faaliyetten ziyade bir direniş alanı söylerek sözlerine başlayan Fared Tamallah, İsrail Devleti’nin Filistinlilere karşı siyasetinden örnekler vererek zeytin tarımı konusunda sıkıntılarını paylaştı. Zeytin bahçelerine duvar çekilmesi, çiftçinin kendi bahçesine alınmaması, İsrailli yeni yerleşimcilerin kanunsuz şekilde Filistin topraklarında yeni bölgelere yerleştirilmelerinin de zeytinciliğe darbe vurduğunu ekledi. Yemek kitabı yazarı olduğunu belirten Barbara Massaad ise Suriye’deki mültecilere katkı olması için kaleme aldığı “Soup for Syria” kitabından ve aynı adlı hareketten bahsetti.

Toprak Gaspı paneli (Foto: Ayşe Bereket)
Toprak Gaspı paneli (Foto: Ayşe Bereket)

Slow Olive’in 3. gününde Filistin ve Suriye paylaşımlarının ardından yeni gündem maddesi, “Toprak Gaspı” (Land Grabbing) idi. Filistin adına Fared Tamallah, Nasser Khateeb ve Razan Zuayter, kendi toraklarında yaşadıkları sıkıntıları, acele kamulaştırmaları, yeni yerleşimcilerin kanunsuz bir şekilde topraklarına el koymalarını konuya dair görseller eşliğinde paylaştı. İMC.tv Yeşil Bülten programından tanıdığımız Utku Zırığ ise “toprak gaspı”nın Türkiye boyutunu çok yakın tarihten hatırlayacağımız Soma maden katliamı ve Soma Yırca zeytin ağaçları katliamı üzerinden aktardı.Panelin moderatörü Defne Koryürek ise, İlber Ortaylı hocanın, “Zeytin, demokrasi gibidir her yerde yeşermez” sözüne atıfta bulundu.

Zeytinyağlı dondurma

Günün son etkinliği “Milyonda 1” belgeselinin hemen öncesindeki oturumda ise konu başlığı “Gastronomi’de zeytin” olarak belirlenmişti. Nedim Atilla’nın kolaylaştırıcılığında Barbara Massaad, Şemsa Denizsel, Sasun Estukyan ve Artun Ünsal keyifli bir sohbet gerçekleştirdiler. Konu gastronomi olunca panelin sonunun sürprizi de tüm katılımcaların tezahüratla karşıladığı zeytinyağlı dondurma paylaşımı oldu.

Şemsa Denizsel'den Slow Olive çağrısı
Şemsa Denizsel’den Slow Olive çağrısı

Slow Olive’ın üçüncü gününü “Milyonda 1” belgeseli ile tamamladık. Mardin’i terk eden Ermeniler arasında bulunan Zekeriya Sabuncu‘nun hikayesinim aktarıldığı belgesel gösterimine Sabuncu’nun kendisi de katıldı.

Zeytin Mutfakları

49
Foto: Alen Mevlat

Slow Olive’da dördüncü ve son günü ise bir önceki gün belgeselini izlediğimiz Mardin Derik’li Zekeriya Sabuncu aile mesleği sabunculuğu, Derik’i, Derik’teki zeytin ve zeytinyağı kültürünü, “Zeytinyağlı sabun yapım atölyesi“nde anlatıyor şu anda.

Slow Olive'da 3. günü Tuncel Kurtiz ustanın zeytine dair enfes aktarımı ile kapattık (Foto: Alen Mevlat)
Slow Olive’da 3. günü Tuncel Kurtiz ustanın zeytine dair enfes aktarımı ile kapattık (Foto: Alen Mevlat)

Son günün geri kalanı ise Cunda merkezde atölyeler günü olarak planlanmış durumda. 11:00’den 17:00’ye kadar devam edecek atölye maratonunda Lübnan mutfağını Barbara Massaad, Antakya Arap mutfağını Aşkın Demir, İstanbul Ermeni mutfağını Sasun Estukyan, Ayvalık mübadil mutfağını Fatma Kürşat, İzmir Sefarat mutfağını ise Karen Sarhon ile Gilda Kohen birbirinden lezzetli sunumları ile ortak bir şekilde aktaracak.

 

Fotoğraflar: Alen Mevlat, Ayşe Bereket, Banu Ergin, Mehtap Memmi Mertdoğan, Şemsa Denizsel

Haber: Alper Tolga Akkuş – Ayşe Bereket

(Yeşil Gazete)

Bir vicdani red savunması, “Askerlik, Hukuktan ya da Tıptan üstün mü?”

İnan Mayıs Aru, Muğla 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nde vicdani reddi nedeniyle halkı askerlikten soğuttuğu gerekçesi ile yargılandığı davadan, “Türkiye’de vicdani redde beraat” başlıklı haberimizde de paylaştığımız gibi Mart ayı sonunda beraat etti.

Aru’nun beraati ile sonuçlanan duruşmada yaptığı savunmayı, kendisinin de izni ile paylaşıyoruz

İnan Mayıs Aru ile Yeşil Gazete ekibinden Bahar Topçu‘nun gerçekleştirdiği röportajı buradan okuyabilirsiniz

***

19

***

“Sayın Hâkim,

Avukatlarım yaptığım eylemin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu ve bana isnat edilen “halkı askerlikten soğutma” suçunun gerçekleşmediğini açıkladılar ancak ben olayın bir başka boyutuna dikkat çekmek ve “halkı askerlikten soğutma” suçunun kategorik olarak yanlış bir suç tanımı olduğunu ve kimseye böyle bir suçlama yapılamayacağını anlatmak istiyorum.

Ben 2008 yılında vicdani reddimi açıklayarak askere gitmeyeceğimi ilan ettim ve sonrasında çeşitli vesilelerle kimlik kontrolüne girdiğimde götürüldüğüm jandarma ve polis karakollarında da hakkımda tutulan tutanaklara bu durumu şerh olarak düşerek şubeye yoklamamı yapmaya gitmekten imtina ettim.

Bu suça konu olan fiilimdeyse Ula Jandarma Karakolu’nda yaşadıklarımı sosyal medya üzerinden paylaşarak insanlara vicdani retçilerin başına neler geldiğini ve gelmediğini anlatmıştım.

Şu an gündelik hayatta gerek kişilerarası bilgi akışında gerekse de devlet ve medya eliyle yapılan propagandada insanların askere gitmelerinin zorunlu olduğu ve gitmezlerse zorla götürülecekleri anlatılırken benim bu fiilim ortamdaki yoğun bilgi kirliliğine karşı doğru bilgi verme çabasından başka bir şey değildir. İddia edildiği gibi yoklama kaçaklarının hiçbir surette zorla askere götürülemeyeceğini hem 2008 yılında bu konuda yapılan yasal düzenlemelerden hem de kendi kişisel tecrübemden dolayı biliyorum. Ancak bunu çok az kişi biliyor, bu bilgi her nedense paylaşılmıyor ve insanlar korkutulup sindirilerek istemedikleri bir şeyi yapmak zorunda bırakılıyor. Ben de kişisel tecrübelerimi aktararak zaten aslında devletin ve medyanın görevi olan halkın doğru bilgilendirilmesi işine katkıda bulunuyorum.

Üstelik yukarıda da ifade ettiğim üzere ben bir vicdani retçiyim ve askere gitmeyişim sadece keyfiyetten ya da bir şeyden kaçma halinden kaynaklanmıyor, bir takım vicdani ve etik temellere dayanıyor. Şimdi size sorsam; siz acaba toplumsal yaşama dair inandığınız ahlaki normları çevrenizdekilere ya da çocuklarınıza önermiyor musunuz? Cinayet işlemenin ya da hırsızlık yapmanın kötü olduğunu düşünerek bunları yapmıyorken çevrenizdekilerin de bunları yapmaması yönünde bir telkinin ahlaki ve vicdani sorumluluğunuz olduğunu düşünmüyor musunuz? “Ben yalan söylemem ama isteyen istediği gibi yalanın içinde yaşasın,” mı diyorsunuz yoksa çevrenizdekilere de yalan söylememelerini mi öneriyorsunuz? Ben de benzer biçimde vicdani ve etik kanaatlerime dayanarak yapmadığım bir fiili, yani askerliği, çevremdeki insanların da yapmamasını önerdiğimde bu nasıl bir suç olabilir ki? Doğru bulduğumuz değerleri birbirimize anlatmamızın suç sayıldığı bir toplumda ortak değerler inşa etmemiz imkânsız kılınmış olur ve bu durumda artık bir toplumun varlığından bile söz edemeyiz.

Son olarak şunu da merak ediyorum: Askerlik de diğer meslekler gibi bir meslek değil mi? Ben bugün nasıl ki insanlara “Meselelerinizi kendi aranızda çözün, mahkemeye gitmeyin,” ya da “Hastalıklarınızı evde şifalı bitkilerle çözebilirsiniz, doktora gitmeyin,” dediğimde halkı hukuktan ya tıptan soğutmak gibi bir suçla yargılanmıyorsam benzer biçimde halkı askerlikten soğutmak diye bir suçtan da yargılanmıyor olmam gerekir. Askerliği hukuktan ya da tıptan üstün kılan bir yan mı var? Şayet askeri bir dikta yönetiminde yaşamıyorsak askerliğe dair eleştirel düşüncenin bu şekilde baskı altına alınmasına da hiçbir anlam veremeyiz. İşte tüm bu nedenlerle üzerime atılan suçu kabul etmem dahası bu suçun kategorik olarak varlığını kabul etmem mümkün değil dolayısıyla beraatımı talep ediyorum.

İnan Mayıs Aru

İnan Mayıs Aru ile Yeşil Gazete ekibinden Bahar Topçu‘nun gerçekleştirdiği röportajı buradan okuyabilirsiniz

 

(Yeşil Gazete)

İnan Mayıs Aru: “Vicdani reddimin temelinde devleti, otoriteyi, hiyerarşiyi beslemeyecek ilişkiler içinde olma tercihim var.”

İnan Mayıs Aru, Fethiye kırsalında yaşayan bir vicdani retçi. Mayıs’ın bahçesindeki yabani ot hikayelerinin dışında, geçtiğimiz Mart ayında güzel  bir de haberi vardı bize. “Halkı askerlikten soğutma” nedeniyle yargılandığı davadan tek celsede beraat etmişti.

İnan Mayıs Aru
İnan Mayıs Aru

Savaş, bugün yaşadığımız şiddetin, ölümün ve öldürmenin tekrar sıradanlaştığı şu günlerde yeterli bir kelime bile değil belki. Bu yüzden Mayıs’ın 2008 yılında açıkladığı vicdani reddinin nedenlerini ve dava sürecini konuşmak istedik. Verdiği açık ve içten cevaplarla şiddetsiz bir dünyanın da bir şansı olmalı diyenlerin mutlaka okuması gereken bir röportaja dönüştü.

***

Bahar: Bu savunmayla beraat edeceğini düşünüyor muydun? İlkesel bir savunma olmuş sanki.

Mayıs: Evet öyle, mahkeme öncesi avukatlarıma söylemiştim böyle bir savunma yapacağımı, onların da fikrini sormuştum bu savunmanın olumlu ya da olumsuz bir etkisi olup olmayacağını. Onlar da bu konuda hiçbir şey diyemeyiz, tamamen hâkime bağlı demişlerdi. Bunu duymak benim içimi rahatlattı aslında, iş o kadar insanî bir düzeyde olabiliyor, hâkimin inisiyatifi bu kadar belirleyici olabiliyorsa ruhsuz bir makineyle karşı karşıya değilim diye düşünmüştüm. İnsanlarla bire bir diyalogda fena sayılmam, hani şu şeytan tüyü var dedikleri tiplerdenim biraz, sırf olduğum gibi olarak, özel bir çaba harcamaksızın en beklenmedik yerlerde olmayacak kişilerin bile sempatisini kazanırım genelde. Bu yüzden ben mahkeme sonucundan umutluydum, beraat bekliyordum ama ilk celsede ve bu kadar kısa sürede değil doğrusu.

Çok sevindim. Tekrar geçmiş olsun. Tutukladılar mı seni önce?

Yok hayır, hiç tutuklu kalmadım. Dava 2016 Ocak ayında açılmıştı ve 30 Mart’taki gerçekleşen ilk duruşmaydı. Tek celsede beraat ettim yani.

Vicdani ret yapmak ve bunu duyurmak isteyen, ya da çoktan duyurmuş insanlar için bu beraat kararı ne ifade ediyor sence?

Şimdi bu yargılanma sürecim ve beraatimle ilgili pek çok kişinin kafasının karışık olduğunu görüyorum. Çoğunluk vicdani reddin yargılandığını, bu beraatın da vicdani reddin aklanması anlamına geldiğini düşünüyor gibi. Oysa yargılandığım suç “halkı askerlikten soğutma” suçu.

Vicdani reddin yargılanabilmesi için başka bir kulp mu bu? 

Sayılır. 90’larda ortaya çıkan ilk retçilerden 2000’li yılların ortalarına dek arkadaşlarımız vicdani retlerini açıklamış olsalar da yoklama kaçağı ya da bakaya olarak yakalandıklarında asker nezaretinde, hatta kelepçelenerek zorla askere götürülüyorlardı. Birliklerine götürüldüklerinde ise doğal olarak üniforma giymeyi, emirlere uymayı, içtimaya çıkmayı reddettikleri için “emre itaatsizlik” suçlamasıyla askeri mahkemede yargılanıyor 6 ay ceza alıp, cezalarını yattıktan sonra birliklerine geri gönderiliyor, birlikte yeniden emirlere itaat etmedikleri için de “emre itaatsizlikte ısrar” suçuyla yargılanarak genelde toplamda 1,5 yıl kadar cezaevinde kaldıktan sonra salıveriliyorlardı.

Teoride bu yargılama süreci bir kısır döngü olarak devam edebilir ve ömür boyu cezaevinde kalabilirlerdi. Ancak bu yargılanma ve cezaevi süreçlerinde biz de dışarıda boş durmuyor, kampanyalar örgütlüyor, konuyu kamuoyu gündemine taşıyorduk. Bu nedenle devlet tüm vicdani retçileri bu kısır döngünün içine sokarak, vicdani reddin daha çok tanınmasına yol açmaktansa görmezden gelme politikasına başvuruyor, ancak ara ara bir vicdani retçiyi alıp bu şekilde cezalandırarak da bir yandan gözdağı vermiş oluyordu. Cezaevine giren bu arkadaşlar genelde 1,5 yıl kadar cezaevinde kaldıktan sonra, normalde zorla birliklerine teslim edilmeleri gerekirken salıveriliyor ve “Git, birliğine teslim ol!” deniyordu. Elbette kendi ayaklarıyla gidip teslim olmayacakları biliniyordu, bu bir nevi askerlik süresini cezaevinde geçirterek bir korkutma ve yıldırma politikası uygulamasıydı. Ancak konunun çeşitli çevrelerce Avrupa Parlamentosu’na taşınması, AİHM’in TC’ye bu sebeple verdiği cezalar ve AP’nin baskıları sonucunda 2008 yılında Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde zorla askere götürme uygulaması son buldu ve sivillerin askeri mahkemede yargılanmasının yolu da kapatılmış oldu.

Yani artık bir vicdani retçiyi, hatta bir asker kaçağını kimse zorla askere götüremiyor. Tek yapabildikleri yoklamaya gitmemize yönelik bir tutanak tutarak salıvermek ve gitmediğimiz her celp dönemi için katlanarak artan para cezaları kesmek ki ben bana kesilen bu cezalarla ilgili de itiraz dilekçelerimi verdim ve bu konu da artık yargı sürecinde.

Bütün bunları yaparken halkı askerlikten nasıl soğuttun peki? Sonuçta bunun için yargılanıyorsun.

Evet şimdi gelelim beni en son yargıladıkları davaya konu olan “halkı askerlikten soğutma” suçlamasına. En son 2003 yılında Mehmet Bal’ın yargılanma sürecinde askeri hâkim örnek bir karara imza atarak kişilerin askere gitmeyeceklerini beyan etmelerinin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna; ancak başkalarına yönelik “siz de gitmeyin” şeklinde bir telkinin o dönemki ceza yasasının 155. maddesinde düzenlenen “halkı askerlikten soğutma” suçu kapsamına girdiğine hükmetmişti. Ceza yasasında yapılan değişiklikle aynı suç bugün 318. maddede yer alıyor ve ben de bu suçlamayla yargılandım. Ben savunmamı başkalarına yönelik böyle bir telkinin de suç sayılamayacağı, insanların inandığı doğruları ifade etme ve bunları yayma hürriyeti olduğu ilkesi üzerine kurdum ve bu davada çıkan beraat kararı bu bakımdan önemli ve anlamlı bir karar. Bu beraat aslında bence 318. maddenin geçersizliğini ortaya koyuyor ve bu maddenin acilen ceza kanunundan çıkarılmasının gerekliliğine işaret ediyor.

Vicdani ret kararı ve ilanı bireysel olmasına karşın oldukça etkili bir sivil itaatsizlik oldu. Devlet de kendi önemlerini alıyor. Peki sence vicdani ret salt devletin kurumsal şiddetine karşı mı; yoksa şiddetsizlik ilkesini  kapsıyor mu?

Evet, vicdani ret iyi bir bireysel sivil itaatsizlik eylemi ancak toplumsal bir boyutu da olduğunu düşünüyorum bunun. Örneğin kendi adıma ben 2008’de vicdani reddimi açıklarken tam olarak böyle bir toplumsal saikle açıklama yapmıştım. Yoksa zaten yıllardır anti militarist çevre içerisinde aktiftim, askere gitmeme kararımı çok erken yaşta almıştım. Sadece bunu kamusal alanda beyan edip böyle bir karşılaşma içerisine girmektense yakalanacağım ve zorla götürüleceğim güne dek açıklama yapmayı erteliyordum. Ancak 2008 yılında artan milliyetçilik dalgası ve toplumsal kutuplaşmalar bende böyle bir açıklama yapma ihtiyacını ortaya çıkardı. Yani toplumsal duruma, konjonktüre bir yanıt olarak ve aslında toplumsal bir eylem olarak da okuyabiliriz vicdani ret açıklamalarını.

Bizim aramızda yıllardır yaygın bir ifade var: ne kadar retçi varsa, o kadar ret gerekçesi vardır. Yani her retçinin ret açıklaması, nedenleri, duruşu, tavrı biriciktir. Kimileri her koşulda şiddete karşı olduğundan, kimileri eline silah almak istemediğinden, kimi sırf böyle bir disiplini ve hiyerarşiyi kabul etmediğinden, kimi topyekun devlete ve onun tüm kurumlarına karşı olduğundan reddini açıklar. Bir vicdani retçinin illa ki şiddet karşıtı olması beklenemez. Ancak askerliği ve militarizmi sorgulayan biri ister istemez şiddetin doğasını, tezahürlerini ve yapısını da sorgulayacaktır. Ben her türlü kolluk kuvvetini şiddet uygulama hakkını yasalarla tekeline alan devletin şiddet örgütlenmesi olarak görüyorum. Hayatın doğal akışı içerisinde ortaya çıkan doğal ve doğrudan şiddetin problematik bir yanı olduğunu ve bunun da sorgulanması gerektiğine inanmakla birlikte şiddetin yeri geldiğinde yapıcı bir araç da olabileceğini düşünüyorum. Benim esas sorunlu bulduğum şiddetin kurumsallaşması ve örgütlenmesi meselesi. Yani kendini savunma ya da karşındakini sarsma amaçlı anlık ve bireysel olarak şiddet kullanımını onaylayabileceğim haller olsa da her ne amaçla olursa olsun şiddeti bir araç olarak benimseyip bu aracı kullanma üzerinden örgütlenen her türlü yapının militarist devlet aygıtını taklit ettiğini ve karşı çıktığını iddia ettiği kötülüğün bir yansımasına dönüşeceğini düşünüyorum.

Sen neden vicdani retçi oldun peki? Bu nedenlerin hangisi seni vicdani retçi yaptı?

Benim vicdani reddimin temelinde devletle böyle bir ilişki biçimini reddetmem yatıyor aslında. Alman anarşist düşünür Gustav Landauer’in bir sözü vardır: “Devlet bir durum, insanlar arasında bir ilişki biçimidir, onu ancak başka ilişki biçimleri kurarak, birbirimize başka türlü davranarak yıkabiliriz.” Ben de devletli ve devletsi ilişki biçimlerine olabildiğince girmiyor, onların yerine başka ilişki biçimleri geliştirmeye çabalıyorum. Elbette askere gitmek istemeyişimin daha hislere dayalı bir temeli de var ancak bunun üzerine kurulu bir de politik düşünce altyapısı söz konusu. Militarizm, ulus devletin en temel dayanaklarından birisi ve ben de devleti, otoriteyi, hiyerarşiyi hiçbir biçimde beslemeyecek ilişkiler içerisinde olmayı tercih ediyorum.

Senin için alınan bu karar, herkesi,  vicdani ret yapmayı düşünenleri ya da askerlik yapmak istemeyenleri – sen bir şekilde onları da vicdani reddin içine alıyorsun aslında – nasıl etkileyecek sence?

Bu karar bir yerel mahkeme kararı olarak emsal oluşturma niteliğine sahip mi emin değilim. Yani hukuki olarak bu karar benden sonraki duruşmaları doğrudan etkilemeyebilir. Biz biraz da bunu düşünerek davaya usulden itiraz ederek anayasaya aykırılık iddiasıyla davayı Anayasa Mahkemesi’ne taşımak istemiştik ancak hâkim bu talebi reddederek beraat kararı verdi.

Tabii ki toplumsal boyutta bu davanın yankıları olacaktır. En azından bu örnekten cesaret alan pek çok kişi vicdani retlerini daha kolay açıklayabilir ya da askeriye hakkındaki düşüncelerini çekinmeden ifade edebilir. Daha önce hakkımda yapılan takibat ve tutanakları açıklamalarıyla sosyal medyada yayımladığımda benimle bire bir iletişime geçen ve reddini açıklamak istediğini söyleyen pek çok kişi oldu ve hepsini de Vicdani Ret Derneği’yle iletişim kurmaya yönlendirdim, içlerinden bazıları ret açıklamalarını yaptılar. Dediğin gibi asker kaçaklarını da vicdani retçilerden çok ayrı bir kefeye koymuyorum. Vicdani ret açıklaması sadece bu niyetin ve kararın toplumsallaştırılması noktasında önem taşıyor. Mühim olan insanların zorunlu askerliğin aslında şu an sanıldığı kadar da zorunlu olmadığının farkına varması ve istemiyorlarsa gitmeyebileceklerini keşfederek bunun yollarını, bu süreçte karşılaşacakları güçlükleri nasıl aşacaklarını öğrenmesi.

Senin aldığın doğrudan ve dolaylı tepkiler nasıl son günlerde?

Gayet güzel tepkiler alıyorum. İnsanlar tebrik ediyor, yine pek çok tanımadığım kişi sosyal medya üzerinden süreçle ilgili bilgi almak, kendi başlarına benzer şeyler geldiğinde neler yapabileceklerini sormak için yazıyor. Şu ana kadar olumsuz bir tepkiyle karşılaşmadım diyebilirim.

Barış için vicdani ret grubu kadınlardan vicdani ret metinleri topluyor ve bunun forumlarına başlayacak. Böyle girişimler, kadınların vicdani reddi konusunda ne düşünüyorsun?

Kadınlar vicdani retlerini 2000’li yılların başlarında açıklamaya başladı. İlk açıklamaları yapan kadınların çoğu eski arkadaşım ve hareketin içerisinde uzun zamandan beri aktiftiler. İlk başta aramızda çeşitli tartışmalara neden olmuştu bu konu. Dürüst olmak gerekirse bizim ‘erkek’ kafamız başta pek basmamıştı buna, zorunlu askerliğe tabii değilken retlerini açıklamalarının pek bir anlamı olmadığını düşünenlerimiz olmuştu. Ancak zamanla konuşarak daha iyi anladık gerekçelerini ve kendi adıma işin benim de göremediğim boyutlarını gösterdikleri için teşekkür ederim hepsine.

Militarizm sadece orduyla sınırlı bir durum değil, okullardan, fabrikalara, hastanelere hayatımızın her alanına yayılmış durumda. Askerliği reddeden erkekler ‘vicdani retçi’ olarak bir şekilde kahramanlaştırılırken, kadınlarsa oğlunu, kocasını, sevdiğini destekleyen bir ‘destekçi’ konumuna indirgenerek genel geçer erkek-egemen algı pekiştirilmiş oluyor. Oysa savaşlarda en çok canı yanan, savaş harici zamandaysa militarizmin beslediği erkek-egemen zihniyetin ceremesini en çok çekenler kadınlar. Kadınların ret açıklamaları, konunun basit bir “zorunlu askerliğe hayır” çerçevesi içine sıkışıp kalmaması ve erk yapılarının topyekûn sorgulanması açısından son derece önemli. Sırf bu da değil bence askerliğini yapmış bireylerin de bu sürece dair bir özeleştiri ortaya koyarak bundan sonra bu yapılarla ilişki içerisinde olmayacaklarını ifade edecekleri ret açıklamaları yapmaları mühim. “Pişmani ret” ne derece doğru bir tanım emin değilim, isim olarak bana biraz itici geliyor. Bence bu açıklamalar da vicdani ret kapsamında görülmeli zira askerlik 18 aydan sonra biten bir şey değil, ordu olağanüstü hal ve seferberlik halleri gibi gerekçelerle tüm yurttaşları her an silah altına çağırma hakkını saklı tutuyor. Bu bakımdan kadınlar gibi, askerliğini yapmış erkekler de, belki orduda yaşadıkları halleri içeriden deşifre de ederek bundan sonra bu yapıyla ilişkileri olmayacağını beyan edebilir ve bu toplumsal demilitarizasyon açısından son derece önemli bir adım olacaktır.

Şu an nasıl hissediyorsun peki?

Vallahi biraz rahatlamış hissediyorum tabii. Her ne kadar bu davanın gündelik hayatımı çok etkilemesine izin vermesem de ister istemez insan biraz kaygılanıyor.

Şimdi kaldığım yerden bahçemi yapmaya, ileriye dönük planları usul usul hayata geçirmeye devam ediyorum.

Nasıl bir hayatın var, nasıl planlar yapıyorsun?

Üniversiteyi bitirmedim, 2. yılında bıraktım. 15 senedir çevirmenlik yapıyorum, şu an aynı zamanda Kaos Yayınlari için editörlük de yapıyorum. İstanbul’dan ayrılalı 4 yıl oldu, kız arkadaşımla köyde yaşıyoruz. Hayat dağlarda, ormanlarda mantarlar ve yabani bitkilerle tanışarak geçiyor daha çok. Ekmeğimizi, yoğurdumuzu, peynirimizi yapıyoruz, ormandan odunumuzu topluyoruz. Olabildiğince kendine yeterli ve aradaki her türlü dolayımı kaldırarak doğrudan bir yaşamı tecrübe ediyoruz. Bu doğrudanlık meselesi aslında benim hayata bakışımın, politikamın özü, özetidir. Uzun süredir doğal tarım yapıyoruz, hiç ilaç, gübre hatta doğal ilaçlar ya da hayvan gübresi bile kullanmaksızın, aslında organik ya da doğal da değil de daha ziyade “müdahalesiz” bir bahçıvanlığın peşindeyiz diyebilirim. Şimdi de bu bahar bostan alanımızı biraz büyüttük, kendi ihtiyaçlarımızın ötesinde yakın çevrede başkalarının da gıda ihtiyacını karşılamaya yönelik bir topluluk destekli tarım planı içerisindeyiz.

Nerde?

Fethiye’nin Gökçeovacık Köyü’nde. Daha önce bir süre Çanakkale, Biga’da kendi köyümüzde, bir süre de Gökova civarında bir köyde. Ama tebdili mekânda ferahlık vardır, biraz da uzun vadeli yer yurt tutacağımız, yuvamızı arıyoruz diyelim.

Röportaj: Bahar Topçu (Yeşil Gazete)

Eşitlik yoksa aşk da yok – Dilara Gürcü

Dilara Gürcü’nün bu yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Bu cümle üzerine düşünüyorum uzun zamandır: “Eşitlik yoksa aşk da yok.” 14 Şubat’ta feministler olarak sloganımızdı. Peki, ne demekti tam olarak? Çevremdeki kadınların ilişkilerinden anekdotlar dinliyorum. Kendi yaşadığım ilişkilere dönüp bakıyorum. Saygı eksik derdim hep eskiden. Bir erkek bir kadına böyle davranıyorsa, ona saygısı yok demektir sanırdım. Eskiden saygı olarak adlandırdığım bu eksikliğin aslında saygıyla alakası olmadığını idrak ediyorum artık. Eksik olan şey saygı değil hayır, eşitlik.

Deneyimlemediğim, tanıklık etmediğim yaşamlardan bahsedemeyeceğim, bizzat feminist camiada yer alan cinsel yönelimi erkekler olan kadınlardan bahsetmek istiyorum. İşte, sokakta, okulda, internette, kamusal her alanda eşit hak mücadelesi veren ama özel yaşamında bu mücadeleyi vermekte güçlük çeken kadınlardan. Kız kardeşlerimden ve hatta kendimden.

Feminizm başlı başına bir uyanış. Bir gecede yaşanmıyor elbette bu. Ufak bir pencere açılıyor önce. Çilem Doğan verdiği röportajda “Aslında ben bu kadın dayanışmasının farkında değildim daha önce. Galiba ilk kez Özgecan davasında bunu hissetmiş, bunun üzerine düşünmüştüm” demişti ya. Ufak bir farkındalık anıyla başlıyor işte her şey. Birgün neden sırf kadınsın diye şiddete uğradığını sorgularken, başka bir gün neden regl olduğun için utanç hissi duyduğunu sorguluyorsun. Çorap söküğü gibi geliyor sonrası. Zamanla tüm gözlem ve deneyimlerini, bu süzgeçten geçirerek yorumlamaya başlıyorsun. Cinsiyet eşitsizliği hayatın her alanında vuku bulduğundan ötürü, bu sorgulama hâli, devamında gelen haksızlık hissi ve sonrasında doğan isyan etme istemi bir döngü olarak hayatın hemen hemen her anında yaşanmaya başlıyor. Ve gün geliyor kendi yaşadığın ilişkiyi sorguluyorsun. Bu en mahrem alan aslında. Sorgulanması, eleştirmesi ve değiştirmesi en zor olan.

Çünkü biz kadınların özgüveninin en düşük olduğu yer erkekler ile kurduğu ilişkiler. Beraber olduğumuz erkek tarafından kabul görme, beğenilme, takdir alma ve sevilme çabası üzerinden bir özgüven geliştirdiğimiz için, en kırılgan noktamız da ilişkilerimiz oluyor. Herhangi bir erkekle bambaşka bir platformda tüm kuvvetimizle mücadele verebilirken, ilişkide bulunduğumuz erkeklere daha pasif bir mizaçla yaklaşabiliyoruz. Normalde boyun eğmeyeceğimiz saldırılara, ilişkimiz içinde boyun eğebiliyoruz.

Çok basit bir soru sormak istiyorum; bir insan kendisi ile denk gördüğü birini sömürmeye yeltenebilir mi? Kötü davranma hakkını kendisinde görür mü? Üzerinde tahakküm uygulama cüretinde bulunur mu? Hayır. Peki, bizi kendisiyle eşit görmeyen erkeklerle neden beraber oluyoruz? Çünkü beraberliklerimizde maruz kaldığımız tahakkümün adını koymakta ve buna karşı başkaldırmakta güçlük çekiyoruz.

Geçenlerde Feminist Politika grubunda Büşra Uçar isimli bir kadın, feminist mücadelenin içinde yer alan kadınlar olarak, bizle benzer hayat görüşüne sahip olduğunu düşündüğümüz sosyalist, anarşist, antifaşist vb. tayfadan erkeklere yöneldiğimizi ve burada yaşadığımız illüzyonu anlatmıştı. “Nasılsa bu şahıs eşitlikçi biri düşüncesine sahip olduğumuz için, kadın-erkek ilişkilerinde de eşitlikçi olacağı sanrısına kapılabiliyoruz” demişti. Uzun uzun gözlemlerini, deneyimlerini anlatmış, eleştirilerini dile getirmiş, tavsiyeler vermişti. Sonrasında o kadar çok kadın benzer deneyimlerini yazdı ki. Gayet eşitlik mücadelesinde yer aldığını iddia eden erkekler tarafından maruz kaldıkları cinsel, fiziksel ve psikolojik şiddeti anlatan o kadar çok kadın oldu ki. Bu yazımı da bu kadınlardan cesaret ve ilham alarak yazıyorum.

O deneyimler kadınların özeline kalsın, ben kendi dinlediklerimden, deneyimlediklerimden örnekler vereyim. Eylemlerde kırmızı bayrakla komünizm propagandası yapan ama evde ev işlerine yeltenmeyen, ev işi sanki kadının göreviymiş de kendisi lütfetmiş gibi arada “yardım” eden erkekler var. Antikapitalizm konusunda saatlerce ideoloji anlatan ama seks işçisi satın alan erkekler var. “Devlet yalan söylüyor, bizi kandırıyor” diye her gün devleti eleştiren ama partnerini aldatan erkekler var. Sokak eylemlerinde barikat kuran; ama kadınlar sırf feminizm üzerine anarşist bir eylem gerçekleştirince “onlar da edepli eylem yapsalardı” diyen erkekler var. Karşısında durduğu iktidar tahakkümünü sistematik olarak partnerine uygulayan erkekler var. Var da var. Ki bunlar riyakârlığı gözle görünür olanlar. Peki ya görünmez kılınmaya çalışılan psikolojik şiddete ne demeli? Baskılama, özgüvenini kırmaya çalışma, söz hakkı tanımama, suçlu hissettirme, başkalarının yanında küçük düşürme, fikirleriyle dalga geçme, kendine muhtaç bırakma, terk etmekle tehdit etme, başarılarını hafife alma… Tanıdık geldi mi? Bunları birçoğumuz psikolojik şiddet olarak tanımlamıyoruz, ilişki içinde yaşanan sürtüşmeler olarak algılıyoruz. Bu nedenle de kaynağını sorgulamıyoruz. “Çiftler arasında olur böyle şeyler” diyoruz. Tanıdık geldi mi? Şiddete uğradığı için polise giden kadınlara söylenen cümlenin aynısı. Çiftler arasında olur böyle şeyler, aşk sonuçta.

Sahi aşk neydi? Bize aşk diye tanımlanan bir olgu var. Nasıl bir şeyse artık bu aşk, her şeyi göze almak demek oluyor. Uğruna ölmelik olandan hani. Onu sürdürebilmek için bolca acı, çile çekmek demek oluyor. Tüm zorlukları sırtlamak, asla vazgeçmemek demek oluyor. Aşk kisvesi altında size uygulanan bu tahakkümü kabul mü ettiniz, buna göğüs germek için bolca emek mi gösterdiniz? Tebrikler! Yıllanmış emekçi âşıklar paketine özel, bir adet ömürlük beraberlik kazandınız! Bonus olarak da Sezen Aksu şarkıları eşliğinde içebileceğiniz bir küçük rakı.

Cinsel yönelimi erkekler olan, politik mücadele içerisinde yer alan ve kendisiyle benzer politik görüşten partnerler seçen sevgili kadınlar, beraber olduğunuz erkekleri feminist perspektiften gözlemlediniz mi hiç? İlişkiyi yürütebilmek adına verdiğiniz duygusal emek aynı mı? Partneriniz sizi gerçekten dengi olarak mı görüyor, yoksa kendini sizin konumunuzdan üstün, fikirlerini ve dertlerini sizinkilerden önemli mi görüyor? Olasılıklarını sürekli açık bırakarak, duygusal buhranlarını bahane ederek “ıssız adamlığı” mı oynuyor? Sizinle konuşurken pro-feminist söylemlerde bulunuyor ama dostlarıyla “erkek muhabbeti” içinde hâlâ cinsiyetçi ve eril mi? Kendi erkekliğini sorgulamıyor, ataerkinin kendi üzerindeki baskısını görmüyor ve ayrıcalıklarından faydalanmaya devam mı ediyor? Eğer öyleyse, partneriniz nasıl bir eşitlik mücadele içerisinde bulunuyor olursa olsun, bu ataerkil bir erkek olduğu gerçeğini değiştirmiyor ve kendisiyle yaşadığınız ilişkinin adı aşk değil. Feminist mücadele içinde yer alan kadınlar olarak bunu kabullenmeyi kendimize yediremiyoruz elbette. Karşı tarafı değiştirebileceğimizi, iyileştirebileceğimizi sanıyor kendimize bir de annelik, psikologluk görevi yüklüyoruz. Bu duygusal emeği de yok yere sırtlanıyoruz.

Eşitliğin olmadığı yerde aşk da yok sevgili kadınlar. Bunun adını koyma ve kabullenme süreci çok zor bir süreç; ama emin olun yalnız değilsiniz ve utanmanızı gerektiren hiçbir şey yok. İnanın sizi kendisiyle eşit görmeyen bir erkeğin hayatının kadını olmaktansa, kendi hayatınızın kadını olmak çok daha özgürleştirici!

Dilara Gürcü – t24.com.trdilara-gurcu

[İstanbul’dan Bangkok’a Tayland Serüveni] Prashant ile bir gün – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız. 

Hülya’nın uzakdoğu seyahatinin dördüncü bölümünde sıra

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

En ummadığım yerden geldi buldu beni hikaye, kara gözlerdeki pırıltı konuştu, güzel bir dost, bir dolu ilham, tutkunun yolculuğu ve harika bir yeni yol hayalini bırakarak ardında!

“Pazara gideceğim” dedim, hostelin sahibine. “Az önce burada oturan Hindistan’lı çocuk var ya o da gidecek, tarif ettim, birlikte gidin” dedi.

Böylece tanıştık Prashant‘la. Pazarda küçük küçük sohbetler ettik, kıkırdadık da gün boyunca ama, ilk gördüğüm andaki izlenimim hiç değişmedi. Sakin, kibar, naif ve efendi(!) bir çocuk. -Ne demekse.- Nasıl bir hayatı vardır diye sorsanız bana o sırada, cevap aşağı yukarı şöyle, iyi bir öğrenci olmuştur, akıllı olduğu da garanti. Kurallara uyup derslerini başarıyla tamamlamıştır. Ailesine hiç isyan etmemiştir herhalde. Rutinin dışına çıktığını pek sanmam, yapması gerekenleri(!) sırasıyla yapmıştır. Ama kara gözlerinde bir pırıltı, henüz ne olduğunu çözemedim, ışıl ışıl bir pırıltı. Bir şey var orada seziyorum.

39

Pazar sonrası merkeze yemeğe birlikte gidelim mi dedim, geldi. Turistik yerlerden çok sıkılınca, Tayland’lıların gittiği bir bar var oraya gidelim mi dedim, geldi. Ben uzun uzun anlattım, işte işimi bıraktım da, sevdiğim şeyleri yapmaya başladım da, tutkuyla yapacağım şeylerin peşine düştüm de, köy köy gezip çocuklara masal anlattım da… Ben anlattım, o dinledi. Şaşırdı, etkilendi, kutladı, kıkırdadık.

Sonra ben sustum, kara gözlerindeki pırıltı başladı konuşmaya;

“Biliyor musun –lise zamanlarında mı ne- kitap okumaya öyle sarmıştım ki, günümün tamamını kütüphanede geçiriyordum. İki yıl boyunca gece-gündüz deli gibi kitap okudum ve sonunda kütüphane’ye girmem yasaklandı!

İlk defa kütüphaneden yasaklanan bir arkadaşım oldu işte.

“Sonra iki yıl boyunca bilgisayar oyunu oynadım, öyle böyle değil bazen günde 18 saat falan! Dünya kupasında şampiyon olmayı bile hayal ediyordum, sonra sıkıldım.

Ardından tiyatro başladı ve dört yıl boyunca büyük bir tutkuyla yaptım. Köylere gidip oyunlar oynadık. Gözüm başka hiçbir şeyi görmüyordu. Dört yılın sonunda bir sabah uyandım ve hayır bu da değil tutkum.

Biliyor musun sonra ne yaptım? İşletme yüksek lisansı. (Burada artık ikimizde gelmiş geçmiş, tutulan tüm kahkahaları koyveriyoruz. Benim gözler açılabileceğinin son raddesine gelmiş, ne gözümde açılmaya bir gıdım yer ne de karnımda yeni bir kahkaya takat, bitmedi!)

O sırada haberim oldu, Hindistanda’ki bir organizasyondan. İşini tutkuyla yapan ve ilham veren insanlarla, Hindistan’lı gençler birlikte tren yolculuğuna çıkıyorlar –tam 8.000 km- tutkularını keşfetmek ve ilham almak üzere. İşte tam da bu dedim ve katıldım. 8.000 km boyunca harika hikayeler dinledim, etkilendim…”

“Eeee, buldun mu tutkunu?”

“Hayır, sadece seyahat etmeyi çok sevdiğimi fark ettim ve hemen yola çıktım. Üç ay boyunca karış karış Avrupa’yı gezdim ve seyahatin sonunda anladım ki seyahat etmek için paraya ihtiyacım var.

Döndüm ve o gün bugündür Siber Güvenlik Danışmanıyım. Yarın ne olur bilmiyorum!

Tüm bu tutkular arasında gidip gelirken ve her yön değiştirdiğimde ümitsizliğe kapılırken bir gün, bir TED konuşması dinledim. Orada bazı insanların “çok çeşitli potansiyeli” olabileceğini duydum. İşte tamam bu, bu benim dedim.”

Kahkahalarla birlikte saat gece yarısını buldu, bardan kalktık, merkezden hostele 3 kilometrelik yolu hayaller kurarak, şarkılar söyleyerek yürüdük. Seneye Hindistan’daki yolculuğu mutlaka sen de yapmalısın dedi Prashant, öncesinde bana uğrayıp sarılmayı ihmal etmeden!

En ummadığım yerden geldi buldu beni hikaye, kara gözlerdeki pırıltı konuştu, güzel bir dost, bir dolu ilham, tutkunun yolculuğu ve harika bir yeni yol hayalini bırakarak ardında!

 

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

40

 

Hülya Tosun

[Yeşil Atasözleri Final] Meyve yiyelim, Sağlıklı beslenelim – Eko Tim

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

32

Bu hafta Cihan Şen öğretmenimizin de büyük desteği ile 17 haftadır devam eden Yeşil Atasözleri köşemizin son bölümü ile karşınızdayız. Bu haftaki Yeşil Atasözlerini tüm ekip yani Eko Tim seçti.

Cihan Şen ve Eko Tim
Cihan Şen ve Eko Tim

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

27

Atasözü ve Deyimler

30

  • Dil Kılıçtan keskindir
  • Sakla samanı gelir zamanı
  • Ateş olmayan yerden duman çıkmaz
  • Çalışmak ibadetin yarısıdır
  • Dağ başından duman eksik olmaz
  • Derdini söylemeyen derman bulamaz
  • Eğri oturalım doğru konuşalım

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler

31

  • Meyve yemeyen meyve yiyenden güçsüzdür
  • Bekle mevsimi gelir meyvesi
  • Mikrop olan yerde sağlık olmaz
  • Temizlik sağlığın başıdır
  • Kirli yerden mikrop eksik olmaz
  • Elini yıkamayan sağlıklı olamaz
  • Meyve yiyelim, sağlıklı beslenelim

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

[Yeşil Atasözleri – 5]Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 6] Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş – İpek Uysal

[Yeşil Atasözleri – 7] GDO’lu alma Organik al – Gaye İlhan

[Yeşil Atasözleri – 8]Sağlıklı olmak isteyen tarlaya, istemeyen reklama bakar – Rümeysa Karaca

[Yeşil Atasözleri – 9]Abur cubur gıda değil ki yiyesin – Hüseyin Akbaş

[Yeşil Atasözleri – 10]Fazla sebze göz çıkarmaz – Osman Emre Arı

[Yeşil Atasözleri – 11] Meyve Fast Food’tan tatlıdır – Aslı Karayiğit

[Yeşil Atasözleri – 12]Sağlıksız işe mikrop bulaşır – İrem Sena Yaşar

[Yeşil Atasözleri – 13] Spor oturmaktan üstündür – Furkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 14]Ağaç dikenlerin çok olsun – Mine Sude Dinç

[Yeşil Atasözleri – 15]Sporsuz hayat olmaz – Yaşar Can Ergün

[Yeşil Atasözleri – 16]Sağlığının düşkünü meyve yer kış günü – Simaynur Özkan

[Yeşil Atasözleri – 17] Meyve veren ağaçların çok olsun – Feyza Karaca

28

 

 

Eko Tim