İnan Mayıs Aru: “Vicdani reddimin temelinde devleti, otoriteyi, hiyerarşiyi beslemeyecek ilişkiler içinde olma tercihim var.”

İnan Mayıs Aru, Fethiye kırsalında yaşayan bir vicdani retçi. Mayıs’ın bahçesindeki yabani ot hikayelerinin dışında, geçtiğimiz Mart ayında güzel  bir de haberi vardı bize. “Halkı askerlikten soğutma” nedeniyle yargılandığı davadan tek celsede beraat etmişti.

İnan Mayıs Aru

İnan Mayıs Aru

Savaş, bugün yaşadığımız şiddetin, ölümün ve öldürmenin tekrar sıradanlaştığı şu günlerde yeterli bir kelime bile değil belki. Bu yüzden Mayıs’ın 2008 yılında açıkladığı vicdani reddinin nedenlerini ve dava sürecini konuşmak istedik. Verdiği açık ve içten cevaplarla şiddetsiz bir dünyanın da bir şansı olmalı diyenlerin mutlaka okuması gereken bir röportaja dönüştü.

***

Bahar: Bu savunmayla beraat edeceğini düşünüyor muydun? İlkesel bir savunma olmuş sanki.

Mayıs: Evet öyle, mahkeme öncesi avukatlarıma söylemiştim böyle bir savunma yapacağımı, onların da fikrini sormuştum bu savunmanın olumlu ya da olumsuz bir etkisi olup olmayacağını. Onlar da bu konuda hiçbir şey diyemeyiz, tamamen hâkime bağlı demişlerdi. Bunu duymak benim içimi rahatlattı aslında, iş o kadar insanî bir düzeyde olabiliyor, hâkimin inisiyatifi bu kadar belirleyici olabiliyorsa ruhsuz bir makineyle karşı karşıya değilim diye düşünmüştüm. İnsanlarla bire bir diyalogda fena sayılmam, hani şu şeytan tüyü var dedikleri tiplerdenim biraz, sırf olduğum gibi olarak, özel bir çaba harcamaksızın en beklenmedik yerlerde olmayacak kişilerin bile sempatisini kazanırım genelde. Bu yüzden ben mahkeme sonucundan umutluydum, beraat bekliyordum ama ilk celsede ve bu kadar kısa sürede değil doğrusu.

Çok sevindim. Tekrar geçmiş olsun. Tutukladılar mı seni önce?

Yok hayır, hiç tutuklu kalmadım. Dava 2016 Ocak ayında açılmıştı ve 30 Mart’taki gerçekleşen ilk duruşmaydı. Tek celsede beraat ettim yani.

Vicdani ret yapmak ve bunu duyurmak isteyen, ya da çoktan duyurmuş insanlar için bu beraat kararı ne ifade ediyor sence?

Şimdi bu yargılanma sürecim ve beraatimle ilgili pek çok kişinin kafasının karışık olduğunu görüyorum. Çoğunluk vicdani reddin yargılandığını, bu beraatın da vicdani reddin aklanması anlamına geldiğini düşünüyor gibi. Oysa yargılandığım suç “halkı askerlikten soğutma” suçu.

Vicdani reddin yargılanabilmesi için başka bir kulp mu bu? 

Sayılır. 90’larda ortaya çıkan ilk retçilerden 2000’li yılların ortalarına dek arkadaşlarımız vicdani retlerini açıklamış olsalar da yoklama kaçağı ya da bakaya olarak yakalandıklarında asker nezaretinde, hatta kelepçelenerek zorla askere götürülüyorlardı. Birliklerine götürüldüklerinde ise doğal olarak üniforma giymeyi, emirlere uymayı, içtimaya çıkmayı reddettikleri için “emre itaatsizlik” suçlamasıyla askeri mahkemede yargılanıyor 6 ay ceza alıp, cezalarını yattıktan sonra birliklerine geri gönderiliyor, birlikte yeniden emirlere itaat etmedikleri için de “emre itaatsizlikte ısrar” suçuyla yargılanarak genelde toplamda 1,5 yıl kadar cezaevinde kaldıktan sonra salıveriliyorlardı.

Teoride bu yargılama süreci bir kısır döngü olarak devam edebilir ve ömür boyu cezaevinde kalabilirlerdi. Ancak bu yargılanma ve cezaevi süreçlerinde biz de dışarıda boş durmuyor, kampanyalar örgütlüyor, konuyu kamuoyu gündemine taşıyorduk. Bu nedenle devlet tüm vicdani retçileri bu kısır döngünün içine sokarak, vicdani reddin daha çok tanınmasına yol açmaktansa görmezden gelme politikasına başvuruyor, ancak ara ara bir vicdani retçiyi alıp bu şekilde cezalandırarak da bir yandan gözdağı vermiş oluyordu. Cezaevine giren bu arkadaşlar genelde 1,5 yıl kadar cezaevinde kaldıktan sonra, normalde zorla birliklerine teslim edilmeleri gerekirken salıveriliyor ve “Git, birliğine teslim ol!” deniyordu. Elbette kendi ayaklarıyla gidip teslim olmayacakları biliniyordu, bu bir nevi askerlik süresini cezaevinde geçirterek bir korkutma ve yıldırma politikası uygulamasıydı. Ancak konunun çeşitli çevrelerce Avrupa Parlamentosu’na taşınması, AİHM’in TC’ye bu sebeple verdiği cezalar ve AP’nin baskıları sonucunda 2008 yılında Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde zorla askere götürme uygulaması son buldu ve sivillerin askeri mahkemede yargılanmasının yolu da kapatılmış oldu.

Yani artık bir vicdani retçiyi, hatta bir asker kaçağını kimse zorla askere götüremiyor. Tek yapabildikleri yoklamaya gitmemize yönelik bir tutanak tutarak salıvermek ve gitmediğimiz her celp dönemi için katlanarak artan para cezaları kesmek ki ben bana kesilen bu cezalarla ilgili de itiraz dilekçelerimi verdim ve bu konu da artık yargı sürecinde.

Bütün bunları yaparken halkı askerlikten nasıl soğuttun peki? Sonuçta bunun için yargılanıyorsun.

Evet şimdi gelelim beni en son yargıladıkları davaya konu olan “halkı askerlikten soğutma” suçlamasına. En son 2003 yılında Mehmet Bal’ın yargılanma sürecinde askeri hâkim örnek bir karara imza atarak kişilerin askere gitmeyeceklerini beyan etmelerinin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna; ancak başkalarına yönelik “siz de gitmeyin” şeklinde bir telkinin o dönemki ceza yasasının 155. maddesinde düzenlenen “halkı askerlikten soğutma” suçu kapsamına girdiğine hükmetmişti. Ceza yasasında yapılan değişiklikle aynı suç bugün 318. maddede yer alıyor ve ben de bu suçlamayla yargılandım. Ben savunmamı başkalarına yönelik böyle bir telkinin de suç sayılamayacağı, insanların inandığı doğruları ifade etme ve bunları yayma hürriyeti olduğu ilkesi üzerine kurdum ve bu davada çıkan beraat kararı bu bakımdan önemli ve anlamlı bir karar. Bu beraat aslında bence 318. maddenin geçersizliğini ortaya koyuyor ve bu maddenin acilen ceza kanunundan çıkarılmasının gerekliliğine işaret ediyor.

Vicdani ret kararı ve ilanı bireysel olmasına karşın oldukça etkili bir sivil itaatsizlik oldu. Devlet de kendi önemlerini alıyor. Peki sence vicdani ret salt devletin kurumsal şiddetine karşı mı; yoksa şiddetsizlik ilkesini  kapsıyor mu?

Evet, vicdani ret iyi bir bireysel sivil itaatsizlik eylemi ancak toplumsal bir boyutu da olduğunu düşünüyorum bunun. Örneğin kendi adıma ben 2008’de vicdani reddimi açıklarken tam olarak böyle bir toplumsal saikle açıklama yapmıştım. Yoksa zaten yıllardır anti militarist çevre içerisinde aktiftim, askere gitmeme kararımı çok erken yaşta almıştım. Sadece bunu kamusal alanda beyan edip böyle bir karşılaşma içerisine girmektense yakalanacağım ve zorla götürüleceğim güne dek açıklama yapmayı erteliyordum. Ancak 2008 yılında artan milliyetçilik dalgası ve toplumsal kutuplaşmalar bende böyle bir açıklama yapma ihtiyacını ortaya çıkardı. Yani toplumsal duruma, konjonktüre bir yanıt olarak ve aslında toplumsal bir eylem olarak da okuyabiliriz vicdani ret açıklamalarını.

Bizim aramızda yıllardır yaygın bir ifade var: ne kadar retçi varsa, o kadar ret gerekçesi vardır. Yani her retçinin ret açıklaması, nedenleri, duruşu, tavrı biriciktir. Kimileri her koşulda şiddete karşı olduğundan, kimileri eline silah almak istemediğinden, kimi sırf böyle bir disiplini ve hiyerarşiyi kabul etmediğinden, kimi topyekun devlete ve onun tüm kurumlarına karşı olduğundan reddini açıklar. Bir vicdani retçinin illa ki şiddet karşıtı olması beklenemez. Ancak askerliği ve militarizmi sorgulayan biri ister istemez şiddetin doğasını, tezahürlerini ve yapısını da sorgulayacaktır. Ben her türlü kolluk kuvvetini şiddet uygulama hakkını yasalarla tekeline alan devletin şiddet örgütlenmesi olarak görüyorum. Hayatın doğal akışı içerisinde ortaya çıkan doğal ve doğrudan şiddetin problematik bir yanı olduğunu ve bunun da sorgulanması gerektiğine inanmakla birlikte şiddetin yeri geldiğinde yapıcı bir araç da olabileceğini düşünüyorum. Benim esas sorunlu bulduğum şiddetin kurumsallaşması ve örgütlenmesi meselesi. Yani kendini savunma ya da karşındakini sarsma amaçlı anlık ve bireysel olarak şiddet kullanımını onaylayabileceğim haller olsa da her ne amaçla olursa olsun şiddeti bir araç olarak benimseyip bu aracı kullanma üzerinden örgütlenen her türlü yapının militarist devlet aygıtını taklit ettiğini ve karşı çıktığını iddia ettiği kötülüğün bir yansımasına dönüşeceğini düşünüyorum.

Sen neden vicdani retçi oldun peki? Bu nedenlerin hangisi seni vicdani retçi yaptı?

Benim vicdani reddimin temelinde devletle böyle bir ilişki biçimini reddetmem yatıyor aslında. Alman anarşist düşünür Gustav Landauer’in bir sözü vardır: “Devlet bir durum, insanlar arasında bir ilişki biçimidir, onu ancak başka ilişki biçimleri kurarak, birbirimize başka türlü davranarak yıkabiliriz.” Ben de devletli ve devletsi ilişki biçimlerine olabildiğince girmiyor, onların yerine başka ilişki biçimleri geliştirmeye çabalıyorum. Elbette askere gitmek istemeyişimin daha hislere dayalı bir temeli de var ancak bunun üzerine kurulu bir de politik düşünce altyapısı söz konusu. Militarizm, ulus devletin en temel dayanaklarından birisi ve ben de devleti, otoriteyi, hiyerarşiyi hiçbir biçimde beslemeyecek ilişkiler içerisinde olmayı tercih ediyorum.

Senin için alınan bu karar, herkesi,  vicdani ret yapmayı düşünenleri ya da askerlik yapmak istemeyenleri – sen bir şekilde onları da vicdani reddin içine alıyorsun aslında – nasıl etkileyecek sence?

Bu karar bir yerel mahkeme kararı olarak emsal oluşturma niteliğine sahip mi emin değilim. Yani hukuki olarak bu karar benden sonraki duruşmaları doğrudan etkilemeyebilir. Biz biraz da bunu düşünerek davaya usulden itiraz ederek anayasaya aykırılık iddiasıyla davayı Anayasa Mahkemesi’ne taşımak istemiştik ancak hâkim bu talebi reddederek beraat kararı verdi.

Tabii ki toplumsal boyutta bu davanın yankıları olacaktır. En azından bu örnekten cesaret alan pek çok kişi vicdani retlerini daha kolay açıklayabilir ya da askeriye hakkındaki düşüncelerini çekinmeden ifade edebilir. Daha önce hakkımda yapılan takibat ve tutanakları açıklamalarıyla sosyal medyada yayımladığımda benimle bire bir iletişime geçen ve reddini açıklamak istediğini söyleyen pek çok kişi oldu ve hepsini de Vicdani Ret Derneği’yle iletişim kurmaya yönlendirdim, içlerinden bazıları ret açıklamalarını yaptılar. Dediğin gibi asker kaçaklarını da vicdani retçilerden çok ayrı bir kefeye koymuyorum. Vicdani ret açıklaması sadece bu niyetin ve kararın toplumsallaştırılması noktasında önem taşıyor. Mühim olan insanların zorunlu askerliğin aslında şu an sanıldığı kadar da zorunlu olmadığının farkına varması ve istemiyorlarsa gitmeyebileceklerini keşfederek bunun yollarını, bu süreçte karşılaşacakları güçlükleri nasıl aşacaklarını öğrenmesi.

Senin aldığın doğrudan ve dolaylı tepkiler nasıl son günlerde?

Gayet güzel tepkiler alıyorum. İnsanlar tebrik ediyor, yine pek çok tanımadığım kişi sosyal medya üzerinden süreçle ilgili bilgi almak, kendi başlarına benzer şeyler geldiğinde neler yapabileceklerini sormak için yazıyor. Şu ana kadar olumsuz bir tepkiyle karşılaşmadım diyebilirim.

Barış için vicdani ret grubu kadınlardan vicdani ret metinleri topluyor ve bunun forumlarına başlayacak. Böyle girişimler, kadınların vicdani reddi konusunda ne düşünüyorsun?

Kadınlar vicdani retlerini 2000’li yılların başlarında açıklamaya başladı. İlk açıklamaları yapan kadınların çoğu eski arkadaşım ve hareketin içerisinde uzun zamandan beri aktiftiler. İlk başta aramızda çeşitli tartışmalara neden olmuştu bu konu. Dürüst olmak gerekirse bizim ‘erkek’ kafamız başta pek basmamıştı buna, zorunlu askerliğe tabii değilken retlerini açıklamalarının pek bir anlamı olmadığını düşünenlerimiz olmuştu. Ancak zamanla konuşarak daha iyi anladık gerekçelerini ve kendi adıma işin benim de göremediğim boyutlarını gösterdikleri için teşekkür ederim hepsine.

Militarizm sadece orduyla sınırlı bir durum değil, okullardan, fabrikalara, hastanelere hayatımızın her alanına yayılmış durumda. Askerliği reddeden erkekler ‘vicdani retçi’ olarak bir şekilde kahramanlaştırılırken, kadınlarsa oğlunu, kocasını, sevdiğini destekleyen bir ‘destekçi’ konumuna indirgenerek genel geçer erkek-egemen algı pekiştirilmiş oluyor. Oysa savaşlarda en çok canı yanan, savaş harici zamandaysa militarizmin beslediği erkek-egemen zihniyetin ceremesini en çok çekenler kadınlar. Kadınların ret açıklamaları, konunun basit bir “zorunlu askerliğe hayır” çerçevesi içine sıkışıp kalmaması ve erk yapılarının topyekûn sorgulanması açısından son derece önemli. Sırf bu da değil bence askerliğini yapmış bireylerin de bu sürece dair bir özeleştiri ortaya koyarak bundan sonra bu yapılarla ilişki içerisinde olmayacaklarını ifade edecekleri ret açıklamaları yapmaları mühim. “Pişmani ret” ne derece doğru bir tanım emin değilim, isim olarak bana biraz itici geliyor. Bence bu açıklamalar da vicdani ret kapsamında görülmeli zira askerlik 18 aydan sonra biten bir şey değil, ordu olağanüstü hal ve seferberlik halleri gibi gerekçelerle tüm yurttaşları her an silah altına çağırma hakkını saklı tutuyor. Bu bakımdan kadınlar gibi, askerliğini yapmış erkekler de, belki orduda yaşadıkları halleri içeriden deşifre de ederek bundan sonra bu yapıyla ilişkileri olmayacağını beyan edebilir ve bu toplumsal demilitarizasyon açısından son derece önemli bir adım olacaktır.

Şu an nasıl hissediyorsun peki?

Vallahi biraz rahatlamış hissediyorum tabii. Her ne kadar bu davanın gündelik hayatımı çok etkilemesine izin vermesem de ister istemez insan biraz kaygılanıyor.

Şimdi kaldığım yerden bahçemi yapmaya, ileriye dönük planları usul usul hayata geçirmeye devam ediyorum.

Nasıl bir hayatın var, nasıl planlar yapıyorsun?

Üniversiteyi bitirmedim, 2. yılında bıraktım. 15 senedir çevirmenlik yapıyorum, şu an aynı zamanda Kaos Yayınlari için editörlük de yapıyorum. İstanbul’dan ayrılalı 4 yıl oldu, kız arkadaşımla köyde yaşıyoruz. Hayat dağlarda, ormanlarda mantarlar ve yabani bitkilerle tanışarak geçiyor daha çok. Ekmeğimizi, yoğurdumuzu, peynirimizi yapıyoruz, ormandan odunumuzu topluyoruz. Olabildiğince kendine yeterli ve aradaki her türlü dolayımı kaldırarak doğrudan bir yaşamı tecrübe ediyoruz. Bu doğrudanlık meselesi aslında benim hayata bakışımın, politikamın özü, özetidir. Uzun süredir doğal tarım yapıyoruz, hiç ilaç, gübre hatta doğal ilaçlar ya da hayvan gübresi bile kullanmaksızın, aslında organik ya da doğal da değil de daha ziyade “müdahalesiz” bir bahçıvanlığın peşindeyiz diyebilirim. Şimdi de bu bahar bostan alanımızı biraz büyüttük, kendi ihtiyaçlarımızın ötesinde yakın çevrede başkalarının da gıda ihtiyacını karşılamaya yönelik bir topluluk destekli tarım planı içerisindeyiz.

Nerde?

Fethiye’nin Gökçeovacık Köyü’nde. Daha önce bir süre Çanakkale, Biga’da kendi köyümüzde, bir süre de Gökova civarında bir köyde. Ama tebdili mekânda ferahlık vardır, biraz da uzun vadeli yer yurt tutacağımız, yuvamızı arıyoruz diyelim.

Röportaj: Bahar Topçu (Yeşil Gazete)

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page