Ana Sayfa Blog Sayfa 3455

Kendi dünyalarının Don Kişot’ları (Bölüm 5) – Mem Çelik

Çocukluktan üniversiteye, Mardin’den Van’a uzanan bir yolculuk…

Mem’in yolculuğu…

6 bölüm, 6 hafta…

5. Bölüm

Birinci bölümü okumak için tıklayın.

İkinci bölümü okumak için tıklayın.

Üçüncü bölümü okumak için tıklayın.

Dördüncü bölümü okumak için tıklayın.

***

“Aşağıda adı yazılı şu şu kişilerin, bölüm hocalarından felankesin yanına savunma için gelmeleri gerekmektedir” yazılmıştı. Yanına gideceğim kişi bizim bölümdeki bir öğretim üyesi, yani bize ders veren, doğruları öğreten hocamızdı.

Yazıyı görünce hiç kimseye danışmadan, can havliyle soluğu hocamızın yanında aldım. Kapıyı çalıp içeri girdim, “Merhaba, müsait misiniz?” dedim. “Buyur” dedi. İsmimi söyledim, “Kapıda soruşturma için yanınıza gelmem yazılıydı” dedim. Hoca elindeki işi bırakıp yüzüme baktı: “Haaa, buyur otur şöyle”. Oturdum. Hoca, “Niye böyle şeyler yapıyorsun?” dedi. “Nasıl şeyler yani?” dedim. Hoca, “Olmaması gereken şeyler, işte bölücü faaliyetler” dedi. “Hocam ben bölücü faaliyetler yapmadım” dedim. Aynı anda zihnimden şunu geçiriyordum: “Hocamı kandırmışlar. On iki yaşında bir çocuğun bedeninden on üç kurşun çıkartılmış. Bir üniversite hocası buna nasıl bölücü faaliyet der ki?  Yok yok, başka bir şeyler söylenmiş hocaya. Hoca bilse gerçeği… Bir çocuğa yaşından daha fazla kurşun sıkılmış. Bir çocuk nasıl öldürülebilir?”

“Durun hocam, size yanlış anlatılmış” dedim. Detaylı olarak anlatmaya başladım. Hocam bana aynen şunu söyledi: “O terörist.” Zihnim o anki gerçekliği kabul etmiyordu. Tekrarladım birkaç defa: “Hocam Uğur Kaymaz daha bir çocuk. Nasıl terörist olabilir ki?” Ama hoca konuşmaya devam etti: “O terörist Mehmet. Yanında da silah vardı. Eğer onu öldürmeselerdi, o başkalarını öldürecekti.”

Bir an acaba yanılıyor muyum diye zihnimi yokladım. Gazete fotoğrafı, Uğur’un ölü küçük bedeni, boyu kadar bir kalaşnikov. Bu çocuk nasıl bu silahı kaldırabilir? Bu çocuk bir kilo domatesi taşırken zorlanır. Haydi kaldırdı, nasıl karakol basar? Hiç mantıklı gelmedi. Hoca yüzüme bakarken, ben ruhumda öğretmenliğin bulunduğu o kutsal yerin yıkılışının verdiği acıyı yaşıyordum.

Soruşturma devam etti. Ne kadar ceza geleceğini bekliyordum. Her şeyin yıkıldığını, her şeyin saçma sapan bir hal aldığını, artık buralarda olmamam gerektiğini düşünmeye başladım. Günlerce düşündüm ve sonunda anladım ki, artık Mardin’e dönemem. Kendimi biliyordum. Kapitalizm denen bir şeyin olduğunu, nereye gidersem gideyim bu sorunun çözülmeyeceğini, kocaman bir sistemin varlığını, hocamın bile bu şekilde düşünmesi yüzünden bir karanlığın altında yok olduğum korkusunu ve inancımı kaybetmeyi düşündüm. Farkında olmadan kaçmaya çalıştım. Her şeyden. Okuldan, devrimcilerden, ailemden, kendimden…

***

Dayımlar ve amcamlar hesabıma para yatırmışlardı. O parayla bir fotoğraf makinesi aldım. İlk defa bu kadar pahalı bir eşyam oluyordu. Her şeyin fotoğrafını çekiyordum. Van denizinin, minibüslerin, kedilerin, köpeklerin, yolların… Fotoğraf makinesinin ipini boynuma asmıştım, bir yandan önemli değilmiş gibi bir tavırla, ama içten içe aman bir şey olmasın makinaya diye dikkat ederek… Avuçlarımın içi terliyordu makinaya bir şey olacak diye.

Bir an geldi ve kendimi kandıramadığımı itiraf ettim kendime. Hayır, dedim, benim hayatım bu değil. Artos Dağı’nın eteklerine gittim. Çiçeklerin, hayvanların, gökyüzünün fotoğrafını çekiyordum. Okula, derneğe, yurda, artık zorunlu zamanlarda gidiyordum. Geri kalan bütün zamanımı Van’ın kenar mahallerinde geçiriyordum.

Dağın eteklerindeki  mahallere gittim. Orası Mardin’di. Onlar da benim gibiydi. Bu kocaman, modern, fiyakalı hayata ait değildim. İçimdeki diğer bütün yalanları bastıracak bir yalan bulmuşum kendime. Birkaç çıplak çocuk fotoğrafı, birkaç doğal kare yakalayıp, bak bunu ben çektim demenin egosunu yaşıyordum.

IMG_5574

Van’ın o yakıcı sıcağının altında yürüyordum. Dağın eteğinde, mahallenin dışında bir harabe gördüm. İçimden bu harabenin fotoğrafını çekmek geldi. Yürüdüm. Harabenin önündeki tek dut ağacının dibinde mavi leğenin içinde çamaşır yıkayan bir anne gördüm. O kadar düşüncelere dalmıştı ki, çamaşırları ağır çekimde gösterilen bir film gibi ağır ağır yıkıyordu. Fotoğrafını çekmeye çalıştım. Birden beni fark etti. Başındaki beyaz tülbenti hızlıca bağlayıp ağzını burnunu kapattı. Sadece gözleri görünüyordu. Beni fark etmemiş gibi yapıp hızlı hızlı çamaşırları çitlemeye başladı. Biraz yaklaştım. Ama içime o kadar tereddüt doldu ki, ne yapacağımı şaşırdım.

Bu sırada uzun boylu, şalvarlı bir amca babacan bir gülümsemeyle yoldan bana doğru gelmeye başladı. Gülümseyerek sordu: “Öğrenci misin yiğenim?” “Evet” dedim. “Ben Musa” dedi. “Bak, bu çok mağdur bir kadındır.” Şaşırarak “Hayırdır Musa amca”, dedim “Neden çok mağdur?” “Ya, çok mağdur işte! Şaşırma o kadar. Sen nerelisin?” “Mardinliyim” dedim. O zaman Musa Amca benim şaşırmama daha çok şaşırdı: “Sen nesine şaşırırsın ki, hepimizin kaderi üç aşağı beş yukarı böyle değil mi yiğenim? Bu kadın da bunlardan biri. Eşi kaçakçılıktan cezaevine girmiş, 36 sene ceza yemiş.”

İçimden bir ses bu annenin yanına gitmemiz gerektiğini söyledi. Musa amcaya, haydi gidelim de bir çayını içelim diye ısrar ettim. Musa amca içi ne kadar el vermese de beni kıramadı. Kadına doğru yürüdük. Musa Amca kadını tanıyordu, selam verdi. “Bu genç öğrenci illa Türkân Ana’nın çayını içeyim diyor.” Kadın utangaç ve şaşkın “Tabii” dedi. Türkân Ana harabenin içine girdi. O içeri girer girmez üç çocuk dışarıya çıktı. Yedi yaşlarında küçük bir erkek çocuk, on beş-on altı yaşlarında biri kız diğeri erkek iki genç. Musa Amca’ya baktım, bakışları yerdeki leğene takılı bir şekilde sessizce, “Burada yaşıyorlar yiğenim” dedi.

Küçük çocuk gülerek Musa Amca’nın yanına koştu. Musa Amca cebinden bir bozukluk çıkartıp ona verdi. Ben hâlâ tek odalı bu harabede nasıl yaşadıklarının şokunu yaşarken, çocuk alıp elimi öptü. Sarıldım ona: “İsmin nedir?” “Reber”, dedi. “Anlamı nedir?” dedim. Gülerek “Reber” dedi. Güldüğünde fark ettim ön dişlerinin çoğunun dökülmüş, diş köklerinin zift gibi kararmış olduğunu. Musa Amca’ya dönüp çocuğun dişlerini işaret ettim, “Çürümüş”, dedi iç çekerek.

Kadın harabeden çıkıp komşuya gitti. Elinde iki çay bardağı. Tek göz ocağın üstüne çay suyu koyup, “Kusura bakma oğlum, semaverimiz kırıldı, fırsat bulmadık çarşıya inmeye. Ocağın üstünde biraz geç kaynar” dedi. “Bir şey olmaz”, dedim. Kız çocuk ve erkek çocuk da bize hoş geldin demeye geldi. Yetmiş yaşındaki bir yetişkin ciddiyetiyle elimi sıktı on beş yaşındaki çocuk. Afalladım, şaşkınlıkla “Kaçıncı sınıfsın?” dedim. “Ben okumuyorum, ama iki kardeşimi okutuyorum” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim.

Çocuk konuşmaya devam etti. Beş ay bilmem hangi köye gidip çobanlık yapıyordu. Onlar da bunun karşılığında biraz buğday veriyorlardı. O buğdayla kışın annesi ve iki kardeşi ile geçiniyorlardı. Darmadağın olmuştum, ne diyeceğimi bilemedim. Türkan Ana geldi: “Kusura bakmayın”, dedi “daha kaynamadı.” Dayanamadım. “Musa amca, ben derse geç kalacağım, başka bir gün Türkan annemin çayını içerim” dedim. Kalktık.

Musa Amca ile yürüdük. O bir şeyler söylüyordu, ama dinlemiyordum. Sadece son cümlesi hatırımda kalmış. “Memed yiğenim, bizi yadırgama. Kimse bu aileden daha iyi değil buralarda.”

Şehir içine indim, derneğe gittim. Deniz geldi, “Neyin var Memed” dedi. “Yok bir şey” dedim. “Bu akşam yurda gitme, bize gel” dedi. “Tamam” dedim. Akşam Denizler’e geçtik. Denizler’de birçok arkadaş vardı. Menemen yapmışlardı, yiyemedim. Yan odaya geçtim. Birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Neye ağladığımı da bilmiyordum. Üniversiteyi kazandığım andan bu yana her şey değişmişti ve hiçbiri de ruhuma iyi gelen değişimler değildi. Durdurmaya çalışıyordum kendimi, ama tutamıyordum. Haykıra haykıra ağlıyordum.

Odaya Seyit geldi. Hiçbir şey demedi. Dizlerinin üstüne oturup göz yaşlarımı sildi. Bir şey söylemeye çalıştım, ama Seyit konuşmamamı söyledi. Ta ki sakinleşene kadar. Söyleyecek bir şeyim yoktu, ama bir şeyler anlatmam gerekiyordu. Türkân Ana’nın durumunu anlattım, onun da gözleri doldu. İçeri geçtik. Seyit konuyu açtı, tartışmaya başladık. Herkesin ekonomik durumu beliydi: “Kimin bursundan ne kalmışsa, onunla bir şeyler alıp ailenin yanına gidelim. Hiçbir şey yapamasak bile onların yanında olduğumuzu hissetsinler” dedi.

“Yarın gidiyoruz” dedik.

43-Mem Çelik

 

(Devam edecek – haftaya son bölüm)

Mem Çelik

[FotoÖykü] Üç yüzlü yokuşu – Sinan Uygun

Yatağımdan güçlükle kalkıp yollara düştüğüm günlerden biriydi.  Durak, benim gibi uyku mahmurlarıyla doluydu yine. Başıboş sokak köpekleri ile birlikte bizi bir dünyadan ötekine götürecek otobüsün gelmesini bekliyorduk. Metro aktarmasının da ardından, her gün yürüdüğüm -on dakikalık- yukarı doğru hafif meyilli yola ulaşmıştım. Arada bir gözlerim kapanıyor, yorgunluk hissim de -yürüdüğüm yolla birlikte- kendini iyice belli ediyordu. Aniden yerdeki kırmızı, yuvarlak, düşmesinin üzerinden belki birkaç saat geçmiş bir lekeye ilişti gözüm. Bir iki adımın ardından bir tane daha, ardından bir tane daha… Yolun gittiği yere gitmeye başladı benimle bu damlalar.

Üç Yüzlü Yokuşu - Sinan Uygun

Yürümeye devam ettikçe kan lekeleri bana eşlik etti; ben de onlara. İki damla ardından tek damla, tek tek damlalar, diğer adımda biri diğerlerinden büyük üç, bilemedin dört damla. Derken damlalar birden bitiverdi. Dedim bu yolun sonu hastane ve hayata tutunmak isteyen her insan bu yolu öyle böyle yürür gider oraya. Yandaki yeşil Üç Yüzlü Meydanı’nın kestirmelerinden yürüdüğünü ve ilerden bir yerden yine bu yola gireceğini düşündüm ve yürümeye devam ettim. Yolun belli bir yerinden itibaren kandamlaları yeniden görünür oldu. Yine aynı ritimde. İlk adımda tek damla, diğer adımda biri diğerlerinden büyük üç dört damla… Ancak bu defa adımlar arası mesafenin artmış olduğunu, belki de yaralının hızlandığını düşünmeye başladım. Yerde gördüğüm her damla kan onu hayattan uzaklaştırırken, yürümeye çalıştığı yol içinde bulunduğu koşullara sürükleyen yaşamına biraz daha yaklaştırıyordu.

 

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

10-Sinan Uygun

 

Öykü ve Fotoğraf: Sinan Uygun

(Düzenleme: Gül Özer)

Son dönemin Yeşil Kitapları

Yerel Yönetim, Kent ve Ekoloji – Can Hamamcı’ya Armağan

13

Elinizdeki kitap iki amaca hizmet ediyor. İlki, pek çok kişinin üzerinde emeği olan Profesör Can Hamamcı’ya bir armağan yapıtla, toplumsal gönül borcunu açığa vurarak kolektif olarak teşekkür etmektir.

İkincisi ise, onun bu emeğini de bilgi üretiminin parçası kılarak, yerel yönetimler, kent ve ekoloji konularıyla ilgili yazına katkıda bulunmaktır. Günümüz kapitalizmi kenti ve doğayı sermaye birikiminin merkezine yerleştirdiği içindir ki, bu konular hem giderek daha yoğun biçimde gündelik yaşamın içine yerleşiyor hem de Gezi eylemlerinde de tanık olduğumuz gibi toplumsal muhalefetin üzerinde yükseldiği uyuşmazlık alanlarını oluşturuyor.

Bir yanıyla kente ve doğaya kapitalist bir saldırı var, öbür yanıyla da buna karşı direniş ve isyan pratikleri toplumsal umudu yeşertiyor. Kitaptaki yazılar, sözü edilen saldırı sürecinin unsurlarını tartışmakla kalmayıp direniş stratejilerinin öğelerini de kavramamızı sağlıyor.

Yerel Yönetim, Kent ve Ekoloji – Can Hamamcı’ya Armağan
Editör: Aykut Çoban
İmge Yayınevi
2015

 

İklim değişikliği konusunda neden anlaşamıyoruz?

14Mike Hulme iklim değişikliğinin ayrıntılı incelemesini yaptıktan sonra, konunun ekonomik, psikolojik ve sosyolojik boyutlarını ele alarak, bu olgunun atmosfer, özellikle de karbondioksit gazının metalaştırılması için meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığının altını çiziyor. Atmosferin, küresel ısınma gerekçesiyle özel mülke çevrilerek, metaya fiyat biçen ve onu denetleyen piyasaya tahsis edildiğini ya da satıldığını vurguluyor.

“Değerli bir iklim araştırmacısı bu özel ve derin kitapta, iklim değişikliği konusunda ne yapmamız gerektiğini sürekli sorgulamamızın neden yanlış olduğunu ve hayal kırıklığı yarattığını gösteriyor.”
Sheila Jasanoff, Harvard Üniversitesi 

“Hulme son birkaç yıldır, bazılarınca “iklim pornosu” (bazı bilimsel toplulukların ve medyanın, iklim değişikliğini felaket ve kıyamet söylemleriyle sunma eğilimi) olarak tanımlanan kavrama karşı çıkmıştır. Bu sürükleyici kitap iklim değişikliğinin, bilim insanları tarafından ölçülebilir ve gözlemlenebilir fiziksel bir olgu olmaktan çıkıp nasıl sosyal, kültürel ve politik bir olguya dönüştüğünü resmederek konuya ışık tutuyor.”
Fiona Fox, Londra, Science Media Centre Müdürü

“Hulme’un asıl sorusu: ‘Tüm insanlığın uğraştığı bu proje gerçekte neyle ilgilidir?’ ve bu kilit soru kitabı da ayırt edici yapan özellik.”
Alaistair McIntosh, Strathclyde Üniversitesi

“İklim değişikliği konusuna ilişkin her kafadan bir sesin yükseldiği bu kaotik yayın dünyasında öne çıkacak bir kitap. Mike Hulme bütünleştirici nitelikte sakin ve otoriter bir duruş sergiliyor.”
Tim O’Riordan, East Anglia Üniversitesi

İklim değişikliği konusunda neden anlaşamıyoruz?
Mike Hulme
Çeviren: Merve Özenç
Alfa Yayıncılık
2016

 

Ekoeleştiri
Ekoloji ve Çevre Üzerine Kültürel Tartışmalar

12Ekoeleştiri, edebiyat çalışmaları ve çevre söylemiyle tarih, felsefe, psikoloji, sanat tarihi, siyaset bilimi gibi ilgili alanların etkileşim noktalarının izini sürüyor. Kirlilik, Pastoral, Yaban Hayat, Kıyamet, Mesken, Hayvanlar ve Dünya başlıkları altında ekoeleştirel kavramları inceleyerek bu kavramlar etrafında şekillenen “kırsal”, “toprak”, “ozon deliği” gibi farklı dönemlerde farklı toplumsal çıkarlara hizmet ettiği düşünülen mecazların nasıl üretildikleri ve nasıl dönüşüm geçirdiklerini araştırıyor.

İnsanlarla çevre arasındaki ilişkiyi kültürel üretimin tüm alanlarında, Wordsworth ve D. H. Lawrence’dan Thoreau’nun Walden’ına, Heidegger ve Derrida’dan Werner Herzog’un Ayı Adam’ına kadar, nasıl hayal ettiğimizi ve betimlediğimizi inceleyen Garrard, insan/doğa düalizminin toplumsal çıkarımlarından ekofeminizme, küresel ısınmadan, insanın doğaya uyguladığı şiddete işaret eden Kızılderililere kadar uzanan etkileyici bir çalışma sunuyor.

“Muhriplerin şiddetine ve açgözlülüğüne karşı yerli kabile halklarının galip geleceğine dair hiçbir umut olmadığını mı düşünüyorsunuz? Dünyanın öfkesini ve asla durmayacak titremesini unutuyorsunuz. Dünya bir gecede tüm ulusların zenginliğine tekrar el koyacak” (Arka kapak yazısı)

Ekoeleştiri
Ekoloji ve Çevre Üzerine Kültürel Tartışmalar
Greg Garrard
Çeviren: Ertuğrul Genç
Kolektif Kitap
2016

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Nohutlu Makarna – Sevin Turan Bettscheider

Bu hafta evlerimizde en çok yapılan, zamanımız olmadığında, mutfakta fazla zaman kaybetmek istemediğimizde ve öğrencilik yıllarının kurtarıcısı olan değişik soslarıyla makarna tarifiyle geldim.

Bu tarifi İtalya’da bir süre kalan ve yemek yapmayı çok seven bir arkadaşımdan öğrendim. Çok basit, lezzetli ve vegan veya vejeteryan olabilecek bir sos.

Nohut ve domates soslu makarna

16

Malzemeler:

1 su bardağı nohut
2 su bardağı su
1 soğan
1 diş sarımsak
4 adet cherry domates
3 yemek kaşığı zeytinyağı
Tuz, karabiber, toz kirmizi biber
Yapılışı:

Soğanı zeytinyağı ile soteliyoruz. Ben biraz şeker ekledim karamelize olmasi için. Pişmiş nohutları ekleyip birkaç dakika beraber karıştırıyoruz. Daha sonra suyu ekleyip nohutları sos haline gelene kadar eziyoruz. Baharatlarını ekliyoruz.Biraz ocakta bekletip sonra kenara alıyoruz. Makarnayı pişirmeye başlayabiliriz.Diğer tarafta biraz yağ ile sarımsaklari soteliyoruz. Sonra domatesleri ekliyoruz. Tuz, karabiber ekleyip sotelemeye devam ediyoruz sonra nohuta ekliyoruz.

Makarna pişince sosu ekleyip isteğe bağlı peynirle servis edebiliriz. Afiyet olsun

15

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

[Manzum Serzenişler] An…Kara

En acısı ölümün aleladeleşmesi değil mi?

Sanatla ve barışla kalın…

37

An…Kara

Adımlarım
ağır çekim
mütereddit
tedirgin
ne idüğü
belirgin
ne de ürkek
güvercin
ilerlemekteyim

Masumiyet
ispatlayabilene
imtiyaz
iken
suçsuz görünmeye
inat
şüphe çekmekteyim

Bir selam ki
yerden değil
kelamı tepeden
“hayırdır?”
suali
takip eden…
Derken
sorguya mahzar
vesikam
ve ben

Bir Ankara ki
ölesiye mazbut
her başkent
kadar memur
her susuzluk kadar
mahdut

Bu sıkıcılığı
vurdu mu haydut
sinsi ıstıraba mahkum
ruhları mahpus
soluğu tabut

Kızılay’da
bir öğleden sonra
Güven Park’ta
ne güven
ne park vardı
oturamadım
âlî olan erkçe
imtihandaydım

14/4/16
kadıköy

Bakanlıktan Mersin’e nükleer tehdidi

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Mersin Büyükşehir Belediyesi’nce yaptırılan 1/50 bin ölçekli Çevre Düzeni Planı’nı, ‘nükleer santral alanı plana işaretlenmediği’ için veto ettiği, bakanlık yetkililerinin belediye yöneticilerine ‘Bakanlığın yaptırdığı planı deldirmeyiz’ dediği iddia edildi. İddia, Büyükşehir Belediye Meclisi AKP Grup Başkanı İsmail Yerlikaya tarafından meclis toplantısında gündeme getirildi. Belediye meclisi şimdi, nükleer santralin planda yer alıp almaması gerektiğini tartışıyor.

Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi
Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı geçtiğimiz yıllarda Adana-Mersin 1/100 Bin Ölçekli Çevre Düzeni Planı’nı hazırlamış, Akkuyu nükleer santral sahasının da tanımlandığı plan Mersin’den yapılan 2 bin civarında itiraza rağmen onaylanmıştı.

MHP’li Mersin Büyükşehir Belediyesi, bakanlığın yaptırdığı planın Mersin’in ihtiyaçlarına tam olarak yanıt vermediği gerekçesinden hareketle 1/50 Bin Ölçekli Çevre Düzeni Planı yaptırmaya karar verdi. Promer Planlama tarafından yapılan plan, Mersin’deki tüm belediyeler ve sivil toplum örgütleriyle görüşülerek şekillendirildi. Planda, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın planından farklı olarak, Akkuyu Nükleer Santrali tanımlanmadı. Plancıların, belediyenin bilgisi dahilinde yaptığı bu hamle üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan “Nükleer santral işaretlenmezse plana onay vermeyiz, bakanlığın yaptırdığı planı deldirmeyiz. Planı yeniden gözden geçirin” çıkışı geldi.

İddialar Büyükşehir Belediye Meclisi’nin son oturumunda, AKP Grup Başkanı İsmail Yerlikaya tarafından gündeme getirildi. Yerlikaya, “Planın yapımı aşamasında Mersin’deki her kesimle görüşüldü, önerileri alındı. Plan son aşamaya geldikten sonra toplantılar yapıldı. Bir toplantıda, bir öğrenci “Planda nükleer santrali tanımladınız mı” diye sordu. Hocamız ‘hayır’ deyince salonda alkış koptu. Daha sonra Ticaret ve Sanayi Odası’nda bilgilendirme toplantısı yapıldı. Orada bir meclis üyesi “Planda nükleer santral yoksa siz plan yapmıyorsunuz” diye tepki gösterdi. Daha sonra bizi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na davet ettiler. Müsteşarla görüştük. “Devlet projelerini kaldırıyorsunuz, bakanlığın planını tanımıyorsunuz. Bakanlığın planını deldirmeyiz”  dediler. Müsteşar, nükleer santral konusunda uluslar arası anlaşma olduğunu, nükleer santralin plandan kaldırılamayacağını söyledi. Yani bakanlık, bizim yaptırdığımız planı üst ölçekli plana uymuyor diye kabul etmiyor. Bu planı bu şekilde onaylarsak bakanlık mahkemeye gider ve süreç yeniden uzayacağını söyledi.

Yerlikaya’nın bu konuşması üzerine söz alan Büyükşehir Belediye Başkanı Kocamaz da, “Türkiye’de şehirlerin başında iki garabet var. Biri TOKİ’nin belediyelere danışmadan imar yapma yetkisi, diğeri de bakanlığın imar planı yapması. 1/100 binlik Çevre Düzeni Planı’na nükleer santral bakanlığın isteğiyle işaretlenmiş. Ama aynı bakanlık aynı bölgede 8 adet turizm bölgesi de işaretlemiş. Kendi içinde çelişkileri var. Nükleer santralle ilgili bir anket çalışması yapıldı ve Mersin halkının bu meseleye sıcak bakmadığı tespit edildi. Planı yapan uzmanlar da Mersin halkının bu görüşünü dikkate alarak nükleer santrali plana almak istemediler. Biz zor durumdayız. Bir taraftan bu planları bir an evvel yaparak Mersin’in beklentilerini yerine getirmek zorundayız, diğer taraftan bakanlığın istediklerini yapmak zorundayız. Onaylanmayacak bir plan yapıp havanda su dövmeye gerek yok. Bunları düşünerek kararımızı vereceğiz” diye konuştu.

 

(Mersin Yaşam)

 

Slow Olive Cunda’da devam ediyor

Slow Food’un Türkiye birlikleri ile Ayvalık Belediyesi organizasyonunda dünyada ilk kez Ayvalık Cunda Adası’nda 14 – 17 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilen Slow Olive‘ın ikinci günündeyiz.

47.bülent şık
Slow Olive’in ana mekanı Cunda Kültür Merkezi (Foto: Bülent Şık)

Slow Olive’in ilk gününde açılış konuşmaları, zeytin ağaçları ve Cunda sahilinin kesiştiği bir mekanda öğrencilerden oluşan bir orkestra ve koro tarafından icra edilen enfes bir konser, günün sonunda ise etkinliklerin ana mekanı konumundaki Cunda Kültür Merkezi’nde Nilgün Yanık Emiroğlu be Ramazan Emiroğlu’nun zeytine dair belgeselleriÖlümsüz Z“nin gösterimi vardı.

Foto: Defne Koryürek
Foto: Defne Koryürek

Slow Olive’in ikinci günü de hızlı başladı. Katılımcılar sabah saat 08:00’de Cunda Adası Pazar yerinde kurulan Zeytinin Biyoçeşitliliği sergisinde ülke topraklarında yetişen 80 farklı türdeki zeytini tatma imkanı buldu. Serginin ardından katılımcılar paneller için tekrar Cunda Kültür Merkezi‘nde biraraya geldi.

Zeytinyağı sektöründe zeytinyağı içerisine başka bileşiklerin bulaştırılması konusuna değinilen “Tağşiş” başlıklı panelde Akdeniz Üniversitesi’nde görev yapan Gıda Mühendisi Yr. Dç. Dr. Bülent Şık, Slow Food İspanya’dan Konviviyum lideri Josep Marco Sansano, Fas’tan katılan zeytinyağı üreticisi Souhad Azennoud ve Tunus’tan katılan zeytinyağı üreticisi Oussama Belhadi kendi deneyimlerini paylaştı.

Tağşiş paneli (Foto: Defne Koryürek)
Tağşiş paneli (Foto: Defne Koryürek)

Türkiye’de tağşiş sadece zeytin ve zeytinyağıyla sınırlı değil, süt ve et ürünlerinde de çok sık rastlanıyor diyerek sözlerine başlayan Bülent Şık, “Zeytinyağına en çok kanola ve pamuk yağı katılıyor. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın sadece tağşiş yapan şirketleri teşhir etmesi yeterli değil. Önemli olan para cezası kestikten sonra ne yaptığı. Yıllar içinde baktığımızda, teşhir listelerindeki şirketler aynı. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının yaptırımı zayıf” dedi.

Slow Olive'ın ev sahibesi Slow Food Fikir Sahibi Damaklar'dan Defne Koryürek
Slow Olive’ın ev sahibesi Slow Food Fikir Sahibi Damaklar’dan Defne Koryürek

İspanya’da 30 yıl önce zaytinyağına katılan endüstriyel yağlar sonucunda yüzden fazla kişi ölmüştü bilgisini katılımcılar ile paylaşan Josep Marco Sansano, “O günden beri zeytinyağı İspanya’da çok sıkı denetleniyor. Bizim için tağşişte bir diğer önemli konu da “adillik”, üreticinin adil kazanç elde edebilmesi için çiftçilerle birlikte çalışıyoruz” diye konuştu.

Slow Olive tüm Cunda'ya yayılmış durumda (Foto twitterdan, Slow Food Mahal hesabından alındı)
Slow Olive tüm Cunda’ya yayılmış durumda (Foto twitterdan, Slow Food Mahal hesabından alındı)

Souhad Azennoud ise, “Üretici-tüketici zincirinin kısa olması çok önemli. İhracatta tağşiş yok ancak iç piyasada tağşiş yüksek fiyattan ve tüketici farkındalığının düşük olmasından dolayı” dedi.

Tunus’tan Cunda’ya gelen Oussama Belhadi, Tunus’un dünyanın en büyük ikinci zeytinyağı üreticisi olduğunu ve kendilerinde kimyasal tağşiş bulunmadığını belirttikten sonra, Tunus ile ile ilgili, “Özellikle natürel sızma zeytinyağında ihracat yapıldığında kontrol çok sıkı. Ama rafinelik yağlar gibi vasıfsız yağlarda kimyasal olmasa bile tağşiş olduğunu söyleyebiliriz” şeklinde konuştu.

İyi, Temiz, Adil paneli (Foto: Cem Bozkuş)
İyi, Temiz, Adil paneli (Foto: Cem Bozkuş)

Slow Olive’ın ikinci günü bin yaşını aşmış bir ağacın zeytinlerinden hazırlanan öğünün katılımcılar tarafından Cunda Adası Kültür Merkezi bahçesinde tüketilmesinin ardından “İyi, Temiz, Adil” paneli ile devam ediyor. Yeşil Gazete’den Ayşe Bereket‘in modere ettiği panelin katılımcıları ise Akdeniz Üniversitesi’nden Bülent Şık, Slow Food İtalya’dan Ludovico Rocatello ve Doğa Derneği’nden Güven Eken.

 

Haber: Ayşe Bereket – Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Güneş’in başka bir seçeneği var!

Neredeyse bundan dört yıl önce, 2012’nin Şubat Ayı’nın son günlerinde başlayan ve Ekim Ayı’na kadar süren ana teması “Sol Bir Ekoloji/Ekolojik Bir Sol” olan yazılar yazmıştım. Toplam dokuz yazının temeli olarak da ilk yazıdaki şu paragrafları alabilirim:

21. Yüzyıl için ortaya koymamız gereken alternatifin ne ve nasıl olması gerektiğini aslında bize yaşadığımız olgular sunuyor. Hayat bize ne yapmamız gerektiğini gösteriyor. Endüstriyalizmin kara trenine binmiş olan kapitalizme karşı, sol bir ekoloji!

Ne adalet anlayışından uzak kalmış, kapitalizmi yeşile boyamaya çalışan ya da onunla yeteri kadar hesaplaşmayan bir çevre hareketi; ne de endüstriyalizmin kara treninin lokomotifine geçilen, endüstriyalizmi kızıla boyamaya çalışan, bir endüstriyalist sol!

Aradan geçen süreye rağmen aynı fikirdeyim ve diyebilirim ki zaman bu fikrimi zihnimde güçlendirdi.

Küresel ısınmanın etkilerini arttırmasıyla, sonuçları daha da net bir şekilde ortaya çıktı, çıkıyor. Bu sonuçlar ortaya çıktıkça da her düşünce, her sınıf, her grup kendi bulunduğu yerden bu sonuçlara yanıtlar üretiyor. Görevde olan ya da eski CEO’ların arka arkaya küresel iklim değişikliği ile ilgili fikirler ortaya atmasının bir nedeni var. Kapitalizm de görüyor, değiştirmeye çalışıyor ve bu değişiklikten de olabildiğince karlı çıkmaya çalışıyor. Bunun için sol fikirlerle, antikapitalist fikirlerle güçlendirilmiş, bu gözlüğü takan bir ekoloji hareketinin gerekli olduğunu 2012 yılından daha da güçlü şekilde savunuyorum.

Fakat bu yazıların yazılmasının sebebi bir “teorik” arayışa kendimce yanıtlar vermek değildi sadece. Bir de gayet pratik bir nedeni daha vardı bu yazıların. O dönem birleşme görüşmeleri gerçekleşen Yeşiller Partisi ile Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin ortaya çıkaracağı (O zamanlar ismi belli değildi) Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin üzerine de bir şeyler söylemek, yazmaktı amacım. Türkiye için daha önce örneği olmayan ama çeşitli ülkelerde Yeşil Hareket’in geçtiği bir yoldu bu ve heyecan veriyordu. Haziran 2012’de yazdığım bir yazıyı şöyle bitirmiştim.

Sonuç olarak, umutla şunu diyebiliriz: Türkiye siyaseti özgürlükçü çizgisiyle, farklı siyaset anlayışıyla, söylenmemişi söyleme isteğiyle yeni bir yapı ile tanışacak çok yakında. Yeşil hareket ve özgürlükçü sol hareket birleşiyor, sol bir ekolojik parti doğuyor.

Tabi bunlar hep işin amaç yönünü öne alan cümlelerdi. Bir de araç vardı. Yani bir masa etrafına oturduğunda Dünya’ya dair özgürlükçü fikirleri ortaya atanlar, o masanın kendisi hakkında nasıl bir tutum sergileyeceklerdi? Yeşiller dediğimiz fikri bütün, hangi seneden başlatıyorsanız o seneden beri, amaçları çok net olan bir hareket. Burası kesinlikle öyle. Fakat bir de bunun yanında kendi aracını da diğer benzer amaçlılara göre farklı oluşturmuş bir hareket. Eş sözcülük denilen, Türkiye’ye yaygın olarak eş başkanlık olarak tercüme edilen, düzenlemeyi ortaya çıkartmış bir hareket. Rotasyon, konuşma hakkı, “Kolsuz siyaset” gibi örnekler çoğaltılabilir. Çünkü aracı ile amacı arasında da bağ vardır. Aracı bozarsanız, amaçtan da uzaklaşırsınız. Bu yüzden aracı bozmamak gerekir. Yazdığınız güzel programlar, ettiğiniz süslü laflar kağıt üzerinde kalmayacaksa, bunun için insanları yanınıza çağıracaksanız; alışageldiğiniz ve sizi artık bir “avuç arkadaş” durumuna düşüren alışkanlıklarınızdan vazgeçmeniz gerekir.

why-do-sunflowers-face-the-sun_5084e7dc-da1e-4d35-b765-1a310661970cSözün özü, sol bir ekoloji için, ekolojik bir sol için denediğimiz araç iflas etmiş görünüyor. Bir takım kapalı kapılar ardında, “Bizde de onlar var, renk katarlar!” cümlesi ile değiş tokuş edilebilecek bir düşünce değil Yeşil Hareket! Geçen 4 seneye baktığımda, denediğimizi ve yapamadığımızı açıkça söyleyebiliyorum ve nedenlerini de yavaş yavaş da olsa görüyorum. Şimdi bu nedenleri de değerlendirip daha güzel bir deneme ve belki de daha güzel bir yapamama için tekrar yola çıkmak gerekiyor. Samuel Beckett’in bu ünlü cümlesini biraz eğip büktükten sonra başka bir cümlesiyle bitirmek güzel. “Güneş, başka seçeneği olmadığı için, bildiğimiz eski şeylerin üzerinde pırıldıyordu.” diyor Beckett. Bizim ise başka bir seçeneğimiz var. Yüzümüzü güneşe dönmek!

Söz konusu yazılar için: https://urbarli.net/tag/sol-bir-ekoloji/

*

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

Memur Palmerston, farelere karşı görevi için İngiltere hariciyesindeki mesaisine başladı

İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Londra’daki binasında ‘farelere savaş açması’ için bir kediyi kadrosuna dâhil etti. Palmerston adlı kedi, ülkenin önde gelen diplomatları ve bakanlarıyla birlikte Whitehall’da yaşayacak.

44
Başbakanlık konutunun “Baş Avcı Kedi”si Larry medyanın da yıldızı

İngiltere hükümetine ait binalar çok eski ve fare dolu olduğu için çoğu önemli binada birkaç kedi yaşar. Dışişleri Bakanlığı açıklamasında kadroya alınan kedinin ‘vergi mükelleflerine yük olmayacağını’ söyledi.

“Palmerston’un atamasının halkın cüzdanına sıfır maliyeti olacak” denen açıklamada Battersea Köpekler ve Kediler Evi barınağından alındığı belirtilen Palmerston’un görevi için şu ifadeler yer aldı: “Palmerston, Diplomatik Hizmetler’in en yeni üyesi.Dışişleri Bakanlığı’nın Avcı Kedi Şefi olarak, King Charles Sokağı’ndaki binamızda, fare sayısının düşürülmesi için mücadele ekibine yardımcı olacak.”

“Palmerston’un işe alımında Battersea Köpekler ve Kediler Evi’yle yakından çalıştık ve kedilerinin her yeni muhtemel sahipleri için yaptıkları gibi gelip yeni evini denetlediler.”

Adını ‘eski başbakandan aldı’

Larry, Başbakanlık binasının çevresini kolaçan ederken
Larry, Başbakanlık binasının çevresini kolaçan ederken

İki yaşındaki evcil ‘short hair’ Palmerston, Londra sokaklarında aç ve zayıf halde dolaşırken bulundu. Boynunda, eski sahibinin bulunmasına yardımcı olan mikroçip yoktu.

Battersea barınağının kedilerden sorumlu müdürü Lindsey Quinlan BBC Newsbeat’e açıklamasında şunları söyledi: “Kendine çok güvenli bir kedi, insanlarla olmayı çok seviyor ve çenesinin okşanmasından hoşlanıyor. Battersea’deki tutumu dikkate alınırsa, Palmerson’un yeni adını hak eden muhteşem bir kedi olacağını tahmin ediyoruz.”

Kedinin adını, ‘karizmatik ve popüler bir figür’ olarak alınan eski İngiltere Başbakanı Lord Palmerston’dan aldığı düşünülüyor. Lord Palmerston, 71 yaşında başbakan oldu ve İngiltere tarihinde başbakanlık koltuğuna gelen en yaşlı kişi unvanını aldı. Lord Palmerston başbakanlıktan önce 15 yıl Dışişleri Bakanı olarak görev almıştı.

 

(BBC Türkçe)

4.5G: Sağlık Etkisi? – Kayıhan Pala

Bu yazı halkinsagligi.org/ dan alınmıştır

Ülkemizde elektronik haberleşme sektörü giderek büyümekte; bu büyümede iletişimle ilgili teknolojik yenilikler başat bir rol üslenmektedir. Türkiye’de mobil hizmet abone sayısı 2015 yılı sonu itibarıyla 73,6 milyonu aşmış bulunmaktadır. Sektörde faaliyet gösteren işletmecilerin yıllık net satış gelirleri, kayıtlara geçen resmi verilere göre bir önceki yıla göre %18 civarında artmış ve 2015 yılında 39 milyar TL’yi geçmiştir[1].

39

Son günlerde ülke gündeminde yer alan 4.5G teknolojisinin elektronik haberleşme sektörünü daha da büyütmesi beklenmektedir. Sektörün büyümesi bir yandan “akılsız” cihazların çöpe atılması, diğer yandan da yeni kuşak kablosuz telefon teknolojilerinin yaygın bir biçimde uygulamaya konmasıyla sağlanmaktadır. 2009’da tüm mobil aboneler içerisinde %7,1 olan 3G kullanımı oranı, 2015’te %64,3’e yükselmiştir. Şimdi benzer bir yükselme 4.5G için de beklenmektedir. Sektörün öngörülerine göre ilk bir yıl içerisinde 50 milyondan fazla abone 4.5G kullanmaya başlayacaktır.

Yeni kuşak teknolojilerin kullanılmaya başlanmasıyla birlikte, elektronik haberleşme sektörünün yol açtığı elektromanyetik alan kirliliği de artış göstermektedir. Bir başka deyişle, 4.5G teknolojisiyle birlikte, hem bu teknolojiyi kullanan cep telefonları hem de baz istasyonları nedeniyle, bu ülkede yaşayan yurttaşlar olarak hepimiz artık daha yüksek dozda radyofrekans radyasyona maruz kalacağız.

Bu büyümenin kablosuz telefon ile iletişimin ekonomi politiği açısından değerlendirilmesi bir yana; baz istasyonlarının, cep telefonlarının ve konuşma sürelerinin sağlık etkisi üzerinden değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Türkiye mobil abone başına aylık görüşme süresi bakımından bütün Avrupa Birliği ülkelerini geçmiş bulunmaktadır1. Türkiye’de ortalama konuşma süresi Avrupa ortalamasının %60 üzerindedir.

40

Şirketler aboneleri özendirmek için sağlık etkileri ile ilgili her hangi bir değerlendirme yapılmaksızın kolaylıkla kampanyalar düzenleyebilmektedir.

Sağlık Bakanlığı ne abone başına düşen ortalama konuşma süresinin ülkemizde çok fazla olması, ne de başka ülkelerde henüz kullanılmaya başlanmamış 4.5G teknolojisinin ülkemizde hızlıca kullanılmaya başlanmasıyla ilgili bir görüş ya da tutum açıklamıştır.

Oysa cep telefonlarının ve baz istasyonlarının çok sayıda olumsuz sağlık etkisi söz konusudur. Elektromanyetik alanlar 2011 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından insan için «olası karsinojen» olarak sınıflandırılmıştır[2]. Bu yılın sonuna doğru bilimsel araştırmaların bulguları ışığında Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılması beklenen açıklama ile cep telefonlarının ve baz istasyonlarının yol açtığı sağlık sorunları ile ilgili olarak kamuoyuna daha ayrıntılı bilgi verilmesi beklenmektedir.

Cep telefonu kullanımı sırasında deri ve diğer yüzeysel organlar tarafından soğurulan radyofrekans enerjinin beyin ve diğer organları olumsuz etkilediği bilinmektedir. Akustik nörinom adı verilen işitme siniri tümörü ile cep telefonu kullanımı arasında bağlantı olduğu gösterilmiştir. Cep telefonunu çok fazla kullanan kişilerde glioma adı verilen beyin tümörünün, kullanmayanlara göre daha fazla ortaya çıktığına ilişkin araştırma bulguları söz konusudur[3]. Cep telefonu kullanımı bilişsel işlevleri etkilemekte, uyku ve kalp atım hızında bozukluklar ve kan basıncı yükselmelerine yol açmaktadır.

Elektronik haberleşme sektörü ve sektörün yeni kuşak teknolojileri devreye alma girişimleri “İhtiyatlılık koruması” izdüşümünden ele alınmalıdır. Bilindiği gibi, ihtiyatlılık koruması kanıtın eksik olduğu, ancak halk sağlığına yönelik tehdidin önlenmemesi riskinin çok yüksek olarak değerlendirildiği durumlarda, halk sağlığı risklerinden kaçınmak amacıyla koruyucu önlemler alınmasını içermektedir. Unutulmamalıdır, kanıtın yokluğu yokluğun kanıtı değildir.

Cep telefonu kullanım süresine bağlı olarak sağlıkla ilgili rahatsızlıkların ve hastalıkların arttığı bilinmektedir. 4.5G teknolojisine geçilmesiyle birlikte cep telefonlarının ve baz istasyonlarının meydana getirdiği elektromanyetik alan şiddetinin ve buna bağlı olarak başta çocuk ve ergenler olmak üzere tüm yurttaşların etkileniminin artması da kaçınılmazdır.

Hayatı daha mutlu ve yaşanılır kılmaya yönelik yeni bir teknolojinin kullanılmaya başlanması güzel bir girişimdir. Ancak gerçekten amacın “Hayatı daha mutlu ve yaşanılır kılmak” olduğundan emin olmak gerekir.

Hemen her şeyin fiyatının bilindiği, ancak neredeyse hiçbir şeyin değerinin bilinmediği bu kapitalist çağda, büyük insanlık yine bir tehdit ile karşı karşıyadır. Kar maksimizasyonu bir kez daha insanlık değerlerini ortadan kaldırmaya adaydır.

Elektronik haberleşme sektörü yalnızca GSM şirketlerine büyük kar sağlayan bir sektör olarak değil; bütün yurttaşların sağlığını tehdit etme olasılığı olan bir risk etmeni olarak ele alınmalı; bilimsel bilgiler ışığında cep telefonu sahipliği, kullanma süreleri, elektromanyetik alan sınır değerleri ve etkilenimin izlenmesi/değerlendirmesi ile ilgili ivedi olarak yasal düzenleme yapılmalıdır.

[1] Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, http://www.btk.gov.tr/File/?path=ROOT%2f1%2fDocuments%2fSayfalar%2fPazar_Verileri%2f2015-Q4.pdf

[2] WHO, Electromagnetic fields and public health: mobile phones,http://www.who.int/mediacentre/factsheets/fs193/en/

[3]NIH, Cell Phones and Cancer Risk, http://www.cancer.gov/about-cancer/causes-prevention/risk/radiation/cell-phones-fact-sheet

 

Bu yazı halkinsagligi.org/ dan alınmıştır

41-Kayıhan-Pala

 

 

Kayıhan Pala