Ana Sayfa Blog Sayfa 3453

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Avokado Sosu (Guacamole) – Sevin Turan Bettscheider

Merhabalar herkese,

31

Yine bu haftanın menüsünden avokado sos (guacamole) tarifi var.  Ekmeğe sürerek veya taze sebzelerle yenilebilecek lezzetli bir sos.  Normalde birçok kişi gibi, avokadoyu hiçbirşey eklemeden yemeyen biriyim. Tadı bana hiçbirşeyi anımsatmıyor hatta hiç tadı tuzu yok gibi. Ama bu malzemelerle birleşince koca ekmeği sosa bandırarak bitirebilme kapasitem var. Geçen yazımda kişnişi ne kadar sevdiğimden ve sık  kullandığımdan bahsetmiştim. Bu sosta diğer malzemelerle birlikte kişniş bence tamamlayıcı rolü üstleniyor. Kişniş sevmeyenler için maydanoz da kullanılabilir tabi.

32

Avokado Sos (Guacamole)

Malzemeler:

1 adet avokado
1 yemek kaşığı kadar ince doğranmış soğan(silme)
Küçük bir diş sarimsak
2adet cherry domates
Yarim limon
2yemek kaşığı zeytinyağı
Tuz ,karabiber
Taze kişniş (yoksa maydanoz)

Yapılışı:

33

Avokadonun içini çıkarıp catal yardimiyla eziyoruz. Soğan, sarımsak, domates ve kisnisi de küçük parçalar halinde doğrayıp diğer malzemelerle karıştırıyoruz. Havuç, salatalik veya biberle bandirarak yiyoruz. Afiyet olsun. …

34-Sevin Turan

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

 

Yeşil Gazete, Mezopotamya Ekoloji Hareketi 1. Konferansı için Van’da

23 – 24 Nisan tarihlerinde Van Nuda Kültür Merkezi‘nde gerçekleşecek ve 11 bölge ile 25 ilde örgütlü olarak ekoloji alanında 2012 yılından beri faaliyet gösteren Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nin ilk konferansı için Van’dayız.

62

Van’a dün geldik. Gelir gelmez de soluğu Van Ekoloji Meclisi’nde aldık. Hummalı bir konferans hazırlığı vardı mecliste. Herkes tatlı bir telaş içinde konferans için koşturuyordu. Şu anda Nuda Kültür Merkezi’nde konferansın başlmasını beklerken dün aldığımız notları sizlerle paylaşalım.

Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nin konferansı için Van’dayım

Belediyenin hemen yan binasındaki meclise gelir gelmez Van Ekoloji Meclisi dönem sözcüleri Seher ve Bahadır‘ı aldım karşıma, “Hele bir anlatın” dedim; “Ne oluyor burda. Beni niye çağırdınız?

61

Ekoloji Hareketi 11 bölge ve 25 ilde örgütlü imiş

2012 de kurulduğundan beri ilk defa yarın Van’da bütün hareket biraraya gelecekmiş

Herkeste bir heyecan bir heyecan

Allah tamamına erdirsin !”

Bu üstteki not, meclise girdiğimiz ilk 15 dakikayı kapsıyor, şimdi paylaşacağımız ise akşam vakti Almanya ve İran’dan gelen misafirler ile meclisten ayrılıp konaklayacağımız İlvan Otel’e doğru yola çıkmadan hemen önce alındı.

Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nde tam bir imece sistemi işliyor

Van Meclisi’nde de durum farklı değil

2 dakka boş kaldığımı görünce hemen bir iş verdiler

60

Ben dünden razı idim zaten

O işi yaparken sohbet muhabbet ayağına yarınki konferans hakkında hemen her detaya vakıf oldum gibi smile ifade simgesi

Mesela İran’dan ekoloji aktivisti bir grup olan Grup Chiya‘dan bir kişi gelecekmiş
Ne zamandır İran muhabirimiz yok diyordum, bu çok iyi oldu

Bunun dışında Almanya’dan da iki kişi gelecekmiş
Berlin muhabirimiz var zaten, şu an inaktif ama bunda benim de hatam yok değil

Toplumsal Ekoloji Hareketi’nin kurucusu Murray Bookchin‘in  hala hayatta olan eşi Janet Biehl de davet edilmiş konferansa
Son anda gelişi iptal edilmiş çok yaşlı olduğu için
Ama yazılı bir mesaj göndermiş, yarın okunacak

Vandana Shiva da benzer şekilde yazılı bir mesaj göndermiş konferansa

Konferansta tüm ekoloji meclislerinin katılım göstermesi bekleniyor

Van’ın yanısıra Batman, Siirt, Diyarbakır, Urfa, Gaziantep, Dersim, Bingöl, Muş, Mardin, Bitlis geliyor
Adıyaman’ın ise son anda katılımayacağı belli oldu

Bu katılımların yanıra Mersin’den ben varım
Ankara 350.org’dan Önder Algedik burada

Az önce İstanbul’dan Agit Özdemir geldi

150 kadar (3 aşağı 5 yukarı) il dışından katılımcı olacak yarın

Bu resimde yaptığımız işi de faş edeyim oldu olacak
Yaka kartlarının uçlarını keçeli kalemle siyaha boyuyoruz
Yaka kartlarını kartondan kesip el emeği ile hazırlamışlar
Zelal kesmiş kartonları ve hepsinin üzerine “Meh Mezopotamya Ekoloji Hareketi I. Konferansı” yazmış el yazısı ile

64

Onun bir arkadaşı da mor boyunbağları işini üstlenmiş

İçerideki odada (ilk fotoğrafları paylaştığım, seher ve bahadır ile görüştüğüm yer) Fatih saatlerdir eli ile kartonlara harf çizip, makasla kesip sonra da beze yapıştırıyor konferans salonundaki afişleri hazır etmek için

63

En güzeli de bir afişe, “Mezopotamya Ekoloji Hareketi” yerine “Harekatı” yazması
E dervişin fikri ne ise zikri de o olur hesabı”

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Yaşamı Savunmak, Barışı Örmek – Ayşe Gül Altınay

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Avukatların dahi hukuki düzlemde algılayamadıkları, hukuki bir tavsiyede bulunmakta zorlandıkları bir garip dava sürecinden geçiyoruz ve bunu en başta öğrencilerimize açıklamakta zorluk çekiyoruz.

Askerliğini 90’larda “Güneydoğu”da yapmış erkeklerin dillenemeyen, paylaşılamayan hikayelerini ilk dinlemeye başladığımda 27 yaşındaydım. Çoğunun yaşı benden küçük, ruhları ise derinden yaralı ve “yaşlı”ydı. Onlar anlatmakta, ben dinlemekte zorlandım.Boğazımız düğüm düğüm önümüze bakarken bulduk çoğu zaman kendimizi.

10

Ardından Nadire Mater’le tanıştım. Benden önce başladığı ve çok farklı kesimlerden erkeklere kulak kabarttığı zorlu çalışmasını bitirmek üzereydi. 1999’da Mehmedin Kitabı: Güneydoğu’da Savaşmış Askerler Anlatıyor(Nadire Mater, Metis, 1999) çıktığında satır satır okudum.

Dinlemek kadar olmasa da bu hikayeleri okumak da zor, çok zordu. Kitapla ilgili birkaç akademik yazı yazdıktan sonra, annemin de desteğiyle, İngilizce çevirisine giriştim.

Her bir yazı, her bir anlatının çevirisi uykusuz geceler ve kabuslar demek oldu. “Mehmetçik”lerin hem askerlik deneyimlerine dair tanık, mağdur ve fail olarak aktardıkları, hem de sonrasında kendi özel hayatlarında yaşadıkları hazmedilecek cinsten değildi.

Ne onlar yirmili yaşlarında üzerlerine bindirilen bu ağır yükü yaşamayı hazmedebilmişlerdi, ne de ben otuzuma girerken aktarabildikleri kadarını okumayı hazmedebiliyordum.

Bir yandan ülkenin Batı’sından Doğu’suna savaşmaya gönderilen gençlerin bedenen, ruhen parçalanma hikayelerini okurken, bir yandan da Doğu’da çocukluğunu, gençliğini geçirenlerin, Doğu’dan Batı’ya göç ettirilenlerin akıl almaz, yürek kaldırmaz hikayelerini dinliyordum.

İlerleyen yıllarda bu dönemin türlü acılarını bedenlerinde ve ruhlarında taşımaya devam eden kadınların hikayelerine kulak kabarttım, yaşadıkları acılarla demlenmiş, derinleşmiş, bilgeleşmiş mücadelelerinden hayat dersleri aldım.

Ve tüm bunları konuşarak, yazarak paylaşmaya; savaş, şiddet ve militarizmin geçmişimizi ve bugünümüzü nasıl şekillendirdiğini anlamaya, nesiller boyu aktarılan travmaların izlerini takip etmeye, bedellerini göstermeye çalıştım.

Üniversiteyi bu zor soruların sorulabildiği, araştırılabildiği, tartışılabildiği bir alan olarak gördüm, ve ne mutlu ki kendisini akademik özgürlükler ekseninde tanımlayan bir üniversitenin mensubu olarak 15 yıldır böyle deneyimledim.

Kendi üniversitem dahil, üniversitede öğretim üyesi olmakla ilgili beni en zorlayan zamanlar kadın öğrencilere başörtüsü yasağı uygulanan yıllar oldu. Soruşturma açılmasını göze alarak öğrencilerimden başörtülerini çıkarmadan dersime girmelerini rica ettiğimde “ne sizi zor durumda bırakmak, ne de arkadaşlarımızın tepkilerine muhatap olmak istiyoruz” diyen öğrencilerimin utangaç, hüzünlü, yılgın bakışları karşısında yerin dibine geçtim.

Derslerimde bu konuyu işlemek, bu durumdan ne kadar utanç duyduğumu paylaşmak, ve bu yasağın kalkması için her türlü çabayı desteklemek dışında elimden bir şey gelmedi.

Bu yasak yüzünden okuyamayan, yurtdışında veya İlahiyat fakültelerinde okusalar, doktora yapsalar dahi uzun yıllar öğretim üyesi olamayan tüm kadınlar, Türkiye üniversite camiasına hâlâ bakmakta zorlandığımız aynalar tutmaya devam ediyorlar.

Keza, aynı yıllarda Kürtçe eğitim talebinde bulundukları veya siyasetle ilgilendikleri için üniversiteden uzaklaştırılan ve eğitim hakları türlü yollarla ellerinden alınan veya ilgilendikleri yakıcı konular “tabu” olarak algılandığı için bu konularda tez yazmaları, iş bulmaları, doçentlik ve profesörlük almaları engellenen yüzlerce, binlerce öğrenci ve akademisyen de.

Biz daha bu aynalara bakmaya zorlanırken – belki tam da bu yüzden – 2016 itibariyle onlara yenileri eklendi. Ocak başından bu yana üniversite tarihimizin dönüm noktalarından birini yaşadığımız açık.

Bir yandan Türkiye tarihinin belki de en geniş katılımlı öğretim üyesi dayanışmasına (ve ortak sözüne), bir yandan da “cadı avı” olarak tanımlanan büyük bir akademik kıyıma ve yıkıma tanıklık ediyoruz.

Üniversitede yaşanan bu yıkım tabii daha genel bir yıkımın parçası. Temmuz başından bu yana yaşadığımız şiddet sarmalı yüzlerce cana maloldu. İnsan hakları örgütlerinin, baroların Cizre, Sur, Silopi raporlarını, sosyal medyada ve sayıları gittikçe azalan bağımsız gazete ve web sitelerinde yazılanları okumak yürek istiyor. Okurken “bu kadar da olmaz, bir yanlışlık olmalı burada” dediğimiz her şey ertesi gün neredeyse masum kalıyor.

Bu süreçte toplum olarak, vatandaşlar olarak, bu konularda ders veren, araştırma yapan üniversiteliler olarak yapamadıklarımızın listesi hayli uzun.

En temel insan hakkı ihlallerine fark yaratacak bir tepki veremiyoruz; bombaların patlamasını engelleyemiyoruz; bu kaygı verici şiddet sarmalını kıracak adımlar atamıyoruz; konuşarak, paylaşarak, dayanışarak barışı kurduğumuz bir siyaset alanı açamıyoruz.

“Genç” olamayan, geleceğe umutla, heyecanla bakamayan öğrencilerimizin “hocamız acaba haftaya da derse gelebilecek mi?” diye soran kaygılı gözlerine bakmakta zorlanıyoruz. Bir çıkış görmekte ve göstermekte zorlanıyoruz.

Bazı meslektaşlarımızın savcı rolüne bürünüp fantastik bağlantılar ve varsayımlarla yazdıkları iddianame duygusu veren yazıları kendimize de başkalarına da açıklayamıyoruz.

Kendini “dünya üniversitesi” olarak kurgulayan üniversitelerin dahi üniversite vasıflarını, akademik özgürlük ve temel ifade özgürlüğünü hiçe saymalarına, hukukçular tarafından yasal bir dayanağı olmadığı söylenmesine rağmen soruşturma başlatmalarına, yıllardır kendilerine emek vermiş akademisyenleri işten çıkarmalarına tanıklık etmenin ötesine geçemiyoruz.

Avukatların dahi hukuki düzlemde algılayamadıkları, hukuki bir tavsiyede bulunmakta zorlandıkları bir garip dava sürecinden geçiyoruz ve bunu en başta öğrencilerimize açıklamakta zorluk çekiyoruz. 2 bin 200’den fazla akademisyenin imzaladığı bir metin için dört meslektaşımız evlerinde sevdikleriyle, üniversitede öğrencileriyle olmaları gerekirken dört duvar arasında aşağılayıcı muamelelere tabi tutulur, özgürlüklerinden mahrum bırakılırken, “neden biz değil de onlar?” sorusu peşimizi bırakmıyor.

Ve her gün insanlar ölüyor, kadim şehirler yıkılıyor. Gün geçmiyor ki evlatlar, kardeşler, sevgililer, babalar, anneler için yakılan ağıtlar yakmasın içimizi. Neden ölüyor bunca insan? Neden bize daha fazla ölüm dışında bir seçenek sunulmamasını “normal” karşılamamız, bazı ölümleri “şehadet” adı altında kutsamamız, bazılarını “intikam” diyerek kutlamamız, bazılarını ise görmezden gelmemiz bekleniyor?

Neden – aynen 1990’larda olduğu gibi – asker ve polis cenazeleri orta-üst sınıf mahallelere veya siyasetçilerin evlerine değil de yolu, sıvası dahi olmayan tek göz evlere geliyor hep?

Bugünlerde aklıma bir yandan Mehmedin Kitabı düşüp duruyor, bir yandan da 90’ların “öteki” gençlerine ayna tutan Bildiğin Gibi Değil: 90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak kitabı (Rojin Canan Akın ve Funda Danışman, Metis, 2011) ve Bûka Baranê belgeseli (yön. Dilek Gökçin, Hafıza Merkezi). Aynı zamanda, her ikisi de Ayizi tarafından yayınlanan, kadınlara dair iki kitap hep aklımda, içimde: Savaşın, militarizmin, OHAL’in kadın hallerini en ağır şekilde deneyimlemiş Nebahat Akkoç ve çocuklarının katman katman acı ve mücadele barındıran hikayelerinin anlatıldığıOHAL’de Feminizm: Nebahat Akkoç Anlatıyor (Ceren Belge, Ayizi, 2012) ve zorunlu göçe zorlanan Kürt kadınlarının zorlu hayatta ve ayakta kalma deneyimlerinin anlatıldığı Ne Değişti? Kürt Kadınlarının Zorunlu Göç Deneyimi (Şemsa Özar, Handan Çağlayan, Ayşe Tepe Doğan, Ayizi, 2011).

90’lara dair yazılmış onlarca insan hakları raporunu ve akademik araştırmayı okumamış olabilirsiniz. Ama – eğer zaten bu deneyimler sizin deneyimleriniz değilse – bugün yaşananlarla ilgili herhangi bir yargıda ve önermede bulunmadan önce en azından bu kitapları okusanız, 90’lı yıllarda Gever/Yüksekova’da çocuklukları, gençlikleri ellerinden alınmış Bûka Baranê gençlerine kulak verseniz ne iyi olur.

“Bu suça ortak olmayacağız! / Em ê nebin hevparên vî sûcî!” diyen akademisyenlerin nasıl bir gidişatı engellemeye çalıştıkları, bu gidişatın her birimize ayrı ayrı yaşatacağı bedeller, karartacağı hayatlar bu hikayelerde saklı.

Dünyanın çok farklı dönemlerine ve coğrafyalarına bakan tarih ve sosyal bilim çalışmaları, şu anda izlenen türden politikaların doğurduğu vahim sonuçların, toplumun her kesiminde yarattığı derin travmaların örnekleriyle dolu.

Bu gidişatın yönünü değiştirmek, ibreyi savaş naralarından barış için atılacak adımlara çevirmek hepimizin elinde, hepimizin sorumluluğunda. Ölümleri ve öldürmeyi kutsamak (bunu her kim her ne gerekçeyle yapıyorsa) yalnızca daha fazla ölüm, daha fazla travma, daha fazla şiddet, daha fazla acı getirecek. Bunu dünya tarihinden de Türkiye tarihinden de biliyoruz.

Başka bir Türkiye’nin (ve dünyanın) yolu dört elle yaşama sarılmaktan, yaşamı ve yaşatmayı savunmaktan, hayatın her alanında barışa alan açmaktan, ölümle değil yaşamla kutsandığımız bir gelecekten geçiyor.

12 Ocak’ta “Bu suça ortak olmayacağız! / Em ê nebin hevparên vî sûcî!” metnini neden imzaladığımı anlatmaya çalıştığım yazıda şöyle demiştim:

“Biz akademisyenler bir anlamda bir ‘çığlık’ta buluştuk: Ölümler, şiddet ve savaş üzerine kurulu bir yıkım ve özyıkım sürecinin suç ortakları olmak istemediğimizi haykırdık. Birlikte adım atması belki de en zor kişiler olarak kalıcı barış için ortak adımlarımızı sıklaştırmak, çeşitlendirmek istediğimizi duyurduk.

“Bu yol daha çok söz, daha çok adım kaldıracak şüphesiz. İlk yapılması gereken silahların susması; ablukaların, yasakların kalkması; insanların konuşmaya, sivil siyaset alanının gökkuşağı renklerine bürünmeye başlaması.

“Bu yolculuğun yönünü hemen şimdi barışa doğru çevirmek için her birimiz hangi adımları atabiliriz? Önümüzde duran acil soru bu…

“Durduğumuz ve sustuğumuz takdirde kendimizi nerede bulabileceğimizi düşünmek dahi istemiyorum…”

Hayatı çoğaltmanın, barışı ilmek ilmek örmenin, içimizi ve birbirimize değdiğimiz her alanı gökkuşağı renklerine büründürmenin arayışında buluşabiliriz. Aslında bu hiç zor değil…

Sevgili arkadaşlarımız Esra Mungan, Meral Camcı, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy’un bir aydan uzun bir süredir tutuldukları yüksek duvarların, tellerin arkasından bize ulaşan sıcacık sözleri de gösteriyor ki hayatı ve barışı çoğaltmak her yerde, her ortamda mümkün. Bakırköy’ü, Metris’i, Silivri’yi gökkuşağı renklerine boyayan arkadaşlarımızın güzel yürekleri hepimizin yüreğini aydınlatsın, onlarla birlikte yolumuzu barışa açmaya devam edelim.

Bağımsız olamazlarsa işlevlerini yitirecek olan kurumların – en başta yargı, üniversite ve medyanın – yoğun bir sansür ve otosansür altında bağımsızlık fikrinden ve pratiğinden giderek uzaklaştıkları bir dönemden geçiyoruz.

22 Nisan Cuma günü Çağlayan’da iki tarihi dava görülüyor olacak. Birincisi, Can Dündar ve Erdem Gül’ün yargılandıkları basın ve ifade özgürlüğü davası, ikincisi de Esra Mungan, Meral Camcı, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy’un 2 bin 212 kişi adına tutuklu yargılandıkları ifade özgürlüğü ve barış hakkı davası.

Bütün dünya ve bütün Türkiye bu davaları izliyor olacak. Bizler de arkadaşlarımızı evlerine ve sınıflarına uğurlamak üzere bütün gün Çağlayan’da olacağız.

20 Ocak’ta Barış İçin Akademisyenler adına yapılan basın açıklamasındadendiği gibi:

“Barış İçin Akademisyenler olarak, savaştan ve ölümden değil, barıştan ve yaşamdan yanayız. Yaşanan her ölüm için derin bir üzüntü duyuyoruz. Barış koşullarının sağlanmasını vatandaşı olduğumuz devletten talep ediyoruz. Ülkemizde herkesin kendini güvende hissettiği koşulların yerleştiği güne kadar bu yönde çaba harcamaya devam edeceğiz.”

Yaşamı savunmaya, barışı örmeye hep birlikte devam etmek dileğiyle…

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

11

 

Ayşe Gül Altınay

Doğa savunucularından Istrancalar’da peşpeşe hukuki kazanımlar

Geçtiğimiz hafta içinde Kırklareli Merkeze bağlı, Çukurpınar köyünde kurulmak istenen Taş ocağı ve Kırma eleme tesisi ile Istrancalar’daki Demirköy Bakır Madeni arama  sondaj projesi mahkeme kararları ile iptal edildi. .

Artık adını koyalım, Yeşil Gazete’nin gönüllü Kırklareli muhabiri gibi çalışan, bize bölgeden sürekli haberler ileten Doğal Yaşamı Koruma Vakfı Kırklareli Temsilcisi Göksal Çidem‘in iki karara ilişkin hepimize ümit aşılayan mektuplarını paylaşıyoruz.

Çidem’in dileği bizim için de geçerli, “Dilerim size hep iyi haberler veririz

Kırklareli Çukurpınar

Merhabalar..

Kırklareli Merkeze bağlı, Çukurpınar köyünde kurulmak istenen Taş ocağı ve Kırma eleme tesisine karşı açılan davayı Muhtarlık kazandı. Danıştay da onadı..
Dilerim size hep iyi haberler veririz.
Bilgi notu ve görseller ekte.

“Istrancalarda ki yaşamı savunmak adına tahribatı durdurmak için verdiğimiz mücadele de iyi haberlerden bir yenisi daha geldi. Bir zamanlar Kakava şenliklerinin yapıldığı Şeytandere’den sonra, Çukurpınar köyü içme suyu kaynaklarının yanı sıra, Ergene Kaynaklarından biri daha kirlenmekten yok olmaktan şimdilik kurtuldu.

17-Çukurpınar köyü (1)

Kaynaklar yaşamsal öneme sahiptir. Kaynak yok olursa, Köylerde yaşayanların ve doğal hayatın varlığı söz konusu olamaz. Kaynaklar vahşi madencilik ile yok edildikçe Ergenenin hayata dönmesini beklemekte hayaldir. Toprağı, suyu ve havayı korumak gelecek nesillere karşı asıl sorumluluğumuzdur. Asıl olan ne kadar temiz su, ne kadar kirlenmemiş toprak, ne kadar orman bıraktığımızdır. Bunu yapmak için de bilimsel verilerle desteklenmiş hukuksal mücadele şarttır.

Bugün ve gelecek nesiller adına verdiğimiz mücadelede hukuki kazanımlar elde ediyoruz. Trakya Platformu bu mücadelede en büyük destek ve katkıyı sunuyor. Bilim ve Hukuk kurulunda ki uzmanların değerlendirmeleri ve raporları ile STK lar, yaşamı savunan Belediye Başkanları ve Muhtarlar yaşam alanlarını korumak için bilimsel ve hukuksal veriler desteğinde mücadeleyi sürdürüyorlar.

18-Çukurpınar köyü (5)

ÇUKURPINAR KÖYÜ mevkiinde yapılması planlanan KALKER OCAĞI ALAN GENİŞLEMESİ VE KAPASİTE ARTIRIMI, KIRMA-ELEME TESİSİ projesi ile ilgili olarak KIRKLARELİ Valiliği tarafından verilen “ÇED Gerekli Değildir Kararı”na karşı açılan davaya, Trakya Platformu Bilim ve Hukuk kurulunun destekleri ve Kırklareli Barosu Çevre Komisyonu katkılarıyla karar iptal edilerek, Danıştay Ondördüncü Dairesi tarafından da onandı.

Edirne İdare Mahkemesi, Kırklareli Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından verilen “Çevresel Etki Değerlendirilmesi Kararında” hukuka uyarlılık bulunmadığını, keşif ve bilirkişi incelemesine de gerek görülmeyerek, dava konusu işlemin iptaline oy birliği ile karar verdi.

Aynı bölgede, firma tarafından 04/07/2013 tarihinde Köy Muhtarlığına bilgi verilmeden patlama yapılmış, Muhtarlığın itirazları ve suç duyurusu ardından, yaşananların Çevre ve Şehircilik Bakanlığına iletilmesini müteakip, İlgili Firmaya da 2872 sayılı çevre kanunu gereğince 16,929.00 TL para cezası uygulanmıştı.

Istrancalarda ki yaşam savunucuları, Çukurpınar köyünü haklı mücadelesinde hiç yalnız bırakmadı. 5 Haziran Dünya Çevre Günü etkinliği köy kahvesinde yapıldı.

15-Çukurpınar köyü (2)

Etkinliğe, Bulgaristan Istranca Park Eski Directörü Petko NANCHEV ve Sofya Avcılık ve Balıkçılar Birliği Eksperi Dimitar NANCHEV , Kaynarca Belediye Başkanı Serdar Türker, TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu üyesi Av. Bülent KAÇAR, Kırklareli Barosu Çevre Komisyonu üyesi Av. Burak Uğur GÜLBAY, DAYKO Vakfı Kurucu Başkanı Nusret TÜRKKAN, Kırklareli TMMOB İKK ve ZMO İl Temsilcisi Erol ÖZKAN ile Kırklareli Kent Konseyi Bileşenleri ve Armağan Köyü Muhtarı Recep DAL, ile köylülerin katılımıyla dünya çevre gününde, yerelde yaşayanlar süreç hakkında bilgilendirilmişti.

Açılan dava sonucunda Edirne İdare Mahkemesinin iptal kararının bozulması için Kırklareli Valiliği temyiz aşamasında kararın bozulması yönünde verdikleri dilekçe üzerine Danıştay Ondördüncü Dairesi oy birliği ile verdiği kararda “Mahkeme kararı ve dayandığı gerekçe, hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından, temyiz isteminin reddi ile anılan kararın ONANMASINA, temyiz giderlerinin istemde bulunan üzerinde bırakılmasına, dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 20/A maddesi uyarınca, karar düzeltme yolunun kapalı olduğunun duyurulmasına 23/02/2016 tarihinde oy birliği ile karar verildi” denilmektedir.

16-Çukurpınar köyü (4)

Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için mücadele eden yaşam savunucuları yine kazandı.

Anayasa’nın 56. maddesine göre sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamak herkesin hakkıdır. Çevreyi korumak ve kirlenmesini önlemek ise devletin ve vatandaşların ödevidir. Anayasa’nın 36. Maddesindeki hak arama hürriyetine dayanarak, dava açan Belediye Başkanları, Yurttaşlar, Muhtarlar ve DAYKO Vakfı “çevre hakkı ve ödevi”nin gereğini yerine getirmektedirler.

DAYKO gönüllüleri olarak, Istrancanın doğal varlıklarını ve kültürünü yok edecek yeni projelere karşı Anayasal haklarımız ve ödevlerimiz gereği “Çevre hakkı ve ödevini” yerine getiriyoruz.

Yaşam alanlarını korumak için DAYKO VAKFI, Yurttaşlar, Muhtarlar, Kent Konseyleri ve Sivil Toplum Örgütleri ile birlikte, bilim ve hukuk ile işbirliği içerisinde yaşamı savunmaya devam edeceğiz.”

Göksal ÇİDEM
DOĞAL YAŞAMI KORUMA VAKFI
KIRKLARELİ İL TEMSİLCİSİ

***

Istrancalar yine kazandı

Merhabalar..

Nisan ayı içersinde Istrancaların lehine 3, karar. Demirköy Bakır Madeni arama sondaj projesine Edirne İdare mahkemesi dur dedi. İptal Kararı verdi.
Açıklama, Görseller ve Mahkeme kararı ektedir.

ISTRANCALAR YİNE KAZANDI. DEMİRKÖY BAKIR  MADENİ SONDAJI İPTAL

Kırklareli, Demirköy İlçesi ve Balaban köy arasında ki   toplam 2831.75 hektar, (28,317 dekar) alanda    91 adet sondaj noktasında,   gerçekleştirilmesi planlanan  ‘Bakır Madeni Arama Sondaj Çalışması’ projesine, Kırklareli Valiliği  (Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü)  “Çevresel Etki  değerlendirmesi Gerekli Değildir” açıklaması  29/05/2015 tarihinde   duyuru yapılmasının ardından  “Çevresel Etki Değerlendirme Gerekli Değildir” kararın/işlemin iptali talebiyle  Edirne İdare açılan dava sonucu Bilirkişi incelemesi ardından İdare Mahkemesi İPTAL kararı verdi.

Demirköy Genel Görünüm
Demirköy Genel Görünüm

Istrancalar Avrupa’nın en önemli 5 doğa alanından biri olup, Özellikle de Ruhsat alanı yaban hayatın yaşam alanıdır. Söz konusu ruhsat alanı içinde yüzlerce su kaynağı ve bunların bitişiği ile oluşan onlarca dere içilebilir saflıktadır.

SONDAJ SAHASI DEMİRKÖY İLÇESİNİN İÇME SUYU SU KAYNAKLARININ BULUNDUĞU  ALANDIR.

Demirköy içme suyu kaynaklarının da bulunduğu bölgede  eşsiz flora ve faunasıyla, Istrancalar’ın nadir eko sistemlerinin bulunduğu  bölgede  telafisi mümkün olmayan sonuçların yaşanmasına engel olmak, gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için DAYKO (Doğal Yaşamı Koruma vakfı) olarak, her platformda  yaşamı savunmaya devam edeceğiz..

Edirne İdare Mahkemesi, Bilirkişi Raporuna göre 2016/262 sayılı kararında

21-KARAR

1970 li yıllarda 56 kuyuda 4163 mt, 19 kuyuda da 2086 mt sondaj yapıldığı, bu çerçevede buradaki çalışmanın klasik bir rezerv belirlemeye yönelik bir çalışmadan çok, maden işletmesine geçilmeden önce yapılan bir detay çalışmayı ortaya koyma anlamına geldiği, Kırklareli Demirköy İlçesinin ekolojik tarımın, bu ilçelerde ormana bitişik köyler ise orman içi tıbbi-aromatik bitki toplayıcılığı ve organik arıcılık faaliyetlerinin, organik hayvancılığın ve ipek böcekçiliğinin geliştirileceği alanlarda gösterildiği, Demirköy ilçesinde geliştirilecek turizm yapısında ekolojik turizmin ön planda tutulacağı, bu durumun sahada yapılacak bakır madenciliği işletilmesi için uygun olmadığı, Ayrıca PTD dosyasında yer altı ve yer üstü su kaynakları ile eksiklikler olduğu bilirkişi raporunda ortaya konmuştur.

Sonuç olarak; Proje Tanıtım Dosyasının eksik ve yetersiz olduğu, Davalı idare ve Müdahil şirketin itirazları raporda yer alan bilimsel saptamaları kusurlandırıcı nitelikte bulunmadığından, dava konusu işlemin Oy birliği ile İPTALİNE karar verilmiştir” denilmektedir.

Sondaj alanına bakış
Sondaj alanına bakış

DAYKO gönüllüleri olarak, Istrancanın doğal varlıklarını ve kültürünü yok edecek yeni projelere karşı Anayasal haklarımız ve ödevlerimiz gereği “Çevre hakkı ve ödevini” yerine getiriyoruz. Yaşam alanlarını korumak için DAYKO VAKFI, Yurttaşlar, Muhtarlar, Kent Konseyleri ve Sivil Toplum Örgütleri ile birlikte, bilim ve hukuk ile işbirliği içerisinde yaşamı savunmaya devam edeceğiz.

Göksal ÇİDEM
DOĞAL YAŞAMI KORUMA VAKFI
KIRKLARELİ İL TEMSİLCİSİ

(Yeşil Gazete)

Dünya kömürsüzlüğe Türkiye tersine gidiyor – Pelin Cengiz

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

Dünya devletleri, geçen yılın aralık ayında Paris’te düzenlenen COP21 İklim Zirvesi’nde yeni bir iklim anlaşması üzerinde anlaşmaya vardı. Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi için küresel sera gazı emisyonlarının en az yüzde 55’ini temsil eden devletler veya en az 55 taraf ülke tarafından imzalanması gerekiyor. Anlaşma 22 Nisan 2016’da New York’ta imzaya açılacak. Anlaşmayı imzalamayı vaat eden ülke sayısı 120 civarında. Ülkeler, böylelikle iklim değişikliğiyle mücadele ve sera gazı emisyonlarının azaltılması konularında tarihi bir sorumluluk almış olacak. Mücadele için artık bugüne kadar olunmadığı kadar hızlı olunmak zorunda. Bu anlaşmayla birlikte fosil yakıtlara dayalı enerji üretiminin azaltılarak, yenilenebilir enerjilere geçiş sürecinin hızlandırılması öngörülüyor. Ayrıca, dünyada tespit edilmiş mevcut petrol, gaz ve kömür rezervlerinin en az üçte ikisinin yerin altında bırakılması gerekliliği de var.

Bu konuda son zamanlarda çeşitli gelişmeler yaşanıyor.

Özellikle Avrupa Birliği’nde devam eden kömürden çekilme trendine Belçika da, son kalan Langerio kömürlü termik santralini mart sonunda kapatarak dahil oldu. Böylelikle 28 AB üyesi ülkenin yedisi enerji üretiminde kömürü sıfırladı. Belçika’nın kömürü terk eden diğer ülkeleri takip etmesi, kömür endüstrisine önemli bir darbe vurdu.

Geçen hafta dünyanın en büyük özel kömür şirketlerinden ABD’li Peabody Enerji, iflas korumaya başvurarak, iflas ettiğini açıkladı. Aslında bu gelişmeyi 2015 yılında kömür endüstrisinde başlayan düşüş trendinin bir yansıması olarak görmek mümkün. Özellikle Çin ve Brezilya gibi gelişmekte olan ülkelerde kömür talebinin düşüşü sektörü zorluyor. Peabody Enerji’nin hisse senetleri son beş yılda yüzde 99 oranında değer kaybetmiş. Şirket, iflasına gerekçe olarak açıklamasında kömür fiyatlarındaki düşüşlerle birlikte Avustralya’da yaptığı yatırımların borç yükünden kurtulamamasını gösterdi.

Küresel anlamda kömürün başının dertte olduğuna dair emareler son zamanlarda giderek artıyor. Filmi biraz geriye sarıp son birkaç yılda kömüre dair ne gibi gelişmeler olmuştu, bakmakta fayda var. Aslında küresel anlamda küresel kömür ticaret hacmi 21 yıl aradan sonra ilk kez 2014 yılında azalma gösterdi. Bu gelişmede Çin’in kömür talebinin yüzde 30’lar seviyesinde gerilemesinin etkisi büyük.

Diğer yandan, kömür fiyatlarındaki düşüş trendi de kömür endüstrisine yeni yatırımlar için uygun olmadığını gösteriyor. Moody’s, kömür piyasalarına ilişkin yaptığı bir analizde, deniz aşırı pazarlarda talepten yüzde 10 daha fazla kömür üretimi yapıldığını ve bunun da kömür fiyatlarının düşmesine sebep olduğunu ifade etmişti. Beklentiler kömür piyasasının tekrar ivme kazanmasının zor olduğu yönünde.

Zira başta Avrupalı bankalar olmak üzere bankaların kömür projelerini finanslamaktan vazgeçiyor olması bu açıdan önemli bir gelişme. Türkiye’ye de kredi veren Dünya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası ile Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası üç yıl önce kömürü desteklemeyeceklerini açıklamıştı. ABD’de Bank of America ve Credit Agricole SA’den sonra Citigroup kömür yatırımlarından desteğini çeken üçüncü banka oldu. Şu aşamada kömür endüstrisinin hem öz kaynak hem de kredi finansmanı yaratmasının önündeki engeller yükseliyor.

Gelelim şirketlerin durumuna… Peabody Enerji’nin iflası tek değil. Ocak ayında ABD’nin ikinci en büyük kömür şirketi Arch Coal kömür talebindeki azalma ve artan çevresel düzenlemelerden dolayı iflas ilan etiğini açıklamıştı. Arch Coal ve ardından Peabody enerji ile beraber, 2012’den bu yana ABD’de iflas ilan eden kömür şirketi sayısı 50’ye çıktı.

Bir süredir kömür şirketlerinde karlılıkların düşmesi sebebiyle kömür yatırımlarını ya kapatmak ya da satmak yönünde bir eğilim mevcut. Dünyanın en büyük kömür üreticilerinden Anglo-American, Temmuz 2015’te Avustralya ve Güney Afrika’daki kömür madenlerini elden çıkarma kararı aldı. Dünya’nın en büyük maden şirketlerinden 140 yıllık Rio Tinto ve yine madencilik devi Bhp Billinton, kömür yatırımlarını finansal sebeplerden azaltacağını açıkladı.

Ülke bazında da kömürü terk etme kararları arka arkaya geliyor. Belçika bunu gerçekleştirdi. Dünyada ilk termik santralin 1882’de inşa edildiği İngiltere de 2025 yılına kadar tüm termik santralleri kapatacak. Portekiz, 2020, Avusturya 2025, Finlandiya ise 2020’lerde kömürü terk etmeyi planlıyor. Hollanda da aynı yönde ilerleyen ülkeler arasında. Almanya’dan da yakında kömürden çıkışla ilgili yeni haberler gelir mi göreceğiz. Kanada’daki kömür santrallerinin üçte ikisine ev sahipliği yapan Alberta, tüm kömür santrallerini 2030 yılına kadar kapatma kararı aldı. New York eyaleti de Paris Anlaşması’nın ardından ocak ayında eyaletteki tüm kömür santrallerini 2020 yılına kadar kapatacağını açıkladı.

Son beş yılda küresel düzeyde 1083 termik ünitesi devreye girerken, aynı zamanda 855 proje de iptal edilmiş. Kömürü terk ediş hızlanıyor özetle…

2012 yılını Kömür Yılı ilan eden, kömürü teşvik eden bir enerji stratejisine sahip olan ve 80 kömürlü termik santral hedefi olan Türkiye elbette bu tablonun içinde yok. Paris Anlaşması’nın ardından iklim değişikliğiyle mücadele için ülkeler kömür projelerine karşı somut politikalar üretmeye başladı. Türkiye ise dünyada çapında dördüncü büyük kömür tehdidi haline geldi. Öte yandan, dünyanın en büyük ekonomileri kömür yatırımlarından çekilirken ve kömürün enerji tüketimindeki payını azaltmayı hedeflerken, Türkiye’de yerli kömüre sağlanan teşviklere kömürden üretilecek elektrik için alım garantisinin de eklenmesi gündemde.

11

“Türkiye’de Fosil Yakıt Üretimini Sübvanse Etmenin Maliyeti” raporunun bulgularına göre, Türkiye, fosil yakıt üreticilerine yıllık tahmini 1.6 milyar dolara kadar ulaşan teşvik sağlıyor. 2013’te Türkiye sadece fosil yakıt arama çalışmalarına 500 milyon dolar kamu kaynağı aktardı. Tespit edilen en büyük sürekli teşvik, taş kömürü işletmelerine sağlanan yıllık 250 milyon ila 400 milyon doların üzerindeki teşvikler. 2007’den beri Türkiye’deki fosil yakıt projeleri için 5 milyar doların üzerinde uluslararası kamu finansmanı aldı. Bu miktarın 1,5 milyar dolardan fazlası kömür projelerine gitti. Bunlar Türkiye’nin kömür aşkına dair sadece birkaç veri. Tam da dünya kömürsüzlüğe giderken bizim tersine gittiğimizin resmi gibi…

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

10-Pelin-Cengiz

 

Pelin Cengiz

Petrol Platformları gitsin Scilla ve Cariddi Geri Dönsün!

Geçtiğimiz Pazar günü , 17 Nisan tarihinde İtalya’da bir referandum yapıldı. Bu referandumda, petrol ve doğalgaz sondajlarının ülke karasularından 12 mil açıkta yapılması ve petrol şirketlerinin süresiz izinlerine kısıtlama getirip getirilmemesi üzerine İtalyanlar’ın bir karar alması gerekiyordu. Sonuç doğa severler için hayal kırıklığı, para severler içinse mutluluk oldu.

32

 

Referandumda şirketlere büyük imtiyazlar veren yasanın kaldırması için % 85,8 EVET oyu çıkmış olmasına rağmen yasanın iptali söz konusu değil. Çünkü yasanın iptal olabilmesi için vatandaşların en az % 50 ‘sinin sandık başına gitmiş olması gerekiyor ki, bu referandumda oy veren seçmen oranı ne yazık ki % 31,19’de kaldı.

Aşk-nefret ilişkisi yaşadığım Sicilya ile aramızın her kötü oluşunda ‘Ben Torino’ya taşınıyım en iyisi‘ fikri referandumla birlikte yine gündeme geldi. Çünkü Torino ne kadar medeni ve bilinçli bir şehir olduğunu oy oranı en yüksek şehirlerden biri olmasıyla yine kanıtladı. Tabii yüksek oy kullanma oranına Basilica da sahip. Artık iki şehir de en sevdiklerimiz arasında.

Matteo Renzi sonuçlar açıklandıktan sonra yaptığı konuşmada, ‘Hükümet kazananlar arasında sayılmaz. Kazananlar, mühendis ve işçiler’ dedi. Asıl kazanan patronları anmaya kimsenin dili varmadı.

31

Peki neden oy veren vatandaş oranı %50 ye ulaşamadı? Dünden beri gazetelerde boy boy köşe yazıları, bilirkişilerin değerlendirmeleri dönüp duruyor. Bu tür referandumlar tabii ki diğer seçimlerden farklı. Hele söz konusu doğaysa sessiz sedasız bir seçim dönemi yaşıyorsunuz. Ne reklam panolarında boy gösteren politikacılar var, ne televizyonlarda propagandalar, ne de milyonlar harcanmış seçim kampanyaları. Köpeğinin boynuna astığı ya da çocuğunun eline tutuşturduğu ‘Ben oy vermeye gidiyorum’ yazılı kağıtlar ya da sosyal medyada ‘Hadi OY VERMEYE ‘ ‘’ Sİ,Sİ,Sİ’ yazan iyi niyetli ama yetersiz mesajlar ya da bir takım derneklerin, vakıfların çalışmaları dışında halkı bilinçlendirecek kampanya çalışmaları ne yazık ki yok.

Günün en yoğun olması gereken saatinde oy vermeye gittiğimiz halde sandık başı neredeyse boştu Pazar günü. İçimizden bir umutsuzluk dalgası geçti. ‘ Kötü düşünmeyelim, kötü şeyler olmasın’ diyip kovaladık o dalgaları. Lakin sonuç dilediğimiz gibi olmadı. Şimdilik…

Scilla ve Carriddi geri dönmeli

34

Şimdilik, çünkü Scilla ve Carriddi’nin geri dönmeleri gerek. Scilla ve Caridi bir zamanlar çizmenin ucunda Calabria ve Sicilya arasındaki boğazda yaşayan iki deniz canavarı. Bildiğimiz kötü kalpli canavarlardan değiller ama; biraz oburlar sadece. Yaptıkları en büyük kötülük boğazdan geçen gemileri yemek, deniz canlılarının ise yol göstericileri, balıkların koruyucuları. Uzun yıllar mutuluk içinde İtalya’nın güneyinde yaşayan bu iki canavar kanaldan geçen gemilerin bıraktıkları yağlarla, fabrikaların atıklarıyla yaşanmaz hale gelen denizi istemeseler de terketmek zorunda kalırlar. Scilla gözleri yaşlar içinde Cariddi’ye sorar: ‘ Peki artık buraya hiç dönmeyecek miyiz?’ Cariddi: ‘ Elbette döneceğiz ‘der ‘İnsanoğlu bir gün böyle devam ederlerse artık balık tutamaycaklarını anlayacak, güneşin ve rüzgarın enerji kaynağı olduğunu anlayacak, önlerine gelen her şeyi yoketmeyi bıraktıklarında biz de evimize döneceğiz.’

34-Şenay-Boynudelik

 

Şenay Boynudelik

Marmaris’li öğrencilerin el emeği göz nuru Yeşil İnci 7. sayısına da ulaştı

Marmaris Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin her sene düzenli olarak çıkardıklarıYeşil İnci dergisinin 7. sayısı da tamamlandı.

28

Eko Okullar Projesi kapsamında yayınlanan Yeşil İnci’nin yedinci sayısı da daha önceki sayılarında olduğu gibi zengin bir içeriğe sahip. 32 sayfalık derginin kapak konusu, “Sağlık için harekete geçiyoruz” olarak belirlenmiş. “Nedir şu vejateryenlik?”, “Kıyam tatlısı”, “Martılar” ve “Yaşam kaynağı tohum” da kapak sayfasında öne çıkarılmış.

Derginin editöryal yazısını kaleme alan Dilek Yüksel ve Naşide Özlü‘yü Yeşil Gazete okurlarıYeşil Atasözleri köşemizden anımsayacaklardır.

30-Yeşil İnci

İçindekiler köşesine göz attığımızda ise gözümüze, gazetemizden de bilgisini ilettiğimiz, “Ağaçlara şiir okuyan okul”un yanısıra, “Koşmak güzel şey”, Hayvan dostlar bölümünde Tiki, Sansar ile Arı, Yüzen güzelliklerde Lahoz Balığı, Uçan güzelliklerde Martı, Ağaçlarımızda Ceviz ağacı konuları çarpıyor. Yeşil İnci’de bunların yanısıra daha pek çok konu ilkokul ve ortaokul öğrencileri tarafından kaleme alınmış.

Yeşil İnci’nin 7. sayısını Yeşil Gazete muhabiri diyebileceğimiz kadar kendisinden destek aldığımızOrhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğretmeni Cihan Şen‘e sorduk.

İşte Cihan öğretmenimizin Yeşil Gazete’ye aktardıkları:

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulundan Cihan Şen öğrencileri dersi doğada işliyor
Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulundan Cihan Şen öğrencileri dersi doğada işliyor

“Dergimiz 2007 yılından beri yılda bir kez yayınlamaya çalışıyoruz. Nasıl bir sistemle hazırladığımız bir önceki sayıyla ilgili yaptığınız haberde yer aldığı için tekrar etmiyorum. Çok yoğun bir emek ürünü olduğu zaten anlaşılıyordur.

Özetle; bitki ve hayvanlarla ilgili yazılarımız tamamen yerel türlerin tanıtımı üzerine iken genel çevre sorunlarıyla ilgili yazılar da yer alıyor. En önem verdiğimiz konu yazı dilinin ilk okul öğrencilerinin bile anlayabileceği basitlikte olması.

Dergi basımı için destek bekliyoruz

Derginin basımı için her yıl sıkıntılar yaşıyoruz. İki sayfalık reklam alanımız var. Arka kapak için reklam veren firmadan baskı masrafını karşılatıyoruz. Dergiyi ücretsiz dağıttığımız için okula herhangi bir geliri olmuyor, zaten amaç gelir de değil. Fakat ön kapak arkasında yer alan reklam alanımıza reklam vermek isteyen olursa (aylardır araştırıyorum ama sadece 2 reklam bulabildim) okulun bir ihtiyacını karşılamasını talep ediyoruz. Hiç bir zaman nakit para almıyoruz.

İngilizce çevirisi de olacak

Bu yıl dergiyi İngilizceye çevirtip Marmaris’e gelen turistlere ve yerleşik olarak yaşayan yabancılara da ulaşmayı hedefliyoruz.

Dergi 3000 adet basılıp Muğla’daki tüm okullara ve Eko Okullar üyesi olan Türkiye geneli yaklaşık 500 okula dağıtılıyor.

Bu arada Yeşil Gazete’dede atasözlerinin yayınlaması çocuklar açısından çok iyi oldu. Kendilerini değerli hissettiler. Hemen paylaşımlarda bulundular. Yeşil Gazete’ye teşekkür ederiz. Sevgiler”

Yeşil İnci’nin son sayısına buradan göz atabilirsiniz: Yeşil İnci Sayı 7

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

İskenderun’da nefret cinayeti

İskenderun’da bir eşcinsel öldürüldü. Nefret cinayeti sonucu yaşamını yitiren A.K’nın arkadaşı, “Eşcinsel arkadaşımın ölümü unutulmasın. Nefret öldürüyor” dedi.

Kaos GL’den Yıldız Tar’ın haberine göre Hatay’ın İskenderun ilçesinde bir eşcinsel erkek yaşadığı evinde ölü bulundu. Dün gece bilinmeyen kişi veya kişilerce bıçaklı saldırı sonucu hayatını kaybeden A.K’nın cenazesi yapılan incelemenin ardından Adana Adli Tıp Kurumu’na gönderilmek üzere İskenderun Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı.

24

İskenderun yerel basını 8gunhaber.com cinayeti “İskenderun’da sır cinayet” olarak duyurdu. KaosGL.org’a ulaşan A.K’nın arkadaşı ise yaşananların nefret cinayeti olduğunu belirtti.

İsmini vermek istemeyen tanık, son zamanlarda İskenderun’da baskı ve nefretin arttığını söyledi. İskenderun’daki LGBTİ toplumu olarak cinayetin aydınlatılmayacağını düşündüklerini belirtti ve ekledi:

“İskenderun küçük bir sahil şehri ve herkes birbirini tanıyor. İstediğin gibi yaşayamıyorsun. Yaşarken kostüm giymek zorunda kalıyorsun. Nefret cinayetine kurban gittiğinde de unutuluyor. Üstü örtülmek isteniyor. Eşcinsel arkadaşımın ölümü unutulmasın. Nefretin öldürdüğü bilinsin istiyorum. Katil ya katiller kim bilmiyoruz ama nefret cinayeti olduğuna eminim. Sebep bariz belli ama basında ‘sır cinayet’ diye başlık atıyorlar.

2013 yılında işlenen bir başka nefret cinayetinde polis resmen bizle dalga geçmişti. Adamın ölmüş fotoğraflarına bakıp dalga geçmişlerdi. ‘Daha fazla ortalığı kirletmeden gitti’ dediklerini hatırlıyorum. Haliyle bu cinayette de olumlu bir gelişme beklemiyorum.”

 

(Kaos GL)

Floryalılar direndi ve kazandı: Tren istasyonu yerinde kalıyor

Marmaray kapsamında yenilenen Gebze-Halkalı banliyö tren hattı üzerindeki tarihi Florya istasyonunun, Sayıştay’ın ‘kaçak’ dediği Akvaryum Kompleksi (AVM ve otel de var) ve lüks restoranlar bölgesine kaydırılmasından vazgeçildi.

Diken’den Ali Dağlar’ın haberine göre Florya ve Atatürk Ormanı Koruma Dayanışma ve Kültür Derneği (FLODER), bölgedeki nüfus yoğun beş semte hizmet veren Atatürk Köşkü karşısındaki istasyonun yaklaşık 800 metre uzağa taşınmasına karşı binlerce imza toplayıp İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na (İBB) başvurmuş, İBB de Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü’ne talebi ileteceği sözü vermişti. Genel müdürlük, derneğe Florya istasyonunun yerinde kalacağı, Akvaryum Kompleksi önüne yeni bir istasyon yapılacağını bildirdi.

23

FLODER Başkanı Taner Dayı “Halkın istasyona ulaşımını zorlaştıran, kamu yararına aykırı karardan vazgeçilmesine sevindik. Mücadelemiz sonuç verdi” dedi.

Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü, Bölge Müdür Vekili Mehmet Ziya Erdem imzasıyla FLODER’e verilen yanıtta mevcut istasyonun yıkılıp yerinde yeniden yapılacağı da belirtildi.

Marmaray hattının Gebze-Halkalı arasına uzatılması kapsamında Kazlıçeşme-Halkalı hattı 2013’ten bu yana kullanılmıyor. Rayların sökülerek, inşaat faaliyetlerinin başladığı hattaki Florya istasyonunun‘Gebze–Halkalı Banliyö Hatlarının İyileştirilmesi’ kapsamında kaydırılması kararı alınmış, istasyonun taşındığı İBB’ye ait arazi 25 yıllığına bedelsiz olarak Demiryolları Limanlar ve Hava Meydanları GM’ne (DLH) devredilmişti.

 

(Diken, Kuzey Ormanları Savunması)

Kilis’e roket düştü: 4 ölü, 6 yaralı

Suriye’den ateşlenen toplam 4 roket mermisi, Kilis’te çeşitli yerlere isabet etti. Kilis Valiliği, 3’ü çocuk 4 Suriyelinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Suriyeli çocuklar, babalarını iç savaşta kaybeden yetimlerin kaldığı apartmanda yaşıyordu.

22

Suriye’den atılan 4 roket mermisi, Kilis’te şehir merkezinin çeşitli yerlerine isabet etti. Kilis Valiliği, üçü çocuk 4 Suriye vatandaşının hayatını kaybettiğini açıkladı. Valilik açıklamasına göre roketler 14.38 – 16.40 saatleri arasında düştü. Patlamalarda 1 Türk vatandaşı ile 5 Suriyeli de yaralandı. Açıklama şöyle:

“Kilis şehir merkezinin muhtelif yerlerine 18.04.2016 tarihinde 14:38 – 16:40 saatleri arasında Suriye’den atıldığı tespit edilen 4 roket düşmüştür. Olayda Kilis’te yaşayan 4 Suriye vatandaşı (3’ü çocuk)  hayatını kaybetmiş olup, 1 vatandaşımız ile 5 Suriye vatandaşı yaralı olarak Kilis Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alınmıştır.”

Yetimlerin kaldığı apartmana isabet etti

3 çocuğun öldüğü binada, babalarını iç savaşta kaybeden sığınmacı çocuklar kalıyordu. Anadolu Ajansı’nın haberine göre, İl Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri Şube Müdürlüğü ekipleri, roket mermisinin düştüğü Sampak Apartmanı’ndaki çalışmalarını tamamladı. Mermi parçaları incelenmek üzere İl Emniyet Müdürlüğüne götürüldü. Hasar oluşan bazı binalarda temizlik yapıldı. Roket mermisinin düştüğü binanın Fatih Sultan Mehmet Derneğine ait olduğu öğrenildi. Yaklaşık bir yıl önce binayı kiralayan derneğin, babalarını savaşta kaybeden yaklaşık 30 çocuğa anneleriyle barınma imkanı sağladığı belirtildi.

Dernek başkan yardımcısı Abdulgani Şevag, “Gerçekten çok acı bir olay yaşadık. Çocukların babaları savaşta şehit oldu. Bu çocukların şefkate ihtiyacı vardı. Biz de elimizden geldiğince onlara destek oluyorduk. 3 katlı binada 9 Suriyeli aile yaşıyordu.” dedi.

Şevag, patlamada yaralanan 3 çocuğun halen yoğun bakımda olduğunu dile getirdi.

Bu arada dernek yetkilileri, basın mensuplarına roketin düştüğü binayı gezdirdi. Çatı katına isabet eden merminin yaklaşık 60 santimetre çapında delik açtıktan sonra binanın birinci katına düştüğü görüldü. Bunanın çatı katı yerle bir olurken, alt katlarında da büyük hasar oluştuğu gözlendi.Öte yandan, hayatını kaybeden Suriyeli yetim çocukların cenazelerinin yarın Kilis’te defnedilmesi bekleniyor.

 

(Al Jazeera Türk)