Mevzuat temelden düzelmiyor. İnverter ve depolama sistemleri hızla gelişiyor.
Bir iyi bir de kötü haber. Yukarıdaki cümleler işte öztüketim için elektrik üretimi döneminin geldiği şeklinde yorumlanabilir. Kabaca kurulu gücü (hane başına) 3 kW’a kadar olan mini güneş santrallerinin, Yurttaşların elektrik Santrallerinin (Y.E.S.’lerin) zamanı geldi.
Güneş enerjisinden elektrik üretmeyi savunanların çoğu “Yerinde üretim, yerinde tüketim”i de savunuyorlar. Bu çerçevede Güneş Gönüllüleri öztüketimi esas alarak toplumun kayda değer bir kesimini üretici yapmayı, başka ülkelerdeki olumlu örneklerin gösterdiği gibi tüm ülkeler için geçerli, evrensel bir hedef olarak görüyorlar. Bunun bireysel olması yahut kooperatif üyeliği ya da apartman /site birlikleri yoluyla gerçekleşmesi birincil önem taşımıyor. Yurttaşlara Enerji Santrallerini (Y.E.S) kurmalarını öneriyoruz. Tutulacak yol en az zaman/emek gerektiren yol olmalı.
Güneş enerjisinden elektrik üreten farklı kesimler arasında enerji şirketleri tümüyle satmak için üretirken, endüstriyel çatılarda ihtiyaç için üretilip fazla olan enerjinin şebekeye verildiğini görüyoruz. Bu kategoride mahsubi sayaç kavramı kullanılıyor. Evinin çatısında üretip fazla olanı şebekeye veren bireysel üreticiler de var. Burada „fazlalık“ ifadesi göreceli bir ifade. Bir aile için 3kW kurulu gücün akü kullanılması halinde yeterli olacağını kabaca varsayarsak burada mahsubi sayacın anlamı kalmıyor. Çünkü güneşten elektrğin fiyatı şu an için cazip görünse de burada elde edilebilecek kar yahut cirolar üzerinde konuşmaya değecek miktarlar değil. Ayrıca bürokrasi ile uğraştığına değmez diye düşünülüyor. İşte bu segment Türkiye’de solar elektrik üretiminde diğer ülkelerde olduğu gibi belirleyici rollerden birişini oynacak olan segment. Burada ise yaprak kıpırdamıyor.
Akü ve invertör teknolojilerindeki son yıllardaki gelişmeler ise artık şehrin göbeğinde dahi şebekeden bağımsız yalnızca öztüketim için üretmeyi mümkün kılıyor. Beri yanda solar elektrik ihtiyacın sadece bir kısmını karşılasa da çok bakımdan anlamlı oluyor. Bu nedenle bu segmenti „ 1-3 kW arası kurulu gücü olan, akülü, (gerektiğinde şekeden destek alabilen) akıllı invertörlü parsiyel (kısmi) öztüketim modeli olarak tanımlayabiliriz.
Pazar için değil, kendi tüketimi için üretim yapan üreticinin durumu Günısıdan sıcak su elde eden insanlara benziyor. Bunlar tüketmek üzere üretenler, bu bir bağ evi olabilir yahut bir apartman dairesi. Şebekeden ancak ihtiyaç halinde – akıllı invertör buna karar veriyor- cereyan çekiyor. Kurulu gücünüz düşük ise bu daha sık gerçekleşiyor.
Güneş gönüllüleri bu akülü, akıllı invertörlü (kısmi) öztüketim modelini yalnızca önermekle kalmamalı, bunun finansmanı için de çözümler önermelidir. İhtiyaç sahiplerini potansiyel destekçilerle buluşturacak pilot çalışmalarla sosyal projelerle yurttaş enerjisi hızla tutunabilir.
Kurulu gücün optimal olması gerekli değildir. Amortisman ya da yatırımın ne kadar zamanda geri döneceği tartışmasına yer yoktur.
Ne kadar çok insan kısmen de olsa üretici olursa çatılarda paneller göze çarpmaya başlarsa bu işte görünür olmayı beraberinde getirecektir.
Solar elektrik teknolojisi büyük bir teknolojik devrim. Devasa kömür santralinin yahut nükleer santralin yerine deyim yerinde ise onbinlerce mini santral. Ama bunun gerçekleşmesi milyonlarca insana bağlı. Bütün devrimler gibi…
Geçen ayki yazımda, hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların insana uyarlanmasındaki yanılgı ve problemleri ele alacağımızı yazmıştım. Ancak bir hekimin bu sorunları ele almasının daha çarpıcı olabileceğini düşünerek, Deneye Hayır Platformu Bilim Komitesi üyesi, Medipol Üniversitesi Hastanesi’nden Dahiliye Uzmanı Oğuzcan Kınıkoğlu ile hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaları konuştuk.
Oğuzcan Kınıkoğlu
Kendisi hem bir hekim, hem de bir hayvan hakları savunucusu. Bu kısa söyleşiyi paylaşmak istiyorum…
***
Yağmur Özgür Güven: Günümüzde bilim insanlarının çoğunluğunun, geçerliliğine inanmasalar dahi, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin arkasında durduğunu açıkça görüyoruz. Bir hekim olarak deneylerde hayvanların kullanılmasına karşı tepkin ne zaman ve nasıl gelişti? Bununla ilgili yaşadığın bir deneyim oldu mu?
Oğuzcan Kınıkoğlu: Tıp fakültesi 1 ya da 2. Sınıftaydım, fizyoloji dersleri alıyorduk. Çok sevdiğim bir fizyoloji hocam vardı, ders aralarında kendisiyle iki yakın arkadaş gibi sohbet ederdik. Bir gün fizyoloji laboratuvarına gideceğimizi söyledi, ne yapacağımızı bilmiyordum tabi. İçeri girmemle büyük bir şok yaşadım. Onlarca beyaz sıçan kafeslerde hapsedilmiş, arka ayakları üzerinde kalkıp kafesten çıkmak için çabalıyorlardı.
Ellerine giydiği sert eldivenler, yanında sırıtan asistanıyla masanın bir tarafında fizyoloji hocam, diğer tarafında ise şaşkın ve dehşete kapılmış bir şekilde ben duruyordum. Sanki vahşi batı filmindeki düello yapan kovboylar gibiydik. Bir sıçan kaptı kafesten, ilaç zerk etti vücuduna sonra da minyatür bir giyotinle kafasını kopardı, ardından bütün kaburgalarını ufak bir makasla keserek karınca büyüklüğündeki sıçan organlarını bizlere gösterdi. Şimdi hepimizden bunu yapmamız bekleniyordu.
Dehşete kapılmıştım. Hiç unutmam hemen sınıftan çıkıp babamı aramıştım. “Ben yapmak istemiyorum” dedim. Babam da bana “yapma tabi, hala bu tür uygulamalar mı var” demişti. Bir tıp fakültesi öğrencisi olarak sıçanın vücudundan ne öğrenmem bekleniyordu bilmiyorum. Sıçanı öldürmediğim için ne kaybettim ya da öldürenler ne kazandı onu da bilmiyorum. Ama günümüzde teknoloji bu kadar gelişmişken, 3 boyutlu gerçeklik simülasyonları bile çıkmışken, başka canlıların öldürülerek deneyim kazanılması ya da tababet öğretilmesi vicdansızlık ve çağ dışılıktır.
Yapılan araştırmalar da bu söylenilenleri destekler nitelikte. Bir grup tıp fakültesi öğrencisine fare diri kesimi yaptırılıyor, diğer grup öğrenciye ise aynı konunun eğitimi bilgisayar üzerinde veriliyor. İki grup kıyaslandığında bilgisayarla eğitim gören öğrencilerin aynı sorulara diri kesim yapan öğrencilere göre daha iyi cevap verdikleri görülüyor. Bahsettiğim çalışma 1996 yılına ait. Demek ki günümüzdeki teknolojik şartlarla çok daha iyi sonuçlar elde edilebiliriz.
Yağmur Özgür Güven: Peki sence hayvan kullanımı bir geleneğin sürdürülmesinden ibaret olabilir mi? Neticede çalışmalarında hayvanları kullanan kişiler üzerinde yapılan anket çalışmalarını incelediğimizde, yarısından fazlasının aslında bunu güvenilir bulmadığını ancak hayvan üzerinde çalışmaya devam ettiğini görüyoruz. Bu ikilemin sebebi ne olabilir?
Oğuzcan Kınıkoğlu: Gelenek ve bence maalesef kişisel çıkarlar.
Yalnızca Türkiye’de her yıl 450.000 hayvan deneylerde kullanılıyor. Hangi ilacı bulmuşuz? Hangi hastalığın gelişimini ya da tedavisini aydınlatmışız? Çok az, ancak hayvan deneyleri sayesinde birçok kişinin doçentlik dosyasını doldurduğumuza eminim.
“Hayvanlar üzerinde denenen ve güvenli denilen ilaçların yalnızca %8’i insanlarda da güvenlidir.”
Yağmur Özgür Güven: Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaları etik tartışmalardan sıyırmak ve dokunulmaz kılmak için yüzyıllardır insan sağlığı ve geleceği öne sürülür. Deney karşıtları da insanlık düşmanı gibi lanse edilir. Bir hekim olarak senin fikrini öğrenmek istiyorum; hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların insana sağladığı faydalar iddia edildiği gibi tartışılmaz mı?
Oğuzcan Kınıkoğlu: Hayvanların fizyolojisi ve anatomisi insanlarınkinden farklıdır. Bu yüzden hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalardan elde edilen veriler insanlar üzerinde direkt olarak uygulanamaz. Bugün yeni bir ilacın piyasaya çıkabilmesi için önce hayvanlar üzerinde denenmiş olması gerekir. Ancak, denendikten sonra yan etki göstermemesi, insanlar üzerinde de yan etki göstermeyeceği anlamına gelmez. Aynısı tam tersi için de geçerlidir. Romatizma ilacı vioxx yıllar önce yalnızca ABD’de 160.000 kişinin ölümüne yol açmıştır. Bu ilaç da diğerleri gibi hayvanlar üzerinde denenmiş ve yan etki saptanmamıştı.
Bu örneklerin sayısını arttırabiliriz. Zomepirac, bromfenac, phenylbutazon hayvan deneylerinde yan etki saptanmayan, ancak insanlarda ölümcül yan etkiler gösteren ilaçlardan yalnızca birkaçıdır. Çalışmalar da gösteriyor ki geliştirme sürecinde hayvanlar üzerinde denenen ve “güvenli” denilen ilaçların %92’si insanlar üzerinde tehlikeli yan etkiler gösteriyor ve ilaç geliştirilmesi durduruluyor. Yani hayvanlar üzerinde denenen ve güvenli denilen ilaçların yalnızca %8’i insanlarda da güvenlidir. Sanırım esas tartışılması gereken insan sağlığını hiçe sayan bu yöntemlerin hala neden kullanıldığıdır.
Tıp dünyası bugün hayvanların beyin damarlarını önce suni olarak tıkıyor ardından 114 farklı ilaçla duruma müdahale edebiliyorlar. İnsanlarda ise bu ilaçların hiçbiri işe yaramıyor. Günümüz ilaç sektörü hayvanlarda inme tedavisinde gerçekten oldukça başarılı. Öte yandan bugün sıkça kullandığımız penisilin, aspirin, parasetamol gibi ilaçlar daha önce hayvanlarda denenmiş ve büyük yan etkiler saptandığı için insanlar tarafından kullanımları ancak gecikmeli olarak yıllar sonra olabilmiştir. Yalnızca ilaç gelişimi için de değil aynı zamanda hastalıkların anlaşılması için yapılan hayvan deneyleri de kayda değer sonuçlar ortaya koymamaktadır. İncelenen çalışmalar bunu açıkça gösteriyor. Hayvanlar üzerinde yapılan 1183 çalışmanın yalnızca 4 tanesi direkt insan sağlığı ile ilgili çalışmalarda kaynakça olarak kullanılmıştır.
Yağmur Özgür Güven: Yaşam hakkı savunucusu Abdullah Onay, hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarla ilgili şimdilerde emekli olmuş bir cerrah ile çarpıcı bir söyleşi yapmıştı ve söyleşide, 1960-70’lerdeki uygulamalara dair ayrıntıları dehşetle okuduk. Günümüzdeki mevcut uygulamalar elbette farklı ve kısıtlamalar da daha fazla ama gelişmeler hayli yavaş ve ihlaller sürüyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneysel çalışmaları içeren bir “database” halen yok, dolayısıyla tekrar deney konusu var. Bu konuda neler söylersin?
Oğuzcan Kınıkoğlu: Yazıyı ben de okudum, gerçekten birkaç kere okumayı bırakacak noktaya geldim. Çok acı uygulamalar. 30-40 sene önce, köpeklerin yakılması sonrasında midelerinde neden ülser çıktığı araştırılmış. Söyleşiyi yapan doktorun dediğine göre bu deneyler doçent olmak için gerekiyormuş ve onlarca köpek bu yüzden öldürülmüş.
Bugün hala ağır yanığı olan insanlarda midede ülser olur, peki tedavi? 30 yıldır aynı. Deneylerin ne kadar işe yaradığı tartışılırken bir de hayvanlar üzerinde yapılan deneysel çalışmaların yarısı istatistiksel olarak anlamsız çıkmış.
Çalışmaların power analizi iyi yapılmıyor. İstatistiksel olarak anlamlı çıkması için bazen gereken sayıdan çok daha fazla hayvan deneylere alınıyor, bazen de az hayvan çalışmaya alınıyor ve çıkan sonuç hiçbir anlam ifade etmiyor.
“Akademisyenler hayvan deneylerine yönleniyorlar. Bunun da altında yatan en büyük sebep kariyer kaygısı”
Yağmur Özgür Güven: Özellikle batıda güvenirliği kabul edilmiş çeşitli alternatif yöntemler olduğunu ve yeni yöntemler geliştirmek için çalışıldığını biliyoruz. Hatta, hayvan kullanmak için etik kurulları alternatif yöntemlerin olmadığı konusunda ikna etmek gerektiğini de… Ülkemizdeki yerel etik kurulların hayvan kullanımının azaltılması için dikkate alması gereken en önemli şey nedir?
Oğuzcan Kınıkoğlu: Bu kurullarda bulunan insanların işin hem etik hem de bilimsel boyutunu iyi bilmeleri gerekir. 1183 çalışmanın yalnızca 4 tanesi insan sağlığı ile ilişkilendiriliyorsa burada yanlış olan bir şeyler var.
Söylediğin gibi alternatif yollar çok arttı, artık akciğer dokusunu organ çipiyle taklit edebiliyor alveol ve damar arasında gaz alışverişini gözlemleyebiliyoruz. Bu sayede de akciğer hastalıklarını modelleyebiliyoruz. İlaç yan etkilerini hücre kültürlerinde gözlemleyebiliyoruz, bu örnekleri daha da arttırabiliriz.
Etik kuruldaki insanların yenilikleri hepimizden daha iyi bilmeleri ve araştırmacıları alternatif yollara yönlendirmeleri gerekiyor. Hatta her başvurana 1183 çalışmanın yalnızca 4’ünün insan sağlığı ile ilişkilendirildiğini söyleyebilirler. Ancak maalesef biliyorum ki akademisyenler tam tersi hayvan deneylerine yönleniyorlar. Az önce söylediğim gibi bunun da altında yatan en büyük sebep kariyer kaygısı.
Ayrıca her başvurunun power analizi detaylıca incelenmeli, anlamsız sonuç çıkacağı ön görülen başvurular reddedilmelidir.
Yağmur Özgür Güven: Sen aynı zamanda bir vegansın. Hem hayvan hakları hem de deney konusundaki ilke ve görüşlerin, meslektaşların tarafından nasıl karşılanıyor?
Oğuzcan Kınıkoğlu: Tıp fakültesinde ilk derste öğretilen şey “primum non nocere- önce zarar verme” dir. Bunu hayatımın her alanında uygulamaya çalışıyorum. Hissedebilen tüm canlılar için. Ama en yakınımda olan insanlar bile “zarar vermeme” çabamla dalga geçiyorlar.
Veganlık için; “biz yemezsek hayvanlar dünyayı ele geçirmez mi” diyen de var, “herkes vegan olursa her yer tarla olur o zaman” diyen de. Hayvan deneylerine karşı oluşum nedeniyle “Hasta olursan sana ilaç yok diyen” de var, “o zaman yeni geliştirilen ilaçları sizin (sen de dahilsin buraya) üzerinizde deneyelim” diyen de.
Önceleri zarar vermeme çabamla dalga geçildiği için bozulurdum. Sonra gerçeğe inanmanın 3 aşaması olduğunu hatırladım. 1. Evre: dalga geçme 2. Evre: karşı çıkma 3. Evre ise: kabul etme. En azından dalga geçseler bile bu yola girdiğimiz için mutlu oluyorum artık…
Yalnız bu süreçte şunu fark ettim, meslektaşlarımın hayvan deneyleri ile ilgili daha çok bilgilendirilmeleri gerekiyor. Çünkü kiminle konuştuysam tıbbın gelişimi için hayvan deneylerinin şart olduğunu ve bu deneylerin kesin ve doğru sonuçlar verdiğini düşünüyorlar. Bilimsel gerçekleri konuştuğumuzda ise oldukça şaşırıyorlar. Görünen o ki maalesef hayvan deneyleri yapan insanların bile bu konuda yeterli bilgileri yok. Bu yüzden önümüzde kat etmemiz gereken çok uzun bir yol var.
Yağmur Özgür Güven: Hekimlerin bu konudaki net duruşu ve dürüstlüğü gerçekten çok değerli. Bu yüzden sana hayvanlar adına yürekten teşekkür ediyorum.
Oğuzcan Kınıkoğlu: Bu konudaki duyarlılığın, çabaların ve yol göstericiliğin için ben sana teşekkür ederim.
1940’lı yıllar. Köydeyiz. 4-5 yaşlarında olmalıyım. Yukarı mahalledeki, köye bitişik Çukurova Harası’nda çalışan memur bir ailenin evine konuk oluyoruz. Sihirli kutuyla orada tanışıyorum. Sierra marka radyonun uzun dalgasında bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı anlatılıyordu. Adı geçen futbolculardan Bülent, Cihat kalmış aklımda. Kutunun içine girercesine dinliyorum anlatılanları. Böyle bir aygıta sahip olmadığımız için de üzülüyorum.
Babam Abdi Özürküt
Aradan bir-iki yıl geçti sanırım. Babam, doğduğu ilçeye, Diyarbakır-Piran’a (bugünkü Dicle) gitmişti. Dönüşte oraya has armağanlar getirmişti. Köydeki arkadaşlarım sokakta oynarken, babamın Piran’dan radyo getirdiğini söyleyince bir koşu eve gittim. Ne radyo, ne de radyoya benzer bir kutu vardı evde. Babama sorarak öğrendim; meğer babam Piran’dan gelirken Hüso Rado adlı akrabamızı da beraberinde getirmiş. Bunu duyan çocuklar da babamın radyo getirdiğini sanmışlar.
Bizim eve radyonun girişi çok daha sonra, 1950’li yılların başında oldu. Köyün bakkalı, Vidor marka radyoları getirmişti köye. Nazı geçtiği ailelere de parasını pamuk satışında almak üzere; evine kadar getirip teslim ediyordu. Radyonun yarısı kadar büyüklükte Berec marka pille beraber bizim eve de getirildi radyo. En çok “Ajans” diye tanımlanan haber bültenleri için kullanılıyordu radyo. Ama benim ilgi alanım daha çok folklor saati olmalı ki, Muzaffer Sarısözen‘in yumuşak, tatlı sesiyle sunduğu “Yurttan Sesler”i ve “Bir Türkü Öğreniyoruz“u bugün gibi anımsıyorum.
Köye elektrik bağlanmasına kadar, yani 1963-64’lü yıllara kadar bu Berec marka pillerle kullanıldı radyolar. O yıl üniversite tatilinde köye dönüp bir dernek kurmuştum. İlk elektrik de öyle gelmişti köye. Ama evlere değil de köy sokaklarını aydınlatmak için Çukurova Harası’ndan almıştık elektriği. Yıkılan köy okulumuz yerine de o dernek aracılığı ile yeni bir okul yaptırmıştık.
Eski okulu taşıyoruz (R. Baş, Yaşar Özürküt)
Bu Vidor radyonun benim meslek seçimime çok etkisi oldu. Şundan belli ki: İlkokul mezuniyeti sonrasında, baş öğretmenimiz Ahmet Genç ödül olarak bizi ilçemiz Ceyhan’a götürdü. Postaneye götürüldük. Telefonla tanıştık. Sırayla hepimize ahizeyle konuşma fırsatı verildi. Karşımdaki PTT memuru ile o kadar rahat konuşmuştum ki, öylesine güzel sorularla telefonun niteliğini sorgulamıştım ki, Ahmet Genç’in çok kısıtlı ‘Aferin’lerinden birine mazhar olmuştum. Bu deney benim yıllar sonra, TRT mikrofonlarına kadar uzanan meslek sürecimde önemli bir etken olmuştu.
Bir diğer meslek aracımız olan daktilonun da önemli bir anısı var bende. Köy muhtarı olduğu yıllarda, geniş avludaki odalarımızdan birini, muhtar odası, halkevi gibi kullanılmak üzere ayırmıştı babam. Orada bir daktilo görmüştüm. Babamın muhtarlığı sona erene kadar o daktilo ile oynadığımı anımsıyorum.
Sonra okullu oldum. Birden ikiye, pekiyi ile geçersem, babam bana daktilo alma sözü vermişti. Sonra o söz ikiden üçe; üçten dörde… beşe geçilince yerine getirilecekti. Olmadı. İlkokul mezuniyeti sonrası bile, bir daktilom olmamıştı. İlkokuldan sonra, üç yıllık Ceyhan Ortaokulu’na gitmiştik.
Ortaokul sonrası babamın yönlendirmesi ile Ticaret Lisesi okumak zorunda kalmıştım. Oysa ne matematiğe ne muhasebe işlerine ilgi duymuyordum. Daha ortaokul sıralarında, kitapçılardan kiraladığım romanları, köyde gaz lambası ışığında, ilgiyle okuyordum. Yazmaya başlamış mıydım? Pek sayılmaz. Ama, Ticaret Lisesinde iken, Muaffak dayım ve üvey ağabeyim Hanefi ile köydeki bir av macerasını edebiyat öğretmenimiz Duriye Hanım’ın ödevi olarak yazmıştım. Çok beğendiği için, ödevime on numara verirken, okulun duvar gazetesinde de yayımlatmıştı.
Adana, Mercimek Köyü
Yağmurlu ve soğuk bir kış günü, köyümüzün kıyısından geçen Ceyhan Irmağı kenarındaki ormanlık Köklü Bucağı’na yaban kazı-ördeği avına gitmiştik. O zaman Ceyhan Irmağı üstüne kurulan barajlar yoktu. “Gölcihan” diye adlandırılan, genişçe bir su birikimi vardı ırmak kenarında. Göl kenarı ve ırmak boyunca da çoğu; yerel halkın “sıtma ağacı” dediği “Okaliptüs” ağaçlarının ve yaban yemişgenlerinin, böğürtlenlerin olduğu, yemyeşil bir örtü vardı. Ben on dört-on beş yaşlarında olmalıydım. Tüfek kullanmıyor, ancak vurulan kuşları toplayıp, yanımızda götürdüğümüz fileye dolduruyor, sırtlanıp taşıyordum.
Dayımın vurduğu yeşilbaş bir ördek, yaralanmış ama kanadı kırıldığı için, uçamıyordu. Son gücüyle, kendini ırmağın içine atmıştı. Suyun akımına uyarak, aşağı doğru akıp gidiyordu. Aslında, epey yaban kazı ve ördeği vurmuştu dayım. Ama, illaki suya düşen yeşilbaş ördekteydi gözü… Sürekli yanında gezdirdiği av köpeğini kışkırtıyor. Irmak içindeki ördeği göstererek; “Mas bas” diye bağırıyordu. Ama köpek oralı değildi. Ya kuşu göremiyor ya da suyun dalgasından korkarak, görmemezlikten geliyordu. Yaralı ördeğin sudaki akışına ayak uydurarak biz de ırmak kıyısında yürüyorduk. Arada bir suya batıp çıkan ördeği gördüğümüzde bağırarak, görmeyenlere yerini tarif ediyorduk. Sonuçta, ördek ırmağa eğilmiş bir ağacın dallarına takıldı. Hızla akan ırmağın dalgaları, yeniden ördeği önüne katıp sürükleyebilirdi. Hanefi ağabeyim, soyunup ırmağa atladı. Yarı canlı ördeği yakalayıp, sudan çıktı. Ama ağabeyim de tir-tir titriyordu. Bir yandan yağmur yağıyor; öte yandan soğuk bir rüzgâr esiyordu. Üstelik yakında sığınacak bir mekân da yoktu. Köye bitişik olan Çukurova Harası’nın ırmak kenarındaki, santral motorunun mekânı da epey uzaktaydı.
Ağabeyimin titreye titreye, ördeği sudan çıkarması beni çok etkilemiş olmalı ki, öyküyü olduğu gibi aktarıp;” Hanefi Ağabeyim sudan bir tek yeşilbaş ördeği çıkarmakla kalmadı. Zatürre denen illeti de kaptı buz gibi sudan. Bu da onun ölüm sebebi oldu” gibi bir finalle bitirmiştim öyküyü. Yazdığım öykünün okulun duvar gazetesinde yayımlanmış olmasına sevinen ağabeyim; “Beni zatürre yapıp öldürmüşsün ama, eline sağlık. Güzel bir yazı olmuş. Yazmaya devam et” demişti. Hanefi Ağabeyim, daha sonra Kore Savaşına gönüllü katıldı. Savaşın yavaşladığı döneme rastladığı için, sağlıkla döndü Kore’den. O da benim gibi, Ticaret Lisesi okumak zorunda kalmış; ancak okulu bitirememişti. Okumayı çok severdi. Kore’den, iki büyük valizle dönmüştü. Valizlerden birisinde, sigara, çakmak, müzikli albüm gibi armağanlar vardı. Diğer valiz ise silme kitap doluydu. Özellikle Bütün Dünya, Mayk Hammer, Sherlok Holmes gibi avantürlerin yanı sıra, Esat Mahmut Karakurt‘lar, Kerime Nadir‘ler, Halide Edip Adıvar‘lar, Reşat Nuri Güntekin‘ler gibi yazarların kitapları da vardı. Artık kitap kiralamadan okuyacak o kadar çok kitabım olmuştu ki, sevinçten uçuyordum.
Abim Hanefi Özürküt
Duvar gazetesinde yayımlanan öykümü doğrularcasına, Hanefi ağabeyim Kore’den dönüşünde hastalandı. Hem de ciğerden. Hem de zatürre olarak yattı hastanede. O av gününün ne derece etkisi oldu bilemem. Ama, annesini erken yaşta yitirdiği için, üvey yaşam onu çok zorluyordu. Okulu terk ettiği için, köy koşullarında sevmediği işlerde çalışmak zorunda kalmıştı. Demirhanede demirci çıraklığı, araba sürücülüğü, ırgatlık yaparak yaşamını sürdürmek zorunda kalmıştı. Bu da onu çok yormuştu. Yirmi beş yaşında, zatürreden yitirdik ağabeyimi. Ben onun bitirerek, diplomasını alamadığı Adana Ticaret Lisesi’nde son sınıf öğrencisiydim o zaman. Aldığım eğitimi sevmiyordum. Ama köyde bakkallık yapan bir arkadaşımın babasının etkisiyle, babam da beni ticaret lisesi okumam için zorlamıştı. Ceyhan ortaokulunda okurken birlikte ev kiraladığımız arkadaşımdan ayrılmadan, yine Adana’da bir oda kiralayarak, sürdürdük eğitimimizi.
Sonuç olarak Ticaret Lisesi sonrası, ancak Yüksek Ticaret okullarına gitme şansımız vardı. Oraya girmek için de sınavı kazanmak gerekiyordu. 1959 yılında girdiğim sınavı kazanarak, yüksek okul öğrencisi olmuştum. 1964 yılında mezuniyet sonrası, diplomama uygun işlere girip çıkmak zorunda kaldım. TBMM Saymanlığı, İmar İskân Bakanlığı gibi bürokratik işlerden istifa ederek ayrıldım. İşsizlik yaşadım.
Yüksek Ticaretten bir hanım arkadaşımın TRT’de prodüktörlük sınavını kazanarak, isim anonsu ile yaptığı programlar, beni de teşvik etmişti. 1970 yılında TRT’nin prodüktör, spiker, muhabir gibi yayın elemanları için açtığı sınava girerek, hayalimdeki mesleğe 17 Nisan 1971’de Ankara Radyosu’nda başlamış oldum. İsteyerek radyoyu seçmiştim. Televizyonu yeğleyen Nazmi Kal, Puna Pamir, Uğur Dündar, Neslihan Gence gibi on beş kadar arkadaşa karşılık, Nail Ekici, Tuba Kayahan(Ayberkin), Lale Çankaya, Mehmet Koç, Mesut Özgen, Tevfik Yılmaz, Ekin Dikmen, Fatma Günbulut, Fatma Layık gibi on beş kişi de Türkiye Radyoları’nın çeşitli kentlerdeki radyolarında görev almıştık.
Sekiz aylık kurs sürecinde, birçok öğreticimiz olmuştu. Ama, özellikle TRT Radyo Dairesi Başkanı olarak, kurslarımızda öğreticilik yapan Turgut Özakman’ın mikrofona ilişkin sözleri bugünkü gibi belleğimde.
“Köylü 28 fille konuşur. O sözcükler de yemek, içmek, yatmak gibi günlük gereksinimleridir. Köylü meramını en kestirme sözcüklerle anlatır. Programlarınızı buna göre yazmalısınız. Aksi halde radyonun düğmesini çevirir dinleyici. Zaten spikerinizin okuyacağı metin, yüzde yüz dinleyiciye ulaşmaz. Köylü işini yaparken, dinliyordur radyoyu. Bu nedenle, on dakikayı geçmemek koşuluyla, efekt ya da müzik katmalısınız programınıza.” diyen Özakman, TV-Radyo teknolojisi için de:
“Radyo, kulağa yönelik bir aygıttır. Televizyona göre daha avantajlıdır. Çünkü, radyoculuk ses ile, imaj yaratmak mesleğidir. Her dinleyici, dinlediği program için kendi imajını yaratır. Örneğin “Arkası Yarın” programındaki kişileri, kendi hayal gücüyle canlandırır. Oysa, TV görsel bir aygıttır. Seyirci gördüğüyle şartlanır.” Bir de “Mikrofonunuza sahip çıkın. Onun kıymetini bilin. Saygılı olun. Aksi halde mikrofon sizi kusar” demişti. Mikrofon kusar… Yani meslek dışı bırakır sizi. Bizim kuşak, kendini mikrofona kusturmadı ama; sürgünler, vurgunlar, katliamlar, 101’ler gibi komik atamalar da hep bizim kuşağa uygulandı.
Ankara, Hasandede Köyü’nde bir radyo programı kaydı
Mesleğe başladığım, Adnan Öztrak TRT’si özerk idi. 259 sayılı yasa gereği yönetiliyordu. Bizler TRT’nin demokratik bir nitelik kazanması beklentisi içindeyken, 12 Mart cuntası var olan özerkliği de budadı. Bu kez “Demokratik-Özerk TRT” ve “Tüm Kamu Çalışanlarına Grevli, Toplu Sözleşmeli Sendikal Hak” sloganı ile, TRT Çalışanlarını TRT-DER çatısında topladık. 12 Eylül 1980’e kadar sürdürdük savaşımımızı. Ama yeni bir askeri darbe, tüm demokratik kitle örgütleri gibi, TRT-DER’i de kapattı. Yetişmiş yayıncı kadroları da yeni palazlanan özel radyolar-TV’ler kaptı. Her şeye rağmen TRT okulunda yetişmiş kadroların kıymeti bilinse, bugün yayıncılığımız çok daha ileri düzeyde olurdu.
Yine de ben kurumumla kıvanıyorum. Göze batan bir-kaç olumsuz örneği genellemezsek; herşeye rağmen, Türkçeyi iyi kullanan spikerlerimiz, sözcükleri seçerek metne döken prodüktörlerimiz var. Becerikli, muhabirlerimiz, teknisyenlerimiz var.
Radyoculuk bir aşktır… Ben bu aşkı doyumsuz bir iştahla, bana verilen fırsatları değerlendirerek kullandım. Doyabildim mi? Ne mümkün… Çünkü, 12 Eylül’ün öngünlerinde, ilkin radyodan uzaklaştırıldım. Hem de bir daha radyoya girmem de yasaklanarak, Bestekar Sokaktaki Eğitim servisine, uzman olarak atandım.
Gerçi mültecilik sürecinde, bir yıl kadar İsveç Radyosu Türkçe servisinde çalıştım. Sonra da oturduğumuz semtte bir yerel radyonun kuruluşuna katılarak; haftada bir Türkçe yayın yaptım. Ama bunlar hep emanet yayıncılık gibiydi…
Tüm TRT Çalışanlarının, radyoculuğumuza emeği geçenlerin Radyo Günü’nü kutluyorum. Oktay Arayıcı, Aslan Alp, Turhan Sabuncuoğlu, Süleyman Ayberkin, Mete Bilginer, Güngör Tüzün, Nevzat Şenol, Jülide Gülizar, Mesut Mertcan, Turan Dursun, Ümit Kaftancıoğlu, Mehmet Koç, Beldan Kabalak, Rıfat Aras, Enver Delikçi, Ateş Köyoğlu, Rıfat Balaban, Nurten Görün, Ender Salihoğlu, Sevgi Soysal, Dinçer Sezgin, Sacit Onan, Batu İşmen, Saffet Uysal, Ertuğrul İmer, Filiz Ercan, Okan Pelit gibi iz bırakarak aramızdan ayrılan, onlarca arkadaşımızı da sevgiyle, saygıyla anıyorum.
Kırklareli Pınarhisar ilçesi Poyralı köyü sınırları içerisinde 30 Mayıs Çarşamba günü haklarındaki ÇED olumlu kararı köy muhtarlığınca mahkemeye verilen kil ve kalker ocaklarına dair 2 dosya için keşif ve bilirkişi incelemesi yapıldı. Bilirkişi incelemesinde Poyralı köyü halkına destek olmak maksadı ile bölgedeki köy muhtarları, Trakya Platformu üyeleri ve Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi üyeleri de toplantıya katıldı.
Muhtarlığın aldığı karar doğrultusunda, Poyralı Muhtarlığı adına konuşan Prof Dr M.Doğan Kantarcı, Edirne İdare Mahkemesi ve bilirkişi heyeti tarafından dinlendi. Açılmak istenen I-b Grubu Çimento Kili Ocağı Kapasite Artışı projesinin yaratacağı telafisi mümkün olmayan tahribatlar konusunda heyeti bilgilendiren Kantarcı ayrıca hazırlayacağı raporu da, yasal süre içerisinde Poyralı köyü Avukatı aracılığı ile Edirne İdare Mahkemesine sunacağını belirtti.
Poyralı Muhtarı ise ruhsat alanı içerisinde yeraltı suyu kaynaklarından oluşan göletlerden hayvancılık yapanların faydalandığı, faaliyet alanının Kırklareli Vize yoluna 500 metre mesafede olduğunu ve bölgenin hayvancılık açısından önemli olduğunu kaydetti.
Poyralı Muhtarlığının talebi üzerine proje alanına yaklaşık 1 km mesafede olan kil ve kömür ocağının yarattığı tahribatı da bilirlişi heyeti yerinde gördü. Köylüler tarafından oluşturulan Akasya bal ormanından alınan malzemenin ardından oluşan heyelanın büyüklüğü görenleri hayretler içerisinde bıraktı. Oluşturulan akasya ormanı koruma altında bulunan Trakya arısının da bal topladığı bölge olarak biliniyor.
Poyralı Muhtarlığı adına bilim ve hukuk adına yapılan değerlendirmelerde ise şu görüşlere yer verildi;
“Orman Su İşleri Bakanlığı tarafından yayınlanan 03 Mart 2014 tarihli genelge gereği “1. Grup, II (a) Grubu madenler için yapılan müracaatlar; Otoyol, karayolu il ve ilçe yerleşim alanlarının ön görünümünde en az 2 km’lik mesafede kalan orman alanlarında, değerlendirmeye alınmayacaktır.” denilmektedir. Proje alanı Pınarhisar-Vize Karayoluna 500 metre mesafededir. Poyralı köyüne ise 1 km mesafededir.
Aynı genelgede c) I. Grup ve II (a) Grubu madencilik faaliyetlerinin değerlendirmeye alınmayacağı alanlar: Yer altı suyu işletme sahaları, denilmektedir.
Madencilik faaliyeti yapılan alan 5 Kasım 2009 tarih ve 27397 sayılı Resmi Gazete de yayınlanan ilan da D.S.İ. Genel Müdürlüğü Jeoteknik Hizmetler ve YAS Dairesi Başkanlığınca ERGENE VE MERİÇ HAVZALARI YERALTISUYU İŞLETME SAHASI İLANINDA Yer altı suyu işletme sahasıdır.
Bu ekosistemlerin korunması, halkın bu alanlardan bilimsel, eğitim, dinlenme ve yaşamsal olarak faydalanmalarının sağlanması amaçlanmaktadır.
Orman alanları, bölgenin geleceğini güvence altına alabilmek için mutlak korunması gereken doğal değerlerdir.
Toplumsal ve çevresel sürdürülebilirliğin, orman ve tarım alanları ile su kaynaklarının korunarak sağlanması ile mümkündür.
Çevre mevzuatına göre proje değerlendirilmesinde “halkın katılımı” ilkesi esastır. Uluslararası Çevre Koruma Sözleşmelerine göre Halkın istemediği hiçbir projeye hiçbir yatırıma halka ve doğaya ve de kamu yararına aykırı olarak izin ve onay verilemez.
Bölgede faaliyette olan bir çok Kalker Ocağı ve Kırma Eleme Tesislerinin yarattığı olumsuz etkileri yaşarken ve gözlemlerken, yenilerinin ilave edilmesi doğal ve sosyal yaşamı yok edeceği açıktır. Telafisi mümkün olmayan sonuçlar yaşanmadan, projenin gerçekleştirilmesinin bilim ve hukuk açısından uygun olmadığının tespiti halinde, aşamasına bakılmaksızın süreç sonlandırılacağı Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) yönetmeliği gereğidir.” denildi.
Daha sonra Prof Dr Doğan Kantarcı nezaretinde tehdit altında olan Yenice İslambeyli Soğucak ve Pazarlı köylerinde ki ormanlık alanlarda inceleme yapılarak doğal varlıkları koruma adına neler yapılabileceği konusunda köylüler, muhtarlar, Kent Konseyi katılımcılarını bilgilendirdi.
Yıllarca önce izlediğim bir komedi filminin adıydı, ‘Bebek Adımları’. Filmde yanlış hatırlamıyorsam ünlü bir psikiyatri uzmanı bazı psikiyatrik rahatsızlıkların tedavisini uzun zaman dilimine yayan ve küçük gelişmelerle çözülebileceğini iddia eden bir kitap yazmıştı. Ancak sevimli, fakat inatçı bir hasta olan Bob onun bu kitabından hareket ederek zengin ve mutlu yaşamını alt üst etmişti. Hoş komedi filminin sonunda ünlü psikiyatristimiz bebek adımlarına muhtaç duruma geliyordu.
Geçen hafta içinde aynı zamanda yakın bir dostum olan bir meslektaşımın önerisi ile gittiğim bir semt derneğinde çok ilgili bir gruba ülkemizdeki ve dünyadaki çevre sorunlarını özetledikten sonra bana yöneltilen bir soru üzerine bu filmi hatırladım, ‘Peki ne yapmamız gerekiyor?’.
Yıllarca bu sorunların vahşi kapitalizmin sonucu olduğunu vurgulamıştık. Yarattığı çevre sorunlarını hiç dikkate almadan toplumları daha çok tüketmeye yönelten, gelişmemiş ülkelerin doğal kaynaklarını sömüren, kirli sanayiyi bu ülkelerin üzerine atan kapitalist sistem değil miydi? Ama sonucu bir türlü değiştirememiştik. Bir örnek vermek gerekirse biz Aliağa’da Gencelli Termik Santralini engellerken diğer yandan güzel ülkemize onlarca yeni kömürlü termik santral kurulmamış mıydı? Sadece Aliağa’da yedi yeni termik santral yapılmıştı, yapılıyordu. İzmir için günden güne artan hava kirliliği sorunu hiçe sayılarak.
O zaman düşünmüştüm; sistem sorunu, ekolojik yaklaşım gibi lafları bir tarafa bırakarak bebek adımları ile gitmeyi. Çevre ile ilgili kaygısı olan herkesin desteğini alarak ‘temiz çevrede yaşama hakkımızı’ savunmayı.
Bazı arkadaşlarım bunu bir geri adım olarak nitelemişti. Ama bu bir geri adım değil, tam aksine yeni kazanımlar getirebilecek, çevre duyarlılığı olan herkese dokunmayı sağlayacak bir açılımdı bana göre. Bakın kısa sürede elde ettiğimiz bebek adımlarının çok ötesinde küçümsenmeyecek kazanımlar bile var. Bundan bir- iki yıl öncesine kadar programına ‘kömürlü termik santralleri kapatma’ veya ‘nükleer santrallere karşı olma’ ifadelerini bazı ‘çevrelerden’ çekinerek almayan bir partinin yani CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, Denizli’nin bir ilçesinde belediyenin elektrik üretimi için yaptığı bir güneş enerjisi santralinin açılışına katılıp geleceğin yenilenebilir enerji kaynaklarında olduğunu vurguluyor. Sadece o açılışta değil;,gittiği her yerde ülkemizin ‘elektrik gereksiniminin öncelikle güneş olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarından’ sağlanacağını belirtiyor.
Katıldığı bir tv programında yandaş medyanın temsilcilerinin gözlerinin içine bakarak ‘önceliğin nükleerde değil; yenilenebilir enerji kaynaklarında olduğunu’ söylüyor.
Bu gelişme bebek adımlarından da ötesi değil mi? Çevre sömürüsünün altındaki gerçek nedenleri unutmadan çevre kaygısı olan herkese temas edebilmek için ‘bebek adımlarına’ devam…
Gördüğünüz gibi bazen bebek bırakın adım atmayı, koşuyor…
Yeni Zelanda, Çin’in ithal atık yasağının ardından geri dönüşüm tesislerine daha fazla yatırım yapmayı ve hükümetin önderlik edeceği özel görev komitesi kurmayı planladığını açıkladı.
İklim Haber’de yer alan habere göre, Yeni Zelanda Çevre Bakanlığı, Çin’in ithal atık yasağını göz önünde bulundurarak, geri dönüşüm tesislerine daha fazla yatırım yapmayı ve hükümetin önderlik edeceği özel görev komitesi kuracak.
Ülke, her yıl 14,67 milyon dolar değerindeki çoğunlukla kağıttan ve plastikten oluşan 15 milyon kilogram atığı Çin’e gönderiyordu.
Çevre Bakanlığı’ndan Eugenie Sage’in konu ile ilgili e-posta aracılığıyla yaptığı açıklamada şu sözlere yer veriliyor:
“Yasak, endüstrinin beklediğinden daha büyük etkilere sahip ve buna karşı atık ve ilgili sektörlerle birlikte merkez ve yerel hükümetler tarafından verilecek koordineli bir cevaba ihtiyacımız var.”
Çin dünyanın en büyük plastik atık ithalatçısı konumunda
Hükümet, aynı zamanda daha fazla geri dönüşüm tesisine yatırım yapmak için mevcut atık toplama sistemini kullanmayı planlıyor.
Dünyanın en büyük plastik atık ithalatçısı konumunda bulunan Çin, “yabancı çöp”e karşı düzenlenen kampanya dahilinde, plastik ve kağıt gibi atıkların ülkesine gönderilmesini kabul etmeyi durdurmuştu.
Bu yasak, dünyanın çöp işleme tedarik zincirini altüst etti ve ihracatçılar çöp için yeni alıcılar bulmaya çalışırken Asya’dan Avrupa’ya büyük miktarda çöp yığılmasına neden oldu.
Yeni Zelanda’nın atığının büyük bir kısmı Endonezya, Malezya ve Tayland’daki işleme tesislerine yönlendirildi, ancak ülke çapında da bazı stoklar biriktirildi.
Sage ayrıca “Atık toplama için depolama alanlarını daha fazla genişletmek, geri dönüştürülebilir malzemeler dahil olmak üzere atıklarla ilgili verileri geliştirmek ve ürün yönetimi, vergiler ve yasaklar gibi araçlarla ürünlerin çevre zararlarını azaltabilecek seçeneklere de bakıyoruz” diyor.
İngiltere, Avrupa Birliği ve Avustralya’daki hükümetler de yasağın bir sonucu olarak büyüyen atık problemleriyle mücadele edebilmek için planlarını açıkladılar. İngiltere bu kapsamda plastik şişeler için bir depozito iade planı getireceğini açıklarken AB de plastik vergisi getirmeyi göz önünde bulunduruyor.
Ezhel adıyla bilinen Ankara’lı Rap müzisyeni Sercan İpekçioğlu geçtiğimiz günlerde İstanbul’da tutuklanarak cezaevine gönderildi. Gerekçe olarak Ezhel’in şarkı sözlerinde ‘uyuşturucu kullanımını özendirdiği ve kolaylaştırdığı iddia edildi.
Ezhel, İstanbul Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce sosyal medya ve internette uyuşturucu kullanımını özendiren kişilere yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alınmıştı. Ezhel’in söz konusu suçlamaya gerekçe gösterilen şarkılarından biri olan ”Şehrimin Tadı”nı youtube üzerinden 32 milyondan fazla kişi izledi.
Ezhel’in tutuklanması dinleyicilerinden ve sanatçılardan da büyük bir tepki aldı. Bu durum kamuoyu tarafından sanata, sanatçıya ve sanat eserlerine yapılan sansür ve tutuklamalar yaşanılan ortamın her geçen gün daraldığının bir göstergesi olarak yorumlandı.
Ezhel’in tutuklanmasını, yaptığı şarkıları ve her geçen gün sanata ve sanatçıya olan baskıyı sansürü çizer Aslı Alpar, editör Barbaros Sarıcı ve akademisyen Bengi Akbulut‘a sorduk.
***
Tam bağımsız özgür rap!
Çizer Aslı Alpar
Yanlış hatırlamıyorsam 2012 yılında Ankara’da arkadaşlarımla sık sık gittiğim Araftafaray Bar’da ilk defa dinlemiştik Ezhel’i. Henüz albümü yoktu. Bugünden bakınca anlıyorum ki şarkılarıyla Gezi Parkı’nın hemen öncesinde aslında içimizde ufak ufak hareketlenen bir şeyleri bize hissettiriyormuş.
Bize hissettirdiklerini çıkardığı albümler ve konserleri ile daha geniş kitlelere de hissettirmiş olmalı ki bir soruşturma kapsamında, ifade vermeye gittiğinde alelacele tutuklamışlar Ezhel’i.
Gerekçe olarak sundukları uyuşturucuya özendirme… Çünkü uyuşturucuya özendirme işini en iyi iktidarlar yapar, sınıflı, cinsiyetçi, heteroseksüel, türcü sistem yapar. Antidepresan kullanımının oldukça yaygın olduğu Türkiye’de yan etkileri saymakla tükenmez bu ilaçları da düşününce uyuşturucuya karşı bir politika yürütülüyormuş gibi görünmek istemesi iktidarın komik.
Ezhel mektubunda tam bağımsız özgür rap demiş. Bu sistemde mümkün olduğunu düşünmüyorum, bağımsız, özgür bir sanatın ama biliyorum ki Ezhel şarkılarıyla içimizdeki isyanı ateşlemeye devam edecek. Bu böyle olacak çünkü devletlerin orduları, yasaları, silahları var ama sanat geri kalanın elinde.
‘Ezhel’in tutuklanması yaşam tarzına bir cezalandırma niyeti’
Editör Barbaros Sarıcı
Ezhel’in tutuklanmasını “edebiyle durmayan marjinallere” karşı bir gözdağı olarak görmek lazım. İktidar, kendinden olmayan, ona biat etmeyen kişilere ve yaşam tarzlarına duyduğu nefreti sansür, zindanlar, taciz ve şiddetle ayrıştırmaya çalışırken, kitlesine de bu faşist aygıtları “hayırlı” birer marifet olarak lanse ediyor.
Toplum ve özellikle genç kuşaklar, protest ögeler barındıran veya “toplum ahlakına” ters düşen eserlerden, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri uygulanan sansür, baskı ve cezalandırmalardan dolayı mahrum edildi. Bu mahrumiyet, AKP ile iyice kronikleşip nevrotik bir hal aldı. Fakat internetin de katkısıyla Ezhel ve daha sayabileceğim pek çok özgür zihin, bu karanlık duvarların ardına geçebilmede oldukça etkili oldular.
Ezhel, düzen medyasının gençlere anlatmadığı gerçekleri sanatıyla aktarmanın yanı sıra bir dünya vatandaşı olarak enternasyonal ögeleri müziğinde şık biçimde birleştiriyor. Ben onun şarkı sözlerinde, onu mahkûm edenlerin çok korktuğu “Allah’ın yarattığı keyiflendirici bir bitkiye” değil; ülkenin ve dünyanın gerçek hakikatine yani direnişe özeniyorum. Onların anlayamadıkları yaşam tarzlarını pirüpak bir şekilde anlatmasına özeniyorum. Mesele zaten uyuşturucu değil, Ezhel’in tutuklanması üzerinden bunu okuyan hemen herkesin yaşam tarzına bir cezalandırma niyeti. Ezhel, “uyuşturucuya” özendirdiğinden değil, düşüncelerinden dolayı devlet tarafından kriminal bir zat ilan edildi.
Suçu Ezhel’in şarkı sözlerinde veya başka bir sanatçının ucube dedikleri bir heykelinde, filminde değil; hür vicdanı, özgür düşünceyi yok saydıkları çürük değerlerinde aramalılar. Herkes “saray sanatçısı” olamaz, çünkü herkesin midesi kaldırmaz. Faşist aygıtlarıyla toplumu tek tipleştirip “çeki düzen” vereceklerine, artık, kibirli ve vicdan yoksunu ruhlarına terbiye versinler. Yoksa sanat, zorbalıklarını anlatarak onları cezalandırmaya destanlar yaza yaza devam edecek.
‘Birimizi sustursalar binimiz aynı şarkıyı söyleyebiliriz.’
Akademisyen Bengi Akbulut
Bir röportajında “Aslında soyut bir kavram olan devletin, kafasına koyduğu şeyi yapmak uğruna insanların üzerine tüm maddi gücüyle nasıl gidebileceğini, gittiğini zaten biliyordum” diyor Ezhel.
Manidar ki —ya da belki hiç de manidar değil— tam da o kafasına koyduğu şeyi yapan devletin gücünün hedefine girdi. Devletin bir şiddet aygıtı olduğundan, polis şiddetinden, emek ve sermayeden, diktatörlükten ve faşizmden bahseden birinin susturulmasına sanırım —ve ne yazik ki— cok şaşırmıyoruz.
Herhalde herkes farkında ki, uyuşturucuya özendirme suçlaması Ezhel’in tutuklanmasının sadece kılıfı. Ama herhangi bir kılıf da deüil; yani tesadüfi değil.
Bir sözü gayrimeşru kılmanın en basit yolu, sözü söyleyenin toplumsal olarak makbul görülenler grubundan dışlanması. Bunun bir yolu da suçlu ilan etmek/kriminalize etmek. Ezhel özelinde yapılan da bu.
Hele ki böyle bir zamanda, sokak hareketi kalmamışken, bağımsız medya kanalları bu kadar güçsüzken, toplumsal örgütlülük namına söylenebilecek neredeyse hiçbirşey yokken Ezhel’in müziği ve sözleri fazlasıyla tehlikeli. Çünkü her eve, her kafaya sızabilme tehlikesi var. Ve gücünü de buradan alıyor: bu müziğe ve sözlere erişim fazla bir maddi altyapı gerektirmiyor. Dağilarak çoğalıyor ve dağıldıkça değiştiriyor. Birimizi sustursalar binimiz aynı şarkıyı söyleyebiliriz. Söylememiz de lazım.
TMMOB Şehir Plancılar Odası İstanbul Şubesi’nin, XV. dönem çalışma programında yer verdiği ve dönem boyunca her ayın ilk cumartesi günü gerçekleştirmeyi hedeflediği söyleşiler dizisi geçtiğimiz ay başladı.
Cumartesi Söyleşileri olarak adlandırılan dizinin ikinci konuğu, yazar, çizer ve aynı zamanda çok yönlü bir bisiklet gönüllüsü olan Aydan Çelik olacak.
“Sana Dün Bir Seleden Baktım Aziz İstanbul” başlıklı söyleşi yarın (2 Haziran Cumartesi) günü saat 14.00’da Şehir Plancılar Odası İstanbul Şubesi’nde gerçekleşecek.
Dizinin 5 Mayıs’taki ilk konuğu, 24. Dönem İstanbul Milletvekili, Sosyal Haklar Derneği Başkanı Melda Onur olmuştu.
Adres: Cihannüma Mahallesi Akdoğan Sokak No: 30 Daire: 8 Beşiktaş, İstanbul
Türkiye-Almanya Kültür Forumu’nun verdiği bilgiye göre Erdoğan’ın, bir süredir yaşadığı Almanya’nın Frankfurt kentinden hastaneye kaldırıldığı ve ameliyata alınacağı belirtildi.
Doktorların, yazarın sağlık sorunlarının Türkiye’de yaşadığı cezaevi sürecinden kaynaklandığını düşündüğü belirtildi.
Erdoğan, 2016 yılında Özgür Gündem gazetesine yönelik yapılan soruşturmada ‘örgüt üyeliği ve halkı kışkırtmak’ iddiasıyla tutuklanmıştı.
Bir süre sonra ‘devletin birliği ve ülke bütünlüğünü bozma’ yönündeki suçlamalardan delil yetersizliği sebebiyle tahliyesine karar verilirken, ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla tutukluğu devam etmişti.
Erdoğan 133 gün süren tutukluluğunun ardından 29 Aralık 2016 tarihinde tahliye edilmişti.
Aslı Erdoğan geçtiğimiz yıl Simone-de-Beauvoir Kadın Hakları Ödülü’nün sahibi olmuştu.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Sosyal Politikalar Bilim dalı Başkanı Prof. Dr. Ayşe Feride Acar, sürdürdüğü kadın hakları ve eşitlik çalışmalarıyla, Apolitical’ın (Apolitik) dünyada cinsiyet ayrımcılığıyla mücadele eden ilk 100 kişi arasına girdi.
Kamu hizmetinde bulunan memurlarının, toplumların karşılaştığı en zor sorunların çözümünde, fikir, kişi ve ortak bulmalarına yardım eden küresel bir ağ olarak bilinen Apolitical, ODTÜ’lü Profesör Acar’ı, Dünyada kadınların güçlendirilmesi ve cinsiyet eşitliği konusunda yaptığı küresel değerlendirmede ilk 100 kişi arasına seçti.
Avrupa Konseyi Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Eylem Uzmanlar Grubu (GREVİO) Başkanı olan Prof. Dr. Acar’ın 1980’li yıllardan bu yana kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanlarında çalışmaları yanında, Birleşmiş Milletler (BM) Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi (CEDAW) ve Avrupa Konseyi’nde görevlerde bulundu.
Apolitical’ın listesinde Acar ile birlikte yer alanlardan bazıları, şu isimlerden oluştu:
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Kanada Başbakanı Justin Trudeau, Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, BM Genel Sekreter Yardımcısı Amina Muhammed, Eski BM BM Kadın Örgütü Başkanı ve eski Şili Devlet Başkanı Michelle Bachelet, Londra Belediye Başkanı Sadıq Khan, Malala Yusufzay ve Bill-Melinda Gates Vakfı Başkanı Melinda Gates.