Ana Sayfa Blog Sayfa 2810

Menderes nehrinde ölen balıklar ve obezite sorunu – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Türkiye’nin en önemli sulak alanlarından birisi olan Büyük Menderes nehrinde geçen hafta bir kez daha toplu balık ölümleri meydana geldi.

Büyük Menderes nehri Türkiye’nin en kirli üçüncü nehri olarak niteleniyor.

Nehir kentsel, endüstriyel ve tarımsal kaynaklı atıklarda bulunan zehirli kimyasal maddelerle kirletiliyor. Geçen hafta yaşanan toplu balık ölümlerine de nehirdeki kimyasal kirliliğinin neden olduğu düşünülüyor.

Bu olay da benzeri diğerleri gibi bir süre sonra unutulacak. Oysa yeryüzündeki canlıların esenliği birbirine sıkı sıkıya bağlı ve balıklara ne oluyorsa insanlara da o olmaktadır diye düşünmeliyiz. Belki de böyle düşünmemizi mümkün kılacak bağlantıların kurulmasına ihtiyaç var. Ve bunu Menderes nehri kimyasal atıklarla kirletildiği için ölen balıklarla, ülkemizde yıldan yıla bir çığ gibi büyüyen obezite sorunu arasında kurulacak bağlantılarla gösterebilmek mümkün.

Bir şeyleri göstermek bir şeyleri değiştirme gücüne sahip midir hala bilemiyorum; ama eğer öyleyse çevre sağlığı ile halk sağlığının birbirine nasıl sıkı bir şekilde bağlı olduğuna ve aynı zamanda kamusal çözümlerin de önemini sergileyebileceğimiz en iyi örneklerden biri obez yapıcı zehirli kimyasallardır.

Hormonal sistem üzerinde olumsuz etki göstererek kilo alımına neden olan toksik kimyasallar “obezojen” yani “obez yapıcı” olarak adlandırılıyor. Kentsel, tarımsal ve endüstriyel faaliyetler sonucu açığa çıkan tehlikeli atıklarda obezite sorununa yol açan çeşitli kimyasal maddeler bulunabiliyor. Bu atıkların toprağı, havayı ve suları kirletmesi obez yapıcı kimyasalların zamanla bünyemize alınmasına giden yolu açıyor.

Yapılan çalışmalar insanların yediği, içtiği ya da soluduğu havaya hormonal sistemlerini bozarak obeziteye yol açan kimyasal maddelerin karışabildiğini gösteriyor. Havası, toprağı, suyu obez yapıcı kimyasal maddelerle kirletilmiş bölgelerde yaşayan insanlarda obezite sorunu daha çok görülüyor.

 

Bazı pestisitler; plastik esaslı malzemelerden gıdalara ve sulara karışan fitalatlar; plastikleri şeffaflaştırmak için kullanılan bisfenoller; arsenik, kurşun gibi ağır metaller; sigara dumanı; hava kirliliği; dioksinler ve poliklorlu bifeniller gibi bazı zehirli kimyasal maddeler obezojen olarak niteleniyor.

Obezojenler ürettiğimiz gıda maddelerine ve sulara bulaşarak beslenme yoluyla ya da yaşadığımız çevre ve çalıştığımız iş ortamlarından temas ve solunum yoluyla bünyemize alınıyor. Bu kimyasal maddelerin zamanla hormonal sistemin işleyişini bozarak obeziteye neden oldukları düşünülüyor.

Dünya genelinde obezite oranlarının yıldan yıla artması ile çevre kirliliği sorununun yaygınlaşması arasındaki bağlantılara dikkat çeken çok sayıda çalışma var ve bu çalışmaların sayısı yıldan yıla artıyor.

Bu bilgiler ışığında Menderes nehrini kirleten zehirli kimyasal maddelerin sadece balıkların ölümüne yol açmayacağını; kirli nehir suyu kullanılarak yapılan tarımsal faaliyetler ya da nehrin kirli sularının yeraltı içme sularına sızması sonucu obez yapıcı çeşitli kimyasalların da hayatımıza musallat olacağını söyleyebiliriz. Bu kimyasallara maruziyet en çok da çocukları olumsuz etkiliyor.

Bebekler ve çocuklar obez yapıcı toksik kimyasalların sağlık üzerindeki olumsuz etkilerine yetişkinlere kıyasla çok daha duyarlı.

Obeziteye yol açan kimyasallara anne karnında ve yaşamın ilk yıllarında maruz kalmak vücuttaki yağ hücresi sayısında ve enerji metabolizmasını düzenleyen hormonal sistemin çalışmasında anormalliklere yol açarak hayatın daha ileri safhalarında obeziteye neden olabiliyor.

Obezite sorunu nasıl bir hayatın içinde yaşadığımıza sıkı sıkıya bağlı. Dolayısıyla çevre kirliliği ile mücadelenin aynı zamanda obezite ile mücadele anlamına geldiği söylenebilir. Ancak obeziteyle mücadele programları içinde çevre kirliliği meselesi hiç yer almıyor ve obezite sadece bireysel tercihlerimizle, uygun gıdaları, yeterli miktarda tüketerek üstesinden gelebileceğimiz bir sorun olarak görülüyor.

Oysa Menderes nehrindeki kirlenme nedeniyle ölen balıklarla ülke genelinde bir çığ gibi büyüyen obezite sorunu birbirine yapışık sorunlardır. Her iki sorun da ülkede mevcut siyasal iktidarın doğal hayatı tahrip eden, çevre kirliliğine yol açan icraatlarından kaynaklanmaktadır. Bu sorunlar bireysel önlem ya da tercihlerle değil kamusal yaklaşımlarla çözülebilir ve bunu sağlamak için birbirinden ayrışık görünen toplumsal sorunları birbirine bağlayacak bakış açılarına ihtiyaç var.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Bülent Şık

Ödemiş’te köylüler taş ocağına karşı yürüdü

İzmir Ödemiş’in kırsal Çamyayla Mahallesi’ne 8 kilometre mesafedeki Başova Yaylası’na yapılmak istenen mermer ve taş ocağı, köylüler ve çevrecilerin tepkilerine neden oldu.

Yaylada toplanan Derebebekler, Dereuzunyer ve Çamyayla mahallelerinde yaşayan bir grup köylü, bölgeye ocak yapılmak istenmesini, taşıdıkları dövizlerle protesto etti.

Aralarında kadınların da bulunduğu grup, ‘Suyuma, toprağıma, ormanıma dokunma’ yazılı pankart ve ‘Oksijen deposu olan Başova Yaylası’na gelme, girme, kirletme’ ve ‘Barbunyama, taze fasulyeme, domatesime dokuma’ yazılı dövizler taşıdı.

Küçükmenderes Havzası Koza Hareketi Derneği (Koza-Der) Başkanı Selahattin Bağlı, “Sizler kendi arazilerinizde, güzelim ovada üretim yaparken, maalesef bir yandan bazı firmalar tarafından buraya mermer ocağı ve taş ocağı yapılması için girişimlerde bulunulmuştur. Burada 50 yıllığına taş ocağı yapılmak istenmektedir. Burada taş ocağı ve mermer ocağı açılması bu alandaki 40 bin ağacın yok olmasına neden olacaktır. Patlatılacak dinamitler yer altı sularının yok olmasına bu da tarım yapamamanıza neden olacak” dedi.

“Taş ocağı üreticilerin sonu demek”

Derebebekler Mahallesi Muhtarı Fikret Toktaş da Başova Yaylası’nda ne taş ne de  mermer ocağı istemediklerini belirtip, “Geçen yıldan beri bu bölgeye mermer ocağı yapılması için bir takım girişimler var. Tek yaylamız olan buradan, binlerce insan yararlanmaktadır. Toprağımıza, suyumuza, ağacımıza dokunulmasına izin vermeyeceğiz” diyerek tepkisini dile getirdi.

Dereuzunyer Mahallesi Muhtarı Hasan Fırtına da, “Başova Yaylası’nda yaz ve kış aylarında üretim yapan onlarca üretici var. Burada taş ve mermer ocaklarının açılması demek, buradaki üreticilerin sonunun gelmesi demek olur” diye konuştu.

Köylülerden Emine Tüser, “Bizler, burada yetiştirdiğimiz ürünler sayesinde hayatımızı ve yaşantımızı bu şekilde sürdürmeye çalışıyoruz. Burada taş ocağı veya mermer ocağı yapıldığı takdirde bu yaylayı kullanan 3 kırsal mahalle bundan zarar görecek. Ekmeğimizle oynanmasın” dedi.

 

(Duvar)

Kıymalı kıyamet – Ömer Madra

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Gezegen Burger Olmamak İçin Etliye Sütlüye Karışmamanın Artık Tam Zamanı: Hayvancılık ve tarım endüstrisinin gezegen üzerindeki tahribatı hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı araştırma ve analiz, Science dergisinin 1 Haziran 2018 tarihli sayısında yayınlandı. Araştırmaya göre özetle, gezegen üzerindeki çevresel etki ve tahribatını azaltmamızın en önemli tek yolu, et ve mandıra ürünlerini (süt, yumurta, peynir vb) tüketmekten vazgeçmek.

Bayanlar, baylar ve sevgili çocuklar! Lûtfen cep telefonlarınızın kapalı, emniyet kemerlerinizin bağlı olduğunu bir kez daha kontrol edin, koltuğunuzu dik, masanızı kapalı konuma getirin ve kokpit hoparlörlerine kulak verin.

Gezegen geminizin kaptan pilotu adına vekaleten vakanüvisiniz hakir konuşuyor:

Sayın gezegen yolcuları: Canlılar aleminin yakın geleceğini pek yakından ilgilendiren ve uzun zamandan beri sabırsızlıkla beklenen dev araştırmanın nihayet yayınlanmış olduğunu kaptan pilotunuz namına bildirmekten gurur duyuyoruz.

Hayvancılık ve tarım endüstrisinin gezegen üzerindeki tahribatı hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı araştırma ve analiz, Science dergisinin 1 Haziran 2018 tarihli sayısında yayınlandı. (J.Poore, T.Nemecek, “Reducing Food’s Environmental Impacts through Producers and Consumers,” http://science.sciencemag.org/content/360/6392/987)

Çok özetle, gezegen üzerindeki çevresel etki ve tahribatını azaltmamızın en önemli tek yolu, etten ve mandıra ürünleri (süt, yumurta, peynir vb) tüketmekten vazgeçmek.

Yeni araştırma açıkça şunu gösteriyor: Et ve süt ürünleri tüketiminden vazgeçmek suretiyle dünya yüzündeki çiftlik ve tarım alanları kullanımı yüzde 75’in üzerinde bir oranda azaltılabiliyor. Bu alan, ABD, Çin, AB ve Avustralya’nın toplamından daha fazla. Yani Kuzey Amerika, Asya, Avrupa ve Okyanusya kıtalarının büyük bir bölümünde hayvancılık ve tarımı durdurmak, ve dünyayı beslemek mümkün!

Yalnız mümkün de değil, şart! Muazzam genişlikte yaban hayatını barındıran toprakların tarıma ayrılarak kaybedilmesi (yani yeryüzünde tüm hayatın yalnızca onbinde birini -%0.01- oluşturan insanın, yabandaki memeli hayvanlarının %83’ünü yoketmiş olması!) (https://www.theguardian.com/environment/2018/may/21/human-race-just-001-…), içine girmiş bulunduğumuz Altıncı Büyük Yokoluş’un (http://www.pnas.org/content/114/30/E6089)  temel sebebi olarak gösteriliyor.

Yeni analiz gösteriyor ki, et yemek ve süt mamulleri ile yumurta tüketmekle yalnızca %18 oranında kalori, %37 oranında da protein sağlıyoruz, ama tarım alanlarının % 83’ü gibi muazzam bir bölümünü işgal altında tutuyoruz! Bununla da kalmıyoruz üstelik: Küresel ısınmaya yol açarak dünyayı kasıp kavuran seragazı salımlarının % 60’ını da üretmiş oluyoruz.

Science dergisinde yayınlanan araştırma dünyadaki 190 ülkenin 119’unda 40 bin çiftliğin verilerini derlemiş, yeyip içtiğimiz tüm gıdanın yüzde 90’ını temsil eden 40 gıda ürününün bulgularını ele almış. Bu gıdaların arazi kullanımı, iklim değişikliğine yol açan karbon salımları, temiz su kullanımı, su kirlenmesi (ötrofikasyon), ve hava kirlenmesi (asidifikasyon) bakımlarından gezegendeki tüm izlerini ele almış!

Peki –Lenin gibi soracak olursak– ne yapmalı?

Araştırma ekibinin başı Oxford Üniversitesi Profesörü Joseph Poore şöyle diyor: “Yeryüzü gezegeni üzerindeki etkimizi azaltmanın en büyük tek yolu, muhtemelen, vegan beslenme biçimini benimsemekten geçiyor.”

(Damian Carrington, “Avoiding Meat and Dairy is ‘Single biggest way’ to Reduce Your Impact on Earth”,  (https://www.theguardian.com/environment/2018/may/31/avoiding-meat-and-dairy-is-single-biggest-way-to-reduce-your-impact-on-earth)

Basit ve çarpıcı bir “çözüm” bu. Çünkü, mesele –dünyanın önündeki en büyük tehdit olmasına rağmen– yalnızca sera gazlarından ibaret değil. Araştırmacı Poore, küresel ısınmanın dışında 4 önemli sebep daha sıralayıveriyor: “Sera gazlarından başka, küresel asidifikasyon, ötrofikasyon, toprak kullanımı ve su kullanımı da var… Tarım, sayısız çevre sorununun hepsinin ortasından geçen bir sektör. Gerçekten, bu yıkımın büyük kısmından sorumlu olan, hayvan ürünleri. Hayvansal ürünlerin tüketiminden vazgeçmek, sürdürülebilir et ve mandıra ürünleri satın almaya çabalamaktan çok daha büyük çevresel faydalar sağlar.” (Carrington, agy)

Ne var ki, tarım ve hayvancılık endüstrisinin çevre tahribatını kesmenin hiç de kolay olmadığı açık: Dünyada faaliyet gösteren yarım milyardan fazla çiftlikten bahsediyoruz. Ayrıca her yıl en az yarım trilyon dolar (500 milyar!) devlet desteği gören çok güçlü bir endüstri bu. Poore’un söylediğine göre muhtemelen çok daha büyük paralar dönüyor.

Araştırmayı yapan bilim insanları çözümler faslında et ve süt ürünlerinin etiketleri üzerine çevresel tahribatı yazma zorunluluğu koymanın, sürdürülebilir ve sağlıklı gıda ürünlerine devlet desteği (sübvansiyon) sağlamanın, bir de et ve mandra ürünlerini vergilendirmenin gerekli olduğunu önemle belirtiyorlar. (Carrington, agy)

Ayrıca araştırmacılar, balık çiftliklerinin korkunç boyutlardaki tahribatı ve serbest gezen inek mitleri üzerinde de açıklamalar getiriyorlar. Bununla birlikte, bu kısa “anons” seansını burada bitirmek yararlı olacak galiba.

Sayın gezegen yolcuları; bayanlar, baylar ve sevgili çocuklar!

İniş sırasında da kemerlerinizi bağlı bulundurmanız, inişe geçtiğimiz şu sırada dışarıdaki alacakaranlık havadan ruhen etkilenmemek için pencereleri örtülü tutmanız önemle rica olunur. Lütfen kabin ışıkları tekrar yanıncaya kadar yerinizden kalkmayınız ve cep telefonlarınızı açmayınız. Gezegen Havayolları’nı tercih ettiğiniz için teşekkür eder ve …

Hepinize iyi inişler dileriz!

Kaptan pilot adına Vakanüvis ÖM

 

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

 

Ömer Madra

44 yıl sonra Guatemala’daki en büyük yanardağ felaketi: En az 25 ölü

Guatemala’da Fuego Yanardağı’nın patlaması sonucu ilk belirlemelere göre, 25 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı.

Ölenler arasında yardım görevlileri ve çocukların da olduğu belirtiliyor.

Lavların ulaştığı çok sayıda ev de kül oldu.

https://www.youtube.com/watch?time_continue=46&v=s43ecfXxPM4

3.100 kişinin evlerinden tahliye edildiği ve arama kurtarma çalışmalarının sürdüğü aktarıldı.

Başkent Guatemala City’nin 40 kilometre güneybatısında gerçekleşen patlamanın 1974’ten bu yana en büyük patlama olduğu aktarıldı.

Guatemala hükümeti, yanardağ patlamasından toplam 1,7 milyon kişinin etkilendiğini duyurdu.

Devlet Başkanı Jimmy Morales, “En az üç bölgede yıkım olduğunu düşünüyoruz” ifadesini kullanarak, ulusal acil durum planının uygulandığını açıkladı.

Ulusal Felaket Yönetim Kurumu bir lav nehrinin El Rodeo köyünü vurduğunu ve yok ettiğini açıkladı.

Guatemala City’deki La Aurora Havalaanı kül yağmuru nedeniyle kapatıldı.

 

(Reuters, AFP)

Yollardan sellere bir dönüşüm hikâyesi

Türkiye kış boyunca doğru düzgün yağış almadı. Kışın yağmayan yağmurlar da kendini ilkbaharın sonlarına sakladı. Mayıs ayı sel ayı oldu. Ankara, Bursa, Eskişehir, Muğla ve Urfa’da sokakları azgın nehirlere çeviren seller yaşandı. Ankara’da bir kişi hayatını kaybederken[1] milyonlarca liralık ekonomik kayıp yaşandı.

Ankara’nın Mamak ilçesinde sel – 5 Mayıs 2018

Haziran ayının ilk günlerinde de Doğu Anadolu’dan gelen sel haberleri gündemde[2]. İklim değişikliği gittikçe şiddetleniyor ama onun kadar sorumlu bir başka olgu da yanlış kentleşme. Yeşil alandan yoksun, üstü üste binmiş yerleşim alanlarının olduğu, betona ve asfalta boğulmuş kentlerin sayısı gittikçe artıyor. Türkiye’de pek çok kentte iklim değişikliğiyle uyumlu değil ona inat işler yapılıyor. Bu deli inadının en net biçimde görüldüğü yerlerden biri de yollar. Yollar, yanlış kentleşmenin sadece bir boyutu elbette. Ancak “biz yol yaptık” temalı seçim konuşmalarının ayyuka çıktığı şu günlerde selleri anlamak için yollara bakmak da tuhaf karşılanmamalı.

Peki, nedir yol?

Bir yerden başka yere ulaşmak için insan tarafından yapılan yürümeye veya tekerlekli taşıt kullanmaya uygun yapılara yol diyoruz.

Günümüzde ise yolların üstünden taşıtlar ve insanlar geçerken altından su, kanalizasyon ve doğalgaz boruları, elektrik ve telefon kabloları geçiyor. Dolayısıyla kent yaşamının tüm yükünü çeken yollarda bir sorun olduğunda yaşam adeta felç oluyor. Ancak tüm bu önemine rağmen yolların yapıldığı yerden tutun da kaplama malzemesinin seçimine ve uygulanmasına kadar bilgisizliğin ve özensizliğin hâkim olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Yapılan yanlışlardan dersler alınmıyor ve daha beter felaketlere doğru koşuluyor.

Dere yataklarına yapılan yollar

Kentsel dönüşüm içinde olan Mamak ilçesinden (Gülseren Anayurt Mahallesi) bir görüntü

Ankara’nın gecekonduları ile bilinen ve şimdilerde kentsel dönüşümle gündemde olan ilçesi Mamak’ta iki hafta arayla seller yaşandı. Şiddetli yağıştan birkaç dakika sonra başlayan sel, caddeleri azgın nehirlere çevirdi. Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen adlı programa konuk olan Ankara Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Halim Perçin, yaşanan sellerle ilgili olarak Mamak’tan aşağıya doğru inerek Hatip Çayı’na inen bütün dere yataklarının yollara çevrildiğini hatırlattı[3]. Perçin, Mamak’taki kentsel dönüşüm bölgesine yapılan onlarca katlı yeni binalarla yapı yoğunluğunun arttığını ancak yollar ve parklar gibi kentsel donatıların bu yoğunluk artışına uygun şekilde yeniden düzenlenmediğinden yetersiz kaldığını da belirtti. Bunun sonucunda kentlerin ısı adalarına döndüğünü de sözlerine ekleyen Perçin, böylece geçirimsiz yüzeylerin arttığını ve yağış olduğunda suyun toprak tarafından emilemediği için hızla yüzey akışına geçip selleri oluşturduğunu söyledi.

Taş yolları asfaltladılar

Şişli Belediyesi Kurtuluş semtinin taş yollarını asfaltladı.

Türkiye’de depremden sonra en büyük felaket olan seller için yeterli önlemler alınmadığı gibi en olmayacak yerlere çok katlı binalar, yollar, alt geçitler kuruluyor, sahil şeritleri dolduruluyor. Su döngüsünü alt üst edecek uygulamalara yenileri ekleniyor.

Bunlardan biri de İstanbul’un tarihi semtlerinden biri olan Kurtuluş’ta granit küp taşlarla kaplı yolların İSKİ’nin yağmur suyu kanalı yapım çalışmaları için kazılmasının ardından tekrar taşlarla kaplanması yerine üzerlerinin asfaltlanması oldu. Neredeyse hiç yeşil alanın bulunmadığı bu semtte toprağın her santimetre karesi su geçirmeyen yüzeyle kaplanmış oldu. Pek çok mahalleli durumdan ancak dumanı üzerinde tüten asfaltı gördükten sonra haberdar olabildi. Semt sakinlerinin pek çoğunun bilgisine sunulmadan yapılan bu uygulamaya karşı imza toplansa da, Şişli Belediyesi’yle görüşmeler yapılsa da asfaltlama çalışması durdurulamadı. Görünen o ki Türkiye’de sorunların üzerini asfaltlama partiler ötesine geçen baskın bir paradigma.

Prof. Dr. Halim Perçin, yağış olduğunda taş yollarda taşların arasından sızan suyun bir kısmının toprağa geçebildiğini ama asfalt yollarda zeminin pürüzsüz olması dolayısıyla suyun akışının hızlanacağını belirtiyor. Asfalt yolların taşkınlara davetiye çıkardığını söyleyen Perçin, taşla kaplı yollarda taşların hemen altında çakıl ve mıcır bulunan geçirimli bir tabaka olması gerektiğini de sözlerine ekliyor. Zira Kurtuluş semti de dâhil olmak üzere çoğu yerde küp taşlar bu şekilde değil fazlasıyla sıkıştırılmış zeminin veya betonun üzerine salt süs amaçlı kullanılıyor. Perçin yüzey akışını yavaşlatan malzemelerin kullanımı kadar, refüjlerin altında geçirgen tabakalar yaratarak suyun tabana aktarılmasını sağlamanın, yeşil alanların artırılmasının önemine de vurgu yapıyor ve ekliyor “dere yatakları üzerinde yapılaşma ve yollar olmamalı ve buralar yeşil alan olarak ayrılmalı”.

Bu gidilen yol, yol değil…

Kuzey Marmara Otoyolu çalışması ormanlık ve sulak alanları yok ederek yoluna devam ediyor.

Olması gerekenler bu kadar net iken, yetkililer hala sayılarla konuşup yapılan işin niteliğine değil niceliğine vurgu yapma derdinde. Yolların nehirlere, mahallelerin göllere dönüştüğü günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da hala AKP döneminde yapılan yollardan bahsediyor:

79 yılda bu ülkede yaptıkları 6 bin 100 kilometre bölünmüş yol. Biz 16 yılda buna 20 bin kilometre bölünmüş yol ilave ettik. Farkımız bu. Bunlara kalsa ne derler? ‘Ne işiniz var ya? Niye yol yapacağız? Bu patika yollar ne güne… Patika yollardan yürüyün.’ Bunlar bize bunu yaşatmadılar mı?[4] diyor Erdoğan.

Biz de halk olarak kendisine sesleniyoruz. Her şiddetli yağışta göle dönüşen alt geçitlerden, coşkun akarsulara dönüşen, zarara ziyana neden olan ve can alan yollardan 20 bin kilometre değil, 20 metre bile istemiyoruz artık. Suyun döngüsünü engellemeyen, kent peyzajıyla uyumlu, iklim değişikliğini merkeze alarak tasarlanmış yollar ve onların yanlarında yeşil alanlar istiyoruz.

Bu gidişat değişmez ise yapılan bunca yolun bizi götüreceği tek varış noktası ekolojik ve toplumsal çöküş. Zira bu gidilen yol, yol değil…

Sudan Gelen: Ankara’dan İstanbul’a Yollardan Sellere: Bu Gidilen Yol, Yol Değil…

 

Son notlar

[1] Milliyet (30 Mayıs 2018). Sele kapılan kadın hayatını kaybetti. http://www.milliyet.com.tr/sele-kapilan-kadin-hayatini-gundem-2678819/

[2] CNN Türk (2 Haziran 2018). Sel Tunceli Erzincan Karayolunu kapattı. https://www.cnnturk.com/turkiye/sel-tunceli-erzincan-karayolunu-kapatti

[3] Radyo programının tamamını Açık Radyo arşivinde dinleyebilirsiniz. http://acikradyo.com.tr/podcast/207894

[4] Milliyet (26 Mayıs 2018). Ak Parti’nin Erzurum Mitingi.  http://www.milliyet.com.tr/ak-parti-nin-erzurum-mitingi-erzurum-yerelhaber-2826088/

 

 

Akgün İlhan

 

20. gün: LGBTİ ve kadın örgütlerinden Flormar direnişine destek

Kozmetik bakım ürünleri fabrikası Flormar işçilerinin, firmanın Gebze Organize Sanayi Sitesi’ndeki fabrikası önündeki eylemleri 20. gününe girdi.

LGBTİ ve kadın örgütlerinden de Flormar direnişine destek geldi.

Fransızca ve Türkçe dilinde hazırlanan metinde Flormar Türkiye ve Groupo Rocher yönetimleri çağrıda bulunularak 120 işçinin işlerine iade edilmesi istendi.

“Flormar Türkiye ve Groupo Rocher yönetimlerine,

Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde faaliyet gösteren FLORMAR firması, Mayıs ayı içerisinde sendikaya üye olduğu için çoğunluğu kadın 120 işçiyi işten çıkardı! Sendikaya üye olmak gerek ulusal, gerek uluslararası sözleşmelerle de tanımı net bir haktır; Anayasa’nın 51.maddesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 23, 6356 sayılı Sendikalar Kanunu Madde 31, 87 Sayılı ILO sözleşmesi, Avrupa Sosyal Şartı Madde 5… tüm bu kanunlar ile sendikalaşma hakkımız belirtilmektedir ve Flormar sendikaya üye olduğu için işçi çıkararak yasa dışı bir uygulamada bulunmaktadır. Flormar yönetimi ayrıca işçileri işten çıkarmakla kalmayıp, içerideki işçiler ile dışarıdaki işçilerin iletişim kanallarını da kesmeye çalışmıştır.

Petrol-İş Sendikasına üye oldukları için ‘küçülme’ bahanesiyle işten atılan Flormar işçileri

15 Mayıs’tan bu yana kararlılıkla direnen çoğu kadın işçi, sendikalı olarak işe geri dönmek istiyor. İşçilerin talepleri arasında insanca yaşayabilecekleri bir ücret alabilmek ve işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda da adımlar atılması var. “Biz istersek her şeyi yaparız” diyerek kadınlar üzerinden samimiyetsizce reklam yapan Flormar, işçileri anayasal haklarını kullandıkları, işten çıkarılan arkadaşlarını destekledikleri için fütursuzca işten atabiliyor! Doğa dostu olmakla övünen, Flormar’ın %51 hissesini satın almış olan Yves Rocher, bünyesindeki firmanın emek düşmanı tavrını nasıl açıklamaktadır? Fransa’da da sendikal örgütlenme hakken, büyük ortak Rocher grubu, bünyesinde bulunan bir başka coğrafyadaki firmanın anayasaya karşı bu hareketini sessiz kalarak onaylayacak mıdır?Bizler aşağıda imzası bulunanlar belirtmek isteriz ki, anayasal hakkını kullandığı için sendikalaştığı için işten atılan 120 işçi işlerine iade edilene dek ne Flormar ne de Yves Rocher ürünlerini kullanmayacağız ve aktif bir boykot kampanyası örgütleyeceğiz. Hem tüketici kitlesini oluşturan kadınların tüketim oranını artırabilmek amacıyla, duyguları, güçlü kadın imajını pazarlamaya çalışmanıza, hem de hiç gocunmadan haklarını talep ettiği anda kadınları işten çıkarmanıza müsaade etmeyeceğiz. Tüm işçiler işe iade edilene, işçilerin talepleri karşılanana kadar ürünlerinizi tüketmiyoruz. Biz durursak dünya durur, biliyoruz!

Ne olmuştu?

Flormar’da çalışan işçiler daha iyi koşullarda çalışmak için beş ay önce Petrol-İş Sendikası’na üye olmaya başlamış, sendika işyerinde çoğunluğu sağlayarak yetki belgesini alınca sendikalı işçiler işten atılmıştı.

İşten atılan çoğunluğu kadın 115 işçinin fabrika önündeki eylemine alkışla destek veren işçiler de “mola saatlerinde ve muhtelif zamanlarda yasadışı eylem yapan kişilere destek vermeniz, çalışma ortamında huzuru bozmanız, doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunduğunuz tespit edilmiştir” gibi tebligatlarla işten çıkarıldı ya da istifaya zorlanmıştı.

Eylemin 11. gününde, Flormar yetkilileri eylemdekilerin içeridekilerle iletişimini engellemek için fabrika önüne branda ve tel örgü de çekmişti.

Kadıköy Süreyya Operası önünde gerçekleştirilen eyleme Flormar işçileri de katıldı.

Flormar ürünleri boykotu devam ediyor

Flormar boykotu da devam ediyor.

Boykot sosyal medyada #FlormarDeğilDirenişGüzelleştirir etiketiyle yaygınlaştırılırken, Flormar ürünlerinin satıldığı reyonlara, işçilerin sendikal örgütlenme sonrası işten çıkartıldığına dair notlar yapıştırılarak kamuoyu bilgilendiriliyor.

Flormar işçilerine destek veren örgütler:

1. 78’liler Girişiminden Kadınlar

2. Anarşist Kadınlar

3. Ankara Tabip Odası KHKS Komisyonu

4. Atakent Kadın Meclisi

5. Ayvalık Bağımsız Kadın İnisiyatifi

6. Barış İçin Kadın Akademisyenler

7. Bodrum Kadın Dayanışma Derneği

8. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği

9. Çiğli Evka 2 Kadın Kültür Evi Derneği

10. Demir Leblebi Kadın Derneği

11. Deriteks Sendikasından Kadınlar

12. DİSK Basın-İş’li Kadınlar

13. DİSK Birleşik Metal-İş Sendikası Kadın Komisyonu

14. DİSK Genel-İş’ten Kadınlar

15. Dünya Kadın Yürüyüşü Türkiye Koordinasyonu

16. Ekmek ve Gül

17. Emek ve Adalet Platformu’ndan Kadınlar

18. EMEP’li Kadınlar

19. Erzincan Katre Kadın Oluşumu

20. Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği

21. Eskişehir Tabip Odası Kadın Komisyonu

22. Eşit Yaşam Derneği

23. EŞİTİZ (Eşitlik İzleme Kadın Grubu)

24. FeminAmfi

25. Feminist Çukurova

26. Fethiye Kadın Danışma Dayanışma Derneği

27. Foça Barış Kadınları

28. GEN-DER Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Kolektifi

29. Gülsuyu Gülensu Kadın Dayanışma Evi

30. Halkevci Kadınlar

31. Hdk Kadın Meclisi

32. Hdp İstanbul Kadın Meclisi

33. İlerici Kadınlar Meclisi

34. İmece Ev İşçileri Sendikası

35. İstanbul LGBTİ +Dayanışma derneği

36. İstanbul Tabip Odası Kadın Komisyonu

37. İstanbul Üniversitesi Kadın Hakları Kulübü

38. İzmir Kadın Dayanışma Derneği

39. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu

40. Kadın Dayanışma Vakfı

41. Kadın Emeği Kolektifi

42. Kadın Meclisleri

43. Kadın Savunma Ağı

44. Kadın Yazarlar Derneği

45. Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu

46. Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar Inisiyatifi

47. Kadının İnsan Hakları- Yeni Çözümler Derneği

48. Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV)

49. Kadın Partisi

50. Kampüs Cadıları

51. Kaos GL Derneği

52. KEİG

53. KESK Kadın Meclisi

54. Kırkyama Kadın Dayanışması

55. Kızkardeşim Kadın Dayanışma Derneği

56. Kirmizi Biber Dernegi

57. Kocaeli Kadın Platformu

58. Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması

59. Kuir Eskişehir Lgbti Topluluğu

60. Kuzey Ormanları Savunması Kadınları

61. Lezbiyen Biseksüel Feministler ( LezBiFem)

62. Lotus Kadın Dayanışma ve Yaşam Derneği

63. Maltepeli Kadınlar

64. Mardin Tabip Odası KHKS Komisyonu

65. Mersin LGBT Yedi Renk Derneği

66. Mersin Tabip Odasi KHKS komisyonu

67. Mezopotamya Kadın Kooperatifi

68. Mor Dayanışma

69. Muamma Futbol Takımı

70. Muamma LGBTİ+ İnisiyatifi

71. Muğla Emek Benim Kadın Derneği

72. Muğla Karya Kadın Derneği

73. Nar Kadın Dayanışması

74. Sosyal Dayanışma Ağı SODA

75. Sosyal Haklar Derneği’nden Kadınlar

76. Sosyalist Kadın Meclisleri

77. Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi Kadın Meclisi

78. Tevgera Jinên Azad

79. Tez- Koop- İş Sendikası Kadın Dergisi

80. TGS Kadın ve LGBTİ Komisyonu

81. TMMOB İstanbul İKK Kadın Komisyonu

82. TMMOB İzmir İKK Kadın Çalışma Grubu

83. Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği Kadın Komisyonu

84. Tuzluçayır Kadınları Dayanışma Derneği

85. Türk Tabipleri Birliği Kadın hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu

86. Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği

87. Üniversite Kadın Meclisleri

88. Üniversiteli Kadın Kolektifi

89. Yaşam Evi Kadın Dayanışma Derneği

90. Yeni Demokrat Kadın

91. Yeniyol’dan Kadınlar

92. Yeşil Feministler

93. Yeşil Sol Kadınlar

94. Yoğurtçu Kadın Forumu

 

(Yeşil Gazete, Bianet)

Ekolojik tasarımı anlamak – Melih Aşanlı

Yıllardır çeşitli söyleşi ve toplantılarda ekoloji ve tasarım yaklaşımlarını anlatıyorum. Konu genellikle mimari çevresinde dolanıyor. Malum sağlıklı bir evde yaşama hayali sağlıklı ambalajdan daha büyük bir ehemmiyete sahipmiş hissi uyandırıyor muhtemelen hepimizde. Hal böyle olunca da sanat, ustalık ve tekniklerin harmanlandığı ekolojik mimari odaklı geçiyor tüm aktivitelerim.

Bu yazıda da genel isteklerin doğrultusunda mimari çerçevesinde bir tasarımdan bahsetmeyi uygun gördüm. Söz konusu ekoloji başlığı olduğunda kafalar oldukça karışık ülkemizde. Öncelikle bir kez daha aydınlatıcı bilgiler vereceğim.

Doğal malzemeler ile yapılan her yapı ekolojik değildir ve beton ve plastik kullanılan yapılarda ekolojik olabilir. Bu cümleyi o kadar çok kullandım ki beton ve plastik sever biri olduğum inancı yayılmaya başlayacak diye bazı zamanlarda korkuyorum. Doğaya duyarlı, saygılı ve gelecek nesilleri düşünen her tasarım vicdani kaygılar ile yola çıkar ve en az zarar ile amacına ulaşmaya çalışır. Verdiği zarar kadar faydacı olmak genel bir düsturdur. Kesilen ağaç kadar ağaç dikmek, gereksiz hafriyat ile toprağı örselememek, ileriki yıllara az kalıntı bırakmak vs. vs.

Konunun teknik boyutlarına girmeyeceğim, merak edenler elbet internetten gerekli araştırmaları yapabilirler. Malzemeler, zararlı kimyasallar, tonlarca beton ve tüm diğer inşaatın parçaları yıllardır oluşturulmuş mühendislik hesaplar ve mimari teknikler ile yan yana getirilir.

Asıl önemli olan son kullanıcının ekolojiyi iyi anlaması ve söz konusu eğer bir ev ise dersine iyi çalışması gerekir. Hayalperest başlangıçlar bir bardak su ile uyanmanıza sebep olacaktır. Hem de uykunun en tatlı yerinde. Ekolojik mimariyi bir de ikiye bölmenin doğru olduğunu düşünüyorum. Kamu yapıları ve şehir binaları ömrünü ve gönlünü bu işe vermiş mimarların ve mühendislerin çabaları ile gelişen uzun soluklu ve meşakkatli bir iştir. Ekolojik kaygılar ile çalışmaya çalışan mimarı beton kullandığı için eleştirmek hiç birimizi bir yere taşımaz, üstelik abestir. Bina inşası karmaşık ve zor süreçleri içinde barındırır.

Diğer bir alan ise kırsalda kendi yapılarını inşa etmek isteyen insanların mücadeleleridir. Benim şahsi olarak ilham aldığım ve ilham vermeye çalıştığım alan bu kısımdır. Bir ev inşasının tüm risklerini göze alan toprak sahibi ile dayanışma içinde olmanın tüm risklerine rağmen yapılması gereken bir ödev olduğunu düşünürüm. Başını sokacak bir evi kendi elleri ile var etme her birimizin yaşaması gereken bir deneyimdir.  Müstakbel ev sahipleri ellerinde kazma kürek, arkadaşları, köyden yardıma gelen işçileri ve bizler gibi bu işe gönül vermiş bir avuç insan ile yaşamlarını sürdüreceği evlerini inşa ederler.

Bu süreç her birimiz için maceralı ve risklidir aslında. Özellikle doğal malzemeler ile çalıştığımızda aldığımız en büyük risk doğaya zarar vermek yerine kendimizi riske atmaktır. Tonlarca betonun ve demirin güvenliği yerine ahşabın ve çivinin zayıflığı, çuvala doldurulmuş toprağın kırılganlığını tercih etmek, bir saman balyasına güvenmek azımsanacak riskler değildir. Bir kaç ömür önce unutulmuş yapım tekniklerini araştırıp gün yüzüne çıkaran ve elini taşın altına sokarak uygulamaya kalkan insanlar günümüz için değil gelecek kuşaklar için bir ışık olma çabasındadırlar. Bugün kimse bir toprak, saman ya da ahşap yapının uzmanı değildir. Uzmanlığın verildiği ve kanunun tanıdığı kurumlar bu bilgileri unutmuşlar, ustaları kaybetmişlerdir. Bilinen tek yapı betonarmedir ve verilen eğitimler bu doğrultudadır. Deprem, statik, tasarım, malzeme bilgisi gibi yapı inşasında son derece önemli olan etkenler kurumlar tarafından doğal malzemeler ile hesaplanamamaktadır. Siz evinizi kendi başınıza doğal malzemelerden inşa etmek istediğinizde, sizin gibi bir kaç çılgın ile birlikte kaderinize boyun eğer ve risk alırsınız. Bu riskin armağanı ise tekrar bu uzmanlıkların gün yüzüne çıkabilmesi ve ileride böyle eğitimlerin verilebilmesidir. İlk neferler olarak tüm dünyada böyle bir sorun vardır. Budan dolayı doğal malzemeler ile günümüzde ancak basit tek katlı veya en fazla 2 katılı evler yapılabilmektedir.

Aldığınız çivinin sağlamlığı, ağacın uygunluğu, samanın doğru balyalanması, toprağın içindeki doğal katkı malzemeleri satıcıların veya üreticilerin vicdanına bırakılmıştır. Hiç biri kontrol edilmezler ve bir teste tabi değillerdir. Sattıkları mallardan bir sorumlulukları yoktur.

Tüm bunlar ile beraber yıkılmaz, su almaz, soğumaz ya da ısınmaz bir yapıya sahip olma isteği bir hastalıktır. Bu hastalık inşaat teknolojisinde canavarlaşmamıza sebep olmuştur. Doğal her malzemenin bir ömrü vardır. Her insanın bir hata payı ve enerjisi vardır. Dünyada rüzgar, toprak, güneş, deprem, yağmur gibi hala öngöremediğimiz, zamanı ve şiddetini bilemediğimiz güçlü etkiler vardır. Bilgisi ve ustalığı kaybolmuş tekniker ile, kırılgan ve canlı, ömürlü, kontrolü yapılmayan satın alınmış ürünler ile, yardımla, imeceyle, gönül ile ve bulunan yerel işçiler ile bir yapı inşa etmek ancak bir idealdir.  Ve her ideal gelecek için risk alır. Bu bana ilham verir. Benim gibi bu işe gönül vermiş herkese de ilham verdiğine eminim. Bazen kalem ve kağıtla, bazen kazma ve kürekle, bildiğimiz, bulduğumuz bilgileri karıncalar gibi biraraya getirip, terle, emekle ve gönülle çalışmak çılgınca olsa da genellikle keyif vericidir.

Doğal bir yapının sağlamlığı doğa güçleri ile uyumlu olmasına bağlıdır. Attığınız hatıl, kullandığınız payanda mevzu bahis değildir. Yerçekimi doğal bir güçtür. İki katlı bir yapı arzusu bu güç ile mücadeleye girme isteğinden başka bir şey değildir. Geniş sütunsuz galeri ya da salon da aynı şekilde tavanın yerçekimi ile girdiği bir mücadeledir. Söz konusu doğa olduğunda kararlılığı ve ömrü bakımından genellikle mücadeleyi kazanan taraf olacaktır.  O payanda , hatıl, kemer ya da dikme bizlerin mücadelede zaman kazanmamız için kullandığımız çeşitli elemanlardır. Doğaya uyumlu olmayan ve çatışacak her yapı, karmaşık tekniklere ve elemanlara sahip olur. Yönetmemiz gerek bir çok problem karşımıza çıkar. Betonarme tüm bunları belirli bir süre için bertaraf edebildiğinden ve deneyi yapılıp her defasında aynı sağlam sonuçlara ulaşılabildiğinden tercih edilmiştir. Diğer malzemeler Allaha emanettir.

Günümüzde bizler işlerimize inançları ve kaderi sokmayı sevmediğimiz için eski insanlar gibi doğal malzemeleri kullanamayız, kullanmaktan çekiniriz. Oysa doğa bütüncüldür, ömürlüdür ve rastlantısaldır. Bilinmezde bilmek hali doğanın her zerresinde gözlemlenebilir. Ekolojik mimaride ilk ödev küçülmek, boyun eğmek, kadere razı olmaktır. Bu bizi canlı yapan özelliklerin başında gelir. Bir böcek her yağmur evini yeniden inşa eder, kuşlar rüzgarda uçan yuvalarını sıkılmadan tekrar kurarlar, Tavanı akan bir mağarayı ini bellemiş bir ayı damlayan yağmur le barışır, azalan sular balık yuvalarının yerini değiştirmelerine sebep olur. Bizim bu canlılardan ayrı, farklı ve daha zeki olduğumuzu düşünmemiz ancak yine bizim sorunumuzdur. Evi ile, yiyecek ekmeyi ile mücadelede olmayan insan bir başkasının hayatı ile mücadele eder. Dünyada çalışmak demek, saçma sapan kurallar ve kanunlar çıkarıp olmayacak işleri oldurmaya çabalamak değildir. Var olana teslim olup üzerine ses etmemek demektir. Zeka bunu gerektirir. Diğeri kibirdir.

Zihnimizi fiziksel olarak büyümek ile meşgul etmediğimizde, küçülen ve daralan sadece yaşantımızdaki maddelerdir. Eşyalarımız küçülmeye başladığında ancak daha özgür ve serbest zihinlere sahip olabiliriz. Mücadele kişinin kendisi ile olan uzlaşmasıdır. Yer çekimi ile rüzgar ile, yağmur ile hasbıhal edilir, mücadele değil.

 

Hüseyin Melih Aşanlı

Fenerbahçe Spor Kulübü’nün 37’nci başkanı Ali Koç yarın göreve başlıyor

Fenerbahçe, seçimli kongre ile yeni başkanı seçti.

Aziz Yıldırım ile Ali Koç arasında geçen başkanlık seçiminde 21 bin 350’nin üzerinde üye oy kullandı.

Ardından oy verme işlemi tamamlandı ve Fenerbahçe’nin yeni başkanını belirlemek üzere sayıma geçildi.

Açılan sandıklar dahilinde Ali Koç hemen her sandıkta önde giderken belirli bir süre sonra Divan Kurulu Başkanı Vefa Küçük’ün yanına giderek Küçük’e sarıldı.

Koç, statta zafer turları atarken tebrikleri de birer birer kabul eti.

Aziz Yıldırım ise oy sayımı başladıktan kısa bir süre sonra stadı terk etti.

Ali Koç seçim sonrası yaptığı konuşmada başta Fenerbahçe taraftarları olmak üzere bu süreçte kendisini destekleyen herkese teşekkür etti.

“Öncelikle Fenerbahçe Spor Kulübü’nün genel kurulu hepimize hayırlı olsun. Nereden başlayacağımı hiç bilmiyorum. Dereyi görmeden paçaları sıvamam. Buradan arkadaşlarla yemeğe gidelim dedik, yer bulamadım. Ben size teşekkür ederim, ben sizi tebrik ederim. Tebrik edecek o kadar çok kişi var ki… Ben sadece bu başarının vitriniyim. Hep inandım ve kim kazanırsa büyük farkla kazanacak dedim. Siz bana ve ekibime öyle şeyler yaşattınız ki… Çok emindik. Biz hiç kongre yapmadık, kongreler farklıdır dedik. Bu kadar güven az insana nasip olacak bir şey.

Bu yolda kimseye biat etmedik. Kimseden menfaat beklemedik. Hiçbir aynaya baktığımız zaman kendimizi sorgulayacağımız ilişkiye girmedik. Bir kampanya bu kadar organik olabilirdi. Sizin sayenizde. Bana dediler ki kongre başkadır, sokak başkadır. Ben de kongre taraftarlardır dedim. Ben de bu inançla gittiğim her yerde, bazı kongre üyelerini üzmek pahasına dedim ki; herkes yolcu, taraftar hancıdır. Bugün çok duygu yüklüyüm. Teşekküre başlasam sahura kadar kalırız. Bu sizin başarınız. Sizleri utandıracak bir şey yapmamak için ben ve arkadaşlarım çok titiz davrandık. Küçük bir ekibimiz vardı. Bu kadar az insanla mı dersiniz. Sizlerle yaptık, milyonlarla yaptık.

Öncelikle ekibimi sahneye davet etmek istiyorum. Sonra da yönetim kurulumuzu alacağız. Burada iki kişiyle başladık. Biri Burhan Karaçam. Var mısın dedim. Sonuna kadar varım dedi. Ancak onu hiç görmediniz. Çalışmaları yaptık hep beraber. Sonra Semih Özsoy. Onunla yönetim kurulundaydık. Çok haşır neşir de değildik. Ta ki 3 Temmuz’a kadar. Bu süreçte minimum hata yaptıysak, onun sayesindedir. Zekası, satır aralarını okumasıyla… Yolda tuzaklar da oldu. Biz hep dik durduk. Çünkü korkacağımız hiçbir şey yoktu. Hep Burhan ağabeye hem de Semih Özsoy’a huzurunuzda teşekkür ediyorum. Öte yandan bir kısmını burada gördüğünüz arkadaşlarla yola çıktı. Tam zamanı şimdi sloganını onlar buldu. Sizlerle iletişim yapmamızı, bu arkadaşlar sayesinde yönettik. Ona göre adımlarımızı attık. Kendimize inandık ama her zaman mütevazı davrandık. Bu arkadaşlar ÜNİFEB’den. Fenerbahçe’nin aydınlık geleceğinden… Bir başarı varsa bu arkadaşlar sayesinde oldu. Simla Hanım, tam zamanı şimdi’nin hem şarkısını hem de videosunu yaptı.

Dün imza kampanyamızla ilgili bilgi verecektim. 5 bin 224 kişi verdi. Bir de Koç Grubu’nda çalışmasıyla tanıştık, Devrim. Sandık kurullarını, scoutları, sportif direktörü… Sayamayacağım çok şeyi organize etti. Sizin ümidiniz, umudunuz olmak iftihar ediyorum. Dışarıdaki arkadaşlar da gelmek istedi ama ben şu an bunun kararını veremem. O yüzden arzularını yerine getiremedim. Her anlamda bize destek verdiler.

Bize yoldaş olanlar, yanımızda olanlar… Allah hepinizden razı olsun. Çünkü çok şeyle mücadele ettik. Bilmediğiniz o kadar çok şey var ki… Kuyruğu dik tutmak sayenizde oldu. Burada keşke şampiyonluk kutluyor olsaydık. Keşke dışarıdan gelen sesler şampiyonluk için olsaydı. İnşallah o günler de gelecek. İnşallah o günleri de göreceğiz. Çok duygu doluyum. Burada en büyük teşekkür de aileme. Belki onlar mutfakta değildiler ama benim bangır bangır yola çıkmama, her türlü riske, iftiraya göğüs germemde yanımda oldular. Bugün dediler ki, kaybetsen de üzülme, Allah en hayırlısını verir. Allah verdi, Allah doğrunun yanında oldu. İyilik kazanacak dedik, iyilik kazandı. Siz de milyonların vitrinisiz. Ben sonucuyum. Hep beraber başardık. Esas yolculuk şimdi başlıyor. Çok zor bir yolculuğa hep beraber çıkıyoruz. Nasıl yanımızda oldunuz, bu günlere geldiysek, bundan sonrasını da hep beraber başarabiliriz. Herkesin çorbada tuzu olacak. Bir gün biri gelecek, her şey güzel olacak değil. Hayalleri gerçekleştirmek için gerekli iklimi sağlayacağız, hep beraber başaracağız. Bayrakları çıkarmaya hazır olun, mutlu olmaya, övünmeye hazır olun. Allah hepinizden razı olsun.

Yönetim kurulumuzu çağırıyorum şimdi de… Anneme, babama, ağabeyime, halama, karım Nevbahar’a, Leyla’ya ve Kerim’e çok teşekkür ederim. Bir teşekkür de Nina’ya, Ömer’e, Cem’e… Semih’in eşi ve çocukları…

Her şey geride kaldı. Affedilmeyecek hiçbir şey yoktur. Fenerbahçe’nin tüm potansiyellerini harekete geçireceğiz. Kırgınlık yok, kızgınlık yok, kin yok, nefret yok. Ne yaşandıysa yaşandı, keşke yaşanmasaydı.

Bir sözüm de Sayın Aziz Yıldırım’a. Sayın Aziz Yıldırım olmasa ben burada olmazdım. Semih burada olmazdı. Bu stat olmazdı. Türkiye’deki pek çok stat olmazdı. Fitili biz ateşledik. Göreceksiniz yakın zamanda Türkiye’de müthiş basketbol salonları olacak. O olmasa salonumuz da olmazdı. Başkanımız Aziz Yıldırım olmasa amatör sporlar bu halde olmazdı. Bunları unutmayın. Hayattaki herkesin artıları ve eksileri vardır. Bilanço sonunda başkanımız efsane başkan olmayı fazlasıyla hak etmiştir.

Ancak en büyük kahramanlığını da 3 Temmuz’da göstermiştir. Çünkü kendisi direkt hedef alınmıştır. Yönetici arkadaşlarımız, diğer arkadaşlarımız hedef alınmıştır. 12 Mayıs’ta burada neler olduğunu hepimiz gördük. Bütün bize karşı olanların en güçlü olduğu anda dimdik ayakta durdu. Hem o hem camiamız bu işten çok darbe yedik. Maddi manevi… Ben o zaman söylemiştim. Esas bunun etkisini 5-6 sene sonra göreceğiz. Sonra yorulduk, bıkkınlık geldi. Yorulmaya hakkımız yok. Hak ettiğimiz maddi haklar verilene kadar dimdik duracağız. Sanki 4 Temmuz’daymışız gibi. Fenerbahçe’yle kimse başa çıkamaz. Uzun süreç bizi bekliyor. En büyük savaşçısı kabul ettiği takdirde Aziz Yıldırım olacaktır. O bu mücadeleye devam edecektir. Hep beraber yapacağız. Şu anda size belki size fazla ihtiyaç yok. Bu hukuk ortamında gidecek. Ama Allah korusun, yargıdan hak etmediğimiz sonuç çıkarsa, bu camiayı bir daha test ederlerse size yine ihtiyaç olacak. Biz bir aileyiz. Mustafa Kemal’in yolunda gitmeye devam edeceğiz. Onun yolu bizim ışığımız olacak. Atamız Fenerbahçeli. Tarihte bize çok yakındı. Onun kimi tuttuğu önemli değil, kimin onun yolunda yürüdüğü önemli.

Hepinizin önünde saygı ve sevgiyle eğiliyorum. Size ne kadar teşekkür etsem azdır. İnşallah biz de sizin hayallerini gerçeğe dönüştüreceğiz.

Burada adil ortam olduysa Vefa Küçük’ün sayesinde olmuştur.

Sizin sesiniz, gözünüz, kulağınız olmaya devam edeceğim. İnşallah sevginize, güveninize layık olmak için elimizden geleni yapacağım. Sağ olun, var olun.”

Fenerbahçe’nin yeni başkanı Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Koç çocukluk hayalini gerçekleştirdi.

Seçime rekor katılım

Üyelerin yoğun katılım gösterdiği kongrede oy verme işlemi dün saat 10.00’da başladı ve 38 sandıkta gerçekleştirildi.

Saat 17.00’da stat kapıları kapandı.

Sıradaki üyelerin oy verme işleminden sonra Kongre Divan Başkanı Vefa Küçük’ün talimatıyla oy sayım işlemine geçildi.

Başkan Aziz Yıldırım’ın seçim rengi sarı, Başkan adayı Ali Koç’un seçim rengi ise beyazdı.

21 bin 350’nin üzerinde üye, başkanını seçti.

Önceki rekor: 9380 ile 3 Kasım 2013 seçimine aitti.

Geçerli oy sayısı 20 bin 736 olarak açıklandı.

Fenerbahçe’de oy kullanmaya gelen Mehmet Ali Aydınlar yuhalandı. Tribünlerde yer alan kongre üyeleri; “Mehmet Ali Aydınlar dışarı, hain Aydınlar” şeklinde tezahüratta bulundu.

Fenerbahçe Spor Kulübü’nün yeni başkanı, Ülker Stadı’nda taraftarların önünde yarın mazbatasını alarak görevine başlamış olacak.

 

(Hürriyet)

Balina midesinden çıkan 8 kilogram plastik yüzünden öldü

Genç yaştaki bir pilot balina Tayland ‘da karaya vurdu.

Songkhla kentindeki gönüllü çevreciler ve ThaiWhales isimli gönüllü balina koruma derneğinin aktivistleri tarafından kurtarılmaya çalışılan balina, tüm çabalara rağmen yaşamını yitirdi.

Tayland’ın güneyindeki Na Thap kanalında kıyıya vuran balinaya ilk müdahaleyi yapan sağlık görevlileri, balinanın ölmeden önce 5 adet plastik poşet kustuğunu ifade etti.

Uzmanlar, balinanın midesinden çıkan 8 kilo ağırlığındaki plastik torbaların balinanın beslenmesini engellediğini belirtti.

Yardıma gelen uzmanlar balinayı güneşten korumak için üzerine bir tente yerleştirip, yeniden yüzdürebilmek için teknelerle hayvanı sürüklemeye çalıştılar.

Bir hafta boyunca sahilde yaşam mücadelesi veren balina kurtarılamadı.

Deniz biyoloğu Thon Thamrongnawasawat, AFP’ye verdiği mülakatta balinanın beslenemediği için yaşamını yitirdiğini ifade etti.

“Midesinde 80 plastik poşet olan her canlı ölür” diyen uzman plastik poşetlerin balinanın yeterli gıdayı almasına engel olduğunu söyledi.

Geçtiğimiz ay, doğada tamamen çözülmeyen plastiğin çevreye verdiği zararın boyutlarını ortaya çıkaran bir rapor yayımlanmış, 2050 yılında okyanuslarda balıktan daha fazla plastik olacağı duyurulmuştu.

 

(Cumhuriyet)

3 Haziran Dünya Bisiklet Günü ve Nazım Hikmet – Aydan Çelik

BM 12 Nisan 2018 tarihinde 3 Haziran’ı Dünya Bisiklet Günü olarak ilan ettiğinde muhtemelen o günün bir büyük şairin ölüm yıldönümüne denk geldiğini bilmiyordu.

Aslında ne fark eder ki?

61 yıllık ömrü 3 Haziran 1963’te sona eren Nâzım Hikmet, yaşadığı sürece bisiklete büyük muhabbet besledi.

Paşa torunu olarak geldiği bu dünyada o zamanlar çok az çocuğa kısmet olan bir bisikleti (aslında üç tekerlisi) vardı. Aynı şekilde yine çok az insana nasip olan o üç tekerliyle fotoğraf çektirme şansı da…

Otobiyagrafisinde söylediği üzere, tatmadığı yemek yok gibiydi…

**

Hayatının ileriki yıllarında seçtiği yolun bedeli -muhtemelen- onu bisiklet selesinden alıkoymuştu  ama iki sevgili kuzeni, o sele sayesinde zorbaların elinden kurtulmuştu.

Nazilerin Paris’e yaklaştığı 1940 Haziranı’nda, Mehmet Ali Aybar ile Oktay Rifat, şehri bisikletle  terk eden binlerce insan arasındaydı. Önce Bordeaux’ya, sonra Lyon’a, oradan da İsviçre’ye geçmişlerdi.

Onlardan 18 yıl sonra, bu kez Nâzım bir İsviçre yolculuğu yaptı.

İçinde sönmeyen memleket ateşi, İsviçre dağlarında pedal çeviren köylüleri izlerken bile peşini bırakmamıştı:

“…Bu dağlar ne dağları
bizim dağlara benziyor,
bıçak gibi boğazları, parça paça karları
bu dağlar ne dağları
bizim dağlara benziyorlar
adamı da… Eli ayağı, gözü kaşı var
ama velosipetli
Bizimkiler velosipetsiz,
bitli…”

(Birkaç sene sonra bu şiiri plağa okuduğunda “velosipet” kelimesini “bisiklet” ile değiştirecekti.)

**

3 Haziran, kâinatın en “eşitlikçi” aletinin günü kabul edildi.

Aynı gün başka bir “eşitlik” şairi bu kâinattan göç etti.

Bize de onları tanımış olmak bahtiyarlığı düştü.

 

 

Aydan Çelik

twitter: seytanarabasi