Ana Sayfa Blog Sayfa 2736

Hayvan özgürlüğü aktivistlerinden, ‘Canlı hayvan ticareti yasaklansın!’ talebi

Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu ve Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM), bugün (10 Eylül) düzenledikleri basın toplantısında, Türkiye’de yaşanan Şarbon krizi ile yeniden gündeme gelen canlı hayvan ticaretinin yasaklanmasını talep etti.

Basın toplantısında, farklı ülkelerden Türkiye’ye kötü koşullarda gerçekleştirilen canlı hayvan ticaretini ilk gündeme getiren gazeteci-yazar Zülâl Kalkandelen, veteriner sağlıkçı Burak Özgüner ve Uzm. Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu konuştu.

Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu’ndan gazeteci-yazar ve hayvan özgürlüğü aktivisti Zülâl Kalkandelen, 2018’in başından beri giderek artan canlı hayvan ticareti skandalları konusunda bilgi verip “Şarbon krizi, ‘ucuz et’ politikasının bir sonucudur. Bu ticaret, 21. yüzyılda hayvan köleliğinin simgesidir ve derhal sona erdirilmelidir” dedi.

“Bu gemiler, ölüm gemileridir”

Basın açıklamasını okuyan, HAKİM’den veteriner sağlıkçı Burak Özgüner de “Biz hayvan özgürlüğünü savunan aktivistler olarak, hayvanların herhangi bir şekilde insan kullanımı için sömürülmesine kesinlikle karşıyız. İsteğimiz hayvanların ‘iyi koşullarda’ nakil edilmeleri değil, yaşam haklarının tanınması ve özgür bırakılmalarıdır. Bunun altını çizerek, 7 ay önceki açıklamamızda yazdığımız gibi yeniden vurgulamak istiyoruz: Bu gemiler, ölüm gemileridir ve ölümden, işkenceden, hastalıktan başka bir şey getirmeyecektir” diye konuştu.

Şarbon hastalığının hayvanlardan insanlara nasıl geçtiğini aktaran Uzman Doktor Oğuzcan Kınıkoğlu ise “Şarbon dışında yüzlerce enfeksiyöz ve kronik hastalık, canlı hayvan ticareti ve hayvansal ürünlerin tüketimi ile daha da yaygınlaşıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün etin kanserojen olduğunu açıklamasına rağmen, medya tam tersi yönde haberler yapıyor. Oysa hayvansal ‘ürün’leri tüketmeden, insanların sağlıklı yaşaması mümkündür” şeklinde konuştu.

Toplantıda, Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan elde edilen ve 2017 yılına ait zoonoz hastalıklara dair veriler de paylaşıldı. Veteriner sağlıkçı Özgüner, bu verilere değinerek “Türkiye’de hayvan hastalıkları kontrol altına alınamıyor ve bu denetimsizliğin faturası yine hayvanlara kesiliyor. Hastalık şüphesinin varlığı, hayvanların öldürülmesi için yeterli bir sebep” dedi.

 

(Yeşil Gazete)

Yönetim değişikliği sonrası Cumhuriyet gazetesinde ayrılıklar sürüyor

Cumhuriyet gazetesini yayınlayan Cumhuriyet Vakfı’ndaki yönetim değişikliğinin ardından gazetede çok sayıda isim ya istifa etti ya da işlerine son verildi.

Şimdiye kadar gazeteden ayrılanların sayısı 23’e ulaştı.

Cumhuriyet gazetesi yazarları ve yöneticilerinin hapsedildiği davada iddia makamının tanıklarından olan Alev Coşkun’un, geçen cuma günü yapılan toplantıda Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı’na seçilmesinin ardından Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği’ne Murat Sabuncu‘nun yerine, Haber Koordinatörü Aykut Küçükkaya getirildi. Gazetenin yayın kurulunda da değişiklikler oldu.

Son gelişmeler şu şekilde:

-Yazı İşleri Müdürleri Bülent Özdoğan ve Faruk Eren görevden alındı.

-Gazete yazarları arasındaki ilk istifa Aslı Aydıntaşbaş’tan geldi. Aydıntaşbaş istifa kararını “Cumhuriyet’teki dostların mağduriyeti ve verdiği demokrasi mücadelesi, altın harflerle tarihe geçmiştir. Ben de bundan sonra yazmamaya karar verdim” sözleriyle açıkladı.

-Gazetenin İlhan Selçuk dönemindeki yazı işleri müdürlerinden olan Aydın Engin de dün yazdığı bir yazı ile istifa etti.

-Gazetenin deneyimli ekonomi yazarlarından Çiğdem Toker de dün yazdığı “Hoşça kalın” başlıklı yazısıyla istifa ettiğini duyurdu.

-Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyon sonrası 9 ay tutuklu kalan yazarlardan Hakan Kara da artık gazete kalmasının mümkün olmadığını söylerken “Ama gazeteyi almaktan asla vazgeçmeyin” ifadesiyle istifa ettiğini köşesinden duyurdu.

-Cumhuriyet Pazar’ın yayın yönetmeni ve gazetenin yazarı Tayfun Atay, kararını bugünkü yazısında açıkladı.

-Cumhuriyet davasında yargılanan isimlerden karikatürist Musa Kart da istifa eden isimler arasında yer aldı.

-Doğan Medya Grubu’nun Demirören Holding’e satılmasının ardından Hürriyet gazetesinde yazmayı bırakan Melis Alphan da nisan ayında Cumhuriyet’te başladığı yazılarına son verdiğini duyurdu.

-Okur temcilisi Güray Öz, Twitter’dan görevden ayrıldığını duyurdu.

-Cumhuriyet’in cumartesi ekinin yönetmeni Zeynep Miraç Özkartal Taner  görevini bıraktı.

-Modacı Barbaros Şansal ve Mirgün Cabas da artık yazmayacaklarını açıkladı.

-Spor yazarı Bağış Erten, ayrıldığı bilgisini Twitter hesabından paylaştı.

Ahmet Tulgar da 36 hafta süren köşe yazarlığının bugün itibarıyla son bulduğunu duyurdu.

Erdem Gül, yaklaşık 4 yıldır sürdürdüğü Cumhuriyet Ankara Temsilciliği görevinden, faks mesajıyla alındı. Aykut Küçükkaya; Ankara Temsilciliği görevine savunma muhabiri Sertaç Eş’in atandığını faks mesajıyla Erdem Gül’e bildirdi. Erdem Gül’ün “Ankara Temsilciliği” olan idari pozisyonu, gazetenin dünkü (9 Eylül 2018 Pazar) taşra baskılarında künyede yer almadı.

-Yaklaşık 30 yıldır “MHP” ve “Türkiye’de milliyetçilik” üzerine çalışan gazeteci – yazar Kemal Can Cumhuriyet gazetesinden ayrıldığını “Eyvallah” başlıklı son yazısıyla açıkladı.

-İstifasını Twitter üzerinden duyuran ve gazetedeki emekçi arkadaşlarına teşekkür eden Dijital Medya Koordinatörü Bülent Mumay, “Saray’ın Cumhuriyeti” ifadesini kullandı.

Mahir Ünsal Eriş de Cumhuriyet Pazar’daki yazılarına son verdi.

-Binnaz Saktanber de Cumhuriyet Cumartesi yazılarına devam etmeme kararı aldığını belirtti.

-Yönetim değişikliğinden sonraki ilk yazı günü çarşamba olan Özgür Mumcu’nun, henüz resmi bir istifa kararı bildirmediği, babası Uğur Mumcu’nun en yakın arkadaşlarından olan Ali Sirmen’in Cumhuriyet Vakfı Başkan Yardımcısı olmasını da dikkate alarak durum değerlendirmesi yaptığı öğrenilmişti.

-Yeni yönetimin 8 Eylül’deki yazısını yayına koymadığı gazete yazarlarından Prof. Dr. Ahmet İnsel de gazeteden ayrıldığını açıkladı. Dün (9 Eylül) Birikim Dergisi’nde İnsel’in “Cumhuriyet Gazetesinden Ayrılmama İlişkin Kısa Bilgi” başlıklı yazısı yayınlandı.

-Gazetenin yazarlarından Ceyda Karan da yazılarına son verdiğini Twitter üzerinden açıkladı. Karan, “Gidenlere geçmiş olsun kalanlara başarılar. Cumhuriyetsiz kalmayın” diye yazdı.

Murat Sabuncu’nun “Karanlığa karşı yaşasın Cumhuriyet” başlıklı veda yazısı gazetenin internet sitesine konmamıştı.

Gazeteden ayrılan yönetici ve yazarlardan bazıları, gazeteye açılan davada tutuklanıp uzun süre hapiste kalmış, gazetecilere ağır cezalar verilmişti. Dava için hazırlanan iddianamede, yeni yönetimden bazı isimler tanık olarak yer almıştı.

 

(T24, Diken)

Türkiye’de 18, Dünyada +900 etkinlikle #İklimİçinSesVer’dik! – Efe Baysal

İnanılmaz bir hafta sonuydu! Dünyanın dört bir yanında 7 kıtada (evet, Antartika da bile etkinlik vardı!), 95 ülkede 900’ün üzerinde İklim İçin Ses Ver etkinlğinde binlerce insan bir araya geldi, iklim krizine karşı kentlerimiz için, gezegenimiz için mücadelenin sesini yükseltti!

Akçakoca

Etkinlik gününü ilk duyurduğumuz günden itibaren “İklim hareketinin sesi yerelden yükselir” dedik ve çağrımız Türkiye’de Alakır’dan İstanbul’a, Kırklareli’nden Adana’ya 18 farklı noktada yankılandı. Bugün ise Ankara’da bir forum gerçekleşirken Arhavili atmacalar dayanışma videolarını ilettiler. Fotoğrafları, videoları, dayanışma mesajlarını görmenin, iklim krizine karşı harekete geçmeye hazır insanların enerjisine şahitlik etmenin bende yarattığı heyecanı ve hissi tarif etmek zor.

Kalamış

Kaş, Sarıyer, Alakır, Bursa, Odunpazarı, Kadıköy, Ankara, Çanakkale, Altınoluk, Seferihisar, Adana, Kırklareli, Tepebaşı, Ayvalık, Düzce, Kastamonu, Ankara ve Arhavi’den gördüklerim iklim krizine karşı bir araya gelen, birbirine dokunan, harekete geçmeye hazır ve değişimi talep eden insanlardan yayılan umuttu. Biliyoruz, değişim ancak tabandan yükselirse gerçekleşecek ve biz de enerjiyi üretme ve tüketme pratiklerimizde değişim; karar alıcılarımızın iklim krizine karşı politikalarında değişim; enerjide adil geçiş yoluyla topluluklarımızda değişim talep ediyoruz! İklimi değil, sistemi değiştir!

Aslında fotoğraflar tüm hikayeyi anlatıyorlar:

Daha fazla fotoğrafa buradan ulaşabilirsin.

8 Eylül etkinlik gününde Kalamış Parkı’ndaydım. Kadıköy İklim Elçileri’nin gözlerindeki heyecana, yüreklerindeki değişim arzusuna şahitlik ettim. #İklimİçinSesVer’in sadece bir ilk adım olduğunda onlar da hem fikir, mesajları net:

Peki şimdi ne olacak? Bu tamamen sana kalmış durumda. Ancak yerelde atılacak ilk adım, sokağında, mahallende bir araya geliş, iklim krizine karşı mücadele için önemli bir basamağı oluşturuyor. Unutma! İklim hareketinin sesi yerelden yükselir ve o sesi yükseltmek için kendi topluluklarımızda harekete geçmemiz gerekiyor! Yerel yönetimlerimize iklim dostu kentleri inşa etmeleri için zorlamalı, iyi örnekleri çoğaltmalıyız. Diğer yandan karar alıcıları havayı, suyu, toprağı kirletmeyecek, yaşamı ve toplulukları zehirlemeyecek enerji çözümlerine yöneltmemiz yaşam için, geleceğimiz için, gezegenimiz için elzem.

Yerel yönetimler demişken, eğer hala görmediysen, kentlerimiz ve iklim krizi konusunda hazırladığımız sayfaya göz atabilirsin. Durumun aciliyetini gösteren sayfamızın altında yerel yönetimine Bilgi Edinme Hakkı Yolu’yla sorabileceğin bir dilekçe örneği de mevcut. Bu dilekçeyle Paris İklim Anlaşması hedeflerine de uyacak şekilde belediyenin İklim Eylem Planı olup olmadığını sorabilirsin. Belki de dilekçeyi çoğaltıp dostlarınla, komşularınla belediyene başvurarak bir ilk adım atabilirsin.

Eminim ki fosilsiz bir gelecek için bir arada olmaya devam edeceğiz. Bu arada şayet bir kampanya veya bir etkinlik gerçekleştirmeye karar verirsen bize her zaman ulaşabilirsin. Haftasonunda gerçekleşen #İklimİçinSesVer’de olduğu gibi bu mücadelede birlikteyiz.

Hamiş: Bu haftasonu hakkında hislerimi tarif etmem zor demiştim. Bu yazının sonunda şimdi galiba nasıl tarif edeceğimi biliyorum. Minnet doluyum. Dört bir yandan yükselen sesler sayesinde, adil, yaşanılabilir bir dünya hayalimizin ulaşılamaz olmadığını bir kez daha gördüm. En büyük müştereğimiz iklim için her attığımız adımda; kentlerimiz, geleceğimiz, gezegenimiz için her kolektif bir araya gelişte zihnimizde ve kalbimizde o gelecek şekilleniyor.

Bir arada olmaktan onur duyuyorum. Teşekkür ederim.

Dayanışmayla,

 

 

Efe Baysal

350 Türkiye

Türkiye’nin dört bir yanından ‘İklim için ses ver!’ çığlığı yükseldi

İklim İçin Ses Ver / Rise For Climate adlı 8 Eylül Küresel İklim Eylem Günü’nde Türkiye’nin birçok noktasında iklim değişikliğine dikkat çekmek ve yaşanmakta olan iklim krizi hakkında çözümler üretmeleri için yerel yönetimlere çağrıda bulunan çeşitli etkinlikler düzenlendi. Küresel iklim hareketi gönülleri, dünyada da, Antartika dahil olmak üzere 95 ülkede, 900’den fazla etkinlikle, eş zamanlı olarak meydanlardaydı.

Alakır Nehri

İstanbul, İzmir, Bursa, Düzce, Antalya, Eskişehir, Kastamonu, Çanakkale, Balıkesir, Adana, Kırklareli’nde kent meydanları, parklar ve sahillerde bir araya gelen çok sayıda gönüllü, gün boyunca paneller ve forumlarda iklim değişikliği hakkında bilgilendirici konuşmalar ve tartışmalar yaptı.

Sağanak halinde yağan yağmur Kadıköy İklim Elçileri’nin düzenlediği Kadıköy Kalamış’ta düzenlenen etkinlik planlarını aksatsa da, Bisiklet Platformu gönüllüleri Kalamış Parkı’ndan başlayarak Kadıköy civarında iklim değişikliğine dikkat çekmek için 2 saatlik bir bisiklet turu yaptı. Devamında beden perküsyonu atölyesi, çocuklar için rüzgar gülü atölyesi ve iklim adaleti atölyesi gerçekleştirildi.

Kadıköy Belediye Başkanı’ndan Paris İklim Anlaşması Vurgusu

Kalamış

Kadıköy Kalamış Parkı’ndaki organizasyonun gerçekleşmesi için destek veren Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu da etkinliğin sonunda bir konuşma yaptı. İklim değişikliğiyle bağlantılı sorunların çözümü için model ve yönetim anlayışını değiştirmemiz gerektiğini söyleyen Nuhoğlu, yerel yönetimlerin STKlar, meslek örgütleri ve bireylerle birlikte çalışması gerektiğinin altını çizdi. Nuhoğlu konuşmasını şöyle bitirdi: “Çevre ile ilgili sorunların bir ilçe ya da ülke ölçeğinde çözülme şansı yok. Ne kadar gayret edersek edelim, bunun evrensel ölçekte olmasını sağlamak zorundayız. Bir kirlilik yarattığınızda bu diğer ülkelerin havasını, suyunu etkiliyor. Bu nedenle bireysel anlamda, mahalle ölçeğinde yapılan eylemler dahi çok önemli. Paris İklim Zirvesi gibi evrensel ölçekteki anlaşmaların dünyaya yayılması gerekiyor. Biz de siyasetin görevinin bu olduğunu düşünüyoruz. Siyaset halkın ihtiyaçlarını, sorunlarını çözecek imkanları insanlara sunmak zorunda.”

Akçakoca

Kalamış’ta gün, kıyıya botlarıyla yaklaşan gönüllülerin kayalıklara bağladıkları pankartı açmasıyla sona erdi. Karada bulunan gönüllülerin ‘İklim İçin Ses Ver’ pankartını denizde açılan “Yaşanabilir kentler, fosilsiz bir gelecek için İstanbul’dan haykırıyoruz!” pankartına sloganlarla yaklaştırmasının ardından Kadıköy’deki etkinlik sona erdi.

“Bu mücadelenin öncüsü yerel yönetimler olmalı”

İzmir Seferihisar’da, Belediye Başkanı Tunç Soyer, gönüllülerle birlikte sabahın erken saatlerinde semt sokaklarını temizledi. Etkinlik sonrası iklim değişikliği ile ilgili konuşma yapan Soyer, iklim mücadelesinin öncülüğünü yerel yönetimler üstlenmeli mesajı verdi ve “Bir hayalimiz var, Seferihisar’ın tükettiği enerjiyi yenilenebilir enerji kaynaklarından üretmek. Yani güneşten, rüzgardan hatta deniz dalgasından bu enerjiyi üretmek istiyoruz. Bu hayal imkansız değil, gerçekleşeceğini bildiğimiz bir hayal ve biz yavaş yavaş oraya doğru yol alıyoruz.” dedi. Bu konuda attıkları somut adımlardan biri olarak kurdukları güneş enerjisi kooperatifinden bahsetti.

Odunpazarı Belediye Başkanı: “Termik Santraller kurulmamalı”

Odunpazarı Belediyesi ve Odunpazarı Kent Konseyi, iklim değişikliğine ve Alpu’da yapılmak istenen kömürlü termik santrale dikkat çekmek için #İklimİçinSesVer bisiklet turu düzenledi.

Odunpazarı Kent Konseyi Başkanı İsmail Kumru, “Eskişehir’e yapılması istenen ve iklim değişikliklerine sebeplerin başını çeken kömürlü termik santrallerin şehrimize ve ülkemizin hiçbir yerine yapılmaması adına karşı olduğumuzu ve istemediğimizi bir kez daha tekrarlıyoruz” dedi. Bisiklet turuna katılan Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt ise, “Buradaki amacımız çevreyi korumak. Eskişehir’de termik santral bu işi (iklim değişikliği) tetikleyecek unsurlardan en büyüğüdür. Termik santralin kurulmaması gerektiğini düşünüyorum. Ekonomik değil. Yapılan tüm işler hukuka aykırı” dedi.

Buket Uzuner’den iklim hareketine destek

Kaş

Antalya Kaş Merkez’de buluşan iklim hareketi gönüllüleri yazar Buket Uzuner’in de katılımıyla bir basın açıklaması düzenledi. Açıklamada küresel iklim krizinin etkilerine vurgu yapılırken, “Bunun nedenlerinin başında tabii ki fosil yakıtlara bağımlılık, enerji kaynağı olarak fosil yakıtlarının öncelikli kullanılması var. Kömür, petrol gibi fosil yakıtları terk ederek güneş, rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek zorundayız” denildi. Uzuner, açıklamanın yanında Hava romanından “Dünyanın Nefesi Hava” metnini seslendirdi.

Balıkesir’de iklim için helva kavruldu

Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde, Ayvalık Kent Konseyi üyeleri tarafından iklim değişikliğine dikkat çekmek için helva kavrulup dağıtıldı. Bisiklet sürüşü ile temiz hava gerekliliğine, helva kavurarak insan kaynaklı kirlilikle dünyanın geri dönülmez şekilde zarar gördüğüne dikkat çekildi.

Ayvalık

Ayvalık İsmet İnönü Kültür Merkezi’nde, Türkiye’nin ilk Slow Food Uluslararası Konsey üyesi, Fikir Sahibi Damaklar kurucusu Defne Koryürek’in konuk olarak katıldığı söyleşi ve forum düzenledi. Ayvalık Kent Konseyi Başkanı Filiz Karayelli, insan kaynaklı iklim değişikliğiyle karşı karşıya olunduğuna dikkat çekti. Karayelli, konuşmasında şöyle dedi: ”Türkiye’de ise 2018 yılı, ilk 7 aylık verilere göre, son 47 yılın en sıcak yılı olarak geçti. Sanayi Devrimi’nden bu yana gezegenimiz bir dereceden fazla ısındı. Atmosfere bıraktığımız karbonun, limit olan 350 ppm’i aşmasının karşılığı bir ısınma bu. Küresel bir krizle karşı karşıyayız, zira bu insan kaynaklı karbon salımı son iki yüzyılda hiç azalmadı, arttı ve artmakta. Kıtlık, kuraklıklar, savaşlar, seller ve yangınlar silsilesinin ilk dalgasını idrak ettiğimiz son on yıl, bizlere, bir sonraki on yılın nasıl bir hayatta kalma mücadelesiyle geçeceğinin göstergesi. Bu konuda bir şeyler yapabilecek son nesil de bizleriz.”

“İklim meselesi ikincil olamaz”

Ömer Madra, Can Tonbil ve Ümit Şahin, 2. Kilyos Çevre ve Sanat Festivali kapsamında gerçekleştirilen İklim Forumu’nda

İstanbul’da Sarıyer 2. Kum Sanat Festivali kapsamında Kilyos sahilinde yapılan devasa bir güneş heykeli ile iklim krizini yenecek çözümlerin varlığına dikkat çekti. Birçok atölye ve etkinliğin yanında düzenlenen forumda konuşan Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra konuşmasında Fransa Çevre Bakanı’nın çağrı metninde yer alan “Gezegenin kurtarılmasını hâlâ birinci hedefi haline getirmemiş olan ve bunu zorunlu saymayan bir hükümetin artık tarafımızdan ciddiye alınmayacağını ilan ediyoruz. Siyasi – ve lobilerden uzak – seçenekler ve bu seçimlerin sonucunda potansiyel olarak halk nezdinde hiç de popüler olmayacak önlemler öneriyoruz. Bu bir ölüm kalım meselesi. Özü itibariyle, ikincil bir mesele olarak ele alınamaz.“ sözlerini hatırlattı.

Bursa / Nilüfer

Madra’dan sonra konuşan Açık Radyo Programcısı Doktor Ümit Şahin, “Yerel ve küresel düzeyde iklim değişikliğiyle mücadele bir bütündür. Kimi yerel ve merkezi yönetimlerin bir yandan farkındalık artırma çalışmaları yapıp iklim eylem planları yazarken bir yandan da yeşil alanları imara açması, betonlaşmayı artırması, İstanbul’un kuzey ormanlarını yok eden projelerde olduğu gibi doğal yeşil alanları veya Yedikule Bostanları gibi tarihi bostanları korumaması iklim değişikliğiyle mücadelede ciddi ve samimi olmadıklarını gösteriyor.” dedi.

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği ve Temiz Hava Hakkı Platformu Üyesi Doç. Dr. Çiğdem Çağlayan, “İklim değişikliği sağlığı doğrudan ve dolaylı olarak etkilemektedir. Doğrudan sağlık etkileri arasında sıcak dalgalarına bağlı ölümler, su ve gıdayla bulaşan enfeksiyon hastalıkları sayılabilir.  Dolaylı etkileri arasında tropikal iklim koşullarında görülen birçok hastalığın daha geniş coğrafyalarda görülmesi vektörle bulaşan hastalıkların sıklığında artışlar ve su kıtlığı, kuraklik gibi nedenlere bağlı beslenme yetersizlikleri bulunmaktadır. Iklim değişikliği sağlık etkileri öncelikli ve acildir.” diye konuştu.

Kastamonu

Kastamonu Ilgaz Milli Parkı’nda bir araya gelen 100’e yakın TEMA Vakfı gönüllüsü pankartlarıyla Küresel İklim Günü’ne ve iklim krizine dikkat çekti.

Adana

Adana’da Abidin Dino Parkı’nda bir araya gelen ekolojistlerin etkinliği basın bildirisi ile başladı. Bir saat süren etkinlik gönüllülerinin bir araya gelerek oluşturduğu müzik ve niyet çemberi ile tamamlandı.

Arhavi

Antalya Alakır Vadisi’nde gerçekleşen etkinlilerde iklim değişikliğinin gıda kaynaklarını nasıl etkilediği üzerinde duruldu; Türkiye sebze ihtiyacının büyük çoğunluğunu karşılayan Antalya Kumluca’da, belediyenin bu konuda net çalışmalar yapması gerektiğinin altı çizildi.

Tepebaşı

Yeşil Artvin Derneği de gün içinde yaptığı açıklamada, derneğin 25 senedir doğa savunuculuğu yaparak iklim için ses verdiğinin altını çizdi. Açıklamada, daha geç olmadan ormansızlaşmanın engellenmesi ve iklim için harekete geçilmesi gerektiğini söyleyen Yeşil Artvin Derneği, “İklimi biraz olsun olumlu yöne değiştirmek için son noktaya gelmeden son hamleleri yapalım, ses verelim ses alalım, elbirliği ile son kavşağa gelmeden döndürelim bu katarı.” dedi.

Çanakkale’de İDA Derneği, Altınoluk’ta Kaz Dağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Bursa’da Nilüfer Kent Konseyi Gençlik Meclisi, Akçakoca’da Dohaydan Derneği, Kırklareli’de Doğaya Dönüş Derneği, Artvin’de Arhavi Doğa Koruma Platformu, Ankara’da ise Birim Mor’un bireysel çağrısı ile düzenlenen çeşitli etkinliklerle iklim değişikliğine karşı yerel yönetimlerin bir an harekete geçmesi için bir araya geldi, çeşitli konuşmalar, atölyeler ve müzik dinletileri gerçekleştirdi. Günün son mesajı Eskişehir Tepebaşı Belediyesi’nden geldi. Uluslararası Pişmiş Toprak Sempozyumu kapsamında gerçekleşen dans gösterisi sırasında sahneden “Yaşanabilir kentler, fosilsiz bir gelecek için Eskişehir’den haykırıyoruz!” pankartı açıldı.

Küresel İklim Eylem Günü

İnsan kaynaklı iklim krizi; kontrol edilemeyen yangınlarla, sıcak hava dalgalarıyla, ani hava değişimleriyle her geçen gün etkilerini daha fazla hissettiriyor. Bir yandan fosil yakıt kullanımı, diğer yandan enerji tüketiminin %70’inden sorumlu kentler, bu krizi derinleştiren etmenler olarak öne çıkıyor. Bu sebeple, dünyanın Paris İklim Anlaşması hedeflerine ulaşması için yerel ve bölgesel yönetimler ile özel sektör mensuplarını iklim taahhütlerinde bulunmaya davet edecek Küresel İklim Eylem Zirvesi, 12 – 14 Eylül’de Kaliforniya’da gerçekleşecek. Zirveden hemen önce, 8 Eylül’de dünyanın dört bir yanında çeşitli STKlar, demokratik kitle örgütleri ve yerel toplulukların öncülüğünde, yerel yönetimleri bir an önce iklim krizine karşı harekete geçmeye çağıracak etkinlikler düzenledi. İklim İçin Ses Ver / Rise For Climate adlı 8 Eylül Küresel Etkinlik Günü’nde 95 ülkede 900’ün üzerinde etkinlik gerçekleşti.

(Yeşil Gazete)

75. Venedik Film Festivali’nde ödüller sahiplerini buldu: Türkiye’den “Anons”a Jüri Özel Ödülü

75’inci Venedik Film Festivali’nde ödüller düzenlenen törenle sahiplerini buldu.

Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron’un imzasını taşıyan “Roma” en büyük ödül olan Altın Aslan’a layık görüldü. Oscar ödüllü yönetmen Cuaron’un siyah-beyaz çektiği “Roma,” 1970’lerde Meksiko’da orta sınıfa ait bir evde hizmetçilik yapan bir kadının hikâyesini anlatıyor.

Festivalde Altın Aslan için favoriler arasında gösterilen filmin yapımcılığını, internet üzerinden abonelerine içerik sunan Netflix’in üstlenmiş olması dikkat çekti. Netflix’in yapımcılığını üstlendiği filmler, önce sinema salonlarında gösterilmediği gerekçesiyle Cannes Film Festivali’nde tartışma yaratmıştı. Bunun üzerine Netflix, aralarında “Roma”nın da bulunduğu filmleri Cannes’dan çekmişti.

Yapımcılığını Netflix’in üstlendiği bir diğer film “The Ballad of Buster Scruggs” da Venedik’ten ödülle ayrıldı. ABD’li kült sinemacılar Joel ve Ethan Coen kardeşlerin imzasını taşıyan “The Ballad of Buster Scruggs” ile En İyi Senaryo Ödülü dalında Gümüş Aslan’ın sahibi oldu.

Mahmut Fazıl Coşkun’un  çektiği “Anons”a Jüri Özel Ödülü

Festivalin Orizzonti (Ufuklar) bölümünde gösterilen Türk yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun’un “Anons” adlı filmi Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. Film, 1960’lı yıllarda ordudan atılan dört eski askerin bir gece boyunca süren yolculuğunu anlatıyor.

Film, İtalyan Ulusal Gazeteciler Birliği ve Venedik Güzel Sanatlar Akademisi tarafından festival kapsamında verilen En İyi Akdeniz Filmi ödülüne de layık görülmüştü.

Başrollerini Ali Seçkiner Alıcı, Tarhan Karagöz, Murat Kılıç, Şencan Güleryüz paylaştığı filmin senaryosunda Mahmut Fazıl Coşkun ve Ercan Kesal’ın imzası bulunuyor.

Festivalin diğer önemli ödülleri

Jüri başkanlığını yönetmen Guillermo del Toro’nun yaptığı festivalde En İyi Yönetmen Ödülü olan Gümüş Aslan ise “The Sisters Brothers” filmi ile Fransız yönetmen Jacques Audiard’e verildi.

Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos imzalı “The Favourite” Jüri Büyük Ödülü’ne layık görüldü.

Festivalde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü “At Eternity’s Gate” adlı filmindeki performansı ile Willem Dafoe’nin oldu. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü ise “The Favourite” filmindeki rolüyle Olivia Colman aldı.

Jüri Özel Ödülü ise Altın Aslan için yarışan tek kadın yönetmen Jennifer Kent imzalı “The Nightingale“ adlı filme verildi. Festivalde Altın Aslan için yarışan sadece bir kadın yönetmen olması, festivalin organizatörlerinin eleştirilmesine yol açmıştı.

 

(DW Türkçe)

Tayfundan sonra depremin vurduğu Japonya’da can kaybı 44’e yükseldi

Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido adasında geçen hafta meydana gelen 6,7 büyüklüğündeki depremde hayatını kaybedenlerin sayısı 44’e yükseldi.

Hükümet tarafından yapılan açıklamaya göre, ormanlık alanda çok sayıda toprak kaymasına neden olan depremde arama kurtarma çalışmaları tamamlandı. Açıklamada yaralı sayısınınsa 660 olduğu duyuruldu.

Perşembe günü sabaha karşı meydana gelen 6,7 büyüklüğündeki deprem adada hayatı felç etmişti.

5,4 milyon kişinin yaşadığı bölgede elektrik ve ulaşım hizmetleri kesilmiş, bölgedeki uluslararası havaalanı uçuşa kapatılmıştı.

Yangın ve Afet Yönetimi Ajansı, depremin ardından oluşan toprak kayması nedeniyle evleri hasar görenlerin yanı sıra hafta sonu etkili olan şiddetli yağışların toprak zemini yumuşatmasıyla risk altındaki evlerde bulunan yaklaşık 2 bin 500 kişinin tahliye merkezlerinde bulunduğunu duyurdu.

Hükümet Sözcüsü Yoshihide Suga, asker, polis, itfaiye görevlilerinin de aralarında bulunduğu 40 bin kişilik arama kurtarma ekiplerinin enkaz kaldırma ve temizlik çalışmalarını sürdürdüğünü söyledi. Suga, şu anda kaybolmuş veya haber alınamayan kimse bulunmadığını kaydetti. Öte yandan konut ve iş yerlerine dün itibariyle elektrik verilmeye başlandı.

Afet durumu nedeniyle adadaki fabrikada üretimine geçici olarak ara verildiğini duyuran otomotive devi Toyota da akşam saatlerinden itibaren fabrikada çalışmaların yeniden başlanacağını duyurdu.

Saatteki hızı 216 kilometreye ulaşan Jebi tayfunu Temmuz ayında 200’ün üzerinde kişinin yaşamını yitirdiği aşırı yağış, sel ve toprak kaymalarının ardından geldi.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

İklim değişikliği Japonya’da etkili oldu: Son 25 yılın en şiddetli tayfunu Jebi 10 kişinin ölümüne yol açtı

 

(Euronews)

49. Pasifik Adaları Forumu’nda 18 ülkenin liderinden “en büyük tehdit iklim değişikliği” uyarısı

Pasifik ülkeleri 49. Pasifik Adaları Forumu için geçtiğimiz günlerde Nauru’da bir araya geldi. İklim Haber’de çıkan habere göre Pasifik bölgesindeki 18 ülkenin liderlerinin katıldığı forum, Boe Deklarasyonu’nun imzalanmasıyla sona erdi. Deklarasyonda Pasifik ülkeleri bölge için en büyük tehdidin iklim değişikliği olduğu uyarısında bulundular.

Nauru’da 49. Pasifik Adaları Forumu’na katılan liderler

Deklarasyonda “İklim değişikliğinin, Pasifik halklarının geçim kaynakları, güvenliği ve refahı için en büyük tehdit olduğunu teyit ediyor ve Paris Anlaşması’nın uygulanmasını taahhüt ediyoruz” ifadelerine yer verildi.

Pasifik uluslarının halihazırda karşı karşıya olduğu güvenlik sorunlarının önceki nesillerdekine oranla daha geniş ve karmaşık olduğu vurgulanan deklarasyona imza atan bölge liderleri, insani yardım, çevre ve kaynak güvenliği, ulusal sınırları aşan suçlar ve siber güvenlik konularında birlikte mücadele sözü verdi.

ABD’ye, Paris Anlaşması’na dönme çağrısı

Foruma katılan liderler, ABD’ye Paris Anlaşması’na ve eski Başkan Barack Obama’nın verdiği taahhütlere geri dönmesi çağrısında bulundu. Bu arada forumda Avustralya’ya, Pasifik ülkelerinin ihtiyaçlarını karşılayacak Pasifik Füzyon Merkezi kurma görevi verildi. Merkez, yasa dışı balıkçılık, insan ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi güvenlik tehditlerini daha iyi tanımlama, birçok kaynaktan gelen bilgileri birleştirme ve bunlara gerekli cevabı vermek için Pasifik ülkelerine veri sağlama görevlerini yürütecek. Merkezin, Pasifik Adaları Forum Sekretaryası ile yapılacak fizibilite çalışmalarından sonra 2019’un ortalarında hizmete girmesi bekleniyor.

İklim değişikliği orman yangınlarını da körüklüyor

Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum: Türkiye Kurallar kitabı tamamlanıncaya kadar Paris Anlaşması’na taraf olmazsa uyum sağlaması güç olacak

İklim değişikliği Japonya’da etkili oldu: Son 25 yılın en şiddetli tayfunu Jebi 10 kişinin ölümüne yol açtı

Küresel iklim değişikliği: Rize’yi 2. kez vuran şiddetli yağış sel ve heyelana yol açtı

 

(İklim Haber)

İsveç sandık başındaydı: Seçimde göçmen karşıtı, aşırı sağcı “İsveç Demokratları Partisi” güç kazandı

İskandinav ülkesi İsveç milletvekili seçimi için dün sandık başındaydı. Yaklaşık 7.5 milyon seçmen oy kullandı. İsveç’te resmi olmayan sonuçlara göre İsveç Demokratları (SD) genel seçimde oyların yüzde 17,6’sını aldı. Partinin bir önceki seçimde oyu yüzde 12,9 seviyesindeydi. Sandıkların yüzde 99’u açılmışken Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin oy oranı da merkez sağdaki dört partinin ittifakı olan İttifak’ın oy oranı da yüzde 40 civarında gözüküyor.

Sosyal Demokratlar ve Yeşil Parti’nin oyu azaldı

Seçimden önce iki parti de SD ile koalisyon yapmama sözü vermişti. İsveç seçimden önce Sosyal Demokratlar ve Yeşil Parti’nin, dışardan Sol Parti destekli azınlık hükümeti tarafından yönetiliyordu. Seçim sonucunda Sosyal Demokratlar ve Yeşil Parti’nin oyu azalırken Sol Parti’nin oyları arttı. Seçimin ardından bir açıklama yapan İsveç’in Sosyal Demokrat Başbakanı Stefan Lofven, önümüzdeki haftalarda da görevde kalacağını ve siyasi yelpazenin İsveç Demokratları dışında kalan partileriyle işbirliği imkanı arayacağını söyledi:

“Parlamento açılana kadar iki haftamız var. Başbakan olarak sakin bir şekilde, seçmenlerin oylarına ve İsveç’in seçim sistemine saygı göstererek çalışacağım.”

Partilerin henüz kesin olmayan oy oranları şöyle oldu:

  • Sosyal Demokratlar: %24,8
  • Ilımlılar (İttifak): %19,8
  • İsveç Demokratları: %17,6
  • Merkez Parti (İttifak): %8,6
  • Sol Parti: %7,9
  • Hristiyan Demokratlar (İttifak): %6,4
  • Liberal Parti (İttifak): %5.5
  • Yeşil Parti: %4,3

Bu partiler arasında en büyük oy artışını da yaklaşık yüzde 4,2 ile SD gerçekleştirdi. Sosyal Demokratlar, Ilımlılar ve Yeşil Parti dışında tüm partiler oy oranlarını artırmayı başardı. 2015’te Avrupa’ya göç akınının yükselişe geçmesiyle ülkede göçmenlerle ilgili kaygılar artmış, SD’nin oyunda hızlı bir artış gözlemlenmişti. Sekiz yıl önce Meclis’e giren partinin, anketlerde oyların yüzde 20’ye yakınını alacağı öngörülüyordu. Oy oranı yüzde 20’nin altında kalsa da Sosyal Demokratlar ve Ilımlar’ı içeren bir koalisyon kurulması durumunda SD ana muhalefet partisi haline gelecek.

İsveç Başbakanı: “Irkçı ve aşırıcı” partinin hükümeti etkilemesine izin vermeyiz

Oy verme işlemi sonrasında gazetecilere konuşan İsveç Başbakanı ve Sosyal Demokratlar’ın lideri Stefan Lofven de, SD’nin lideri Jimmie Akesson da, sert söylemlerini sürdürmüştü. Lofven, “ırkçı ve aşırıcı” olarak nitelediği SD’nin hükümetini etkilemesine izin vermeyeceğini söyledi. Akesson ise, devlet televizyonu SVT’yi partisinin göçle ilgili bazı beyanlarına yeterince yer vermeyerek sandık sonuçlarını etkilemeye çalışmakla suçlamıştı.

Göç konusu geleceğe dönük kaygılara neden oluyor

Ülkede ekonomik gelişme sürüyor, işsizlik oranı da düşük. Ancak göç konusu geleceğe dönük kaygılara neden oluyor. Seçim kampanyaları da büyük oranda bu konu etrafında şekillendi.

Ülkede bazı kesimler şiddet olaylarından kaygılı. SD, ülkedeki silahlı saldırıları göçmenlerle ilişkilendiriyor ama bu konuda güvenilir sayısal veriler mevcut değil.

2014’teki seçimlerde aşırı sağcı İsveç Demokratları Parlamento’daki koltuk sayısını iki kat artırmıştı.

Göç karşıtı partiler, geçtiğimiz yıllarda bazı diğer Avrupa ülkelerinde de desteğini artırdı.

2015’te Danimarka’da düzenlenen seçimlerde aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi oyların yüzde 21’ini alırken, Almanya’da da geçen yılki seçimlerde aşırı sağcı mülteci ve yabancı karşıtı Almanya için Alternatif Partisi (AfD) oyların yüzde 12’sini kazandı.

 

(BBC Türkçe)

[Kedi-Siz] Gülce Duru ve Ozbi: Her insan en az bir kedi ve bir köpekle hayatını paylaşmalı

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Adama taa gezi zamanında rastladım, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük ve diğerleri için korkusuzca en iyi bildiği işi yaptı… Direnişin “müzik” halini yaptı. Şarkıların sözlerine bakılınca korkulacak kadar zeki bir adam olduğu hemen anlaşılıyor. Bu cesaret ona resmen pırıltı katıyor.

Sonra kadının su gibi sesine rastladım Kaybedenler Kulübünde… Kurcalayınca sokaktan aldığı iki sokak köpeği ve bir kedi çıktı karşıma. Tanıdık seslere benzemiyordu.

Sonra birlikte deli bir işe imza attılar. Sanki koca bir eksiği gidermek için çabalıyorlardı :)

Mesela bir akşam evinizde sevdiğiniz bir iki kişi ile rakınızı koymuş demleniyorsunuz…

Peki ya ne çalacak? Birbirinden güzel rakı şarkıları yaptılar… Her şeyin böylesine farkında oldukları için, dertlerini böyle anlatabildikleri için bayılıyorum onlara…

“Rakılı Live”

Dilerim bir gün herkesin tanıyacağı kadar asla popüler olmazlar. Bozulmazlar…

Onları seviyoruz,

Çünkü onlar Gülce Duru ve Ozbi

***

35 – Gülce Duru ve Ozbi: Her insan en az bir kedi ve bir köpekle hayatını paylaşmalı

Tolga Öztorun:  Türkiye’de hala hayvan hakları kanunlarının Türk Ceza Kanunu dâhilinde olmamasını, Kabahatler Kanunu içinde olmasını, mal gibi değer görmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gülce Duru: Bu yaklaşımı yaşam kültürümüz ve değerlerimize dair bir yabancılaşma olarak değerlendiriyorum. Saadet Özen’in çevirisiyle YKY tarafından yayımlanan Catherine Pinguet’nin “İstanbul’un Köpekleri” adlı kitabında geçmişte mahallelerde insanlar ve hayvanların birlikte uyum içinde ikamet ettiklerini, insanların yalnızca kedi ve köpeklere değil, çok çeşitli hayvanlara kol kanat gerdiklerini, hatta bakımları için öldükten sonra harcanmak üzere miras bıraktıklarını, vakıf kurduklarını öğreniyoruz. Bu yaşam kültürü Batılılaşma hareketleri zamanında yok edilmeye çalışılmış. Mahalle köpeklerinin Sivri Ada’ya götürülüp açlığa, susuzluğa, ölüme terk edildiklerini biliyoruz. Halk yine bu vahşete karşı sivil itaatsizliğe varan eylemlerde bulunuyor, aralarında tutuklanan, hapis yatanlar oluyor.

Esirgenen, korunan canlardan, insanın canı ne isterse yapabileceği, canının kıymeti olmayan “mal” statüsüne… Geçmişte hayvanlara eziyet edenlerin kınandığı bir toplumsal yapıdan sadistlerin cirit attığı bugünlere…

Caydırıcı olmaktan çok uzak para cezaları ancak sahipli yani “mal” sayılan hayvanlar için “kabahat” ya da “kan parası” işlevi görüyor. Aynı zamanda medeniyeti bu canları barınaklara hapsetmek ya da katletmekle eş sayan bir zihniyet bizde de artık yerleşmiş durumda. Belediyelerin rehabilitasyon merkezleri, barınakları, kısırlaştırma uygulamaları yetersiz, hem psikolojik hem de fiziksel açıdan hayvanlar için sağlıksız. Evcil hayvanların pet shop ya da diğer yollarla satışı yasaklanmadıkça, barınaktan yuvalandırma zorunlu tutulmadıkça evcil hayvanların evsiz yaşamalarının önüne geçemeyeceğiz, sağlıkları ve güvenlikleri hep tehlikede olacak. Toplum sağlığı açısından şikayeti olan “insan” tarafı için de geçerli bir durum. O yüzden sokakta hayvan istemeyiz diyenlerin hepsinin koşulların hem hayvanlar hem de insanlar için eş düzeyde iyileştirilmesi için mücadeleye katılması gerekiyor. Ayrıca evcil hayvanlar dışındaki iş hayvanları, besi hayvanları, yaban hayvanları ile ilgili de bakım ve yaşam koşullarının yaşam hakkına saygı çerçevesinde yeniden düzenlenmesi gerekiyor.

Kanun değişiklikleri için hâlihazırda verilen örgütlü mücadelenin yanı sıra toplumun geneline yayılmış bir farkındalık ve duyarlılığı tesis etmemiz gerekli. Çocukluktan itibaren hayvanlara karşı sevgi, saygı ve de sorumluluk duyan vicdanlı, merhametli, hayvanlarla iletişim kurmayı bilen, onları yabancı görmeyen nesillerin yetişmesi çok önemli. Bir yandan hayvanların statü değişikliğini ve cezai yaptırımların caydırıcı olmasını sağlamalı (hapis cezası gibi), bir yandan da gelecekte bu cezaların uygulanmasına gerek kalmayacak ahlakın oluşmasına çabalamalıyız. Bunu kendi çevremizden başlayarak yapabiliriz. Evcil hayvan satışının yanlışlığı, hayatı paylaşma ve bakım sorumluluğu konusunda farkındalık yaratmak, sokaktan yuvalandırma konusunda teşvik etmek, yanlış davranış ve uygulamalar konusunda uyarı yapmak ya da şikâyette bulunmak, yardıma, sevgiye, bakıma ihtiyaç duyan canlara el uzatmak, büyük farklar yaratmak için küçük eylemler. En önemsediğim şeylerden bir tanesi de özellikle çocuklara, ya da çekinen yetişkinlere hayvanları sevdirmek, onları anlamaları, iletişim kurabilmeleri için yardımcı olmak. Köpeklerim Gofret ve Ciklet’le gezerken çocukların ve ailelerinin mutlaka onları sevmesi için teşvik ediyorum, sokak köpekleri olduklarını, artık benimle yaşadıklarını, cins olmasalar da çok değerli varlıklar olduklarını anlatıyorum. Aynı şey sokakta etrafımızda olan diğer hayvanlar için de geçerli. Sevgiye, ilgiye, saygıya ihtiyaç duyduklarını, nasıl yaklaşılması gerektiğini anlatıyorum. Bu günlük bir mesai, bu sorumlulukları üstlenmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Ozbi: Kadınların da mal gibi değer görüyor olması Türk Ceza Kanunda yer alacak diye korktuğumuz bir dönemdeyiz. Hayvanları hiç iplemiyorlardır. Vicdana, paylaşmaya ve sevmeye dayanan bir sistemde sadece hayvanlar değil hepimiz rahat ederiz, ama maalesef korkuya, yalana ve güce dayanan bir sistemde insanlar gibi hayvanlar da rahat değil…   

Tolga Öztorun: Peki kedi deyince aklınıza gelen ilk hikâye nedir?

Gülce Duru: Kedilerle hep travmatik hikâyelerim oldu. Çocukken kedim kuşlarımı yedi, başka bir kedim ortadan kayboldu. Sonra genç kızken bir kediyi fena halde kızdırıp dayak yemişliğim olduğundan ötürü senelerce kedilerden korktum? Uzaktan seviyor ama yaklaşamıyordum.

Derken yıllar sonra korkunç bir olay yaşandı ve köpeklerim yaşadıkları bahçede bir anne kediyi öldürdüler. Yavruları da erkek kedi saldırısına uğradı ve bir tanesi kafasından feci şekilde yaralandı. Üç yavrudan ikisini yuvalandırdık, geri kalan yaralı yavru bomba gibi hayatıma girdi. Onu iyileştirdim, koynumda büyüttüm. Hayatta kalma azminden dolayı adını Azmi koydum ve arkadaşımın evine yerleştirdim. Hayatıma çok talihsiz şekilde giren Azmi bana deli bir kedi aşkı aşıladı. Kedilerden ödü kopan ben şimdi bir kedinin bakımını üstlenebiliyorum. Bazen Elmayra gibi mıncırıyorum, arada cırmık yiyip haddimi biliyorum?

O gün bu gündür köpekleri ayrı, kedileri ayrı seviyor ve sayıyorum. Sokak kedileri hayatıma girip çıkıyorlar, maalesef köpeklerimden dolayı evimi açamıyorum. İçimde bir ukdedir. Her insan en az bir kedi ve bir köpekle paylaşmalı hayatını. 

Ozbi: Yavru sayılabilecek kadar küçük ama yavru olmayan bir kaç aylık bir tekir kedi “Rakılı Live” yaptığımız evin çatısında sıkışıp kalmıştı, alalım sahiplenelim diye çok uğraştım. Uzun uğraşlar sonucu yakaladık çok korkmuştu. Biz de bilinçsizdik biraz biz de korktuk. Sokağa indirdik bir fırsatını buldu ve kaçtı yine. Sonra yakalayamadık bir daha ve uğraşmaktan da vazgeçtik bazen o şaşkın gözleri bazen rüyalarıma giriyor. Şinasi koyacaktım adını :) ama olmadı…

Bir de köpeğim vardı eskiden kurt kırması ama evin arka bahçesinde yaşadığı için çaldılar. Rollindi ismi güzel köpekti bazen onun da rüyalarıma girdiği oluyor. Özlüyorum…  

Tolga Öztorun: Bu kadar her şeyin farkındasınız neden halen şarkılarınızda hayvan hakları, kurban, hayvana tecavüz yok? Bence bizim bu mücadelede size, müziğin gücüne ihtiyacımız var. 

Gülce Duru: Şarkı yazarı olarak, önemli bir konudaki duyarlılığı ifade eden, farkındalığı uyandırmayı hedefleyen şarkılar yazarken, iletilen mesajın içeriği kadar estetik ölçütleri de önemsiyor ve aralarında denge kurmaya çalışıyorum.

Açıktan açığa didaktik bir iletiden ziyade, şarkının şiirine işlemiş bir ifadeden yanayım. Haydi, bu konuda bir şarkı yazayım diye de hareket etmiyorum. Süreç farklı işliyor bende. Bir şarkıya yol açacak düşünce, dert, duygu, söz zamanla oluşuyor kristalleşiyor. Sanatsal bir formda, şiirsel ve müzikal formunu bulması zaman alıyor. Cevaplarımdan anlamışsındır ki bu konularda had safhada dertlenmiş, dolmuşum, 7 gün 24 saat umurumda. Elbet bir gün kendiliğinden doğal bir şekilde şarkıya dökülecektir. O zamana dek, hayvanların iyiliği için gündelik mücadeleme devam ediyorum. 

Ozbi: Yani bu biraz yeterli hissetmekle alakalı. Gülce bu konuda tam olarak gerçeğe dayanan şeyler yazabilir ama ben pek yazamam. Araştırma yapmam ve üstüne eğilmem gerekir. Bir de böyle bir beklenti olduğunu ilk defa duyuyorum. Bakalım belli olmaz ilerleyen dönemlerde bir şeyler yapabiliriz belki… 

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

Gülce:  Teşekkürler Tolga, sen de iyi ki varsın ?

Ozbi: Ben teşekkür ediyorum iyi ki sizde varsınız. ( sen ve bizi okuyan herkes )

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Köylülük, gıda güvenliği ve refah – Tayfun Özkaya

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

Neo-liberal düşünce köylülüğe karşı çıkar. Bu bakış açısına göre, küçük köylü işletmeleri verimsizdir. Ölçeğe göre getiri ilkesi uyarınca işletmelerin büyümesi gerekir. Girişimci veya kapitalist çiftçi modeli geliştirilmelidir…

Türkiye’de de özellikle 1980 sonrası zaman zaman geri dönüşler yaşansa da küçük köylü işletmelerini tasfiyeyi amaçlayan tarım politikaları uygulandı. Özellikle gelişmiş ülkelerdeki tarımsal nüfusun yüzde 5’lerin altına indiği gerçeği ileri sürülerek, bunun gerçekleşmesi için uğraşıldı.

Ancak özellikle sanayi ve hizmet alanında gelişen otomasyon, bilgisayar ve iletişim sektörlerinin yoğunlaşması, daha geri ülkelere sanayinin hatta hizmetlerin gönderilmesi, -kapitalist sistemin 1970’lerden bu yana içine düştüğü krizin bir türlü aşılamamasının da katkısıyla- artık kentlerde istihdam artışı çok sınırlı kalmış durumda. Bu nedenle kentlere giden köylü kitlelerine iş yoktur.

Diğer yandan tarım; toplum, doğa ve çiftçiler arasında bir ilişkinin kurulmasına yol açar. Köylülerin doğa ile kurdukları ilişki genel olarak onu koruma eğilimindedir. Bütün bu gelişmeler, tarımın hem toplum hem de doğa açısından bir kriz içine girmesine yol açmıştır.

Yeni köylüler

Buna karşın gerek 20. yüzyıl gerekse de içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl içinde köylüler, söz konusu düşüncelerin ezberini bozan eylemlilikler içine girdiler. Köylüler dünyanın birçok yerinde doğaya saygılı ve doğrudan tüketicilere ulaşan yani pazarlama kanalları oluşturarak, kentli çalışan sınıf ve kesimlerle ittifaklar oluşturarak “yeni köylü” denilen bir gelişmeye yol açtılar. Bu oluşumlardan biri olan MST (Topraksızlar), Brezilya’da kolektif tarım işletmeleri oluşturdu. SSCB’de zorla kurulan kolektif işletmelerin çöküşüne karşılık, doğaya saygılı MST birimleri başarılıydı.

“Yeni köylülük” kavramını ortaya atan J. D. V. Der Ploeg’un bir makalesini tanıtan Murat Öztürk sorunu şöylece tanımlıyor: “Köylü üretiminin geçici mi, yoksa kalıcı mı olduğu, geçici bir durum ise hangi şartlarda ortadan kalkacağı, değilse varlığını nasıl sürdürebildiği, zaman içinde nasıl bir dönüşüm geçirdiği gibi sorular olagelmiştir. Siyasal teoride ve eylemde ise köylülüğün müstakil bir sınıf mı yoksa temel sınıflar arasına ara bir kategori mi olduğu, özellikle işçi sınıfının siyasal eyleminde bir ittifak oluşturup oluşturamayacağı öne çıkan tartışma konuları olmuştur. 20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın başında köylü nüfusun hızla azalması ve tarım üretiminin hemen her ülkede GSYİH içindeki payının azalması, tarımın global ekonomik ve siyasal gelişmelerden derinden etkilenmesi, klasik tarım sorununun ele alınışında farklı yaklaşımları gündeme getirmiştir. Bu dönemde öne sürülen dikkat çeken tezlerden biri de köylülüğün sona ermekte olduğu görüşüdür. Van der Ploeg, bu çalışmada dile getirdiği görüşleri ile köylülüğün sona ermekte olduğu tezine karşı çıkarak; ‘evet bir yandan hızlı bir köylülükten çıkış vardır; fakat diğer yandan da yeniden köylüleşme de yaşanmaktadır’ karşılığını vermektedir.”

Endüstriyel tarım neyi değiştirdi?

20. yüzyıl ortalarından itibaren kentsel yerleşimler, hayvansal üretim ve bitkisel üretim birbirlerinden kopmaya başladı. 18. yüzyıl öncesinde bu üç öge iç içe geçmişti. Hatta kent içi ve yakınlarında da tarım yapılıyordu. Bu dönemde insan atıkları ve hayvan gübreleri bitkisel üretim için kullanılıyordu. Bitkisel atıklar ve yan ürünler de hayvanlar için besin oluyordu.

Bu dönemde aşağıdan yukarı ve yukardan aşağı bir beslenme döngüsü vardı. Yaygın çevre kirliliğinden söz edilmeyen bir dönemdi. Önce kentler büyüdü ve diğer ikisinden koptu. Daha sonra hayvansal üretim de bitkisel üretimden koptu. Bu bir gelişme olarak kabul edilmişti. Amaç bitkisel üretim ve hayvansal üretimde verimi artırmaktı. Ancak hızla artan ekolojik problemler, üretilen gıdaların besin değerlerinin düşmesi, tarım ilaçları ve kimyasal gübrelerle oluşan kirlilik göz ardı ediliyordu. Hayvansal üretim, meralardan koparılarak kesif yem tüketimine dönük bir hal aldı ve hayvanlar kapalı ve sıkıştırılmış binalarda beslenmeye başlandı. Bu durum, fabrika tarımı olarak adlandırıldı. Ancak bunun sonucunda gübre ve idrar havuzlarda toplandı; kimi yerlerde ise nehirlere boşaltıldı. Artık gübreyi bitkisel üretime ulaştırmak ekonomik değildi. Diğer yandan hayvancılık işletmeleri bitkisel üretimden koparılınca nöbetleşmeye giren yem bitkileri ve baklagilleri yetiştirmek gereksizleşti. Bunun bitkisel üretim üzerindeki etkileri yıkıcı oldu. Tek ürün (monokültür) sistemi yoğunlaştı. Son durumda tarım sistemi artık hayvancılığı da kapsayarak endüstriyel tarım olarak adlandırılmaya başladı.

Gıda güvenliğinde sıkıntı

İçinde yaşadığımız süreçte insan, hayvan ve bitki arasında bir metabolik yarılmadan söz ediyoruz. Beslenme akımı kesildi; sadece bitkisel ve hayvansal ürünlerin insana iletilmesi esas alındı.

Bu gelişme sonucu ürünler kimyasal yüklü hale geldi. Üretirken çiftçiler, tüketirken bütün bir halk gıda güvenilirliği açısından sıkıntıya düştü. Çiftçilerin maliyeti arttı, büyük işletmeler ve tek ürün sisteminin yaygınlaşmasıyla tüketicinin ürünlere ödediği fiyat da arttı. Bu da gıda güvencesi açısından olumsuz bir gelişimi başlattı.

Çok değil 50 yıl önce İstanbul’da bile birçok semtte bitkisel ve hayvansal üretim vardı. İstanbul’un meşhur bazı sebzeleri yok oldu. Eskiden her çiftçinin ineği, tavuğu, koyunu varken şimdi birçok köylü artık sütü, yumurtayı marketlerden alır oldu. Birçok çiftçinin hayvancılık yapması artık ekonomik değil. Buna karşılık sadece tavukçuluk, süt veya besi sığırcılığı yapan tarım işletmeleri var. Bu kopma, tarım işletmesi düzeyinde olduğu gibi ülke düzeyinde de ortaya çıktı. Hayvancılık işletmeleri ülkenin belirli bölgelerinde yoğunlaştı.

Çiftçiler, uygulanan tarım politikaları sonucu ürünlerinden elde ettikleri gelirin artmaması hatta bazı yıllar şiddetli düşüşler göstermesine karşılık, satın aldıkları tarım ilaçları, kimyasal gübreler, yem, tohum, mazot, makinelere ödedikleri fiyatın çok hızlı bir şeklide artmasından yakınıyorlar. Çiftçi ne kadar endüstriyel tarıma bağlandı ise bu ezilme daha da güçlü oluyor.

Satın alınan girdilerin işletme içinde üretilmesi ve agroekolojik bir tarıma geçiş bir çözüm olabilir. Bir üretim dalının yan ürünleri veya atıkları, diğeri için girdi olabilir. Çiftçi üzerindeki baskının azalması için ise ürünlerin doğrudan tüketiciye satılmasının yolları aranmalıdır. Bu da ekolojik köylü pazarları, topluluk destekli tarım grupları ile ilişki kurulması, kargo sistemi ile interneti kullanarak pazarlama, eko-kooperatiflerin kurulması, agro-turizm gibi yollarla sağlanabilir.

Köylü tarımı ve girişimci tarım, kapitalist tarım

Tarım kesiminde üç grup çiftçi bulunur. Köylü tarımı ekolojik varlıkların sürdürülebilir kullanımına dayanır. Köylü, geçimini savunma ve geliştirmeye yöneliktir. En temel özelliği çok fonksiyonluluktur. Emek daha çok aile içinden, bazen de kırsal kesim içinde karşılıklı yardımlaşmayla sağlanır.

İkinci grup girişimci tip tarımsal üretim yapanlardır. Finansal ve sanayi sermayesine dayanır. Ölçek olarak büyüme önemlidir. Üretim ileri düzeyde ihtisaslaşmıştır ve tamamıyla pazara yöneliktir. Girdiler ve çıktılar olarak pazara bağımlıdır. Buna karşılık köylüler, çeşitli mekanizmalarla tarım uygulamalarını bu pazarlardan uzaklaştırmaya uğraşırlar. Örneğin çiftçi kimyasal gübre almak yerine bir miktar da hayvancılık yaparak gübrelerini bitkisel üretimde kullanır. Hayvanlarına yem almak yerine de bitkisel ürünlerin artık ve yan ürünlerini kullanır.

Üçüncü grup büyük ölçekli şirket (veya kapitalist) tarımıdır. Bu tarz, devletin yürüttüğü ihracata yönelik tarım desteklemeleri ile gelişir. Emek, aylıklı veya geçici işçiliğe dayalıdır. Üretim kâr maksimizasyonunu esas alır. Girişimci çiftçiler başarılı olduklarında kapitalist çiftçi olurlar. Köylüler sosyal açıdan diğerlerinden büyük ölçüde ayrışırlar.

Kapitalist çiftçilik ve girişimci çiftçilikte gelir daha az sayıda insanın elinde yoğunlaştığı ve ürünlerin sağlıklılığı (gıda güvenilirliği) konusunda olumsuz gelişmeler yoğunlaştığından bir bütün olarak gıda güvencesinin kötüye gittiğini söyleyebiliriz.

Yeni köylüler

Yeniden köylüleşme niteliksel bir kaymayı içerir. Bu bazen Brezilya MST’de olduğu gibi eskiden köylü olan gecekondu halkının tekrar köylüleşmesi olabildiği gibi, endüstriyel tarıma köklü bir şekilde bağlı girişimci kesimin agroekolojik tarım yöntemlerini benimseyerek köylüleşmesi şeklinde de olabilir. Ülkemizde de köy kökenli ancak işçi ve memur olarak çalışmış kişilerin emekli olarak köye dönen ve yeni köylülüğü benimseyen kişi ve gruplara rastlıyoruz. Hatta genç veya orta yaşlı olan ve hiçbir şekilde köy ile ilgili bir geçmişi olmayan kişiler de yeni köylülük saflarına katılabiliyor.

Büyük gıda ve girdi şirketlerinin hegemonyası giderek yükseliyor. Hemen hemen sadece çalışan başına ve/veya dekara verime odaklanmış ve kâr maksimizasyonunu hedeflemiş neoliberal düşünce devlet politikaları ve eğitim/araştırma sektörlerindeki hegemonyasına da dayanarak tarımı biçimlendiriyor. Bu durum, köylü kesiminin şiddetli bir şekilde gelir ve otonomi kaybıyla sonuçlanıyor. Tüketicilere yansıması ise yükselen gıda fiyatları ve gıda güvenliğindeki büyük kayıplar oluyor. Çevrenin yok olma sürecine girmesi ise bütün bir toplumu etkiliyor. Gelişmekte olan ülkelerde tarımda çalışan nüfusun çok azalmış olabilir, ancak tarım, çiftçi ve tüketiciler için doğa ile kurdukları önemli bir bağlantı noktası.

Toplumsal sorunlara soldan bakan bazı kesimler ise köylülüğün yok olmasına karşı bunun kaçınılmaz olduğu görüşü yanında, köylülüğü sosyolojik geriliğin kaynağı olarak görüyor. Diğer yandan gerek tarihte, gerekse günümüzde köylülükte oldukça ileri ve sorumluluk alan girişimler de var. Neoklasik iktisadın desteklediği girişimci çiftçiler de köylüler gibi ellerine geçen ürün fiyatlarının düşmesi ve girdi fiyatlarının artışı nedeniyle, büyük gıda ve girdi sanayilerinin altında eziliyor.

Gıda güvenliğinde yeni köylülüğün yeri

Sonuçta, gerek girişimci çiftçilerde, gerekse de kentli ve bir zamanlar köylü olan hatta hiç köyle ilişkili olmayan kesimlerde başlayan “yeniden köylüleşme” denilen sürece katılanlar, girdi sanayine bağlı olmaktan çıkarak, otonomi kazanmak amacıyla agroekolojik tarım yöntemlerini benimsiyor ve girdileri de tarımdan sağlıyor. Ürünlerin satışında ise süpermarket zincirleri, gıda şirketleri, tüccarlar vb. kesimlerden bağımsız, doğrudan tüketiciye ulaşan pazarlama kanalları kullanmaya başlıyorlar. Bu kanallar arasında ekolojik köylü pazarları, topluluk destekli tarım grupları, eko-kooperatifler, tüketici kooperatifleri, internet üzerinden doğrudan pazarlama, agroturizm gibi birçok form bulunuyor. Bu süreç ülkemiz de dahil olmak üzere dünyanın birçok köşesinde gözlemleniyor. Brezilya MST hareketinde olduğu gibi, doğrudan kentten kıra göç eden çoğu eski köylü veya köy kökenliler, kolektif tarım işletmeleri bile kurabiliyor.

Küresel iklim değişikliği, çevre kirliliği ve gıdalardaki yoksullaşma, kirlenme, gıda fiyatlarının tüketiciler için katlanamaz boyutlara ulaşması gibi endüstriyel tarımın ve uluslararası dev gıda şirketlerinin, uluslararası süpermarket zincirlerinin yol açtığı sorunların çözümünde “yeni köylülüğün” önemli bir rol oynayabileceğini söyleyebiliriz. Kısacası yeni köylülük, gıda güvencesini olumlu bir şeklide destekliyor. Şüphesiz aşağıdan yukarı olan bu değişimler kendiliğinden bu hegemonik yapının kolayca değişebileceği anlamına gelmiyor. Sorunun tarım politikası olduğu kadar genel politikayı da etkileyen yönleri bulunuyor. Ülkemizde de embriyo olarak gelişmekte olan bu sürecin başta araştırmacılar olmak üzere gerekli ilgiyi çekmesi yararlı olacaktır.

Kaynaklar

Başkaya, F. 2015. Yeni Paradigmayı Oluşturmak, Öteki Yayınevi, İstanbul.

Douthwaite, B. 2002. Enabling Innovation- A Practical Guide to Understanding and Fostering Technological Change, Zed Books, London.

FAO, 1996. State of the World Genetic Resources, Rome

Foster, J.B. and Magdoff, F. 2000.“Liebig, Marx, and Depletion of Soil Fertility: Relevance for Today’s Agriculture” Hungry for Profit içinde, Monthly Review Press, New York, s. 43-60.

Norberg-Hodge, H., Goering, P.  ve Page, J.  2001. From the Ground Up- Rethinking Industrial Agriculture, Zed Books, London.

UNEP, 2009. IAASTD- International Assessment of Agricultural Knowledge, Science and Technology for Development- Global Report, Washington. http://apps.unep.org/publications/pmtdocuments/Agriculture_at_a_Crossroads_Global_Report.pdf

Özkaya, T. 2007. “Tohumda Tekelleşme ve Etkileri” Tarım Ekonomisi Dergisi, cilt: 13, Sayı: 1,2, İzmir, http://www.tayfunozkaya.com

Ploeg, J. D. W. 2008. The New Peasantries, Earthscan, London.

Ploeg, J. D. W. 2012.  “Bir Kez Daha Köylü Üretim Tarzı Üzerine” Kırsal Kalkınmada Alternatif ve Yeni Yaklaşımlar, Heinrich Böll Vakfı, İstanbul. https://tr.boell.org/tr/2014/06/16/kirsal-kalkinmada-alternatif-ve-yeni-yaklasimlar-0

 

Tayfun Özkaya

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü Emekli Öğretim Üyesi