Ana Sayfa Blog Sayfa 2737

Kömüre destek nerden baksak tutarsız

Birleşmiş Milletler tarafından yürütülen iklim müzakereleri bu yıl yoğun bir dönem geçiriyor.

2020 yılından sonra Paris Anlaşması’nın uygulama yöntemlerinin belirleneceği “kurallar kitabı” üzerinde anlaşmak için müzakerecilerin bu yıl sonuna kadar vakti var. Anlaşmanın aslında BM’nin her yıl Bonn’da düzenlediği iklim değişikliği konferanslarının son buluşmasında tamamlanması gerekiyordu. Altı ay önce yapılan toplantıda anlaşma sağlanamayınca görüşmeler 4-9 Eylül tarihleri arasında Bangkok’ta düzenlenen ara konferansa kaldı.

Bangkok’ta müzakereciler, kurallar kitabının yanı sıra, 100 milyar dolarlık yeşil iklim fonunun nasıl finanse edileceği ve dağıtılacağını, kurallar kitabına farklı aktörlerin dahil edilmesini amaçlayan Talanoa Diyaloğu’nun nasıl biçimlendirileceğini ve anlaşmanın uygulanmaya başlayacağı 2020’ye kadar, ülkelerin beyan ettikleri katkıları uygulayıp uygulamadıklarını ve beyanların nasıl güçlendirilebileceğini tartışıyor.

Paris Anlaşması’nı onaylamayan 17 ülkeden biri olan Türkiye’nin ise onay için şartı, karbon emisyonlarını düzenleyebilmeleri için az gelişmiş ve gelişen ülkelere verilecek yeşil iklim fonundan mali destek alabilmek. Ancak bu süreçte karbon azaltımına yönelik bir adım atmıyor. Önerdiği azaltım senaryosunda Türkiye, 2030’a kadar emisyonlarının iki katına çıkacağını varsayarak, artıştan azaltım öneriyor. Karbon emisyonu azaltım senaryosunda, 2.5 kat değil 2 kat karbon emisyonu arttıracağını beyan ediyor.

Yeşil iklim fonu, iklim krizini yaratanlarla, krize katkısı az olduğu halde daha çok etkilenenler arasında denge kurmak için gerekli ve haklı bir talep. Ancak Türkiye’nin “az sebep olup, en çok etkilenen” olduğu iddiası da tartışmaya açık. Yine de talep ettiği gibi fondan pay alabilmesi için gerekli karbon emisyon düzenlemeleri yerine ise Türkiye hala  kömüre destek veriyor.

2017 yılı sonunda Türkiye, elektriğinin yüzde 33’ünü kömürden üretti. Yine 2017 sonunda elektrik üretimi için toplam kurulu güç 85GW’ken, ülkede 44GW’a karşılık gelen kömürlü termik santral projesi var.

Türkiye’de var olan santrallerin üzerine planlanan santraller de düşünülürse karbon emisyonlarını az etkileyip, iklim krizinden çok etkilenen ülkeler arasında yer alma talebi gerçekçi durmuyor.

Enerji yönetimince alınan kararların kömür yatırımlarını destekleme çabası ise o kadar cılız değil. Yatırımcıyı kömüre yönlendirmek için ortaya atılan “kılçıksız yatırım” modelinde, EÜAŞ, hem maden sahası hem de santral için ÇED raporu ve izin süreçlerini tamamladıktan sonra santraller özelleştiriliyor.

Bu modelle ihaleye çıkarılan ilk santral, Çayırhan Termik Santrali için EÜAŞ, 2017 şubat ayında kazanan konsorsiyum ile 15 yıl boyunca 6,04 cent/kWh üzerinden alım anlaşması yaptı.

Eskişehir Alpu termik santrali için ise EÜAŞ aynı yöntemi uygulamaya çalışıyor. 3 kez ertelenen ihale henüz yapılamadı ama Greenpeace’nin raporuna göre, dolar üzerinden santrale verilecek 15 yıl alım garantisi, EÜAŞ’a 505 milyon ile 4 milyar TL arasında rakamlara mal olabilir.

Kömüre destekten kaynaklanan maliyetler ise tabi ki faturalara yansıyor. Kömürlü santrallere destek sebebiyle, 2016 yılında IEEFA(Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü), elektriğin piyasa fiyatına yüzde 19 ile yüzde 29 arasında artış olabileceği değerlendirmesinde bulunmuş.

2016’da bu senaryo kötümser olarak değerlendirilirken, son bir yılda, evsel kullanımda elektriğe %33, sanayi, ticarethane ve tarımsal sulamada ise yüzde %44 zam geldi.

Kömürün bu kadar desteğe muhtaç olmasının sebebi ise artık üretici açısından da avantajlı olmaması. 2010 ile 2017 yılı arasında güneş enerjisinden elektrik üretmenin maliyeti yüzde 73 oranında düştü.

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’na (IRENA) göre, küresel ortalama elektrik üretim maliyetleri, güneş enerjisi için kilovat saat başına 0,10 dolar, fosil yakıtlar için ise 0,05 ile 0,17 dolar arasında.

Hem dünya genelinde hem Türkiye’de yenilenebilir enerjiye yatırım hızla artıyor. En çok kömür kirliliğine sebep olan Çin ve Hindistan, 2017 yılında güneş enerjisi sektöründe öncü oldu. Kömürden hızla uzaklaşıyorlar. Türkiye de yeni kapasite kurulumunda beşinci sırada. Türkiye’nin 2017 yılında güneş enerjisi kurulu gücü 2,6 GW’a ulaşmış. Güneş enerjisi 33 bin insana iş sağlamış.

Devlet tarafından kömür yerine yenilenebilir enerjiye verilecek, alım garantisi, prim garantisi(piyasa fiyatının üzerinde alım), kota zorunluluğu(üreticiler için üretimin bir kısmının yenilenebilir enerjiden yapılması zorunluluğu), yenilenebilir enerji sertifikaları(yenilenebilir enerji üretiminin taşıdığı çevresel ve diğer pozitif niteliklerin alınıp satılabilmesini sağlayan sertifikalar), sabit fiyat garantili ihaleler Türkiye’de zaten artan yenilenebilir enerji yatırımlarına daha da hız kazandırabilir.

Kömür yerine yenilenebilir enerjiye sağlanacak destek ve finansman sayesinde dolar kuruna doğrudan bağlı olmayan enerji üretimi yapılabilir. İşsizlik oranlarının arttığı bu dönemde, kömürden daha yüksek istihdam sağlayan güneş enerjisi çözümün parçalarından olabilir.

Dolar kurundan etkilenmeyen, temiz, insani şartlarda, kömüre göre çok daha yüksek istihdam sağlayan yenilenebilir enerji sektörüne yönelmek, kriz döneminde Türkiye’nin nefes almasını sağlayacak adımlardan olabilir.

Türkiye’nin bulunduğu Akdeniz Havzası, dünyada iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden biri. Nüfus ve iklim değişikliği tahminlerine göre, önlem alınmazsa Türkiye su kıtlığı çeken bir ülke olacak. Sadece bu bile, Türkiye’nin seragazı emisyonlarını azaltması için üzerine düşeni yapmasını gerektiren bir neden.

İklim değişikliği ve su sıkıntısından, gıda fiyatları ve gıda güvenliği de etkilenecek. Önlem alınmazsa iklim değişikliği sebebiyle milli gelirin 2050’ye kadar yüzde 50 düşmesi bekleniyor.

Neredeyse ülkenin her köşesinde insanların sağlıklarını, evlerini, işlerini yok eden termik santrallere verilen finansmanı yenilenebilir enerjiye yönlendirerek varımızı yoğumuzu kömüre vermekten vazgeçebiliriz. Nerden baksak gerek yok çünkü. Hem ekonomi hem iklim değişikliği ile başımız beladayken nerden baksak tutarsız.

Kaynaklar:

https://theecologist.org/2018/sep/05/united-nations-climate-session-bangkok-decide-paris-agreement-rules

http://ozgurgurbuz.blogspot.com/2017/11/turkiye-iklim-fonundan-para-alsn.html

https://treaties.un.org/Pages/ViewDetails.aspx?src=TREATY&mtdsg_no=XXVII-7-d&chapter=27&clang=_en

https://www.coalinturkey.com/coal-power-plants/

https://www.birgun.net/haber-detay/kolin-kalyon-celiker-e-dovizli-kiyak-meclis-te-146757.html

https://www.artigercek.com/haberler/bu-santrale-verilecek-devlet-garantisiyle-257-okul-11-hastane-yapilabilir

https://d2hawiim0tjbd8.cloudfront.net/downloads/20171011_duuk_karbon_ekonomisi_rapor.pdf

https://ozgurgurbuz.blogspot.com/2018/09/elektrik-ve-dogalgaza-her-ay-zam.html

https://www.greentechmedia.com/articles/read/irena-renewable-energy-competitive-fossil-fuels-2020#gs.ddXKUmk

https://irena.org/-/media/Files/IRENA/Agency/Publication/2018/May/IRENA_RE_Jobs_Annual_Review_2018.pdf

https://irena.org/-/media/Files/IRENA/Agency/Publication/2018/May/IRENA_RE_Jobs_Annual_Review_2018.pdf

https://www.birgun.net/haber-detay/issizlige-yesil-cozum-151652.html

http://climatechangeinturkey.com/tr/c2.html

https://d2hawiim0tjbd8.cloudfront.net/downloads/turkiye_ye_maliyeti_infografik_1.pdf

 

Elif Cansu İlhan

[Doğum ve Ötesi] Kadın – Aybike Savaşır Serdar

[Doğum ve Ötesi] yazı dizisinde okuyacağınız hikayeler annelerin ağzından anlatılmış olacak. Bu diziyi doğal doğumun anne ve bebek açısından öneminden yola çıkarak başlatmaya ve Yeşil Gazete’nin konvansiyonel olmayan bakış açısını doğum hikayelerine de taşımaya karar verdik.

Bununla birlikte gerektiğinde hayat kurtarıcı olan sezaryen hikayelerine de yer vereceğiz. Bu deneyimlerin kadınların kendi içlerindeki güce güvenmeleri için cesaret verip, doğumlarını sahiplenmeleri, mutlu doğum hikayelerine sahip olabilmeleri için destekleyici olmasını ümit ediyoruz.  

***

3 – Kadın

“Ben inanıyorum ki hangi yaşta, hangi statüde olursa olsun, bir kadın eğer bebeğin rahme düştüğü andan itibaren yaşanılan mucizeleri bilimsel olarak detaylarıyla öğrenirse ve doğumun her anını, tek tek salgılanan hormonları ve bu mükemmel sistemin insan eli değmezse nasıl tıkır tıkır işlediğini öğrenirse, asla buna müdahale edilmesine izin veremez.”

Yaşamın yaratıcısı, doğuranı… Doğa ya da Tanrı -her ne diyorsanız-; kadına kendi mucizesini üflemiş usulca… O’na yaratıcı olma, doğurma görevini vermiş… Düzenin baş kahramanı yapmış O’nu. O doğuramazsa dünya dururmuş… Kadın ise nasıl bir mucizenin ona bahşedilmiş olduğunu fark ederek, kendine verilen görevi sorgulamadan büyük bir tevekkülle yerine getirmiş…  Milyonlarca yıldır gözyaşlarıyla, sancılarla ve gururla doğurmuş. Ve bebeğini yanından hiç ayırmamış… Bir mağarada, bir kuytuda, tarlada, evde, her yerde doğurmuş…  Bedenine, bebeğine izin vererek ve doğaya sığınarak doğurmuş… Ve anne bebek bağlanmasına izin vermiş…

Ama zaman içinde kadın, doğarken bildiğini unutmuş. Kadınlığını, vücudunu, anneliğini unutmuş. Artık kadın kendi başına doğuramaz, onu doğurtması için bir başkasına yalvarır olmuş. Çok değil birkaç yıldır korku ve kaygı kültürünün o cazibeli şeytanına sorgulamadan inanmış. Çünkü inancını yitirmiş. Doğuma ve ölüme olan inancını… Ölümü, doğum gibi kabul etmemiş… Ve son noktada ona sunulanı boyun eğerek kabul etmiş.

Dememiş ki;

Ben milyonlarca yıldır doğuran bir varlığım. Nasıl oluyor da son 20 yılda doğuramaz hale geldim? Nasıl oluyor da ben yaradılışımın anlamını tek başına gerçekleştiremiyorum?

Dememiş ki;

Milyonlarca rakibinin arasından güçlü ve hızlı bir şekilde galip gelip, kendi iradesiyle benim vücudumu seçen bu mucizevi varlığın dünyaya doğduğu ana nasıl oluyor da ben ya da bir başkası karar verebiliyor? Bu karar tamamen onun vermesi gereken bir karar değil mi?

Dememiş ki;

Rahmimde durması gerektiği zamanı kendi bilen, ve bırakırsam istediği zamanda gelecek olan bu mucizeyi, insani bir müdahale ile kesip çıkartmanın, bu küçük mucize üzerinde nasıl etkileri oluyor?

Dememiş ki;

Ben kim oluyorum ki ‘Bu çocuğu cumartesi ALALIM’ cümlesini kuracak kadar küstahlaşabiliyorum?

Dememiş ki;

9 ay boyunca içimde büyüyen ve sadece benim sesimi, benim kokumu, benim tenimi bilen, sadece bana ihtiyaç duyan bu varlığa, dünyaya gelir gelmez yaşadığı o travma üstüne bir de  2 saat boyunca benden uzakta tutarak, burnuna borular sokarak, topuğuna iğneler vurarak, suyun altına sokup evirip çevirip yıkayarak ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Gerçekten bu müdahaleler gerekli mi?

Dememiş ki;

Kardeşim ben hiçbir müdahale olmadan, doğanın bana emrettiği zamanda ve biçimde doğurmak istiyorum. Bana yardım eder misiniz?

Dememiş ki;

Bir ülkede her hamilelik hikayesi normal doğumla başlayıp, son ana kadar normal doğum kararı ile gidilip, son anda bir takım sebeplerle sezaryene döner mi? Her kadının suyu azalır mı? Her bebeğin kordonu dolanır mı? Her bebek ters mi olur? 40 hafta gerçekten doğru bir sınır mıdır? Su azalması, kordon dolanması, bebeğin ters gelmesi gerçekten sezaryen sebebi midir?

Çağımızın modern (!!) kadını, modern annesi, bebek rahme düştüğü andan itibaren, hamileliği boyunca, internette gezinip, kaygılı annelerin istilasına uğramış forumlarda korkularını çoğaltıp, çocuğun hiç de ihtiyacı olmayacak bir ton çaputa milyarlarca para harcıyor. Yatırımı maalesef yanlış şeylere yapıyor. Oysa zamanını, enerjisini ve parasını, unuttuğu vücudunu ve doğum sürecini öğrenmeye, bilinçaltındaki o korkunç doğum senaryolarını silmeye, kendi psikolojisini temizlemeye ve anne olmaya harcasa çok daha fazla doğal doğum hikayesi dinleyeceğiz. Ve toplumda gaz problemi olmayan, kolik nedir bilmeyen, huzurlu ve mutlu bebekler, dolayısıyla geleceğin sağlıklı bireyleri çoğalacak.

Ben inanıyorum ki hangi yaşta, hangi statüde olursa olsun, bir kadın eğer bebeğin rahme düştüğü andan itibaren yaşanılan mucizeleri bilimsel olarak detaylarıyla öğrenirse ve doğumun her anını, tek tek salgılanan hormonları ve bu mükemmel sistemin insan eli değmezse nasıl tıkır tıkır işlediğini öğrenirse, asla buna müdahale edilmesine izin veremez.

Şükürler olsun ki bu bilgileri en doğru şekilde bize ulaştıracak, bize tekrardan kadınlığımızı hatırlatacak, hamilelik süresince bizi doğal doğuma hazırlayacak, uzun doğum sürecinde saygıyla, sabırla bizim yanımızda durup bize yardım edecek ekipler var.

Bir kadının doğal doğum yapabilmesi için eğitim alması ve hastanelerle, doktorlarla büyük savaş vermesi tabii ki ironik ve trajikomik. Ama geldiğimiz noktada şimdinin gerçeği böyle. Umarım bizim kızlarımız anne olmaya karar verdiklerinde onları saygıyla, sabırla karşılayacak hastanelere, doktorlara, ebelere ve ebeveynlere sahip olurlar.

Şimdi gelelim benim doğum hikayeme…

Öncelikle doğum hikayesinin önemini belirtmem gerekir. Aslında çok mahrem detaylar olmasına rağmen bütün hamileliğim boyunca okuduğum doğum hikayeleri sayesinde zihinsel hazırlanma sürecimi tamamladım. Çok yardımcı oldu bu hikayeler. Doktorlardan ve ebelerden duyduklarımıza inanmamıza rağmen bir gebenin ve doğal doğum yapmış bir annenin ağzından bu süreci dinlemek çok etkili oluyor. Bana ışık olan bir çok hikayeye saygıyla, benimkinin de bir çok gebeye ışık, umut ve cesaret olması dileğiyle…

Hamile kaldığımda doğal doğum yapmak istediğimi biliyor ve bunun için eğitimin şart olduğunu düşünüyordum. Hakan Çoker’in ‘Keşkesiz Doğum’ eğitimine katıldım. Aldığımız bilgiler şaşırtıcı ve etkileyiciydi. Bu eğitimde Doğum Psikoloğu Neşe Karabekir’in eşim ve bana yaptırdığı doğum draması sonunda aslında bir doğum yapmış ve bu doğumun her anını gerçekteki kadar yoğun hissetmiştim. Bu dramanın doğal doğumumda çok etkili olduğunu düşünüyorum.

Doğal doğum yapmak için bir ekiple çalışmam gerektiğini biliyordum. Sezaryen olacaksam sadece gerektiği için olacağımı bilmeliydim ve sonsuz güven duyduğum bir doktorum ve bir ebem olmalıydı. Aslında hamileliğimin en başından beri özellikle kilo kontrolümde bana yardımcı olan (beni 2 kilo fazlayla doğuma sokan) çok güvendiğim ve çok sevdiğim doktorum Narter Bey ile özel sebeplerden dolayı yollarımız ayrılmıştı. Kendime yeni bir ekip kurmalıydım. Buğday Derneği sayesinde adını sıkça duyduğum Asude Oflaz ile tanışmaya gittiğimde çok da fazla düşünmeme gerek kalmadı. Son derece bilgili, şefkatli, anlayışlı ve kararlıydı. Bir abla, ablanın ötesinde anneydi. Hele doktorum Ebru Hanım’ı kapıda gördüğüm an onunla yoldaş olmaya karar vermiştim. Hamileliğim boyunca doğal doğum yapabilmek için çok çalışmış ve gerekli bilgiye ulaşmıştım. Eşim de her anımda yanımdaydı ve en az benim kadar sürece hakimdi. 29. haftadan itibaren her hafta Asude Ebe’nin düzenlediği eğitimlere katıldım. Hem aklımdaki soruları sorup iyi bir danışmanlık aldım hem de gebelerle buluşup sohbet etme imkanına eriştim. Korku ve kaygıya kapılmamak için ve yalan yanlış bilgilerle beynimi doldurmamak için hamileliğim boyunca internette hiç dolaşmadım. Aklımdaki tüm soruları güler yüzlü doktorumuz Ebru Hanım’a sordum ve hep tatmin edici cevaplar aldım. Ve Doktor Ebru Hanım ile çok yararlı olduğunu düşündüğüm nefes egzersizleri yaptık. Artık beynim, yüreğim, fiziğim her şeyim Denizim’e kavuşmaya hazırdı… Kızım da uzun zaman sonra bize sürpriz yapmış, 38. haftasında bize yüzünü apaçık göstermişti :)

39. haftaya girdiğimizde her şey yolundaydı. Bebeğim doğru pozisyonda ve huzurluydu. Ben son derece rahat, mutlu ve her şeyden önemlisi onun için hazırdım. Bir an evvel Deniz’ime kavuşmak istiyordum. O hafta pekiştirme eğitimine gittiğimde Asude Ebe’yle daha önce konuştuğumuz üzere homeopatiye başladık. Güle oynaya remedimi almaya başladım. Rahim ağzının yumuşamasında ve doğumun başlamasında önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Nst’ye sadece 2 kez bağlandım. Son haftalarda gitgide uykularım azalmıştı. Gecede 3-4 defa tuvalete kalkmak zorunda kalıyordum. 14 Nisan gecesi (39+4’de) saat 03:00 civarlarında tuvalete kalktığımda nişanımın geldiğini gördüm. Ve içimde tarifsiz bir sevinç, heyecan, mutluluk sarmalı oluştu. Sabah 6’ya kadar heyecandan gözüme uyku girmedi. İçimde ufacık bir korku kırıntısı bile yoktu. Aylardır beklediğim ve hazırlandığım o kutsal doğum başlamıştı işte. Her anını doya doya yaşamak istiyordum. Doğumun her anını bildiğim için de korkmuyor, aksine mutluluktan içimdeki kelebekleri hissedebiliyordum. Sabah 9′ da Kemal kalktığında söyledim ve Ebru Hanım’ı aradık. Doğumun başlamasına 24-48 saat arasında bir zaman dilimi olduğunu ve hayatımıza devam etmemiz gerektiğini söyledi. Zaten biz de günümüzü daha önceden planlamıştık ve planlarımızı iptal etmeden güne başladık. Eksik listemizde kalan birkaç parça şeyi almak için dışarı çıkacak, akşam da Kemal’lerin ailesine yemeğe gidecektik :) Filmlerde gördüğünüz gibi değil, öyle değil mi? :) O kadar rahattık ki bavulumuzu bile evde bırakmışız :) ‘Bu kadarı da şuursuzluk’ dediğinizi duyar gibiyim. Ama hayır değil, BİLMEK ve BIRAKMAK… Aralarda sebepsizce gülüyor sürecin başladığına inanamıyorduk. Gün içinde sürekli bedenimi dinliyordum ama pek de bir ağrı sızı hissetmiyordum. Akşamüstü  saat tam 17:12’de birden regl ağrısı gibi bir ağrı hissettim kasıklarımda. ‘Acaba bu mu?’ diyerek saatime baktım. Bir sonrakini 30 dakika ya da 20 dakika sonra beklerken tam 9 dakika sonra ikincisi de geldi. Önce şaşırdım bu kadar kısa olmasına, vücuduma dikkat kesildim ve bir 10 dakika sonra bir kez daha… Hemen Asude Ebe’yi ve Ebru Hanım’ı aradım. Sancıların aralıklarını yazıp onlara haber vermemi istediler. Bu arada gelen sancıları tek başıma karşılayabildiğim için akşamki planımızı da iptal etmedik ve Kemal’lere gittik :) Daha önce Asude Ebe’yle konuşmuş ve doğum sürecinde yalnız olmaya karar vermiştik. Ailelere de, onlara haber vermeyeceğimizi açıkladık. Sağ olsunlar çok anlayışla karşıladılar. Bu yüzden gelen sancıları kendi kendime atlatıyor ve hepsinin saatini kaydediyordum. Tam yemeğe oturacaktık ki bir tuvalet ihtiyacı hissettim. Tuvalete gidip istifra ettim ve ishal olduğumu gördüm. Anladım ki vücut doğum öncesi kendini boşaltıyor. Doğa lavmanını yapıyor yani. Masaya geri döndüğümde sancılar birden 2-3 dakikada bir gelmeye ve şiddetlenmeye başladı. Kemal’le bir bahaneyle çıktık evden hızlıca. Evden çıkarken Kemal’in babasının ‘Kızım burada kalın kötüysen’ deyişini ve Yıldız Anne’min kaş göz işaretleri yaparak ‘Mehmet bırak çocukları gitsinler’ deyişini hiç unutmuyorum :)) İtiraf edeyim; birden 2-3 dakikada bire düşen ve çok şiddetlenen sancılar beni telaşa sürükledi. Çünkü okuduğum doğum hikayelerinde bu süreçler çok uzun sürüyordu ve birden de başlamıyordu. Evden çıktığımız anda aradık Asude Ebe’mizi, çok hızlandığını duyunca bizi Fulya’ ya çağırdı kontrol için. Ama eve uğrayıp bavulumuzu almamız gerekiyordu :) Benim doğumumun tek kötü kısmı arabada geçirdiğim zaman dilimi oldu. Arabada konsantre olup doğru nefes alamadığım için açıkçası paniklemiştim. Eve geldik, kısa bir duş alıp bir kaç sancıyı sakince salonumuzda karşıladıktan sonra yola çıktık.

Asude Ebe’nin yanına vardığımızda saat 22:30 civarlarındaydı. Ve o dakikadan sonra her şey mucizevi bir güzelliğe kavuştu diyebilirim. Asude Ebe benim paniğimi görünce bana homeopati remedileri verdi ve ben o remedileri aldığım anda rahatladığımı hissettim. İlk kontrol ettiğinde 4 cm. açıklığım vardı. Ve ben şoktaydım. 4 cm’ye ne ara nasıl ulaşmıştım bilmiyorum. Dışarıya çıktığımızda Asude Ebe eve gitmemizin bir anlamı olmayacağını, doğru hastaneye gitmemiz gerektiğini söyledi ve hastane yolculuğumuz başladı. Arabada çok zorlanıyordum ve her sancı geldiğinde Kemal’e durması için bas bas bağırıyordum :) Yolun ortasında duramayınca da iyice bağırıyordum :) Hastaneye 23:30’da ulaştık ve odamıza yerleştik. Hastaneye yürüyerek girmiştim, sedye teklifini kabul etmedim. Kimse yanımıza gelip nst, epidural, damar yolu açma gibi şeyler için bizi rahatsız etmedi. Herkes ekibin nasıl çalıştığını biliyor ve buna saygı duyuyordu. O haldeyken bu tip şeylerle savaşmak imkansız. Sizin için bu sorunları dışarda tutan bir ekibin varlığı çok önemli. Asude Ebem beni hemen duşa soktu. Tanrım nasıl bir rahatlamaydı öyle o. Sonra en rahat ettiğim pozisyonu aldım ve dizlerimin üzerine oturdum. Her gelen sancıyı Asude Ebemle müthiş bir şekilde karşılıyorduk. Lavanta yağları, homeopati, toplar ve o eller. Asude Ebe’nin ellerinin o gece sadece bir el olmadığına eminim. İnanç meselesi tabii ama ben her gelen sancıyı mucizevi bir şekilde onun sayesinde atlatırken ‘O eller el değil’ diye bağırdığımı hatırlıyorum. Saat gece yarısına ulaştığında sancılar gittikçe sıklaşıyor ve şiddetini arttırıyordu. Sanırım bu da Asude Ebe’yi bir kez daha kontrole sürükledi. Ve kontrol ettikten sonra bana bakıp güldü, ben de hala 4 cm. diyecek diye bekliyordum ki 7 cm. olmuş dedi. Ben inanmadım. ‘Beni motive etmek için söylüyorsunuz’ dedim. Bu kadar kısa zamanda, bu kadar açıklığa ulaşmış olmayı beklemiyordum ilk doğumumda. Doğru söylediğine inanmam için de doktorumuz Ebru Hanım’ı çağırdı. Kemalim her an yanımdaydı. Ama hiç müdahale etmiyordu. Varlığının bana verdiği kuvvet tartışılmaz. Odaya girer girmez odayı hazırladı, müziği açtı ve öylece yanımızda bekledi usulca.

Ebru Hanım geldiğinde kontrol etmek istedi ve 10 cm’ye ulaştığımı söyleyince ben sevinçle beraber şaşkınlık içindeydim. Şükürler olsun ne kadar da çabuk ilerliyordu ki yavaş yavaş ıkınmam başladı. Eğitimlerde en çok merak ettiğim şeydi ıkınma. Nasıl olur da kendisi gelir, içgüdüsel olarak ıkınmak ister insan? :) İşte tam da içindeydim şimdi. Tuvaletimin geldiğini düşünüyordum ve sürekli tuvalete gitmeye çalışıyordum. Asude Ebem de tuvaletimin olmadığını, bunun ıkınma olduğunu söylüyordu. Hatta bir kez sırf ben anlayayım diye gittik tuvalete :)) Yavaştan doğumhaneye inmemiz gerektiğini söylediler. Saat 01:30 civarları indik doğumhaneye, yürüyerek. Doğumhaneyi daha önce görmüş ve  çok sevmiştim. Zemin katta ve çok küçük olmasına rağmen bana bir mağara gibi gelmişti. Güvenilir ve gözlerden uzak olması benim mahremiyetimi sağlıyordu. Doğumhaneye gittiğimizde önce minik bir odaya aldılar beni ve orada bir süre ıkındım. En çok zorlandığım süreç bu süreçti. Ikınırken Asude Ebemizin her zaman üzerinde durduğu rahatça bağırmak ve bırakmak konusunu sanırım en iyi şekilde yaptım. Utanmadan sıkılmadan içimden geldiğince bağırıyor ve bundan müthiş bir güç alıyordum. Çekmem için bir çarşaf gerdiler, o çarşaftan güç alarak ıkınıyordum. Bir ara Kemal bile fazla geldi bana. Çünkü ben bir şeyin içindeydim ve onunla kendi kendime bir şekilde başa çıkıyordum ve çok bağırıyordum. Bağırmam acıdan çok, güç almam içindi ama ‘Kemal bunu biliyor mu? Benim için üzülüyor mu?’ diye düşündüm. Bir ara o bile fazla geldi ki ailemin kapıda beklediklerini hiç düşünemiyorum. Doğumda en önemli şeylerden biri mahremiyet.

Ikınmanın bir yerinde ‘Yapamayacağım’ diye bağırdığımı hatırlıyorum. İşte her kadın gibi ben de o noktaya gelmiştim. O anda Kemal ‘Oh’ demiş ‘doğum yaklaşıyor’. Eğitimin faydaları işte. Eğitim almamış olsa ben ‘Yapamayacağım’ dediğimde rahatlamaktan çok delirip doktora ‘karımı sezaryene alın’ diyebilirdi. Ve o ‘yapamayacağım’ anında bile epiduralin e’si aklıma gelmedi. Nasıl bir zihinsel hazırlık süreci geçirdiysem demek ki epidural ya da sezaryen düşüncesi ufacık bir an aklımda yoktu. Sanki dünya üzerinde böyle bir teknoloji yok ve ben bebeğimi sadece bu şekilde doğal olarak doğurabilirdim. Kendimi tamamen bıraktım ve içimden geldiğince dalgaları, sancıları, ıkınmaları karşıladım. Sonra kendimi birden doğum odasında buldum. Bir ara ıkınmanın en zorlu kısmında kahkahalara boğulduğumu hatırlıyorum. Hem bağırıyor hem kahkaha atıyordum. İşte müdahale edilmezse vücudun salgıladığı o hormonlar nasıl da acıyı dengeliyor. Müthiş bir sistem, hayran olmamak elde değil. Doktorum Ebru Hanım’a biraz yatağa yatıp sancılar arasında dinlenmeyi teklif ettim, kabul etti. Ve doğum masasına yattım. Birkaç sancıyı burada karşıladıktan sonra Ebru Hanım, doğumun durduğunu biraz daha sabredip bir gayretle kalkmamı söyledi. Ve ben kalkıp birden çömeldiğimi hatırlıyorum. Tamamen içgüdüsel bir hareketti. Ve şöyle düşündüm. ‘Rabbim daha kafası gelecek ardından vücut gelecek. Rabbim dayanamayacağım, kuvvet ver’ dedim ve birdenbire inanın ne olduğunu bilemeden tek ıkınmada benim mucizem Deniz’im bacaklarımın arasından dünyaya süzüldü. Rabbim o AN nasıl bir an… Tabii ki tarifsiz. Tarif etmek gibi beyhude bir çabaya girişmeyeceğim.

Bir anda titremeye başladığımı ve elimi doktorum Ebru Hanım’a doğru uzattığımı hatırlıyorum. Birisi beni olduğum yere oturttu. Hemen Deniz’imi o ıslak buruşuk haliyle verdiler kucağıma. Kemal’im sağ omzumdaki meleğim benim. Göğüslerimin arasında bir mucize. Ne ağlamak ne bir şey. Öyle huzurla duruyor. Ve ben Rabbin yarattığı mucizelere haykırarak şükrediyorum. Kızım Deniz dualarla açıyor gözlerini dünyaya ve hemen babasını görüyor. Ve resmen babasını takip ediyor tek gözüyle :) Herkes son derece saygılı, sakin. Herkes orada ama kimse yokmuş gibi. O AN’ı bize bırakıyorlar. Sanki sadece ben, Deniz ve Kemal’im var o anda. Kızımın kordonu kan akımı bitinceye kadar kesilmiyor ve kızım  ihtiyacı olan o son kanı son damlasına kadar alıyor. Ebru Hanım Kemal’e teklif ediyor kordon kesimini. Kemal hiç tereddütsüz kabul ediyor ve kızının kordonunu kesme şerefine ulaşıyor. Plasentamızı Kaz Dağları’na gömmek üzere yanımıza alıyoruz. Kızım bir an için kucağımdan alınmadı. Yıkanmadı, çocuk doktoru tarafından kontrol edilmedi, topuğuna iğneler sokulmadı, Asude Ebe verniks tabakasını güzelce yedirdi kızımın vücuduna. Plasenta çok geç geldiği için kızımla doğumhanede uzun uzun halleşiyoruz. Ten tene temasa doyuyoruz adeta. Ebru Hanım eşin gelmesi için minik bir iğne teklifinde bulunduğunda bir an reddediyorum iğne korkumdan dolayı :)) Herkesler gülmeye başlıyor; iğne korkusu mu? :)) Koca doğumu yaptın bir iğneden mi korkuyorsun diye. Epizyo yapılmadı, ufak bir çatlak için minik bir dikiş atıldı. Bütün bu esnada ben kızımla koyun koyuna sevişiyoruz. Hormonlarımı resmen kütle halinde hissediyorum vücudumda. O an kalkıp kilometrelerce koşabilirim. 10 tane daha çocuk doğurabilirim aynı gece :) Asude Ebemiz Deniz’imizi giydiriyor, tertemiz kucağıma veriyorlar ve odamıza çıkıyoruz :) Her şey yolunda şükürler olsun. Hiç bir tıbbi müdahale yapılmadan, saygıyla bekleyerek ve doğaya bırakarak, Deniz’e güvenerek, çömelerek, bağıra bağıra doğuruyorum. Saat tam 03:00… Dolunay ve ay tutulması gecesinde dünyaya gelmek istiyor Deniz…Odaya çıktığımızda Kemal göz kapaklarını tutamıyor, ben ise hormonlarımla beraber zıplamak istiyorum :) saat 04:00 olduğunda ağlaya ağlaya ailelerimizi arıyoruz. Ve ailelerimiz bir çırpıda geliyorlar. Öğlen 12’de taburcu oluyoruz. Deniz’im kucağımda, yürüyerek evime geliyorum. Sonrası iyilik, güzellik…

* Herkesten ‘aferin kız sana helal olsun’ gibi laflar duydukça şaşırıyorum. Aslında olması gereken bir şey yaptığım için kahraman gibi görülmem ne acı değil mi? Her kadının yaşaması gereken bir durum aslında.

* Doğal doğumun eş üzerinde de müthiş etkisi  olduğunu düşünüyorum. Anneye saygı müthiş artıyor bence. Ve doğumda bulunmak, sonradan öğrenilen babalık duygusuna adapte olmayı da hızlandırıyor.

* Ve hep düşündüğüm bir şey var ve gebelere söylediğim. Geldiğimiz bu noktada doğal doğum yapmak bu işe gönül veren bir ekiple çalışmaktan geçiyor. Hiçbir doktor seni, bebeğini ve doğumunu böylesine saygıyla sakince beklemiyor. Bir doktor refleksiyle çekip alma yöntemine başvuruyor. Eğer 22 saat doğumda kalıp hala gülümseyen bir ebeniz ve doğal doğumu bilmeden önce yaptırdığı sezaryenler için geceleri kalkıp vicdan yapan bir doktorunuz yoksa maalesef son anda kordonunuz dolanıyor, suyunuz azalıyor, sancınız gelmiyor vs. vs. Bunu doktorların söylemesi imkansız ama ben bir gebe olarak öz gözlemimi söylüyorum. Bu ciddi bir zihinsel, bedensel, ruhsal bir çalışma ve bir ekip ile mümkün kılınıyor.

* Son olarak şunu söylemeliyim ki; ben kendimi o kadar doğal doğuma kilitlemişim ki eğer bir sorun çıksaydı ve ben sezaryen olsaydım çok ciddi ruhsal problemler yaşardım. Bunun da doğru olmadığını düşünüyorum. Her şeye hazırlaması lazım bir gebe kendisini. Ama ‘bu pazar alacağız bebeği’ diyen bir annenin de en azından doğal doğum eğitimlerine katılıp doğumun nasıl bir süreç olduğunu öğrenmesi şart. Belki bebek pazar değil de cuma gelmeyi isteyebilir :)

– Eğer doğal doğum yapmak istiyorsanız; hamileliğiniz sırasında eşinizin de yanınızda olduğu bir doğal doğum eğitimine katılın.
– Kadınlığınızı hatırlayın.
– Vücudunuzu ve doğumu tekrardan öğrenin. Doğumun fazlarını, salgılanan hormonları ve mucizevi sistemi her detayıyla öğrenin.
– Normal doğum ile ilgili toplumsal travmaları temizlemek için psikolojik destek alın.
– Kendinize iyi bir ekip kurun. Bu ekipte EBE başrolde olsun.
– Hamileliğiniz boyunca nefes, pilates ve doğal doğumu kolaylaştıracak birçok hareket yapın.
– Çocuğunuzun odasına, kıyafetine takılmayın. Yakın arkadaş ve akrabalardan temin edin. Takas sitelerinden yepyeni ve bedavaya birçok şey edinebilirsiniz. Kurtuluş paylaşmakta unutmayın. Siz bebeğinize, onun sağlığına, psikolojisine odaklayın.
– Hastane prosedürlerini iyi öğrenin. Ya doğal doğuma saygılı bir hastanede doğum yapın ya da hastane ile önceden konuşup sizin isteklerinizin yazılı olduğu listeyi onlarla konuşup onaylatın.
– Ailelerinizi doğumdan sonra çağırılmaya ikna edin ve doğumunuzun mahremiyetini koruyun.

-En önemlisi de: BU SİZİN VE BEBEĞİNİZİN DOĞUMU. SİZİN DIŞINIZDA HİÇBİR KİŞİYE EMANET ETMEYİN. UNUTMAYIN, DOĞACAK OLAN BİREY BEBEĞİNİZ, DOĞURACAK OLAN DA SİZSİNİZ…

 

 

Aybike Savaşır Serdar

[Cadı Kazanı] Plastik yaşamlar – Nuran Seyhan Bayer

Her yıl 12 milyon ton plastik denize karışıyor.

Bir yıl önce “Plastik Kirliliğe Dur De” başlığıyla Greenpeace’in bir kampanyasını imzalamıştım. İmzamı verdim ve görevimi yaptım diye düşündüm ki o günden buyana bu konuyla pek de ilgilenmedim. Günlük yaşantımda gösterdiğim özen; ‘tek kullanımlık plastikli ürünleri almamak’, ‘saklama torbalarını yıkayarak yeniden kullanmak’ ‘restoranlarda plastik şişe suları red edip cam şişe diye tutturmak’ ‘çantada alışveriş için plastik olmayan torbalar bulundurmak’ …vs. gibi kişisel önlemlerim hariç.

Başıma balyozun inmesi temmuz ayında tatilimi geçirdiğim, yer altından gelen tatlı suyla da beslenen Silifke’nin Yapraklı Koy adıyla bilinen muhteşem denizinde ilk kez gerçekle yüz yüze daha doğrusu kulaç kulaça gelmemle oldu. Hemen hemen her yıl gittiğim ve arsızca yüzdüğüm bu denizde attığım kulaçlar plastik torbalar, kutular ve envai çeşit plastik parçacıklarıyla kucaklaştı. Cezası bir haftalık tatilin 4 gününde denize girememek oldu.

Bir ay sonra bu kez Bodrum’un doğaya saygılı yapılarıyla öne çıkan bir tatil sitesinde 10 gün süresince insanların alışkanlıklarını gözlemledim. İnanılmaz bir pet şişe su tüketimi vardı. Geceliğine binlerce lira para verebilen müşteri için en azından restoranlarda cam şişe su verilebilir, evlere apartlara 15 lt’lik büyük su konulabilirdi. Üstelik artık bu boyutta cam şişeler ve hatta cam pompa mekanizması bile var.

3-4 gün sonra rüzgâr yön değiştirip denizden esmeye başlayınca gerçekle biraz olsun yüz yüze gelindi. Köpüklü bir kirlilik ve minik plastik parçacıkları açıklardan koya yayılıp anne-babaların şaşkın bakışları altında bebeklerini bile soktukları denizin üstünü kaplamıştı. Deniz bu tabii, 1-2 saat içinde kirliliği değil ama görüntüyü yok etti ve herkes hiçbir şey olmamış gibi denize girmeye ve pet şişelerden su içmeye devam etti. Denizin dengesini plastikle bozan aileler balıkların dengesini de çocuklarını eğlendirmek için onlara ekmek atarak bozmaya devam ettiler. Yakında karada yaşayan ve ekmek yiyen balıkları da görürsek şaşırmayacağız her halde.

Çocuklarının iyi bir okulda eğitim alması için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan, milyarlarca lira harcayan ebeveynlerin plastik yaşamları nedeniyle çocuklarının sağlıkları için hiç kaygı duymamaları- tabii kaygılananlar çok az da olsa var-inanılır gibi değil.

2006 yılında yaptığım “Yeşil Barış” belgeselimde ülkemizin birçok milli ve tabiat parkını köşe bucak gezme şansım oldu. Gördüğüm güzellikler beni büyülemişti özellikle de bin pınarlı Kaz Dağları. Aziz milletim tabi ki bu güzellikleri kaçırır mı? Mangallı, bol plastik torbalı, pet şişeli, piknik “kültürü”, yiyip içip bir daha oranın güzelliğinden yararlanmayacak gibi arkalarında plastik şişe-torba kakofonisiyle süslü bir doğa bırakıp giderlerken hiç mi hiç kaygı ya da huzursuzluk duymamalarını da görüntülemiştim. Belgesel dönemin Orman Bakanlığıyla ortak bir proje olduğu için yetkililere ulaşma şansım oluyordu ve hatta önerdiğim bir uygulamayı pilot proje olarak Kızılcahamam’da hayata geçirmişlerdi: Piknik alanına giren her kişi-aileden bir miktar para alınıp çıkışta çöp torbasını getirmeleri karşılığında paraları iade edilecekti. Uygulama başarılı olmuştu. Tabii ne kadar zaman sürdürdüklerini bilmiyorum. Ama şimdi buradan tekrar öneriyorum: halkın yoğun piknik alanı olarak kullandıkları özellikle suyla buluşma ihtimali çok olan yerlerde, çöp ve plastik atıklar, aynı uygulamayla biraz da olsa denetim altına alınabilir.

Gerçek

İlk bakışta deniz, kumlar-çakıllar temiz görünebilir ama yakından baktığınızda minik plastik parçaları görürsünüz ve ne olduğunu pek de anlamazsınız, sanki kâğıt doğrama makinesi gibi bir makineden geçmiş rengarenk mikro plastik parçaları… Bu makina deniz ve güneştir. Öyle güçlüdür ki kocaman plastik atıklar, günlerce, aylarca yıllarca sonra bu hale gelir. Balıklar, kuşlar da afiyetle yer hatta yavrularını beslerler bu bilmedikleri ve yiyecek sandıkları ölüm tuzaklarıyla…Tabii sadece deniz canlıları ya da kuşlar için değil bu ölüm tuzağı. Yapılan araştırmalarda bırakın balıkları deniz tuzunda bile tespit edilen bu mikro plastikler bizler için de birçok ölümcül hastalığın kaynağı.

Balık sezonu başladı … Balıkçılar para kazanacak, anne babalar yararlı diye çocuklarına afiyetle yedirecek, rakı severlerle şarap severler hangisi balıkla daha iyi gider diye tartışmaya devam edecek.

Marketlerden bedava diye bol bol naylon torbalar alınacak, buzdolabında gıdaları “sağlıklı” (!) saklamak için tek kullanımlı poşetleri dizi dizi mutfak raflarından sarkacak, daha ucuz diye dizi düzinelerce pet şişe sular evlere servis edilecek, restoranlar daha çok para kazanmak için masaya sürahiyle su koymak yerine büyük boy pet şişe yok deyip altı kişilik bir masaya tek tek en küçük pet şişelerle su servis edecek…

Hastaneler; kanser, parkinson, alzheimer hastalarıyla dolup taşacak. Plastik yaşamlar sürecek (mi)?

Neden Cadı Kazanı”?

Bugün dünya bir ‘cadı kazanı’. Bu cadı kazanı içerisinde belki de umut yine o cadılarda!

Hannah Arentdt diyor ki: “Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa en çok ‘karanlık zamanlarda’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece de umut vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

Nuran Seyhan Bayer kimdir?

Gazi Üniversitesi, İletişim Fakültesi mezunu. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Kadın Çalışmaları’nda master yaptı. 2002 yılında “Anneanne: Sırlarını Eskitmiş Aynalar” isimli kitapta öyküsü yer aldı. Boyut yayıncılık klasik müzik dizisi için besteci Giuseppe Verdi, Chopin ve gitar sanatçısı Ahmet Kanneci’nin yaşam öyküsünü yazdı. Sevda Cenap And Müzik Vakfı, Destekleme Kurulu Üyesi ve gümüş madalya sahibi.TRT’de prodüktör, sunucu ve yönetmen olarak ağırlıklı olarak toplumsal cinsiyet, kadın hakları, çevre ve sanat konulu birçok güncel, aktüel program ve belgesellere imza attı.70’li yıllarda İKD ile başladığı kadın hareketi aktivistliğini, kadına karşı şiddetle mücadele eden Kadın Dayanışma Vakfı (1994) ve Toplumla Cinsiyet, Şiddet konusunda çalışan İRİS EŞİTLİK GÖZLEM Grubu (2000) kurucu üyesi olarak sürdürdü.

Yapım ve Yönetmenliğini Yaptığı Belgesel Filmler

Benim Kentim (My City) – 2011

Mustafa Kemal’den Atatürk’e /Yapımcı-Yönetmen- 2008
10. Uluslararası Alanya Belgesel Film Festivali, 2011

Dalyan’ın Sakinleri /Yönetmen 2008

Yeşil Barış /Yapımcı- Yönetmen-2005
Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Belgesel Haftası, (Tuncel Kurtiz anısına…) Gösterim. 2013

Sesimi Duy – 2002/Yapımcı-Yönetmen
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 28. Sedat Simavi Ödülleri, TV Dalı Ödülü. 2004
5. Alanya Belgesel Sinema Günleri. 2006
15. Uluslararası Film Festivali Brisbane, Avustralya. 2006
1001 belgesel Film Festivali

Ötekinin Sesi: Yeşilçam’ın Görünmeyen Kadınları – 2001/Yapımcı-Yönetmen
4. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, Açılış Filmi, Gösterim. 2001
10. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, Öncü Kadınlar Bölümü, Gösterim. 2007

TRT Radyo 3’te her Çarşamba 13.00’de klasik müzik programı “Zamanda Yolculuk” u hazırlayıp, sunuyor.

 

 

Nuran Seyhan Bayer

[Babil’den Sonra] Between Orient and Occident: İstanbul

İstanbul çağlar boyunca Batılı gezginler ve sanatçılar için gizemli bir kent oldu. Avrupa’nın Asya’ya açılan kapısıydı bir anlamda. Resimlere, romanlara, şiirlere, şarkılara, filmlere konu oldu çoğu kez.

Temmuz ayında İstanbul için sıra dışı bir albüm daha yayımlandı: Between Orient and Occident: İstanbul. Aslında bu albüme bir ses filmi demek daha doğru. Albümde yer alan şarkılarda İstanbul sokaklarında kaydedilmiş sesleri de duyuyoruz.

Winter & Winter Records, 1995’de Stefan Winter tarafından Almanya’nın Münih kentinde kuruldu. Caz, klasik müzik ve doğaçlama müzik albümleriyle öne çıkan Winter & Winter Records dünyanın birçok ülkesinden, önemli şarkıcı ve toplulukların albümlerini yayımladı.

Muammer Ketencoğlu, Stefan Winter ve Mariko Takahashi, Beyoğlu, Kırım Kilisesi’nde

Between Orient and Occident: İstanbul albümünde yer alan yapıtların seçiminde iki ölçüt kullanıldı. Albümde geleneksel İstanbul (Osmanlı) makam müziğinin seçkin örneklerine rastlıyoruz. Bu yapıtları Serkan Mesut Halili önerdi. Albümde yer alan kayıtlarda Erhan Uslu (Bağlama- Vokal), Erkan Kanat (Def- Bendir), Volkan Yılmaz (Ney) Fındık Buse Katılmış (Vokal), Sercan Halili (İstanbul Kemanesi) ve Serkan Mesut Halili (Kanun) yer aldılar.

Albümün müzik danışmanlarından Muammer Ketencoğlu, İstanbul’un, aslında Türkiye’nin küçük bir prototipi olduğu olgusundan yola çıkarak, kentin çok sesli- çok kültürlü yapısına uygun yapıtlar seçti. Seçkide ilk kez kaydedilmiş yapıtlar da var, çok az bilinen yapıtlarda. Karadeniz türküleri de var, Kürtçe şarkılar da; Ermenice, Rumca şarkılar da var; Balkan şarkıları, Türkçe halk şarkıları, Yörük şarkıları da var.

Yel Değirmeni Sanat Merkezi, 4 Mart 2018

Bu bölümün kayıtlarında Muammer Ketencoğlu (Akordeon), Şule Kocaman Saraç (Vokal), Selda Koçak Uzuntaş (Vokal), Şükrü Kabacı (Klarinet), Ayşenur Kolivar (Vokal), Kenan Yaşar (Panduri- Vokal), Gülay Diri (Daire- Vokal), Şuşan Kalataş (Vokal), Aydın Çıracıoğlu (Akordeon), Tuba Özatalay (Vokal), Emrullah Şengüller (Çello) ve Dengbej Şakir Bedevi (Vokal) yer aldılar.

Kayıtlar bu yıl 4 Mart Pazar gün boyu, Kadıköy’de uzun yıllar kilise olarak hizmet veren ve daha sonra konser salonuna dönüştürülen Yel Değirmeni Sanat Merkezi’nin büyülü atmosferinde gerçekleştirildi.

Stefan Winter’a kayıtlarda ses teknisyenleri Batuhan Çetinkaya ve Laçin Şahin destek verdiler.

Kayıt öncesi ve kayıt aşamasında projenin organizasyonunda Aydın Çıracıoğlu’nun katkılarını da atlamak gerekiyor. Aydın Çıracıoğlu albümde akordeonuyla bir İstanbul Rum ezgisi olan Güzel Kasap’ı da yorumladı.            Ben de kayıt gününü fotoğraflarla belgelemeye çalıştım. Bazı fotoğrafları sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Önümüzdeki aylarda Stefan Winter bu albümde yer alan bazı sanatçıları Fransa’nın Bordeaux kentinde düzenlenecek bir etkinlikte sahneye çıkaracak.

Stefan Winter ile Muammer Ketencoğlu’nun çok da uzun olmayan bir zaman içerisinde yeni ortak projelerle karşımıza çıkabileceği müjdesini de bugünden vermek yanlış olmaz sanıyorum.

Between Orient and Occident: İstanbul albümü Türkiye’de piyasaya verilmedi henüz. Albümde yer alan şarkıları aşağıdaki adreslerden edinebilirsiniz.

amazon.com/  

deezer.com/

Bu hafta Muammer Ketencoğlu’nu Açık Radyo’da, Babil’den Sonra programıma konuk ettim. Albümün yapım hikayesinden söz edip, albümden seçtiğimiz şarkıları dinlettik. Programı kaçıranlar buradan dinleyebilirler.

Muhabbetle kalın.

www.winterandwinter.com

www.facebook.com/winterandwintermusicedition

www.muammerketencoglu.com

 

Ercüment Gürçay 

 

 

 

 

 

 

[Yaşadım Diyebilmek] Sizi hiç cin çarptı mı? – Şahin Tekgündüz

Okul dışındaki saatlerde en önemli zevklerimizden biri, şehrin içindeki ana caddenin bitiminden başlayıp Niğde yoluna bağlanan ve o yıllarda bize Paris’in Şanzelize’si gibi gelen bir-bir buçuk kilometrelik yolda tur atmaktı. Yazın tozdan, kışın çamurdan nasibini alan bu yolun adı da ‘şose ’nin Nevşehircesi olan ‘Susa’ idi. Dört beş arkadaş kol kola girer, yazın sıcağı kışın ayazı demeksizin Susa’nın yer yer toprak, yer yer stabilize zemininde bir ucundan öbür ucuna, sohbet ederek birkaç kez volta atardık.Benim dışımda Rüstem Esensoy, Ayhan Gökalp, Yılmaz Özyürek, Zühtü Ellialtı, Ersoylu Dilmen’in gediklisi olduğu bu voltaların en önemli nedenlerinden biri de yarı kapalı perdelerinden bizi gözetleyen Nevşehirli güzellerdi. Hangimizden kaynaklandı bilmiyorum, ama özellikle yaz aylarında hiç vazgeçmediğimiz giyimimiz üniforma gibi beyaz gömlek, gri pantolondu. Zaman zaman kulağımıza çalınır ve gururlanırdık; Nevşehirli güzellerin biz geçerken birbirlerine seslenip beyaz gömlekliler geliyor demelerinden… Hemen her birimizin, yarım kapalı perdelerin arkasına sığınarak mahzun mahzun göz süzen platonik sevgililerimiz vardı. Onların gözlediğini hissettikçe, Nevşehir’in dayanılmaz ayazında bile içimiz ısınır, bedenimizin buz tuttuğunu fark etmez, el etek çekilinceye kadar volta atmaya devam ederdik. Eve geldiğimizde ise yediğimiz fırça ve nasihatleri göz ardı edip, Susa’da birbirimizden gizlemeye çalışarak kurduğumuz hayalleri devam ettirebilmek için sıcak yataklarımıza çekilir, çoğu zaman da suçlulukla karışık bir ıslaklıkla uykuya varırdık.

İşte böyle bir kış gecesinin sabahında oldu her şey. Kız kardeşimin döktüğü suyla yüzümü yıkarken bir gariplik hissettim, sol gözüm sürekli yaşarıyordu. Yataktan kalkarken de aynı duygu içindeydim ve henüz uyanamamış olduğumu düşünmüştüm. Bu durumun geçmeyip daha da artması üzerine helânın girişindeki aynaya baktım. Yüzüm çarpılmıştı. Sol gözümden sürekli yaş akıyor, sadece sağ gözüm açılıp kapanıyor, sol gözüm ise hep açık kalıyordu. Daha dikkatli bakınca dudaklarımın sağ ucunun da aşağı sarktığını fark ettim. Yüzümün sol tarafını oynatamıyordum. Paniklemiştim. Önce kız kardeşimden yüzüme bakmasını istedim. O da aynı şeyleri söyledi. Biraz sonra durum ailenin sorunu haline gelivermişti. Kesin teşhis, cin çarpması idi. Özellikle anneannem sorunu üstlenmiş, bir yandan kimi dualar okuyup yüzüme üflüyor, bir yandan da ahret sualler soruyordu; karanlıkta duvar köşesine işeyip işemediğimden, evden besmelesiz çıkıp çıkmadığıma kadar… Onlara göre durum tartışmasızdı. Ne halt etmişsem etmiş, cine çarpılmıştım ve ağzım yüzüm eğilmişti.

Okulu bırakmak istiyorum

Ertesi gün sorun sadece benim ve bizim evin olmaktan çıkmış, akrabalar ve konu komşu da seferber olmuştu. Yakın komşular, özellikle evimizin arkasındaki evde oturan Damat İbrahim Paşa Kütüphanesi Müdürü Arif Demirtaş’ın karısı Selime Abla ve onun annesi Sıdıka Teyze annemle babamı abluka altına almışlardı. Her kafadan bir ses çıkıyor ve beni hangi hocaya göndermeleri gerektiğini tartışıyorlardı. İçimdeki korku ve isyan giderek büyüyordu. Ben okuldaki öğretmenlerime, özellikle de Türkçe öğretmenim Ahmet Özdemir’e bu durumu nasıl açıklayacaktım, onlara nasıl “beni cin çarptı” diyecektim? Böyle söylersem onların beni nasıl aptal yerine koyacaklarını ve açık açık olmasa da benimle nasıl alay edeceklerini düşünüyor irkiliyordum. Öylesine çaresizdim ki, bir yandan elimde mendille sürekli açık kalan sol gözümün yaşını siliyor, bir yandan da özellikle gülmemeye çalışıyordum. Güldükçe ağzım sağ yanağıma doğru çekiliyor ve sol ucundan da dikkat etmeme rağmen salyam akıyordu. Perişan durumdaydım. Hırstan ve çaresizlikten gizli gizli ağlıyordum. Haber okulda da duyulmuş, arkadaşlarım kapıyı çalmaya başlamışlardı. Onlara görünmemek için köşe bucak saklanıyordum. Sonunda annemin ve babamın şiddetli itirazlarına rağmen okulu bırakmaya karar verdim. Onlar da çaresizlik içindeydiler ve seslerini çıkaramıyorlardı.

Her kafadan bir ses çıkıyor, kimileri nefesi kuvvetli hocalara götürülmemi öneriyor, kimileri verdikleri muskaları boynuma asmaya çalışıyorlardı. Bu yoğun ilgi ve öneriler ise beni iyiden iyiye çileden çıkarıyordu. Sonunda ailenin en yaşlısı ve bilgesi olan, dedemin küçük kardeşi Rıza Amca’ma götürüldüm. O, derin bilgilere sahip, dini bütün bir Müslümandı. Bizleri çevresine toplar, ballandıra ballandıra İslâmî menkıbeler anlatır, biz de gözlerimiz gözlerinde açık ağızla dinlerdik hayran hayran. O da cin çarpma teşhisi koymuş ve uzun uzun dualar okuyup yüzüme üflemişti. Sonra da hepimize uzun uzadıya nasihat edip kulağımı hafifçe çekerek “Ah bu cahil delikanlılar, her haltı yerler sonra da abdest almadan dolaşırlar ortalıkta…” demişti. Kıpkırmızı olmuştum. Onun da önerisi üzerine nihayet karar verilmiş ve Aşağı Mahalle’deki Kedicinin Fuat adlı bir hocaya götürülmem kesinleşmişti. Çaresizdim…

Ölü kurbağa gözleri

Hemen ertesi gün Sâmiye teyzem ve annemle birlikte araya araya zar zor bulduğumuz ara sokaktaki kırık dökük tahta bir evin gıcırdayan kapısından içeri girdiğimizde yoğun bir is ve pislik kokusu genzimi yakmaya başladı. Karanlık denecek kadar loş ve daracık bir tahta merdivenin, bastıkça gıcırdayan basamaklarından yarım kat kadar çıktık. İs kokusu iyice yoğunlaşmıştı. Gıcırdayan küçük bir kapıdan içeri girdik. Kirli ve pis tanımlarının yetersiz kaldığı, koyu renk bir sedir ve birkaç minderle döşenmiş karanlık bir odada bulduk kendimizi. Karşımızda siyah mı kahverengi mi, yoksa kirden mi koyu görünen cübbemsi bir giysi içinde, takkeli, yarısı ağarmış, kılları kirden birbirine yapışmış uzun sakallı, bal mumu gibi kirli sarı suratlı biri vardı. Ölü kurbağa gözleriyle bizi süzdükten sonra sedire oturmamızı işaret etti. Sonra da beni önüne alıp uzamış tırnakları simsiyah kir içindeki mide bulandıran elleriyle çenemden tutup, başımı tek camlı küçücük pencereden sızan ışığa çevirerek yüzümü iyice inceledi. Bir yandan da sakalının kirli kılları kapattığı için zor seçilen dudaklarının arasından kıpır kıpır dua sesleri geliyor, leş gibi kokan ağzından ne olduğunu kestiremediğim bir koku burun deliklerimi yakıyordu. Muayene bittikten sonra anneme dönerek, zor anlaşılır bir dille, beni cin çarptığını, merak etmememiz gerektiğini anlatmaya çalışmış ve bir şeyler istemişti. Ertesi gün bunları tedarik edip yeniden gelecektik. İstedikleri bir kilo bal, tahta bir kaşık, bir miktar deve yünü, birkaç tülbent ve işin en ilginç yanı, hiç giyilmemiş bir yemeninin sol teki idi. Her şeyi anlamıştık da giyilmemiş yemeninin sol tekinin ne anlama geldiğini bir türlü kestirememiştik.

Oradan çıkar çıkmaz soluğu köşkerler (ucuz mest, yemeni ve ayakkabı yapan esnaf) çarşısında aldık. Sâmiye teyzem benden gizleyerek annemi engellemeye çalışıyor ama annem çaresizlik ve panik içinde dükkânlardan birinden birine geçiyor, hiç giyilmemiş yemeni ya da mest teki arıyordu. Dükkân sahipleri bizim Kedici Fuat’ın hastası olduğumuzu anlamıştı ve yemenilerin giyilmemiş olduğundan kuşkulandıkları için sürekli bir başka dükkâna gönderiyorlardı. Belli ki hem günaha girip çarpılmamak hem de dürüst davranmak istiyorlardı. Sonuçta bir köşker, istediğimiz yemeni tekini büyük bir güvenle verdi. Yine onların tarifiyle deve yününü de kolaycı bulmuştuk.

Yemeninin sol tekindeki giz

Ayaklarım geri geri gidiyordu ama ertesi gün elimizde sipariş edilenlerle Kedici Fuat’ın karşısına dikildik. Tedavi seansları başlamıştı. Kedici beni karşısına oturttu, o hiç giyilmemiş yemeninin sol tekini sol eline geçirdi ve dua okumaya başladı. Duasına yer yer ara verip yüzüme üflüyor, tükürükleri yüzüme çarparken o iğrenç kokulu nefesi genzimi yakıyor, sonra da elindeki yemeni tekini bir mala gibi kullanarak yüzümdeki çarpıklığı düzeltmeye çalışıyordu. Bunu yedi kez tekrarladıktan sonra tahta bal kutusunu önüne aldı. Başını önüne eğip birtakım dualar okuyor, sonra da ağzından tükürükler saçarak, balın üzerine üflüyordu. Bunu da birkaç kez tekrarlı. Bu fasıl da bittikten sonra beni iyice kendine yaklaştırdı ve üzerine tükürükleri saçılan balı pis mi pis elleriyle sol yanağıma sürmeye başladı. Bunaldıkça bunalıyor ama sesimi çıkaramıyordum. Sol yüzümü iyice balla kapladıktan sonra deve yünlerinden parçalar alarak bal tabakasının üzerine yapıştırmaya başladı. Ballar damla damla boynuma ve oradan içime sızıyor, her yerim yapış yapış oluyordu. Kapladığı deve yünlerinin üzerini de tülbentle iyice sardıktan sonra bu sargıyı hiç çıkartmamamızı ve iki gün sonra tekrar gelmemizi tembihleyerek bizi bıraktı.

Ağlamaklıydım. O, Susa’da arkadaşlarıyla poz attıran Şahin gitmiş, yerine bir gözü zor kapanan, ağzı çarpık, yüzü tülbentle sarılı, boynu boğazı yapış yapış bal bulaşığı garip bir yaratık gelmişti. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum ve bir daha gitmeyeceğim diye bar bar bağırıyordum. Kedici Fuat’taki tablo evde babama anlatılınca işin rengi biraz değişmeye başlamıştı. Babam durumu Nevşehir’in tek eczacısı Hilmi Atay’a anlatmış, o da bunun bir yüz felci olabileceğini ve mutlaka doktora gitmemiz gerektiğini söylemişti. Zaten benim baş edilmez tepkim de buna eklenince başka yolların aranmasına karar verildi. Doktora gidilecekti, ama hangisine. Nevşehir’de o yıllarda sadece iki doktor vardı. Birisi benim ortaokul arkadaşım Ayla’nın babası Dr. Hamdi Kocabaş, öteki de Eczacı Hilmi Atay’ın akrabası olan göz doktoru Kâmuran Bey… Hilmi Bey babama “Bizim Kâmuran göz hekimi ama bu işlerden anlar, ona gitmenizi tavsiye ederim” demişti.

“Beni Türk hekimlerine emanet edin”

Bu gelişme de yeniden büyük tartışmalara neden olmuştu. Konu komşu, onlar cin çarpmasından ne anlar, diye doktora gitme fikrine şiddetle karşı çıkıyordu. Nevşehir o yıllarda tıp konusunda fakir mi fakir bir şehirdi. Eczaneye genellikle Aspirin, Novaljin, Gripin gibi ağrı kesici almak için gidilirdi.

Doktorların yazdığı reçetelerdeki ilaçların çoğu ise hazır olarak bulunmaz, eczanenin arkasındaki laboratuvar denilebilecek küçük bölümde müstahzar (Osmanlıca hazırlanan) adıyla hazırlanırdı. Kimyasal ve doğal birtakım malzemeler özel hassas terazilerde tartılarak seramik ve porselen çanaklarda karıştırılır ya küçük kavanozlar içinde ya da güllaç kapsüllerle kullanım tarifesiyle birlikte satılırdı.

Eczacı Hilmi Bey’in tavsiyesi üzerine ertesi gün annem ve babamla Kâmuran Bey’in karşısında idik. Kâmuran Bey beni iyice muayene ettikten sonra sol yüzümün şiddetli bir soğuğa mâruz kaldığını ve “facialis” (yüz) felci geçirdiğimi söyledi. Sonra beni bir güzel sorguya çekti. Ona eksi bilmem kaç derecede arkadaşlarla Susa’da yürüdüğümüzü anlattım. Gerçekten bıçak gibi kesen bir ayazda en az iki saat volta atmıştık. Annem de anneannem, teyzem ve kız kardeşimle yattığımız arka odada soba olmadığını, geceleri çok soğuk olduğunu, hatta camların gece buz tuttuğunu anlattı, babamın ters ters bakmasına rağmen, yüzümü gece üşütmüş olabileceğimi söyledi. Felç sözcüğünün ürkütücülüğüne rağmen, “cin çarpması” salaklığından sonra “facialis felci” teşhisi doğrusu bana ilaç gibi gelmiş, Kedici Fuat’tan kurtulmuş, rahatlamıştım. Altı ay süreyle aşırı soğuklarda dışarı çıkmamam, yüzümü sıcak tutmam, bir ay boyunca ise her gün yüksek dozda bir B vitamini iğnesi yaptırmam ve C vitamini almam gerekiyordu. Bir ayın sonunda da Kâmuran Bey’e kontrole gidecektik.

Bir aylık tedavi, kalçalarımın iğneden delik deşik olmasına rağmen kolay ve çabuk geçmişti ama ağzımdaki çarpıklık ve sol gözümün sulanması yıllarca sürdü. Yıllarca gülmekten çekinmiş ve zorunlu durumlarda hep ağzımı elimle kapatmak zorunda kalmıştım. O yıllarda çektirdiğim fotoğraflarda yüzümün simetrisi hep bozuk çıkmıştı. Kedici Fuat ise belleğimde sürekli kirli ve isli bir yara olarak kalmıştı. Anımsadıkça o pis bal mumu surat, ağzından yayılan iğrenç nefes ve is kokusu hâlâ burnumun direğini sızlatır.

 

 

Şahin Tekgündüz

 [email protected]

 

 

Cumhuriyet gazetesi ve vakfında yönetim değişikliği: Vakıf başkanlığına Alev Coşkun getirildi

(T24)

İklim değişikliği sebebiyle hızla yok olan Büyük Set Resifi’ni su altı drone’u koruyacak

Avustralya’nın Queensland Teknoloji Üniversitesi’ndeki (QUT) araştırmacılar tarafından geliştirilen ‘‘RangerBot’’ adlı insansız su altı drone’unun, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Büyük Set Resifi’ni korumak için kullanılmaya hazır olduğu duyuruldu.

Üniversitenin resmi sayfasından paylaşılan bilgilere göre, yüksek teknolojili görüntü sitemiyle donatılan ve akıllı tablet yardımıyla uzaktan kontrol edilen su altı ‘‘ RangerBot’’ drone’u, mercan poliplerini yiyen denizyıldızlarını sirke ve safra tuzlarıyla yok edecek.

Resif izleme görevini otomatik olarak yerine getirme özelliğine sahip olan drone, ihtiyaç duyulması halinde akıllı tablet yardımıyla karadaki bir operatör tarafından da kontrol edilebiliyor.

Bir dalgıçtan yaklaşık üç kat daha uzun süre su altında kalabilen drone’un, çok hızlı şekilde bölgeyi tarayabilme, su kalitesini tespit etme, mercan beyazlama sürecini saptama ve bölgedeki kirliliği araştırmacılara raporlama özelliğine de sahip olduğu açıklandı.

Maliyeti 1,44 milyon dolar

Yaklaşık 15 kilogram ağırlığında ve 75 santimetre uzunluğunda olan altı adet RangerBot’un yapacağı resif taramasının maliyetinin 7 bin dolar olacağı, aynı işlemin 6 dalgıçtan oluşan ekiple yapılması durumunda ise maliyetin 1,44 milyon dolara çıktığı belirtildi.

Avustralya’nın Queensland sahili açıklarındaki Mercan Deniz’de yer alan ve 344 bin 400 kilometrekare alana yayılan Büyük Set Resifi, bin 500’den fazla balık türünün yanı sıra 5 binden fazla canlıya ev sahipliği yapıyor.

Son yıllardaki iklim değişikliğinin etkisiyle okyanusların asitlenmesi resiflerin önce ağarmasına, ardından da yok olmasına neden oluyor. Ayrıca resiflerin çevresindeki çiftliklerde kullanılan kimyasal maddelerin sulara karışmasıyla çoğalan derisi dikenli denizyıldızları mercan poliplerini yiyerek resiflere zarar veriyor.

Yılda 1,6 milyon ziyaretçi ile Avustralya ekonomisine yaklaşık 5 milyar dolar gelir getiren Büyük Set Resifi, 1981 yılından bu yana UNESCO Dünya Mirasları Listesi’ne bulunuyor

 

(Cumhuriyet)

Aşk aşktır: Homofobik tacize uğrayan lezbiyen çift, evlerini gökkuşağı rengine boyayarak tepki gösterdi

Yıllardır komşuları Ron Makay ve Iolanda Wieczorkowski tarafından homofobik tacize uğrayan Lisa Licata ve Sherry Lau yaşananlara ilginç bir yöntemle tepki gösterdi.

ABD’nin Pensilvanya eyaletinde yaşayan çift evlerini gökkuşağı renklerine boyayarak “Eşcinseliz ve burada kalacağız” mesajı verdi.

Kaos GL’de yer alan habere göre, Makay, evlendikten sonra çevrede “dykelar” ve “homolar” diye ayrımcı bir dille çiftten bahsetmeye başladı.

Geçtiğimiz yıl, tacizin mahalleye yayılarak arttığı bir dönemde çiftin gökkuşağı renklerine boyadığı çitler belediyeye şikâyet edildi.

İki haftalık bir çalışmanın ardından, Sherry “Eşcinseliz ve burada kalacağız” açıklamasıyla evin yeni fotoğrafını paylaştı.

Lisa ise “Aşk aşktır! Eğer komşularımız bizi tanımayı deneselerdi iyi insanlar olduğumuzu da göreceklerdi ama onlar yargılamayı seçti” dedi.

 

(Kaos GL)

Geri dönüştürülecek atık başına İstanbulkart’a kaç lira yükleneceği belli oldu: Ücret 2 ila 9 kuruş arası

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, sayısı 30 milyonu aşan ve Türkiye’nin tamamında geçerli olması planlanan İstanbulkart’a pet şişe ve alüminyum içecek kutuları atılarak kredi yüklemesi yapılmasını sağlayan “Akıllı Geri Dönüşüm Konteyneri” otomatlarını bugün basına tanıttı.

Şu anda sayısı 10 olan ve 1 ay sonra 100’e çıkacak konteynerler, ilk önce metro istasyonlarına ve pilot okullara yerleştirilecek. Büyüklüğüne göre pet şişe ve alüminyum içecek kutusu başına 2 kuruştan 9 kuruşa kadar ulaşım kartına yüklenecek. Kartına yükleme sayısı fazla olanlar, Şehir Tiyatroları’ndan ücretsiz tiyatro bileti alabilecek ve İBB Sosyal Tesisler’inden indirimli yemek yiyebilecek.

“Akıllı Geri Dönüşüm Konteyneri Lansman Töreni”, İBB Başkanı Mevlüt Uysal’ın katılımıyla Saraçhane’deki belediye binasında yapıldı.

‘Atıklar akıllı konteynere, bedeli İstanbulkart’a’ sloganıyla yapılan etkinlikte, pet ve alüminyum içecek kutularının İstanbulkart’a para olarak dönüşmesinin detayları anlatıldı.

3 ilçede ilkokullara yerleştirilecek

Proje kapsamında Eyüp, Beyoğlu ve Şişli ilçelerindeki ilkokullar için 100 adet akıllı konteyner üretilecek. Proje ile ilköğretim çağındaki çocuklara toplumsal sorumluluk ve çevre bilinci kazandırmak amaçlanıyor. Ayrıca akıllı konteynerin dış yapısı galvaniz, kırıcı mekanizması paslanmaz çelik, iç metal aksamı da paslanmaz malzemelerden imal edildi.

Uzaktan kontrol edilecek

Telemetri sistemi ile konteynerlerin içindeki atık sayısı, yaklaşık olarak doluluk oranı, hata kodları, lokasyon ve çalışma süreleri uzaktan anlık olarak takip edilebiliyor. Konteynerlerin yazılımı da uzaktan güncellenebiliyor. Atık Yönetim Müdürlüğü tarafından yapılan ihale sonrası şu ana kadar 10 konteyner kullanıma hazır olarak üretilirken, 90 adedinin üretimi süreci devam ediyor ve bu sayının 1 ay içinde tamamlanması bekleniyor.

“Sosyal medyada bu kadar beğenilmesi bizi heyecanlandırdı”

Uygulanacak pet şişelerin boyutları ve ulaşım kartına yüklenecek miktarlar hakkında bilgi veren Uysal, “Cam şişeleri henüz daha bu makinede toplayamıyoruz. Onun da çalışmasını yapıyoruz. 0.33, 0.5, 1.5 litrelikler olmak üzere pet şişeler; 0.33 litrelik ve 0,5 litrelik metal içecek kutularının toplanmasıyla ilgili bir çalışma. Sadece sosyal medyadan duyurduğumuz bu çalışmamızın haberlerde bu kadar kabullenilmesi, beğenilmesi bizi heyecanlandırdı” diye konuştu.

1 litrelik pet şişe için 6 kuruş

Atılacak pet şişeler karşılığında İstanbulkart sahiplerine verilecek miktarlara değinen Uysal, “Bu makine, pet şişeler ve alüminyum metal kutular olmak üzere iki grubu toplayabiliyor. 10 gramlık 0,33 litrelik petlerimiz atıldığı zaman İstanbulkart sahibine 2 kuruş, 16 gramlık 0,5 litrelik pet şişeye 3 kuruş, 32 gramlık 1 litrelik pet şişeye 6 kuruş, 45 gramlık 1,5 litrelik pet şişeye 9 kuruş olmak üzere para yüklüyor. Bu parayı İstanbulkart adına her kullanabildiği yerde kullanabilir. İstanbulkart’ın daha sonraki süreçlerde değişik kullanım alanları olacağı gibi, şu anda da sadece ulaşım değil değişik kullanım alanları oluyor. İstanbulkart’ın her kullanım şeklinde bu ücretler kullanılabiliyor” ifadelerini kullandı.

Ücretsiz tiyatro bileti ve sosyal tesislerden indirim sağlayacak

Metal kutularda verilecek ücretleri açıklayan Uysal, “12 gramlık 0,33 litrelik alüminyum içecek kutusuna 7 kuruş, 16 gramlık 0,5 litrelik alüminyum kutuya 9 kuruş olmak üzere para yüklüyoruz. Gelen ve atıkları atan her şahsı her kartı takip edebilen bir yapı var. Ayda, haftada, toplamda kaç tane attı? Bunları da takip edebiliyor. Bu pilot uygulama aşaması. Onlara da büyükşehir belediye hizmetlerinden öncelikli veya indirimli istifade etme şeklinde de çalışmalarımız olacak. Örnek olarak söylüyorum, 50-100 pet şişe atanlar şehir tiyatrolarımızdan ücretsiz bilet alabilme, sosyal tesislerimizden indirimli yemek yiyebilmek gibi İBB’nin değişik hizmetlerinden de öncelikli, indirimli olarak istifade etme imkanına kavuşacaklar” diye konuştu.

Atığınızı dönüştürün İstanbulkart’ınıza kredi yüklensin

Günde 144 ton atık ile Akdeniz’i en çok plastiğe boğan ülke Türkiye

Uluslararası kahve zinciri Starbucks’tan plastik pipetleri yasaklama kararı

AB’den plastik atağı: Tek kullanımlık ürünler yasaklanıyor

Deniz ve okyanuslardaki büyük tehlike: Plastik kirlilik 10 yıl içinde 3 katına çıkabilir

(Sputnik Türkiye)

“Esnafa ve kent sakinlerine saygı” gerekçesiyle Floransa’da yolda durarak yemek yemek yasaklandı

İtalya’nın Floransa kentinde turistlerin sokaklarda oturarak yemek yemesi yasaklandı. Yasağa uymayanlara 500 euroya kadar ceza verilecek. Yasak sokakta yürürken yemek yemeyi kapsamıyor.

Ülkenin en fazla turist çeken kentlerinden biri olan Floransa’da işyerlerinin camlarına asılan posterlerle duyurulan yasak kararında “Kaldırımlarda, yollarda, iş yerleri ve evlerinin önünde durarak ya da oturarak, her türlü yemek yemek yasaktır. Kentin sakinlerine, esnafına ve çalışanlarına saygı gösterin” deniyor.

En az dört ay yürürlükte olacak yasak kentin dört işlek caddesini kapsıyor. Yasak öğlen 12.00 ile 15.00 ve akşam 18.00 ile 22.00 saatlerinde geçerli olacak.

“Yasak eğitimsiz turistlere yönelik”

Ziyaretçi sayısı her yıl artan kentin Belediye Başkanı Dario Nardella geçen yıl turistlerin yemek yedikleri kilise merdivenlerinin düzenli olarak yıkanması talimatını vermişti.

Nardella, İngiltere’de yayımlanan Times gazetesine “Yasak genel anlamda turizmi değil, sokakları kamp yerine çeviren eğitimsiz turistleri hedef alıyor. Turistler kapı eşiklerinde yemek yedikleri için insanlar evlerine giremiyor” dedi.

 

(BBC Türkçe)