Ana Sayfa Blog Sayfa 2731

[Doğum ve Ötesi] Neye niyet neye kısmet bir doğum hikayesi – Deniz Beykont

[Doğum ve Ötesi] yazı dizisinde okuyacağınız hikayeler annelerin ağzından anlatılmış olacak. Bu diziyi doğal doğumun anne ve bebek açısından öneminden yola çıkarak başlatmaya ve Yeşil Gazete’nin konvansiyonel olmayan bakış açısını doğum hikayelerine de taşımaya karar verdik.

Bununla birlikte gerektiğinde hayat kurtarıcı olan sezaryen hikayelerine de yer vereceğiz. Bu deneyimlerin kadınların kendi içlerindeki güce güvenmeleri için cesaret verip, doğumlarını sahiplenmeleri, mutlu doğum hikayelerine sahip olabilmeleri için destekleyici olmasını ümit ediyoruz.  

***

3 – Neye niyet neye kısmet bir doğum hikayesi

Deniz doğal doğum isteyip bebeğine sezaryenle kavuşan annelerden. Sezaryen, Deniz’in kendi üzerinde oluşturduğu ‘normal doğurmalıyım’ baskısının ağırlığını görmesini sağlamış, bu yüzden de normal doğumun bir başarı hikayesine çevrilmesi yerine, doğumla ilgili her ihtimale açık olup hamileliğin keyfini sürmenin önemli olduğunu vurguluyor.

“Bir sonraki doktor kontrolünde, bebeğin yukarı çıktığını öğrenip bu belayı da savuşturdum diye derin bir nefes aldım. Artık önümde hiçbir şey duramazdı. Fakat itiraf etmem gerekir ki,  bu esnada kendi üstümde kurduğum normal doğum baskısının bir süreliğine kalkmış olması beni rahatlattı.”

“Hayat biz plan yaparken başımıza gelenlerdir.” Doğum destekçim Arzu, ameliyathanede çekilen doğum anı fotoğrafını sosyal medyada paylaşırken fotoğrafın altına böyle yazmıştı. Evet, ben sezaryen oldum.  Okuduğum bütün doğal doğum kitaplarına, meditasyonlara, aldığım eğitimlere, cesaretime rağmen. Kasılmaları karşılarken gevşemek için izleyeceğim videolar, dinleyeceğim müzikler ve yapacağım egzersizler bile hazırdı. Son ana kadar doğal doğum yapmak istedim. Bunun doğru olduğuna inandığım için, bebeğin sağlığı için, hayatta bir kere bu deneyimi yaşamak istediğim için, vücudumun bu mucizeyi gerçekleştirdiğine şahit olmak için.

Bir doğumu doğaldan sezaryane taşıyan bin bir sebep varmış.  Doktorum yedinci ayda rahim ağzı ve plasenta arasındaki mesafenin normal doğum için yeterli olmadığını, eğer bebek yukarı çıkmazsa sezaryen olmam gerektiğini söyledi. Sezaryen ihtimaliyle İlk defa burada karşılaştım. O vakte kadar, doğal doğum motivasyonuyla her türlü dans, yoga, hoplama zıplama faaliyetiyle meşgulken; bir anda taşlı yolda giden arabaya binemez oldum.  Her türlü aşırı hareket yasaktı. Bir sonraki doktor kontrolünde, bebeğin yukarı çıktığını öğrenip bu belayı da savuşturdum diye derin bir nefes aldım. Artık önümde hiçbir şey duramazdı. Fakat itiraf etmem gerekir ki,  bu esnada kendi üstümde kurduğum normal doğum baskısının bir süreliğine kalkmış olması beni rahatlattı. 34. haftada bebeğimin rahimde yan yattığını öğrendim.  Oysaki doğal doğum yapabilmek için bebeğin başının yere doğru bakması gerekiyor. Zaten 30. haftada bebeklerin %25’i ters iken doğum anında sadece %3’ü ters pozisyonda kalıyormuş. “Herhalde ben yüzde üçlük dilimde olmam” dedim kendi kendime.  Bebeği döndürmek için yapılacak bir sürü şey olduğunu araştırdım ve çalışmaya başladım.  Bu sayede kayropraktik diye bir alanla tanıştım ve acil randevu aldım. Kendisi de hamile olan tatlı bir kayroprakter beni itti çekti ve iki kalça kemiğimin aynı hizada olmadığını, düzelttiğini ve bebeğin 24 saat içinde döneceğini söyledi.  Her işte bir hayır vardı. Bu sayede kalça kemiklerim düzelmişti. Hem bu yamuk kemiklerle belki de bebeğin pozisyonu düzelse de ben normal doğum yapamayacaktım.  Bu esnada bir tür akupunktur olan moxa tekniğini uygulamaya, homeopati ilacı almaya ve türlü telkinlere devam ediyordum. Heyecanlı bekleyiş başladı. İki gün sonra doktora gittim ve bebek dönmüştü. Kocaman göbeğim ve gülümsememle zafer yürüyüşü yaparak çıktım hastaneden.

Doğuma birkaç hafta kalmıştı. Doğal doğumun önündeki engelleri savuşturmakla geçen zaman zaten hassas olan psikolojimi iyice yıpratmıştı. Normal doğum yapmaya odaklanmaktan bebeğimle bağ kuramadığımı fark etmem de bir sonraki doktor kontrolüme denk geldi.  Doktorum Güneş Gündüz suda doğum için uygunluğumu kontrol etmeye çağırdı.  Ultrasona girdiğimde bebeğin yine yan yatmış olduğunu öğrendik. Bunu duymamla hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bütün çabalarım boşa gitmişti. Olmayacaktı. Çevremdeki herkes bebeğin sağlıklı olduğu için şükretmemi söylüyorlardı. Ne kadar haklı olduklarını bilsem de içimdeki burukluk geçmiyordu.  Hastaneden sürekli ağlayarak çıktığım için aynı zamanda EFT master’ı olan doktorum bana EFT yapmayı önerdi. Hemen kabul ettim.  Doktorum EFT seansı sırasında bebeğimi gözümde canlandırmamı istediğinde benim gözümün önüne sadece ultrason görüntüsü geliyordu.  EFT sayesinde derinlere indikçe bu görüntüyü aşabildim ve henüz doğmamış bebeğimi zihnimde kucaklayabildim. Kendime nasıl eziyet ettiğimi bu seans sonunda idrak ettim ve hamileliğimin son günlerini akışta geçirebildim. Bir sonraki kontrolde suyumun geldiği anlaşıldı ve enfeksiyon ihtimaline karşı apar topar sezaryane alındım. Anne bebek dostu sezaryen ile Berkay’ıma kavuştum. Doğar doğmaz hemen göğsüme verdiler.

Kısa bir süre sonra da emzirmeye başladım.  Şimdiki aklım olsa yine normal doğum için elimden geleni yapardım ama kendimi bu kadar üzüp yıpratmazdım.  Her ihtimale açık olmak ve hamileliğin tadını çıkarmak en güzeli…

 

 

 

Deniz Beykont

#İklimİçinSesVer – Birim Mor

Peki sesin yüksekliği önemli mi?

Yoksa etkili bir frekansta olsa yeterli mi?

Gezegenimiz için dertlenip, elinden neler gelebileceğini önce anlamaya sonra bunları yaygınlaştırmaya çalışan bir birey neyi değiştirebilir ki?

Bu sorular bir başlangıcın hep minik adımlarla başladığı gerçeğini hatırlatıyor bana.

Bence her konuda değişim-dönüşüm tabandan tavana olmalı yoksa diğer yönlü bir dönüşüm süreci maalesef benimsenmiyor. Dolayısıyla çevre tahribatı ve iklim değişikliği hakkında hepimizin yapabilecekleri var.

12- 14 Eylül 2018 tarihlerinde Kaliforniya’da Küresel İklim Zirvesi gerçekleştirildi. Liderlerin, sivil toplum kuruluşlarının (STK), firmaların, yerel yönetimlerin katıldığı zirvede, Paris Anlaşması kapsamında yapılan ve yapılması gerekenler tartışıldı. Bu zirvenin önemli bir misyonu yerelde iklim değişikliği ile nasıl mücadele ediliyor ve nasıl bir dönüşüm gerekiyor bunların dünya kamuoyu ile paylaşılmasıydı. Yani yerelden yükselen sesin başarısı, gücü ve yapması gerekenler… Bu kapsamda, zirve öncesinde Kaliforniya Valisinin çağrısı ile yerelde iklim değişikliği ve temiz enerji konusunda farkındalık yaratmak için 8 Eylül 2018 tüm dünyada #İklimİçinSesVer etkinlikleri düzenlendi.

O sana gelmiyorsa, sen ona git!

Ben, 8 Eylül küresel etkinlik gününü öğrendiğimde çok heyecanlandım ve Ankara’da herhangi bir organizasyon var mı hemen kontrol ettim!

Ama maalesef hiçbir şey bulamadım! Ve gerçekten çok üzüldüm. 5,5 milyon kişinin yaşadığı bir başkentte iklim ve çevre bu kadar mı önemsizlerdi? Detaylı bakmadım ama başka deneyimlerimden dolayı adeta eminimdim: pek çok ülkede, mahalle düzeyinde bile etkinlikler planlanmıştır diye düşündüm.

Toplumda bu ilgisizliğin kaynağını anlamaya çalıştım; neden o, çok gönüllü sayısına sahip ve/veya dar bir perspektiften topluma ulaşmaya çalışan Ankara’da aktif STK’ların hiçbir şey düzenlememiş olduğuna anlam veremedim. Bu durum aslında STK’lar arasındaki iletişimsizliğinde göstergesiydi. Fakat bu şokum bir kaç dakika sürdü çünkü zaten bireysel olarak çabalamaya ben çok önce karar vermiştim. İnternet üzerinden hemen Ankara’da bir etkinlik yaratmaya başladım.

Endişelerim oldu elbette: Gelen olur mu, o çok bilgili STK temsilcileri gelir mi ve neden böyle bir şeye giriştin der mi diye düşünmedim değil. Ama bunları da kısa sürede atlattımJ Kendime, sonuçta çevre ve iklim krizi ile mücadele etmek aslında kimsenin, ne devletlerin ne de STK’ların, tekelinde değil dedim. Sorunun parçası olan herkes, biraz bilgi ve sevgi ile dönüşerek çözümün parçası olur elbette ve hedefim her zaman o dönüşümü azıcık da olsa tetiklemek oldu. Ders vermek değil!

Etkinliği online olarak oluşturmamın ardından, küresel olarak #İklimİçinSesVer etkinliklerini koordine eden 350 organizasyonunun Türkiye temsilciliğinden Efe Baysal aradı. Girişimim karşısında çok mutlu olduklarını belirtti, cesaretlendirdi ve etkinlik günümüzde de çok ilgilendi. Açıkçası bu beni motive etti! 

Etkinlik günü geldi çattı: 9 Eylül- İklim Değişikliği ve Biz Söyleşisi- Anıtpark Ankara

Küresel etkinlik günü ilan edilen 8 Eylül yerine, özel sebeplerden dolayı 9 Eylül’de planlamam gerekti. Amaç çabalamak olunca, zamansızlık gibi bir bahaneye sığınmadım.

Sonuçta, etkinlikte sadece ben ve esim dahil 9 kişiydik. Belki bu noktada gülmeye veya ağlamaya başlayabilirsiniz. Ama ikisine de gerek yok!

Hangisi daha belirleyici: Nicelik mi, nitelik mi?

İki saate yakın sürdü söyleşimiz. Tesadüf bu ya; gelenler arasında ODTÜ’den, Güneş enerjisinin potansiyeli üzerine pek çok akademik çalışma yapmış Çetin Göksu hocam vardı! Yine çok değerli emekli akademisyen Ergin Duygu ve iklim değişikliği konusunda duyarlı çalışma hayatında olan iki değerli katılımcı, Güler İşsever ve Carmen Valdés vardı. Üç tane Hacettepe Tıp Fakültesi öğrencisi de gelmişti: Güneş Ekin Gürova, Bilge Türk, Tedi Brahimi. Bütün katılımcılar beni çok mutlu etti, hiçbir engel bahane göstermeden gelmişlerdi, bu çok değerliydi, ama bu genç arkadaşlar bana umut aşıladı!

Kendilerini pırlanta olarak tasvir etmekte bir beis görmüyorumJ Hayata karşı farkındalıkları üst düzeyde, çevre ve iklim krizi konusunda öğrenmeye ve bu bilgileri başkalarına yaymaya hazırlar! Bu nedenle okullarında Çevre Topluluğunda aktif görevdeler.

Yani deneyim ve dinamizm birleşti ve nitelikli bir grup oluşuverdi!

Devam!

İklim değişikliği nedir, bireyler ve tüketiciler olarak nasıl iklim değişikliği ile çevre tahribatına sebep oluyoruz, ne tür önlemler alınabilir, yerel seçim öncesi yerel yönetimlerden nasıl taleplerimiz olabilir tartıştık.

Sonuç olarak; Çankaya Belediyesi ile iletişime geçip geniş katılımlı bir sempozyum düzenlenmesini teklif etmeye karar verdik. Ankara’nın çevre ve iklim krizinden nasıl etkilendiğini/etkileneceğini derinlemesine tartışabilmek ve gerçek çözümlerin neler olabileceğini belirleyebilmek için yapılacak bu sempozyuma pek çok farklı kişinin katılması gerektiği ve en önemlisinin de bu beyin fırtınasına toplumun ilgisini çekmek olduğu konusunda hemfikirdik. Bu sempozyumda hem makro hem mikro ölçekte yapılabileceklerin tartışılmasını ve çözüm odaklı olunmasını hayal ediyoruz. Örneğin, Paris Anlaşması’nı Türkiye’nin onaylaması ve uygulaması gerekli ama şuan için askıda. Bu elimizi kolumuzu bağlamalı mı? Hayır. Çünkü hala bireysel tercihlerimizde yapacağımız değişimle, çevre tahribatı ve iklim değişikliği ile mücadele edebileceğimiz konular kesinlikle var. Biz daha çok yapabileceklerimizle ilgileniyoruz. Devamı zaten gelecektir!

Buradan okuyup sempozyum onerimizi Belediye yönetimine çıtlatmaya başlayan olursa çok seviniriz elbetteJ

Ayrıca, şimdilik sadece Çankaya Belediyesi Belediye Başkan adaylarına gönderilmek üzere (ama bence bu belediyelerin sayısı artacak) açık bir mektup hazırlayacağız. Mektupla, bütün enerji ihtiyacını Güneş enerjisinden karşılayacak yeni bir rekreasyon alanı olarak Güneş Park’ın kurulmasını ve içinde pek çok faaliyet yapılabilecek –en önemlisi çocuk ve gençlerin farkındalığının artırılacağı- İklim Okulu oluşturulmasını ve Çankaya Belediyesi’nden çevre ve iklim krizine önlem olarak uygulayabileceği bir dizi somut eylem talep edeceğiz.

Biz hayal etmeye ve herkesi kapsayacak şekilde çabalamaya devam edeceğiz! Bize katılmak isteyen herkesi aramızda görmek için sabırsızlanıyoruz!

 

 

 

Birim Mor

[Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri] Üç Güneş – Dilge Güney

Her toplumun mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar.

Batılı ülkelerin çeşitli sanat kolları ile bize tanıtmış olduğu Zeus’u, Afrodit’i çok iyi biliriz ama Türk mitosları ve Anadolu efsaneleri pek bilinmez. Biz de her ayın ikinci haftası yayımlayacağımız Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri dizisi ile çocuklarımızı unutulmaya yüz tutmuş bu öykülerle buluşturmak istiyoruz. 

Yunanca kökenli bir kelime olan mitos (mythos) söz, öykü anlamına gelir. İlk insanlar mitoslar anlatarak evreni, tabiat olaylarını ve yaşamla ilgili sırrını çözemedikleri durumları açıklamaya çalışmışlar.

Mitoslar, tüm efsanelerin, destanların, masalların, hatta bugün okuduğumuz edebi türlerin de kökenlerini oluşturur. Bilinçaltı üzerine çalışan bilim insanları, mitosların evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıpları olduğunu ve her insan için anlamlı mesajlar taşıdığını söyler.

Bu ay, üç güneşli bir dünyaya gideceğiz; bizi kavurucu sıcaklardan kurtaran bir kahramanın hikayesini dinleyeceğiz.

***

 7 – Üç Güneş

 

Bir  zamanlar üç güneş vardı dünyada.

Toprak bu yüzden kavrulmakta;

İnsanlar ışıktan kör, uykusuz dolaşmakta.

Nehirler fokur fokur kaynamakta.

Üç güneş fazla geliyor bir dünyaya.

 

Günün birinde bir kahraman çıktı ortaya.

Uzak diyarlardan bir güneş avcısı;

Kafa tuttu sıcağa.

Sihirli oklarını fırlattı havaya;

Tek seferde üç güneşten ikisini düşürdü toprağa.

 

O zamanlar  toprak tazecik, yumuşak.

Her iki güneşi de usulca aldı koynuna.

Dağlarda simsiyah taş kömürü görürseniz bilin ki

Bunlar üç güneşli zamanlardan kalma.

 

Toprağın altında ne oldu diğer iki güneşe derseniz;

Belki derin uykudalar vakti gelince çıkacaklar ortaya.

Belki çoktan sönüp gittiler derin karanlıklarda.

Derler ki güneş gökteyken, göğe dikkatli bakan göz görür mutlaka

Batan  iki güneşin gölgesi kaldı geriye hatıra.

1 – Evrenin Oluşumu

2- İnsanın Yaradılışı ve Erlik’in Doğuşu

3 – Yaşam Tanrıçası – Umay Ana

4 – Dünya Tufanı, İkinci Yaratılış ve Ak Yayık

5 – Ece ile Doğanay

6 – Öküzün İki Boynuzu Arasında Bir Dünya

 

 

 

Yazan: Dilge Güney

Resimleyen: Berna Erözkan Akan

Gerçek gıdaya ulaşmak için çözüm: Gıda Toplulukları – Berkay Atik

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

13 – Gerçek gıdaya ulaşmak için çözüm: Gıda Toplulukları

Sorun, boğazımızdan geçen lokmanın soframıza nasıl bir yolculuğun sonunda geldiğini umursamayı bıraktığımızda başladı. Bugün çoğu insanın zor tahammül ettiği şehir hayatı, sunduğu iş olanakları ve “konfor” sayesinde, herkesin gıdasını kendi ürettiği kırsal hayatları geride bıraktıracak kadar cazip gelmiş milyonlarca kişiye. O kadar cazip ki, nüfusumuzun  yüzde 90’ından fazlası il ve ilçe merkezlerinde yaşıyor artık. Yani tarımla uğraşan nüfus bir hayli azaldı. Fakat gıda ihtiyacı azalmadı, aksine arttı.

Şehirlerdeki milyonlar bol bol tüketmeye devam ettikçe, birilerinin de onları besleyecek gıdayı bol bol üretmesi gerekti, bu denkleme göre. Neyse ki sanayileşme ve makineleşme koştu imdadımıza! Bol makineli, az insanlı, dönümlerce arazi üzerinde monokültür (tek tip) ürünlü, her türlü kimyasal girdinin mubah olduğu konvansiyonel tarıma dayalı, ama hepsinden önemlisi “maksimum verim” odaklı üretim anlayışı sayesinde artık herkesin gıda üretmesine gerek kalmadı. Armut pişiyor, ağzımıza düşüyor. Düşüyor düşmesine de o armut artık zehir dolu, o armutu üreten para kazanamadığı için ağlıyor, o armutun yetiştiği topraklar adeta katledilmiş durumda. Ya bunları görmezden gelip yutuvereceğiz ya da başka bir armutun peşine düşeceğiz. Neyse ki, “başka bir armut mümkün” diyenlerin çözümleri var…

Gıda güvenliğini tehdit eden tercihler

Dünyanın hemen hemen her yerinde insanlığın iki temel tercihi gıda güvenliğini ciddi biçimde tehdit ediyor:

1. Endüstriyelleşme: Minimum maliyetle maksimum verim arzusundan beslenen konvansiyonel tarım, endüstriyel hayvancılık ve işlenmiş ürünlerde geleneksel üretimin yerine fabrikasyon üretimin alması, gıdayı metalaştırıp değersizleştirmekle kalmadı; gıda üzerindeki hakimiyeti -fıtratı gereği- kâr maksimizasyonuna odaklı şirketlerin insafına bıraktı.

2. Ekonomiyi ekolojiden üstün görme: Yukarıda bahsi geçen üretim biçimlerinin sonucu olarak miktarca fazla ama nitelik (besin değeri, sağlığa faydası) açısından düşük gıdalarla, ya da Michael Pollan’ın dediği gibi “gıda benzeri şeylerle” karşı karşıya kaldık. Yetmezmiş gibi bu üretim anlayışıyla toprağı gıda yetiştirilemez hale getiriyoruz, suyu, havayı, kısaca ekosistemin bütününü tahrip ederek bindiğimiz dalı kesiyoruz.

Farkında olsak da olmasak da, dünya ve Türkiye, ekolojik bir krizin içinde ilerlerken temiz, adil, sürdürülebilir üretimden başka yol yok.

Tüm bunları göz önünde bulundurarak rahatlıkla diyebiliriz ki gıda, dev şirketlerin tekeline bırakılamayacak kadar hayati bir konu.

Türetici olmak

Peki, kim alacak gıda güvenliğinin sorumluluğunu? Devlet mi? Yerel yönetimler mi? Sivil toplum kuruluşları mı? Belki evet, belki hayır. Ama hepsinden önce sen, ben, biz! Paramızın kime gittiğini iyi düşünerek, tercihimizi iyi olandan, temiz olandan, sağlıklı olandan, adil olandan yana yaparak almalıyız bu sorumluluğu.

Artık pasif birer tüketici olma lüksümüz yok, öyle olmayı tercih edeceksek “nerede o eski domateslerin kokusu” diye söylenmeye hakkımız da yok. O zaman “tüketici” denen o sevimsiz sıfattan sıyrılmalı ve bizzat üretemesek bile üretimde söz sahibi olacağımız yeni kimliğimize ”merhaba” dememiz gerek: “Türetici” kimliğimize… Slowfood’un kurucusu Carlo Petrini, yaşadığımız çağda gıdamıza sahip çıkmamız için artık sadece ne üretici ne de tüketici olamayacağımızı belirtiyor ve her birimizin üretim-tüketim birlikleri kurarak “türetici” olabileceğimizi söylüyor. Dikkatimizi gıdamıza ve günlük kullanımımız için gereken ürünlere çevirerek, bu ürünlerin kaynağından, alışveriş çantamıza gelene kadar geçirdiği üretim aşamalarından her birimizin sorumlu olduğunu hatırlatıyor. Türetici, çağımız insanının daha önce karşılaşmadığı ve bu nedenle de içinden bir türlü çıkamadığı sorunlara çözümler “türetiyor”. Türetici, bu türetme eylemi için bir iş birliği, yeniden kafa kafaya vermek ve bıkmadan usanmadan denemek, yanılmak, tekrar denemek zorunda.

Çözüm yavaş yavaş kendini belli etmeye başladı bile, değil mi?

“Ne yersen O’sun” sözüne inanan, türetici olma yoluna girmiş her bireyin yolu benzer bireylerin bir araya geldiği topluluklardan, “gıda toplulukları”ndan geçiyor. Bu gıda toplulukları o kadar cazip ki, mevcut gıda sistemine sunduğu alternatif gıda ağı anlayışı, sadece yediklerimizi değil, ekonomik ve ekolojik gidişatı da hayırlı bir istikâmette dönüştürebilecek güçte.

Dünyadaki ve Türkiye’deki gıda toplulukları incelendiğinde kolaylıkla görülebilir ki, bu işin bir standartı veya altın formülü yok. Topluluk Destekli Tarım ve Katılımcı Onay Sistemi gibi genel kabul görmüş kavramların uygulanmasında bile birçok farklılığa rastlamak mümkün. Topluluk dinamikleri, bireylerin ilişkilerine ve kültürlerine göre şekillenir. Bu dinamikler, topluluğun bir tüzel yapıya ihtiyaç duyup duymayacağını da belirler. Eğer bir tüzel yapı tercih edilecekse, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi tüketici kooperatifi kurma yoluna gidilebilir.

Gıda topluluğunuzu kurun

Sofranıza gelen gıda hakkında sorumluluk almaya hazırsanız siz de bölgenizde bir gıda topluluğu kurabilirsiniz.

Bir gıda topluluğu kurmadan önce yaşadığınız bölgede aktif olan bir topluluk olup olmadığını araştırın. Yeni bir topluluk kurmaktansa mevcut topluluğa dahil olmayı düşünebilirsiniz. Türkiye’deki bazı gıda topluluklarını www.gidatopluluklari.org sitesinde görebilirsiniz.

Yeni bir topluluk oluşturmak

Pasif bir tüketici olmak yerine üretim sürecine mümkün olduğunca dahil olan, katılımcı ve aktif bir alıcı veya türetici olmaya niyet etmek bu işin ilk adımı.

Gıdaya erişimi salt “alışveriş” olmaktan çok ötede, sosyal ve ekolojik boyutlarıyla ele alan, tüketici değil türetici zihniyetle hareket eden gıda topluluklarını yaşatmak, elini taşın altına koymayı, topluluğun sürdürülebilirliği için enerji ve zaman ayırmayı gerektiriyor. Dolayısıyla bir topluluk oluşturmaya başlamadan önce buna gerçekten emek verip veremeyeceğinizi iyi düşünün.

Yoldaşları bulmak

Sizinle aynı veya benzer talepleri, beklentileri ve kaygıları paylaşan insanlarla bir araya gelmek, topluluğunuzun tohumunu atmak demek. Bu insanlar akrabalar (yakın civarda yaşayan), komşular, iş arkadaşları, okul arkadaşları gibi yakın çevrenizden herkes olabilir. Fiziksel yakınlığın lojistik açıdan avantajları vardır (daha sık yüz yüze iletişim imkânı, siparişlerin toplu olarak tek noktaya teslimatı gibi).

Küçük başlayın

Önemli olan geniş kitlelere ulaşmak değil, tam aksine hem sosyal hem coğrafi olarak yakın bir grupla hareket etmek. Bu grubun ortak beklentilerle yola çıkması da bir o kadar önemlidir, çünkü ürün/üretici seçim kriterlerinizi bu ortak beklentiler belirler.

İhtiyaçlarınızı tespit edin

Bu topluluk aracılığıyla hangi ürünlerden ne miktarda temin etmek istediğinizi kabaca da olsa belirleyin.

Örneğin taze sebze meyve ihtiyacınızı pazarlardan karşılayıp sadece bakliyatı mı bu topluluktan temin edeceksiniz? Her hafta taze yumurta mı istiyorsunuz? Yoksa tüm mutfak ihtiyacınızı buradan karşılamak niyetinde misiniz?

Tüm bu soruların cevapları topluluğun ihtiyacı olan ürün çeşitliliği, miktarı, sürekliliği ve bunlara bağlı olarak çiftçi/üretici sayısını etkileyecektir.

Kriterlerinizi net olarak ortaya koyun

Siz doğa dostu yöntemlerle üretilmiş ürünler beklerken topluluktaki arkadaşınız “köy ürünü olsun da nasıl olursa olsun” diyorsa, sonraki aşama olan üretici seçiminde görüş ayrılığı yaşamanız muhtemeldir. İlk aşamada detaylı bir kriter seti oluşturmak gerekmeyebilir ancak en azından kırmızı çizgilerinizi belirlemeli ve topluluk içinde fikir birliğine varmalısınız.

Üreticinizi bulun

Topluluğun tespit ettiği ihtiyaçlara göre kimi zaman tek bir çiftçi/üreticinin üretimi tüm grubu beslemeye yeterli olabilirken, talep edilen ürün çeşitliliği ve miktarına bağlı olarak birden fazla üreticiye de ihtiyacınız olabilir. Topluluğunuza davet edeceğiniz üreticileri bulmak için yerel pazarlar, civar köyler, Buğday Derneği’nin TaTuTa ekolojik çiftlikler ağı (www.tatuta.org) gibi üreticiyle yüz yüze temas kurabileceğiniz ortamları tercih edebilirsiniz. İdeal bir gıda topluluğu şeffaflık ve güven üzerine kurulu olacağından yeni tanıştığınız üreticiyle konuşup içtenlikle sohbet etmeniz, ona sorular sormanız, onun aklında topluluğunuza dair soru işaretleri varsa gidermeniz ve birbirinizi iyice tanımaya çalışmanız bir gıda topluluğu açısından belki de en önemli noktadır.

Üretim yapılan alanın, topluluk üyelerinin çoğuna yakın mesafede olması tercih edilmeli. Bunun iki temel sebebi var:

– Topluluğu sosyal açıdan besleyecek olan ziyaretler ve kriterlere uygun üretim yapıldığını denetlemek (en azından ilk dönemlerde) için yapılacak ziyaretleri mümkün kılması

– Ürün teslimatında karbon ayak izini düşürecek olması

Üreticinin alıcısını bulması

Topluluk kurma yolunda ilk adımı bazen de üreticiler atar. Pazarlar, dükkânlar veya yüzünü görmediğiniz müşterilere kutu yolladığınız internet satışları gibi mevcut pazarlama kanallarınıza hem sosyal açıdan daha zengin, hem de üretimin sorumluluğunu ürünü kullananla paylaşacağınız bir seçenek eklemek isterseniz bir gıda topluluğu oluşturmayı düşünebilirsiniz. Bu topluluğu meydana getirecek bireyler katıldığınız pazarlardaki sürekli müşterileriniz ve onların çevreleri, eş dost, şehirdeki tanıdıklar ve onların çevreleri, internette sizi takip edenler olabilir. Bu bireylere ürünlerinizin hikâyesini tüm ayrıntılarıyla anlatmanız, üretim şekliniz hakkında topluluk bireylerini şeffafça bilgilendirmeniz ve bir üretici olarak aynî ve nakdî beklentilerinizi paylaşmanız, gerek adil bir fiyatlandırma için gerekse ideal bir ilişki kurma yolunda size kolaylık sağlar. Süreç içerisinde üretim yöntemlerinizi topluluğun talepleri doğrultusunda geliştirmeniz gerekebilir.

Aile olabilmek

Topluluğun kuruluş aşamasında alıcıların/türeticilerin ve üreticilerin bir araya geldiği buluşmalarda karşılıklı beklentiler, ihtiyaçlar ve kriterler açık açık konuşulmalıdır. Ekolojik tarım prensiplerine sadık kalınacak mı yoksa belli ürünlerde esneklik tanınacak mı? Topluluk Destekli Tarım modeli mi tercih edilecek, yoksa bir Katılımcı Onay Sistemi mi kurulacak? Üreticiye alım garantisi verilecek mi? Buna bağlı olarak bir ekim planı yapılacak mı? Sipariş sistemi nasıl olacak? Teslimat nasıl kolaylaştırılacak? İletişim internet üzerinden mi olacak yoksa sıkça buluşmalar mı düzenlenecek? Tüm bu sorulara ve daha fazlasına yanıt aranırken topluluğun işleyiş şekli hep beraber oluşturulmalı ve benimsenmeli. Unutulmamalı ki üretici, topluluğa ürün tedarik eden dışarıdan biri olarak değil, topluluğun içerisinde, hatta tam merkezinde yer alacaktır. Dolayısıyla süreç boyunca karar alma mekanizmasına aktif katılımı çok önemli. Öyle ki, belli dönemlerde yapılacak üretici ziyaretleri, beraber kurulacak sofralar, yüz yüze görüşmeler, telefon konuşmaları, internet yazışmaları gibi her türlü iletişim karşılıklı güven duygusunu zamanla pekiştirecek, bir noktadan sonra üretici-alıcı ayrımı ortadan kalkacak, topluluk bir aile gibi hareket edecektir. Bir gıda topluluğunun vizyonu bu olabilir.

Sorunlar, çözümler…

Her toplulukta zaman zaman sorunlar yaşanabilir. Bu sorunları ilk günden öngörmek kolay değildir, o yüzden sorunsuz bir topluluk modeli kurgulamak için planlarda boğulmak yerine bir yerden başlayın ve süreci gözlemleyin. Aksaklıkları tespit ettikçe işleyişi değiştirmek veya geliştirmek her zaman mümkün. Güven ilişkisine dayalı bir birliktelik inşa edeceğinizi unutmayın, bunun zaman alması doğaldır.

Bir araya gelin: Internet, iletişimi çok kolaylaştırsa da hiçbir şey yüz yüze iletişimin yerini tutamaz. Üretici ziyaretleri bu bakımdan çok değerli. Katılımcı Onay Sistemi’yle yürütülen, ürün alıcılarının üreticileri denetleyip onaylamasına dayalı modellerde üretici denetim ziyaretleri, topluluğun benimsediği kriterlere uygun üretim yapılıp yapılmadığına yönelik kritik bir aşamadır. Ancak bu ziyaretlerin tek amacı denetim değildir. Güven ve şeffaflığı güçlendirecek “muhabbet amaçlı” ziyaretler de bir o kadar önemlidir. Özellikle Topluluk Destekli Tarım modellerinde tarla işlerine yardım, çocuklar için oyunlar, çiftlikte beraber yenen yemekler gibi çeşitli sosyal etkinliklere de yer veriliyor.

Bir kolaylaştırıcı seçin: Topluluğun bir ya da birkaç kolaylaştırıcısı olması sağlıklı bir iletişim ve işleyiş getirebilir. Ancak tüm bu sorumluluğu tek kişinin üzerinde bırakmanın uzun vadede olumsuz sonuçlar doğurması muhtemeldir. Dönemsel kolaylaştırıcılar belirlenerek sırayla herkesin bu sorumluluğu taşımasının sağlanması daha adil bir yöntem.

Diğer topluluklardan öğrenin: Benzer amaçlı diğer gıda topluluklarıyla dayanışma halinde olmanız doğal ve yerel ürünlere güvenli ve aracısız ulaşmayı amaçlayan toplumsal hareketi güçlendirecektir. Her topluluğun deneyimleri farklı, dolayısıyla birbirimizden öğrenecek çok şey var. Ayrıca gıda topluluklarıyla ilgili gerek kavramsal gerekse vaka çalışmalarına dayalı birçok kaynağı internet üzerinde bulmak mümkün.

Fotoğraflar: Rootstock Coop, Kadıköy Kooperatifi, Buğday Arşivi

 

 

Berkay Atik

Sıfır plastik için başlangıç rehberi

Yazın bir sahil kıyısına gitmeye fırsat bulabildiyseniz, eminim sizin de içiniz burkulmuştur plastik poşetleri, plastik şişeleri her yana atılmış görünce.

Dünyanın hiçbir yerinde olmayan doğal güzelliklerimizin kıymetini bilmemekte üstümüze yok; ama keşke böylesi zarar vermeyecek bir bilinç geliştirebilsek.

15 Eylül Dünya Temizlik Günü için pek çok örgüt, el ele verip çevremizi temizleme çağrısı yaptı. Diğer bir yandan, dünyada yükselmekte olan sıfır atık (zero waste) akımı, tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeye davet ediyor. 7.6 milyar insanın yaşadığı dünyada tek başımıza bir etki yapabileceğimizi düşünmek kulağa Don Quijote’lik yapmak gibi geliyor olsa da, değişimin kendimizden başladığını unutmamak gerek. Hareketlerimiz çevremize ilham olduğunda, kim bilir, belki de çok başka projelere kapılar açılır.

Tabii ki bir gecede olabilecek bir dönüşüm değil alışkanlıklarımızı değiştirmek. Belki bu derleme benim gibi plastik tüketimini azaltmak/sıfırlamak isteyenlere yardımcı olabilir.

1 – Market Alışverişi

Eğer toplumun öngördüğü şekilde alışveriş yaparsanız, eve bolca plastikle dönmeniz garanti. Bütün model eliniz boş olarak markete girmeniz ve aldığınız her şeyi taşıyabilecek paketlemeyi orda bulabilmeniz üzerine kurulu, ve bu adeta delilik! Eğer bu düşünce yapısını değiştirebilirseniz, evinize taşıdığınız (ve gereksiz biçimde masraf yaptığınız) atık miktarını azaltabilirsiniz.

Plastik kirliliğine karşı duyarlılığın artmasıyla pek çok mağaza yeniden kullanılabilir paketlemeye önem vermeye başladı, ama siz yine de alışverişe hazırlıklı giderek çantalar, tekrar kullanılabilir veya bez torbalar, kaplar, kutular kullanarak satın aldıklarınızı taşıyabilirsiniz.

Tabii ki ilk tercih yerel ve doğal üretim yapan üreticiler, ancak dürüst olalım, bu her zaman mümkün olmuyor. Yine de şüpermarketlerden değil de mahalle pazarlarından alışveriş yaparsanız, gereksiz yere streç filmlere sarılmış meyve sebzelerden almak zorunda kalmazsınız, üstelik bütçenize de katkı yapmış olursunuz.  

Ekmeğinizi koymak için ayrı bez bir torba ayırabilirsiniz. Bir yazıda, ekmeğini yastık kılıfına koyan birini okumuştum.

Süt ürünleri tüketiyorsanız, depozitolu cam şişelerde alabilirsiniz.

Et ürünleri tüketiyorsanız, yerel kasaptan kağıda sarılı olarak alışveriş yapmak, yine marketlerdeki strafor ve streç filme sarılı ürünlerden kaçınarak daha az plastik tüketmeniz demek.

Yağlardan baharatlara, satın aldığınız ürünlerin plastik paketleme dışında opsiyonları bulunuyor, ve bunlara dikkat etmek, plastiksiz hayata geçiş için ilk adım olabilir.

2 – Banyo ürünleri

Banyolar, plastik tüketimimizi artıran yerlerden biri. Kişisel hijyen alışkanlıklarımızı kırmak çok zor olsa da, sağlığımızı da olumlu etkileyecek bir değişiklik yapabiliriz. Banyolarımızda bulunan ürünlerin bir kısmının solunum sorunlarına, kansere, hormon dengesini bozmaya yol açan tehlikeli kimyasallar içerdiği bilimsel olarak kanıtlandı. Üstelik gözle görmesek de ürünler mikro plastikler içeriyor. (İçindekiler kısmında poly- ile başlayan her şey inorganik polimerdir)

Kendi doğal sabununuzu yapabilir, ya da ambalajsız doğal sabun alabilirsiniz. Sabunları yüz ve vücut, hatta saç temizliğinizde kullanabilirsiniz. Makyaj temizleyici olarak da su ve sabun kullanabilirsiniz. Çamaşır yıkama yada genel temizlik konusuna şu anda değinmiyorum.

Nemlendirici olarak, cam ambalajda sunulan pek çok ürün mevcut. Siz yine el yapımı ürünleri tercih edin elbette. Ama sadece doğal yağlar ile bile cildinizin nem ihtiyacını giderebilirsiniz.

Kullan-at plastik traş bıçakları yerine dedelerimizin kullandığı gibi metal traş bıçakları tercih edebilirsiniz.

Plastik dış fırçanızı bambu ile değiştirebilirsiniz.

Kadınlar, menstruasyon dönemi ürünlerinde cup ya da kumaş ped tercih edebilir.  

Duş ponponunuzu doğal kabak lifi/kese/örgü bez ile değiştirebilirsiniz.

3 – Mobil haldeyken beslenme

Plastiksiz bir hayata adım attıysanız, suyunuzu, kahvenizi, ya da tükettiğiniz diğer içecekleri suluk/termosla yanınızda taşımanız elzem. Hem bir bardak kahve için 10-15 TL harcamamış, hem de gereksiz atık üretmemiş olursunuz. Yanınızdaki bitince yenisini alma ihtiyacınız olursa da, kendi kabınızı doldurmalarını rica edebilirsiniz. Hala meramınızı görevlilere anlatabilmek zaman alıyor, ama zamanla bu alışkanlık yaygınlaşırsa bu kısım da kolaylaşacaktır.

Peki, kaç defa evden çok uzaktayken karnınızı guruldarken yakaladınız? İşte kişinin plastik tüketmeme andını bozma noktasına geldiği en kritik an bu an. Dışarıda aldığınız yemeklerde plastik dışında ambalaj bulmak (geçmişe oranla daha kolay olsa da) biraz güç.

Bu sorunun birkaç çözümü var. Birincisi, evden çıkmadan önce yiyeceğinizi hazırlayıp yanınıza almak. Cam veya metal beslenme kutuları edinebilirsiniz, streç film veya alüminyum folyo kullanmadan kendinize bir beslenme çantası hazırlayabilirsiniz. Bu malzemeleri kullanmamak emin olun ki çok daha sağlıklı. Yerine balmumu saklama bezleri yapabilir veya edinebilirsiniz.

Yine de dışarıdan beslenmek durumundaysanız, plastik çatal bıçak sunmayan mekanları seçin. Bir kafede otururken, içeceğinizi porselen bardakta isteyin. Bir bardayken, içeceğinizi bardakla isteyin, plastik kamış ya da karıştırıcı istemediğinizi önceden belirtin.

Gündelik hayatlarımıza her alandan nüfus etmiş plastiği azaltmaya yönelik eğinecek daha pek çok nokta var.. Ancak bu küçük yönergelerden başlayarak kafa yapınızı değiştirmeye başlarsanız zamanla plastiği hayatınızdan atmaya başlayacaksınız. Unutmayın, bu bir süreç. Size güveniyoruz!

 

 

 

Rana Söylemez

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Darwin’in Dünyayı Değiştiren Muhteşem Gezisi – Tuğba Gürbüz

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar için Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Darwin’in Dünyayı Değiştiren Muhteşem Gezisi

Alan Gibbons’ın yazıp Leo Brown’un resimlediği Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan yayımlanan “Charles Darwin” kitabı, Darwin’in HMS Beagle gemisiyle yaptığı ve “Türlerin Çıkışı” başta olmak üzere pek çok kitap ve evrim teorisinin doğumuna vesile olan gezisini anlatan, kurgu bir günlüktür.

Günlüğün yazarı 10 yaşındaki James Kincaid, kurmaca bir kahraman. Öksüz olduğu için amca ve yengesiyle yaşayan James,  onlara yük olduğunu fark edince kaptan Robert Fitzroy’un HMS Beagle adlı gemisinde gönüllü tayfa olarak çalışmaya başlıyor. Geminin mürettabatında Charles Darwin de var. Tıp ve teoloji eğitimi sırasında doğaya ilgi duymaya başlayan doğa tarihçisi Darwin, bilinmeyen yerlerdeki hayvan ve bitkileri incelemek için geminin doğa bilimleri uzmanı olarak kadroda yerini alıyor. Uzun süren gemi yolculuğu, denize hiç de alışkın olmayan Darwin için oldukça zorlayıcı. Bununla beraber ilk kez karaya çıktıklarında gördüğü değişik türler onu heyecanlandırıyor. Bu deneyimi kör bir insanın gözlerine yeniden kavuşmasına benzeten Darwin, gördüğü değişik türler hakkında notlar alır, ayrıntılı resimlerini çizer, kimi canlılardan örnekler alarak alkol dolu kavanozlar içerisinde muhafaza eder. Küçük James’in kendisini ilgiyle izlediğini fark edince defterlerinden birisini ona hediye eder ve onu günce tutmaya teşvik eder. Bizim kitap olarak okuduğumuz da bu kurmaca kahraman James’in yazdıklarıdır ve gerçek kişi ve olaylara dayanmaktadır.

Söz konusu sefer, İngiliz kraliyet donanmasına ait HMS Beagle’ın ikinci seferidir. Aralık 1831’de başlayan sefer Ekim 1836’ya kadar yaklaşık beş yıl sürer. Güney Amerika, Falkland Adaları, Galapagos, Tahiti, Yeni Zelanda, Güney Afrika ve Avustralya’yı kapsayan yolculuğun iki amacı vardır: savaş ve ticaret için deniz haritası çıkarmak ve bilinmeyen yerlerdeki hayvan ve bitkileri incelemek. Yolculuğun sonunda her iki amaç doğrultusunda büyük başarılar elde edilir.

James’in günlüğü bize 1830lu yılları, gemideki yaşamı, Darwin’in ileride Evrim Teorisini geliştirmesine yardımcı olacak gözlemlerini, keşiflerini ve çalışma yöntemlerini aktarır. Darwin yola çıktığında teoloji eğitimini bitirmiş, döndüğünde köy rahibi olmaya niyet etmiş 22 yaşında genç bir adamdır ancak yolculuk onu değiştirir, jeoloji ve doğa bilimine duyduğu tutku giderek artar.

Yolculuk boyunca incelediği fosiller, karşılaştığı türler ve onların çevreyle uyumu üzerine yaptığı gözlemler neticesinde bir soru zihnini özellikle kemirmektedir: “Nasıl oluyor da geçmişteki ve günümüzdeki hayvanların bazı özellikleri bu kadar çok benzerken bazı özellikleri bu kadar farklı olabiliyor?”

Galapagos Adaları’na vardığında ilk kez insanlarla karşılaşan kuşlar, iguanalar ve dev kaplumbağalar ile yaptığı deneyler ve gözlemler neticesinde onların Avrupa kıtasında yaşayan akrabaları gibi insanları korkutmayı öğrenmediğini, bu kalıtsal içgüdüyü geliştirememiş olmadığını düşünür.

İspinoz kuşlarının coğrafyaya göre değişen beslenme alışkanlıkları, bu beslenmeyi kolaylaştıracak biçimde şekillenen gagaları özellikle dikkatini çeker. Döndüğünde hâlâ tanrıya inanmaktadır ancak içinde, Eski Ahit’in dünyanın yaratılışıyla ilgili tüm gerçeği anlatmadığına dair şüpheler uyanmıştır. Gezide gördüklerini anlattığı “Araştırma Günlüğü” kitabı çok ses getirir ancak doğal yaşamın harikalarını anlatmak Darwin’e yetmez. Onları açıklamak da ister ve meşhur Evrim Teorisi’ni ortaya koyar.

“Charles Darwin” çocuklara Darwin’in dünyayı değiştiren muhteşem gezisini, onun doğal hayat ile ilgili gözlemlerini, bu gözlemler neticesinde geliştirdiği Evrim Teorisi’ni anlatmak üzere yazılmış bir kitap. 1830lu yılların gemi yaşamına dair çizimler, sayfa kenarlarında yer alan dönemin denizcilik aletleri ve Darwin’in orijinal çizimlerinin kopyaları kitabı daha da ilgi çekici kılıyor.

Anlatının sonunda dokuz bölüm yer alıyor.

“Sonra Ne Oldu?” bölümünde yolculuktan sonra Darwin’in özel yaşamı, yazdığı kitaplar ve Evrim Teorisi’ne dair bilgiler ve Darwin’in orijinal çizimlerinin kopyaları yer alıyor.

“HMS Beagle” bölümünde geminin teknik özellikleri, ayrıntılı çizimleri ve seferleri üzerine bilgiler veriliyor.

“Darwin’in Yolculuğunun Rotası” bölümünde ise geminin rotası, uğradığı duraklar, yolculuğun asıl amacı ve yolculuk esnasında gerçekleşen belli başlı olaylar kronolojik sırayla özetleniyor.

“Denizde Yaşam” bölümünde 19. yüzyıl denizciliği, denizcinin yaşamı, gemideki komuta zinciri, gemideki işler, sağlık, uyku, cezalandırma, gemide yemek gibi genel bilgiler veriliyor.

“Darwin’in Türleri” bölümünde Darwin’in numune toplama ve saklama, tanımlama yöntemleri, Darwin’in İngiltere’ye yolladığı mektuplar ve numuneler üzerine bilgiler veriliyor.

“19. Yüzyıl Bilim İnsanları” ve “19. Yüzyıl Diğer Bilim İnsanları” bölümlerinde başta jeoloji, zoolog ve doğa bilimciler olmak üzere devrin bilim insanları üzerine kısa kısa bilgiler yer alıyor.

“Nesli Tükenen Hayvanlar” bölümünde neslin tükenmesi fikri, sebepleri, doğal seleksiyon ve adaptasyon kavramlarından bahsediliyor ve örnekler veriliyor.

“Sözlük” bölümünde ise çocuk okurun kitap boyunca karşılaştığı denizcilik, doğa ve jeolojiyle ilgili kelimelerin anlamları açıklanıyor.

Bu sayede Darwin’in hayatı, bilimsel çalışmaları, Evrim Teorisi, HMS Beagle hakkında eksik parça kalmıyor. Yer yer fazla teknik bilgi aktarılması çocuk okurun okuma zevkini sekteye uğratabilir diye düşünüyor, çocuklara evrimi anlatabilmek için uygun bir kaynak olarak gördüğüm “Charles Darwin” kitabını konuya ilgi duyan yetişkinlere öneriyorum.

Charles Darwin

Yazan Alan Gibbons

Resimleyen Leo Brown

Çeviren Demet Uysal

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

10+ yaş

 

 

Tuğba Gürbüz

[Hayvan Deneyleri] Deney karşıtı hareketin kısa tarihi

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek? [Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

              Geçen hafta, hayvanlar üzerinde yapılan deneysel ve bilimsel araştırmaların doğuşu ve artışına dair Hayvan Deneylerinin Kısa Tarihi’ni yazmıştım, bu hafta da hayvanlar üzerinde yapılan deneylere muhalefetin doğuşu ve gelişmesini kısaca anlatmaya çalışacağım. Hayvan Deneylerinin Kısa Tarihi’nde, Antik dönemde hayvanların birer canlı olarak görülmemesi konusunda dönemin düşünürlerinin itirazlarından bahsetmiştik. Hayvan hakları savunusunun temelleri diyebileceğimiz bu itirazlar, zamanla onların çeşitli amaçlarla kullanılmasına itiraza dönüştü ve artık 18. Yüzyılda bilimsel furya haline gelen hayvan deneyleri açıkça tartışılır olmaya başladı.

Hayvanlarla duygudaşlığın öne çıktığı bu dönemde, artık onların düşünüp düşünemediği ya da akılları olup olmadığından çok, hissedebilir canlılar olup olmadıklarına odaklanılmıştı. Bunda, Descartes’ın “Hayvanlar birer makinedir” görüşünün de hayli etkisi oldu, Descartes’ın bu tezine katılanlar kadar katılmayanlar da seslerini yükseltiyordu. 1711’de, dönemin popüler dergilerinden Tatler’de kedi ve köpekleri kesip biçen bilim adamlarından bahsediliyor, vejetaryenlikle ilgili yazılar yayımlanıyor, Samuel Johnson haftalık gazete The Idler’de “yaşamları sadece zulüm çeşitlerinden ibaret, en sevdiği eğlencesi köpekleri canlı canlı masaya çivileyerek kesip açan sefiller” diye viviseksiyonistleri hedefe koyuyordu. Komşusu Stephen Hales’in hayvanlar üzerinde yaptığı kan dolaşımı deneylerine şahit olan şair Alexander Pope, yaşamının son yılında bir “anti-viviseksiyonist” olarak şiirlerinde deney karşıtı ifadeler kullandı.

Deney karşıtlığının politik ve ahlaki bir harekete döndüğü bu dönemin dikkat çeken olaylarından biri, ortopedi cerrahı A.M. Phelps’in köpekten çocuğa kemik nakli denemesiyle ilgili görgü tanıklarından birinden gelen isimsiz mektubun The New York Times’da yayınlanması oldu. Mektupta, ses telleri alınmış ve her yeri bandajlarla çocuğa sabitlenmiş köpeğin günlerce inleyerek hareketsiz bırakılmasından ve 10 gün yaşadıktan sonra akıbetinin bilinmediğinden bahsediliyordu. Dr. Phelps konuyla ilgili detaylı bir açıklama yapsa da bu konu uzun süre tartışılmıştı.

1950 li yıllardan bir hayvan deneyleri protestosu eylemi – İngiltere

Aydınlanmacı Fransız yazar ve filozof Voltaire “Hayvanların bilgi ve duygudan yoksun, her hareketi aynı olan ve hiçbir şey öğrenmeyen makineler olduğunu söylemek… Ne kadar saçma. Barbarlar, dostluk kapasitesiyle insanı geride bırakan bir köpeği yakalayarak masaya çiviliyorlar ve hala canlıyken damarlarını göstermek için onu parçalara ayırıyorlar. Onda da sizdeki duyu organlarının aynılarının olduğunu keşfediyorsunuz. Cevap verin, doğa bu hayvanı duygu sıçramalarını hissetmeyeceği şekilde mi düzenledi? Sinirleri etkilenmeyecek düzende mi? Doğada böyle bir çelişki olacağını sanmayın” derken, faydacılığın kurucusu olarak bilinen İngiliz filozof ve toplum reformcusu Jeremy Bentham ise ahlaki statü için gerekli olan kıstasın “akıl yürütme” değil, “acıyı deneyimleme” olması gerektiğini ve hayvanların acıyı deneyimlediklerine dair yeterli kanıt olduğunu söyleyerek hayvanların hakları olmadığını düşünenlere karşı çıkıyordu. Eleştirel felsefenin mimarı Kant ise, hayvanlarda bilincin varlığı ve acıyı deneyimleyebilmeyi kabul etse de hayvanların varoluş nedeninin insanlar olduğunu söylüyordu.

François Magendie’nin gelen davet üzerine 1824’te Londra’ya yaptığı ziyaret İngiliz tıp dünyasını ikiye böldü: fizyologlara omurilik sinirinin fonksiyonunu gösterdiği toplantıda, masaya sabitlenmiş acı içinde kıvranan köpeğe “sakin dur!” diye bağırması ve ardından izleyicilere dönerek “Fransızca anlasa daha sakin olurdu” diye espri yapması şok etkisi yaratmıştı. Medico-chirurcigal Rewiev dergisi onu haddinden fazla zalimlikle suçladı. Hatta bu olay, İrlandalı siyaset insanı Richard Martin tarafından İngiliz Parlamentosu’na da taşındı ve Martin’in “toplum için utanç kaynağı” olarak lanse ettiği Magendie’nin kötü şöhreti Britanya’ya da yayıldı.

Magendie’nin çağdaşı İngiliz nörolog ve fizyolog Marshal Hall da 1831 yılında bilimde hayvan refahı olgusuna öncülük ederek, fizyolojiyle ilgili deney prosedürlerinde belli kural ve kısıtlamalar getirilmesini önerdi ve ona göre tüm deneylerde şu beş kural göz önünde bulundurulmalıydı:

  • Başka araştırmalarla gereken bilgiye ulaşabilme ihtimali olduğunda deney yapılmamalı
  • Sadece erişilebilir hedeflere varacak ve bir açıklama getirecek deneyler uygulanmalı
  • Gereksiz deney tekrarlarından kaçınılmalı
  • Tüm deneylerde asgari acı şartı olmalı
  • Tekrarların azaltılması için fizyolojik deneyler izlenmeli

Deneysel fizyolojinin en hararetli savunucularından, tüm deneylerini canlı hayvanlar üzerinde yapan fizyolog Claude Bernard, viviseksiyonla ilgili çoğalan eleştirilere “Introduction à l’étude de la médecine expérimentale” (Deneysel Tıp Çalışmasına Giriş) adlı kitabında yanıt veriyor, bilimin sadece deneylerle var olup gelişeceğini ve yaşayanları ölümden kurtarmak için bazılarının kurban edilmesi gerektiğini söylüyordu. Ancak karısı ve kızı onunla aynı fikirde değildi: Marie François Bernard, 1870 yılında kocasından ayrılarak viviseksiyon karşıtı bir topluluk kurdu.

Bu olaydan beş yıl sonra, bir araştırma için 4 ay süresince Bernard’ın laboratuvarında bulunmuş İngiliz hekim George Hoggan, English Post gazetesinde yayınlanan mektubunda; tavşan ve diğer hayvanların yanında her gün birkaç köpeğin kurban edildiği laboratuvarda geçirdiği süre boyunca, yapılan deneylerin hiçbirinin gerekli ya da başarılı olmadığı sonucuna vardığını anlatmıştı. Paris’ten Prof.Colin “deneyler 20 defa yapılır ve 20 farklı sonuç alınır, maalesef bu çok sık olur” derken, mesleğinde öncülerden kabul edilen İngiliz klinisyen John Elliotson farklı türlerde aynı etkinin görülmediğini savunuyor, jinekolojik cerrahinin öncülerinden kabul edilen Lawson Tait ise yüzyıllardır binlerce hayvan üzerinde cerrahiyle ilgili yapılan deneylerden pek birşey öğrenilmediğini söylüyordu. Böylece, bu özet yazıda hepsine yer verilemeyecek kadar fazla sayıda olan bilim dünyasından yükselen seslerle birlikte hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin -zalimce olması bir yana- faydasız ya da yanıltıcı olduğu düşüncesi de yaygınlaşmaya başladı.

Bu arada, deney karşıtı örgütlenme de başlamıştı. Dünyadaki ilk hayvan koruma örgütü SPCA (The Society for the Prevention of Cruelty to Animals), aralarında parlamento üyesi Richard Martin, kölelik karşıtı din adamı William Wilberforce, doktor ve avukatların da olduğu 22 kişilik üye topluluğu tarafından 1824’te kuruldu. İlk başlarda hedefleri madenlerde çalıştırılan atların refahı olmasına rağmen, Kraliçe’nin desteğinin ardından Royal önekinin kullanılmasıyla birlikte (RSPCA) her yönden daha muhalif bir tavır sergilemeye başlayarak, hayvan deneyleriyle ilgili etkin bir örgüt olmaya ve yasal düzenlemeler için lobi faaliyetlerine başladılar.

1874 yılında Claude Bernard’ın öğrencisi fizyolog Valentin Magnan’ın davet edildiği Norwich’teki toplantıya RSPCA genel sekreteri de katıldı. Magnan’ın iki köpeğe absint ve alkol enjekte ederek epilepsi yaratmayı göstermesi istenmişti fakat ilk köpeğe yapılan enjeksiyondan sonra ortaya çıkan korkunç manzara neticesinde, katılanlar işlemin devam etmesine karşı çıktılar, Royal College of Surgeons’ın başkanı kullanılacak diğer köpeği bağlayan ipleri keserek hayvanı serbest bıraktı. Toplantıyı organize eden üç Britanyalı hekim ve Magnan hakkında hayvanlara zalimce işkence ettikleri gerekçesiyle şikâyette bulunulduysa da suçlamalar düştü. Daha sıkı ve kapsayıcı yasal düzenlemeler gerekiyordu…

 

Frances Power Cobbe

4 Mayıs 1875’te, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin kısıtlanmasına ilişkin bir tasarı Lordlar Kamarası’na ulaştı ve bundan 8 gün sonra da deneylerin kısıtlamalı olmasına karşı çıkan başka bir tasarı Avam Kamarası’na gönderilmişti. İrlandalı feminist yazar (ve aynı zamanda “The Victoria Street Society for the Protection of Animals” adlı deney karşıtı örgütün kurucusu) Frances Power Cobbe ve arkadaşlarının hazırladığı tasarı Lord Henniker tarafından Lordlar Kamarası’na sunuldu ve Henniker Bill olarak anıldı, Darwin ve diğer bilim insanlarının hazırladığı ve Lion Playfair tarafından Avam Kamarası’na sunulan tasarı ise Playfair Bill olarak anıldı.

Garip şekilde, Playfair Bill bazı noktalarda Henniker Bill’den daha kısıtlayıcıydı. Mesela; viviseksiyonun sadece fizyolojideki gelişim için yapılabileceğini, eğitim amaçlı yapılamayacağını söylerken, Henniker Bill ise kısıtlama olmaksızın tüm deneylerin lisans ve denetim altında yapılabileceğini öngörüyordu. Parlamentoda bir türlü konsensüs oluşmadığı için, herkesin mutabık kalacağı bir tasarı hazırlanması için eşit sayıda RSPCA üyesi ve bilim insanından oluşan bir Kraliyet Komisyonu kuruldu. Ve aynı yıl, 1835 tarihli Cruelty to Animals Act ismli kanunun deneysel ve bilimsel prosedürlerle ilgili revizesi tamamlanarak, 110 yıl boyunca kullanılacak adıyla, “The Cruelty to Animals Act-1876” olarak kabul edildi.

Kanunun çıkması öncesinde bilim dünyasının yaptığı baskılar ve İçişleri Bakanlığı’na yollanan üç bin doktor ve araştırıcının imzasının bir sonucu olarak, kanun hayvan deneylerinin önlenmesi açısından tatmin edici pek az yenilik getiriyordu ve ne RSPCA ne de Victoria Street Society sonucu değiştirmekte etkili olamadı. Kanun, lisans alma ve kayıt tutma gibi bir takım zorunluluklar getirerek, deneyi yasal kılmıştı. Victoria Street Society’nin deneyi tümden reddettiğini açıkladığı 1878 yılında ise, ABD’deki ilk hayvan koruma örgütü çocuk ve hayvan hakları aktivisti Henry Bergh tarafından 12 yıl önce kurulmuştu: ASPCA (The American Society for the Prevention of Cruelty to Animals).  1883’te, bazı ASPCA üyeleri ayrılarak, AAVS (American Anti Vivisection Society)’yi kurdular ve American Medical Association’a karşı başarılı şekilde mücadelelerini sürdürdüler.

Cobbe, daha saldırgan bir mücadele için 1898 yılında “British Union for the Abolition of Vivisection”u (şimdiki ismi Cruelty Free International) kurdu. Bu yeni oluşumda, George Bernard Shaw gibi kişiler de vardı. Ve ayrıca aynı yılın Nisan ayında, editörlüğünü üstlendiği anti-viviseksiyonist dergi The Abolitionist yayınlanmaya başlandı. George Bernard Shaw, 1913’teki oyunu “The Doctor’s Dilemma”da mikrop teorisi, viviseksiyon ve tıbbi uzmanlığa saldırıyor, ayrıca yüksek sınıfa mensup viviseksiyon karşıtlarının et yemesi, kürk giymesi ve avlanmasını da eleştiriyordu.

Kahverengi köpek protestoları

1900’ler, Londra Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde William Bayliss adlı profesörün üzerinde anestezisiz olarak 60’dan fazla deney yaparak ölümüne yol açmakla suçlandığı “Kahverengi Köpek” olayıyla başladı. İsveç asıllı iki aktivist, fakülteye kayıt olmuş ve buradaki deneyler hakkında kayıtlar tutmuşlardı. Yazdıkları günlükler, National Society for the Prevention of Cruelty to Children (Çocuklara Zalimliğin Önlenmesi Derneği) genel sekreteri ve aynı zamanda deney karşıtı bir yazar olan Stephen Coleridge tarafından “The Shambles of Science” adıyla yayınlandı ve içindeki “Fun” başlıklı kısımda, küçük kahverengi köpek üzerinde yapılan deneyler anlatılıyordu. Suçlamaları reddeden Bayliss, Coleridge’e karşı açtığı dava sonucunda £2,000 tazminat kazandı. Bu konuda halk ve tıp dünyası gibi medya da ikiye bölünmüştü; The Times mahkeme kararını yerinde ve adil bulurken, Star, The Sun, Tribune ve Daily News Coleridge’in tarafındaydı. Daily News Coleridge’e desteğini arttırarak, tazminat için bir kampanya başlatarak dört ayda £5,735 topladı.

İlk heykel

1906 yılında kahverengi köpeğin anısına Battersea Park’a onun bir bronz heykeli dikilmek istenince, çıkan olaylarda yüze yakın kişi tutuklanırken, olayların daha da büyümesiyle güvenlik güçleri heykelin başında nöbet tutmaya başladılar. 10 Aralık 1907′de, tıp öğrencilerinin oluşturduğu bini aşkın kişi heykeli protesto için Londra’da yürüdü ve heykeli kaldırmak isteyen on gösterici tutuklandı. Yürüyüş esnasında çıkan olayları, 400′ün üzerinde polis bastırmaya çalıştı. Ve 1910 yılında bir sabah, heykel şaşırtıcı şekilde ortadan kayboldu… 19 Mart 1910’da heykelin kaldırılmasını protesto eden 3 bin kişi, Hyde Park’tan Trafalgar Meydanı’na yürüdü. Bu olaylardan yaklaşık 75 yıl sonra, 1985′de aynı yere heykeltıraş Nicola Hicks tarafından yapılan yeni bir ‘Kahverengi Köpek’ heykeli konuldu ve üzerindeki plakada ilk dikilen heykeldeki yazının aynısı vardı:

Şimdiki heykel

“Şubat 1903’te ölümüne kadar, üniversite laboratuvarında üzerinde sayısız deney yapılan kahverengi terrier ve aynı zamanda, 1902 yılı içinde aynı yerde deneylerde kullanılan 232 köpeğin anısına…

İngiltere’nin bay ve bayanları: Bu daha ne kadar devam edecek?”

Kaynaklar:

Phelps: The Longest Struggle – Animal Advocacy from Phythagoras to PeTa, 2007

Guerrini: Experimenting with Humans and Animals, 2003

Monamy: Animal Experimentation: A Guide to the Issues, 2000

C.B. Jørgensen, Daniel Frederik Eschricht, Peter Wilhelm Lund: Danish pioneers in experimental physiology. Historians, philosophers and practitioners on Claude Bernard’s Introductionà l’étude de la médecine expérimentale, 2005

Ahmet Cevizci: Uygulamalı Etik, İstanbul, 2013

J.E. Hampson: History of Animal Experimentation Control in the U.K.

Susan Hamilton: Animal Welfare & Anti-vivisection 1870-1910: Frances Power Cobbe, 2004

American Humane Education Society, Five Hundred Dollar Prize Essays, 1891

Carol Lansbury: The Old Brown Dog, 1985

The New York Times, “Dr. Phelps’s Experiment-Is it anything more than useless vivisection?”, 26 Kasım 1890

 

 

Yağmur Özgür Güven

[Cadı Kazanı] Plastik yaşamlar 2 – Nuran Seyhan Bayer

Çözümsüz Değil…

2019 da ülkemizde nihayet plastik torbalar marketlerde parayla satılacak. Çözüm mü, tabi ki değil ama geç de olsa bir başlangıç. En azından marketler maliyeti müşteriden çıkaracakları için kanserojen (kalsit) maddeler içeren ucuz poşetler yerine daha kalitelisini satacaklar. Umarım maliyeti düşürmek için yine kalsit kullanılmaz. Ummaktan öte yurttaş olarak üretilen plastiklerin halk sağlığına zararlı olup olmadığını denetlenmesini istemek en doğal hakkımız ama sonuçta tepkisiz bir toplumuz.

Şimdi marketlerde parayla satılacak, peki ya pazarlarda. Asıl tüketim pazarlarda, üstelik kalitesiz ve kanserojen madde kullanılmış poşetler sebze-meyve dolu eve taşınacak. Torbalar birikecek, çöplere denizlere karışacak, kolay parçalandığı için de balıklara yem olacak, o balıkları yiyenler “artı” olarak kalsiti de yiyecek.

Sorun sadece plastik torbalar, poşetler değil tabii, bir de tüketimi en çok olan su ve meşrubat şişeleri var. Üstelik çözüm üreten ve olumlu sonuçlar alan ülke örnekleri önümüzde, Norveç bunlardan biri. Yönetenler kararlı olunca “demokrasilerde çare tükenmiyor”.

Norveç’te uygulanan bir projeyle plastik şişeler geri dönüşüme gidiyor. 2016 da 600 milyon şişe geri dönüşümden geçmiş. Nasıl mı, şöyle: Plastik şişeler genelde çöp kutusuna gider. Bunu engellemek için geri dönüşüme giden şişe karşılığında ödül sistemi getirilmiş. Bir şişe içecek alındığında bir kron fazla ödeniyor. Şişeyi geri dönüşüme atınca para geri alınıyor. Bu sayede yeni plastik şişe üretimi azalıyor. Böylece bir şişeyi defalarca hatta 12 kez geri dönüşümden geçirmek olanaklı. İşin en güzel tarafıysa bu sistemin maliyetinin meşrubat şirketlerince karşılanması. Çünkü sisteme dahil olan şirketler vergi indirimi alıyor. Darısı, ülkemizde bu konuda karar alma yetkisi olan mercilerdeki kişilerin aklına.

Pet şişeyi getir, kontörü al!

İstanbul’da da buna benzer ama bu kadar kapsamlı olmayan ve şimdilik bir pilot uygulamanın gündeme gelmesi sevindirici. Büyükşehir Belediyesi de pet şişeleri kumbaralara atanlara, pet şişenin büyüklüğüne göre, karşılığında İstanbulkart’a para yüklemeyi gerçekleştirecek bir sistem oluşturdu. Dileğimiz bu uygulamanın mümkün olduğunca genişletilip, Norveç’teki uygulamaya dönüşmesi. Çünkü su-meşrubat firmalarının da taşın altına ellerini koymaları lazım ki çözüm daha radikal olsun çünkü çok geç kaldık…

Bugün hemen hemen her aile de en az bir kanser vakası var ama kimse bu artışı sorgulamıyor ya da herkes (nasıl olacaksa) bana olmaz sanıyor. Kanser o kadar içselleştirildi ki, kanser ilaçlarının varlığı yokluğu, pahalılığı tartışılıyor ya da “çok şükür yeni sağlık sistemi sayesinde hastanelere gidebiliyoruz” mantığıyla birinci basamak sağlık hizmetinin temeli olan “tedaviden önce önlem” yani koruyucu hekimlik ya da nedenlerin bertaraf edileceği uygulamalar göz ardı ediliyor. Thomas Edison bundan yaklaşık 120 yıl önce şöyle demişti:” Gelecekte doktorlar ilaç vermeyecek, hastasını; beslenme, vücudunun bakımı ve hastalıklarının nedenlerinden korunma yolları hakkında bilgilendirecek” …Ne yazık ki Edison’un bu öngörüsü gerçekleşmediği gibi doktorlar ilaç sanayinin baş aktörleri haline geldiler.

Roundup, Türkiye’de de satılıyor!
Dewayne Johnson

Kirlenmemiş (tarım ilacı, hormon, toksin, GDO .vb. gibi) gıda bulmanın neredeyse zor olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Birçok ülkede yasaklanan glifosat bazlı “ot ilacı”, Türkiye’de hala yasaklanmadığı gibi giderek artan oranda kullanılıyor. İlgili bakanlık glifosatın 10-15 gün içinde toprakta mikro organizmalar tarafından parçalandığını söylüyor, konunun uzmanlarıysa, iklim koşulları ve toprağa göre 197 güne kadar toprakta kalabileceğini belirtiyor. Hangisine inansak acaba! Üstelik toprağa iyice karışan ilacın yer altı sularına sızması ya da buharlaşarak etrafındaki canlılara verdiği zarar cabası…

Bu ilacı yasaklayan Avrupa Birliği’nin Pestisit Derneği’nin Monsanto-Bayer, Syngenta gibi büyük kimya şirketleri tarafından fonlandığı gerçeğini görürsek, Dünya sağlık Örgütü Uluslararası Kanser Araştırmaları Bürosu’nun “glifosatın kansere yol açma olasılığı olduğu” açıklamasındaki “olasılık” kelimesinin ne kadar ikircikli bir yaklaşım olduğunu da görürüz. Üstelik bu açıklamadan 3 yıl sonra, kısa bir süre önce Bayer tarafından 66 milyar dolara satın alınan tarım ilaçları üreticisi Monsanto, ABD California eyaletinde, yabani otlar için kullanılan glifosat maddesi yüzünden kansere yakalandığını söyleyen Dewayne Johnson adlı eski bir okul bahçıvanına 289 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm edildi. Söz konusu iki marka ilaç, Roundup ve Ranger Pro ne yazık ki Türkiye’de hala satılıyor.

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

 Hannah Arendt

 

Nuran Seyhan Bayer

 

[Yaşadım Diyebilmek] Danimarkalı Montör Şahin Usta – Şahin Tekgündüz

1968’in son baharı. TRT yıllarım. Bir yandan TRT Haber Merkezi’nde çalışıyor, bir yandan da Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nun üçüncü sınıfına devam ediyorum. Merkezi sınav sistemiyle alınan öğrenciler dışında halen meslekte olanlar için üç yıl üst üste yirmişer kişilik özel bir kontenjan tanınmış, açılan sınavı kazanarak üç yıl önce okula kayıt olmuştum. Özel izinli olarak hafta içi her gün 15.00’e kadar okula gidiyorum, daha sonra da 21.00’e kadar TRT’de çalışıyorum. Aslında okula da doğru dürüst devam ettiğim yok ya. Zamanı kitap okuyarak, fotoğraf çekerek ya da tanıdık yayın evlerine kitap kapağı yaparak geçiriyorum. Bazen de Forum Dergisi’ne gidip Hasan Hüseyin’e yardım ediyorum. Bu yüzden, benimle birlikte okula devam eden şefim Muammer Yaşar’dan da sık sık ve kibarca uyarılar alıyorum. O da aynı imkândan yararlanarak okula devam ediyor ama diğer arkadaşlar gibi dersleri hiç kaçırmıyor.

Bir pazar günü Türkiye İşçi Partisi yöneticilerinden yakın dostum Yalçın Cerit geliyor eve. Sıkıntısı yüzünden okunuyor. O dönemde, DİSK’e bağlı Yapı İş Sendikası’yla Ağaç İş Sendikası’nın birlikte kurduğu Yağaç Matbaası’nı yönetiyor. Matbaa, Danimarka İşçi Sendikaları üst örgütünün bu iki Türk sendikasına bağışladığı iki makineden ve gerekli ıvır zıvırdan oluşuyor. Makinelerden birisi yeni ve gıcır gıcır bir “Linotype“, diğeri ise o dönemde dublex tabir edilen 1925 model, demir kütlesinden oluşan bir baskı makinesi. “Linotype” saat gibi çalışıyor ve çevredeki yayın evlerine dizgi hizmeti veriyor. Dublex makine ise üstü bobin kağıtlarıyla örtülmüş leş gibi hareketsiz yatıyor.

Yalçın hoşbeşten sonra sıkıntısını açığa vuruyor. Matbaanın istediği gibi çalışmadığını, dubleks baskı makinesinin geldiğinden beri hiçbir işe yaramadan öylece yattığını, Ankara’da ve İstanbul’da ne kadar montör (matbaa makinesi kurucu ve onarımcılarına o dönemde montör denilirdi; hâlâ öyle mi bilemiyorum) varsa gelip baktığını ama makineyi çalıştıramadıklarını söylüyor. Makineleri bağışlayan Danimarka’daki örgüte durumu bildirdiklerini, onların bir montör göndereceklerini, ama onun da beş altı aydan önce gelemeyeceğini söylüyor. “Bir yandan Parti’nin baskı işleri bekliyor, bir yandan Kemal Çukurkavaklı sıkıştırıp duruyor, ne halt edeceğimi bilemiyorum” diyor. Kemal Bayram Çukurkavaklı, o günlerin günlük tek sosyalist gazetesi Yeni Gün’ün patronu. Mali sorunlar nedeniyle gazeteyi bin bir güçlükle ayakta tutabiliyor. Ankara’da rotatifle gazete basabilen matbaalardan biri Hürriyet Gazetesi’nin, biri de aynı sokakta diğer gazeteleri basan Güneş Matbaası. Çukurkavaklı gazeteyi yaşatabilmek için Yağaç’ın gazete basabilir duruma gelmesini dört gözle bekliyor.

Dört yaşımda sünnet armağanı olarak önüme konulan ve kurulunca kafasını öne arkaya sallayarak seke seke yürüyen oyuncak ördeğin içini açıp da nasıl yürüdüğünü keşfetmeye çalıştığım ve babamdan büyük bir azar işittiğim günden beri mekanik konulara merakım ve yatkınlığım bir hayli. Bir yandan bu merakım, bir yandan Yalçın’a yardımcı olma isteği, bir yandan da TİP’li olmanın verdiği içgüdüyle, hiç tereddüt etmeden “Şu makineye bir de ben bakıyım istersen” diyorum Yalçın’a. Yalçın umutsuz ve umursamaz bir tavırla “Orda leş gibi yatıyor, işin gücün yoksa git biraz da sen oyalan” diyor.

Bedava bir oyuncak bulmanın sevinciyle ertesi sabah soluğu Âgâh Efendi Sokak’taki Yağaç Matbaası’nda alıyorum. Yalçın, matbaanın ayak işlerine bakan Mehmet adında bir delikanlıyı çırak olarak veriyor yanıma. Önce üzerini örten bobin kâğıtlarını atıp makineyi keşfe çalışıyorum. Sekiz yıl önce Sinema-Tiyatro, daha sonra da muhabir olarak çalıştığım Akis Dergisi’ni basan lenduha makinenin aynı. Akis’te çalışırken muhabirlikle yetinmeyip boş kaldıkça bir alt kattaki matbaaya inip mürettiphanede (O dönemin matbaalarında sayfa kalıplarının hazırlandığı teknik bölüm) oyalanıyordum. Hüseyin Usta adında bir ser mürettip (baş mürettip) ile yardımcısı Yunus adındaki delikanlıyla da iyiden iyiye dost olmuştum. Elimden kumpas (kurşun harfleri sıralayarak başlık dizmeye yarayan çelik alet) düşmüyor, hatta zaman zaman sayfa tertibine bile bulaşıyordum. Bu arada dubleks baskı makinesini de yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Dolayısıyla yaklaşık 15 metre uzunluğunda, 2-2,5 metre yüksekliğinde bir demir yığını bana hiç yabancı gelmedi. Makinenin, alt ve üs şaselerine yerleştirilmiş sayfa kalıplarıyla, bobinden gelen kâğıdın önce bir yüzüne, sonra da üst şaseden geçerken öbür yüzüne baskı yapılıyor. Daha sonra merdaneler arasından ve konik bir düzenekten geçerek forma halinde katlanan kâğıt kesiliyor ve gazete ya da dergi haline geliyor.

Bazı makul parçalarının dışında tır lâstiği çapındaki dişlileri, kol kalınlığındaki bağlantı milleri, boya merdaneleri, şaseleri, katlama ve kesme aparatıyla küçük bir lokomotife benzeyen 1925 model makineyi enine boyuna inceledikten sonra bir şey dikkatimi çekiyor. Makinenin parçaları, Danimarka’da sökülürken, aynı şekilde monte edilebilmesi için, bağlantı noktalarına harflerden ve rakamlardan oluşan işaretler çakılmış. Önce bunları kontrol ediyorum ve makine kurulurken işaretlerin eşleşmesine hiç dikkat edilmemiş olduğunu fark ediyorum. Örneğin A/28 işareti bulunan mil, B/28’e, D/14 merdane yatağı B/14’e bağlanmış.

Tulumları giyip, çırağım Mehmet’in yardımıyla makineyi bir güzel söküyoruz. Sonra da bütün parçaları, konulan işaretlere göre yerli yerine dikkatle monte etmeye başlıyoruz. Yalçın da başımızda büyük bir keyifle izliyor bizi. Bu arada matbaaya gelip gidenler, makinenin hikâyesini bildikleri için Yalçın’a beni gösterip, “yeni montör mü?” diye soruyorlar. O da büyük bir keyifle “Evet, Danimarka’dan beklediğimiz montör, makine yakında çalışacak” diyor. Bir başkası “Şahin usta Türkiye’den Danimarka’ya göçenlerden mi?” diye soruyor Yalçın’a. “Onu bunu bilmem resmen Danimarkalı, Türkçe de konuşamıyor zaten” cevabını veriyor. O yıllarda otuzlarında kumral bir genç olduğum için, tanıdıkların dışında herkes bu oyuna geliyor ve gerçekten Danimarkalı olduğuma inanıyor. Aralarında benimle çat pat İngilizce konuşmak isteyenler çıksa da ben büyük bir ciddiyetle, duymamış gibi davranıp işime devam ediyorum.

İlk çalıştırdığımda, her an bir parçasını kıracakmış gibi olmadık gürültüler çıkaran makine, olabildiğince sakin sakin dönmeye başlıyor. Çok mutluyum, ünlü montörlerin sadece dikkatsizlikleri ve özensizlikleri yüzünden başaramadıklarını başarmış olmanın kıvancını yaşıyorum. Hatta bu arada çevredeki matbaalardan teklifler bile aldığım oluyor.

Üç hafta kadar öğleden öncelerim okul yerine matbaada geçiyor. Öğleyin eve geldiğimde ise kendimi doğru banyoya atıyorum. Küvet makine yağı ve matbaa mürekkebinden bir anda simsiyah oluyor. Kirden yağdan arındıktan sonra da karnımı doyurup TRT’ye gidiyorum. Üçüncü haftanın sonunda makinenin montajı bitiyor ve prova baskıya geçiyorum. Haber çevrede hızla yayılıyor. İş yeri yakında olan Kemal Bayram Çukurkavaklı zaten başımdan eksik olmuyor. Bu arada TİP’li arkadaşların biri gidip beşi geliyor. Makinenin bir an önce çalışmasını ve Parti organı niteliğindeki Proleter Gazetesi‘nin burada basılmasını bekliyorlar. Adana’da yayımlanan Proleter yeterli mali olanağa sahip olamadığı için krize girmiş, parti örgütünün desteğiyle basım işi Ankara’ya alınmıştı.

Prova baskılar başarılı geçiyor, ancak bir sorunu bir türlü çözemiyorum. Ön ve arka yüzdeki sayfalar başlangıçta tam olarak üst üste çakışırken, baskı devam ettikçe kâğıdın akış yönünde birbirinden uzaklaşmaya başlıyor. Kâğıt akış ayarını ters yöne doğru düzeltiyorum, bu kez de baskılar o yönde kaymaya başlıyor. 300-400 baskıya kadar olan kayma, durumu kurtaracak düzeyde ama, kayma arttığında sayfaların katlamasında sorun çıkıyor. Bütün çabalarıma rağmen bu sorunu çözmeyi başaramıyorum. Yalçın çok tedirgin. Partiden sıkıştırıldığını ve Proleter’i basmak zorunda olduğumuzu söylüyor. Ben de büyük bir cesaretle, “basarız” diyorum.

Bir hafta boyunca gazetenin dizgisi, klişelerinin yaptırılması ve sayfa kalıplarının hazırlanması, provaların okunup gerekli düzeltmelerin yapılmasıyla geçiyor. Bunların hepsini de dizgi makinesindeki operatör ve Yalçın dışında herhangi bir destek almadan ben yapıyorum. Cumartesi günü akşam üzerine doğru matbaa partililerle dolmaya başlıyor. Yalçın matbaanın yöneticisi olarak gelenleri karşılıyor. Matbaanın çalışmaya başlamasını kutlamak için aldığımız Çubuk şarapları ve kuru-yemiş karton bardak ve tabaklarda dağıtılıyor. Gelenler arasında kimler yok ki… O dönemde Parti’ye en büyük desteği sağlayanlardan idealist üç doktor Niyazi Tunga, Yavuz Erkoçak ve Leon Namer ilk gelenler arasında. Onların yanı sıra Parti genel merkez ve il yönetiminden görevliler ile Yapı İş ve Ağaç sendikalarının isimlerini anımsayamadığım yöneticileri matbaayı dolduruyor. Ersin Salman, Aydın Aydemir, Kemal Çiftler, Osman Sakalsız, Abdullah Nefes, doğal olarak Kemal Bayram Çukurkavaklı ile ve daha pek çok kişi dolduruyor matbaayı. Gelenler bir yandan etrafında dolanarak lenduha makineyi izliyor, bir yandan da Danimarkalı Montör Şahin Usta’nın gazeteyi basmasını bekliyor. Becerebildiğim kadar sakin ve mütevazı görünmeye çalışarak çırağım Mehmet’le birlikte kalıpları dikkatle yerleştiriyoruz. Kayma sorunundan hiç söz etmiyorum. Bulduğum çözüm 300-400 kadar bastıktan sonra herhangi bir bahaneyle makineyi durdurmak ve ayarı değiştirdikten sonra yeniden yol vermek. Makine alkışlar arasında homurdanarak dönmeye ve sortiden ilk Proleter’ler çıkmaya başlıyor.

Herkes eline bir gazete alıp dikkatle incelemeye başlıyor ve baskının gerçekliğine tanık olmanın mutluluğunu yaşıyor. Onların gözünde bir mucizeyi gerçekleştirmiş kahraman durumundayım. Büyük bir alçak gönüllükle tebrikleri ve teşekkürleri kabul ediyorum. Bir süre sonra da kalabalık mutlu bir şekilde dağılıyor. Biz baskıyı 5 bine ulaştırmak için dura kalka çalışmaya devam ediyoruz.

Makinenin benim dışımda kullanılamayacağını bildiğim için, yeni bir baskı işi olursa yardıma geleceğimi söyleyerek, bir ayı aşkın bir süredir ihmal ettiğim okula devam etmeye başlıyorum. Tabii makinenin o haliyle yeni iş almak ya da Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın Yeni Gün’ünü basmak mümkün olamıyor. Aradan birkaç ay geçiyor, Yalçın Cerit beni arıyor ve matbaaya gelmemi söylüyor. Gidiyorum. Danimarka’dan beklenen montörün geldiğini, durumu ve makinede basılan Proleter’i görünce “Bu imkânsız, bu makine bu haliyle bu işi basamaz” dediğini, sonra da çantasından bir çift aparatı çıkararak, kâğıdın bobinden makineye girdiği yerde, gövdenin iki yanında bulunan boş vida deliklerine monte ettiğini ve kâğıdı onların arasından geçirdiğini anlatıyor. Adam sonra da makinenin hiçbir yerine dokunmadan zaten bağlı duran Proleter gazetesi kalıplarıyla deneme baskısı yapıyor. Alçak makine, bir milimetre bile sapmadan tıkır tıkır basıyor gazeteyi. Yalçın o aparatları gösterince, dişlerimin arasından, ona duyurmamaya çalışarak sunturlu bir küfür sallıyorum…

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

 

[Arada Bir] 12 Eylül ürünü bir türkü – Yaşar Özürküt

“Bugün benim efkarım var, zarım var,

Değme felek değme telime benim,

Gül yüzlü cananım elden aldırdım,

Ecel oku değdi telime benim.” 

Ecel oku bir kez değmeye görsün. İflah etmez insanı. İflah etmezi şu ki, ölen öldüğüyle kalmaz… Geride kalanlara da elem bırakır, efkâr bırakır, gam bırakır. Tıpkı Amasya’nın Gümüşhacıköy İlçesi İmirler Köyündeki Muammer’le Ümmü’nün başına gelenler gibi. İnsana garip geliyor, daha kaç yıl geçmiş ki aradan? Olay türkülere dil olmuş ve de dilden dile, telden tele söylenir olmuş. Hep savlıyoruz, bir türkünün türkü olabilmesi için üç ayak gerekiyor. Birincisi türküyü yaratan “Olay” … İkincisi bu olayı türkü diline uygun aktaracak “Türkü sözleri” ve de en önemlisi türküyü türkü yapan, olayı, sözleri bütünleyen “Ezgi”.

Eğer bu üç unsur uyumlu ve bir bütünlük içinde ise, zamanla bazı değişimlere uğramasına karşın, türkü doğmuş sayılır. İşte bu türkü de böyle doğmuş ve de halkın beğenisini kazanarak, şimdiden Türk Halk Müziği arşivlerimizde yerini almış.

Olay 1970’li yıllarda geçer. Muammer ile Ümmü daha ortaokul sıralarında tanışıp, sevdalanır birbirine. Okul dışında sık sık buluşup, gelecekleri için planlar yaparlar. Buluştukları yer de köyün dışındaki tepelerden birindeki kuşburnuların altıdır. Öylesine kavilleşirler ki, onları ancak ölüm ayıracaktır. Şartlar ne olursa olsun gelecekte birlikte olacak, ev bark kuracaklardır. Bu kavillerini pekiştirmek için de kendi aralarında birer söz yüzüğü takarlar parmaklarına.

Muammer, yüksek okul okuyacak, dönüp kentte memurluk yapacaktır. Ümmü de ev kadını olacaktır. ‘Kavil’ dedikse, öyle sıradan bir karar alma değil. Bir de geleneksel, töresel, dinsel yanı var bu kavil meselesinin. Şundan ki, Muammer de, Ümmü de Alevi-Bektaşi geleneğine inancı olan kişiler. Bu geleneğe göre de ‘İkrar’ yaşamsal bir töre. Bir kez ‘İkrar’ verilirse, gayri ölüm var; dönüm yok ikrardan.

İlkin, ailelerin haberi yoktur gençlerin bu kararından. Bu durum, Muammer liseyi bitirene kadar sürer. Liseyi bitiren Muammer, 1979 yılında Gazi Üniversitesi Basın Yayın Bölümü’nü kazanır. Aynı yıl aileler arasında da bir söz yüzüğü takılarak, ilişki resmileştirilir. Gençler, sık sık mektuplaşırlar. Okul tatillerinde köyde özlem giderirler. Derken gün gelip 12 Eylül 1980’e dayanır.
Tüm ülkeyi alt-üst eden; binlerce insanı evinden yurdundan eden; yüzlerce ölüm, binlerce hapis getiren askeri darbeden Muammer de nasibini alır. Çünkü Muammer, namuslu bir aydın, demokrat bir insandır. Eli de kalem tutar. Arada bir öyküler, şiirler karalar. Sazı sözü de vardır. Bir gün, Ümmü’süne yazdığı şiirlerden birini, sol görüşlü bir derneğin duvarına asarlar. Şiir şöyledir: 

“Hani bir ben var ya bir tanem, bir ben,

Karanlıklara sığınıp ağlayan,

Umutlar peşinde koşan ben,

Yaralıyım zalimin ahıyla,

Bazen dolar, bazen boşalırım,

Issız Anadolu köşelerinde…

Yazgılara düşmanlığım artıyor git gide,

Haykırmak istiyorum halkıma,

Bir ben miyim susmaya mahkûm olan,

Bir ben miyim horlanan.

Sen istersen bir tanem,

Yıkılır bu düzen,

Kırılır bu çark,

Durur bu devran.

Yeter ki sen iste bir tanem,

Sen iste” 

Hemen ertesi gün, bu şiirden ötürü tutuklanır Muammer. Nasıl olur demeyin. O günleri yaşayanlar bilir. “Asmayalım da besleyelim mi?” diyen bir diktatörün astığı astık, kestiği kestik günlerdir. Toz dumana karışmış, muhbirlik, gammazlık alıp yürümüştür. Anayasa rafa kaldırılmış, yasalar geriye doğru işletilip, yeni çıkan dikta yasaları gereğince yüzlerce demokratik kitle örgütü kapatılmış, geçmişte yapılan toplantılar, yayınlar suç unsuru sayılmıştır.

Öğretmenlerin demokratik kitle örgütü TÖB-DER, sağlık emekçilerinin kitle örgütü TÜS-DER, TRT çalışanlarının ekonomik demokratik mücadele aracı TRT-DER kapatılmış, ele geçirilen yöneticileri hakkında idama varan davalar açılmıştır. İşçi sınıfının emekçi halkın sendikal örgütü DİSK, Dünya Barış Konseyi’nin üyesi Türkiye Barış Derneği yöneticileri, hapse atılmış, kanser hastası olan Başkanı Mahmut Dikerdem’e yurt dışına çıkıp tedavi olma izni verilmemiştir. Siyasi partiler kapatılmış, ancak 12 Eylül çizgisinde yeni partilerin kurulmasına izin verilmiştir. Türk dilinin zenginleştirilmesi ve korunması amacıyla Atatürk tarafından kurulmuş olan ‘Türk Dil Kurumu’ ve ‘Türk Tarih Kurumu’ kapatılarak mal varlığına el konulmuş, birçok tarihsel belge SEKA Kâğıt Fabrikasına gönderilerek yok edilmiştir.  Yüzlerce aydın, yazdıkları yazılardan, ya da 12 Eylül 1980 öncesi yaptıkları konuşmalardan ötürü göz altına alınıp işkencelerden geçirilmiştir.

Aşık Özlemi ile birlikte

İşte bu koşullarda göz altına alınan Muammer de günlerce eziyet görmüş. Hem de ne eziyetler. Tam da o günün koşullarına uygun şeyler. Hani Bir yudum su, yaşam kurtarır’ der atalarımız. Bazen de bir damla suyla, insana nasıl eziyet yapılır? O yaşam kurtaran, doğal gereksinim; insana nasıl düşman olur? Bir damla su, sürekli ‘şıp, şıp’ diye aynı noktaya düşerse, bu düştüğü yer de insanın kafası veya vücudunda bir yerse, iş kötü! Belki üç, beş damlada bir şey hissetmez insan. Ama, sayı varıp elliye, yüze çıkınca, sanki bir damla su değil de bir ton demirdir üstüne düşen insanın.

Tozun dumana karıştığı o karanlık günlerde, şiirden çıkışla bir örgüt davasına dahil edilerek idamla yargılanır Muammer. Yeni Çeltek’te yeraltı maden işçilerinin örgütlendiği DİSK’e bağlı Yeraltı Maden-İş Sendikası davasına dahil edilerek, ‘Bir sınıfı diğer bir sınıf aleyhine kışkırtarak…’ diye başlayan ceza yasasının ünlü 146’cı maddesine göre idamla yargılanarak, yedi sekiz ayı hücre hapsi olmak üzere iki yıl ceza evine tıkılır. O zor günlerde, hücrenin karanlık dehlizinde hep Ümmü’nün hayali eşlik eder düşlerine. Nasıl olsa bir gün hapisten çıkacak, Ümmü’süne kavuşacaktır.

Aradan yıllar geçmiş, Ümmü’sünden haber alamamıştır.  Ziyaretine gelenlerden sorar Ümmü’yü. Yarım ağız:” İyidir selamı var” demekle yetinirler. Çok geçmeden, kötü haber bir arkadaşının mektubu ile ulaşır Muammer’e… Babası, Ümmü’yü zorla bir devlet memuru ile evermiştir. Hapishane duvarları biraz daha zor gelir Muammer’e…

Muammer’in tutuklanıp, hücreye atıldığı ilk günlerde Ümmü’nün babası “Bu oğlan bize yaramaz. Bak idamla yargılanıyor” deyip, söz yüzüğünü atmıştır. Çok geçmeden de Ümmü’yü tanıdık bir devlet görevlisi ile evlendirmiştir. Oysa Ümmü bu evliliğe evet dememiştir. Ama yapacak bir şeyi de yoktur. Babası, anası böyle istemiş, Muammer de olmayınca tutacak dalı da kalmamıştır.

Birkaç kez çıktığı askeri mahkeme, sonunda suçsuzluğuna karar verir Muammer’in… Salınır hapisten. Ama, hemen kapıdan askere alınır Muammer. Oysa köyüne gidip, Ümmü’yü görmek istemektedir.

Ümmü’ye gelince: olan olmuş, istemeyerek de olsa evlenmiş çoluk çocuğa karışmıştır Ümmü. Ama, her günü de zehirdir. Bir yandan gönlüne ferman dinletemeyip hala Muammer’e olan sevgisi; öte yanda kocasının eziyetleri, yaşamı zehir etmiştir Ümmü’ye. Geceleri Muammer’i sayıklar olmuştur. Tabii sonra da neren yer neren yemez: “Sen hala eski sözlünü seviyorsun” diyen kocasının sopası sırtından eksik olmaz. “Beni kurtarsın. Yedi çocuk anası da olsam ben onu seviyorum. Beni kaçırsın, kurtarsın bu eziyetten” diye haber salar Muammer’e Ümmü. Ama kolay mı o kadar. Araya giren yıllar, her şeyi alt üst etmiştir.

Askerlik sonrası Muammer de dengine göre bir evlilik yapıp, çoluk çocuğa karışmıştır. Bir yandan da şiire, saza söze devam etmektedir. Çok geçmeden Ümmü’nün dermansız bir hastalığa yakalandığı haberi ulaşır Muammer’e. Çaresiz hastalığı nedeniyle kocası onu, babasının evine göndermiştir. Ümmü son bir kez görmek ister Muammer’i. Haber salar. Ama Muammer görüşmek istemez. Muammer’e göre Ümmü ikrarından dönmüş bir hilebazdır.  Ölüm olsa da birlikte olmak için ikrar vermişlerdir. Ama, başkasıyla evlenmiştir Ümmü. Yapacak bir şey de yoktur. “Yazgı böyleymiş” der bir yandan, ”12 Eylül olmasaydı da, ben içeri girmeseydim. Okulu bitirip, köye dönseydim” der öte yandan. Alır verir, verir alır. Derdini, özlemini, sazının teline döker.

Günler geçer, aylar geçer. Sevdiğine özlemi gün be gün artar. Adını bir yana bırakıp, “Özlemi” adıyla şiirler yazar, türküler yakar. 1995 yılının Mart ayında Çorum Hitit TV’ye canlı yayına katılmak üzere çağrılmıştır.  Otobüsle gelen Özlemi’yi garajda arkadaşları karşılayarak, Ümmü’nün ölüm haberini verirler. Bir şey daha ister arkadaşları:

Birlikte olduğunuz ağacın altına gömülmeyi istemiş Ümmü. Onu da bir tek sen biliyormuşsun. Ayrıca cenazeye senin de katılmanı vasiyet etmiş. Hiç değilse bu görevini yerine getir” derler.  Özlemi donar kalır. Bir tek sözcük çıkmaz ağzından. Ağır adımlarla yayının yapılacağı Hitit Televizyon stüdyosuna girer. Elinde sazı. Donuk. Ne bir ses ne bir nefes. Canlı yayında spiker anonsunu yapıp, ilk parça olarak neyi okuyacağını sorar Özlemi’ye. Ama aklına bir tek türkü gelmez Özlemi’nin. Aklı karmakarışık. Çeker sazı döşüne, vurur teline. O anda diline gelen sözler, sazının teliyle bütünleşir. Sevgisi, özlemi, çaresizliği, ezilmişliği bir bir dökülür telinden:

“Bugün benim efkarım var, zarım var,

Değme felek değme telime benim,

Gül yüzlü cananı elden aldırdım,

Ecel oku değdi tenime benim.

 

Lokman hekim gelse sarmaz yarayı,

Hilebaz dost ile açtım arayı,

Ne köşkümü koydu ne de sarayı,

Baykuşlar tünedi dalıma benim.

 

Özlemi’yem başım dumanlı dağlar,

Gözlerim yaş dolu içim kan ağlar,

Güz ayları geldi bozuldu bağlar,

Hazan yeli değdi tenime benim.” 

Türkü biter. Stüdyodaki herkes suskundur. Özlemi, ağır ağır kalkar oturduğu sandalyeden. Cebinden, çevresi el işi oyalarla işlenmiş bir mendil çıkarır. Mendilin bir köşesinde büyük ‘M’ harfi, diğer köşede ‘Ü’ harfi vardır. Mendilin ortasına işlenmiş güvercinin bir kanadı kırıktır.

Kaynaklar:

1 – Ferhat Durmuş, Ankara Radyosu THM Saz Sanatçısı, 20.Kasım.2001 tarihli mektup.

2 – Muammer Badem (Özlemi) ile 20 Nisan 2005 tarihinde Yapı Kredi Yayıncılık, Sermet Çifter Salonu’nda yönettiğimiz ‘Müzikli Söyleşi’deki sözlü anlatım.

Muammer Badem’i (Özlemi’yi), Ümmü’nün ölümünden, tam dokuz yıl sonra 3 Mart 2014 günü, İstanbul’da geçirdiği bir trafik kazası sonrası yitirdik.   

 

Yaşar Özürküt