Ana Sayfa Blog Sayfa 2732

Küresel İklim Eylemi Zirvesi: Kömür sonrası enerji ittifakına 10 yeni üye

Paris İklim Anlaşması için kritik öneme sahip Küresel İklim Eylemi Zirvesi (GCAS), kamu ve iş dünyasının önemli isimlerinin katılımı ile ABD’nin San Fransisco kentinde devam ediyor. Zirvede Kömür Sonrası Enerji İttifakı’na (Powering Past Coal Alliance) 10 yeni üye daha dahil oldu. 74 üyeye ulaşan ittifak, küresel enerji dönüşümünü hedefliyor. İttifakın,Kanada, İngiltere, Belçika, Fransa, Meksika gibi ülkeler üyeleri arasında bulunuyor. Ayrıca dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olan Kaliforniya ile New York eyaleti de üyelerden.

Küresel İklim Eylemi Zirvesine, Paris Belediye Başkanı Anna Hidalgo, New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, San Francisco Belediye Başkanı London Breed ve daha birçok büyük şehrin belediye başkanı ile Michael Bloomberg, Anand Mahindra ve Paul Polman gibi iş dünyası temsilcileri katılıyor. Bu liderler, iklim değişikliği konusunda somut adımlar içeren yeni planlarını ve çalışmalarını açıklayarak devlet yöneticilerinden aynı şekilde iklim eylemini arttırma talebinde bulunuyor.

500’den fazla etkinliğin organize edildiği zirvede dikkat çekici açıklamalar yapılıyor. Zirvede yapılan açıklamalardan öne çıkanları şöyle:

  • Küresel seragazı emisyonlarının 2030 yılında yüzde 50 oranında azaltılabileceğini ortaya koyan Exponential Climate Action Road Map çalışması, Küresel İklim Eylemi Zirvesi’nde ilk defa kamuoyu ile paylaşıldı. 33 farklı sektörde 76 iklim çözümünü inceleyen rapor, tarım sektöründe yüzde 52, binalarda yüzde 51, elektrik üretiminde yüzde 50 emisyon azaltımının mümkün olduğunu ve yeterli teknolojinin mevcut olduğunu ortaya koyuyor.
  • ABD’deki 17 eyalet ve bölge düşük karbonlu ulaşım ve enerji sektörü kaynaklı emisyonların azaltımı için 1,4 Milyar ABD doları ayırdığını açıkladı. Bu eyaletler, Meksika ve Kanada gibi ülkeler ile de işbirlikleri geliştirecekler.
  • Barcelona, Berlin, Chicago, Kopenhag, Londra, Los Angeles, Melbourne, Milan, New Orleans, New York City, Oslo, Paris, Roma, San Francisco, Stockholm, Sidney, Toronto, Varşova, gibi büyük şehirler 2050 yılında tamamen karbon nötr olacaklarını açıkladı. Ayrıca, Berlin, Chicago, Londra gibi 27 şehir emisyonlarında kalıcı düşüşe geçti. 54 milyon kentlinin yaşadığı bu şehirler 6 trilyon GSYH’ya sahip.
  • 122 milyon insanı temsil eden26 şehir, eyalet, bölge ve şirket sıfır emisyonlu araç hedefi açıkladı.
  • 100 ülkede faaliyet gösteren ve 240.000 kişiye istihdam sağlayan otomotiv şirketi Hindistanlı Mahindra Group 2040 yılında karbon nötr olacağını açıkladı.
  • 37 şehir, şirket ve eyalet binalardan kaynaklan emisyonları 2030 yılına kadar azaltmak için Sıfır Karbonlu Binalar Taahhüdü’nü verdi.
  • Ikea 2025 yılında tüm teslimat servislerinin sıfır emisyonlu olacağını; New York, Los Angeles, Şangay, Paris gibi şehirlerde ise 2020’de bu hedefe ulaşacağını açıkladı.

Zirve’den haberler geldikçe aktarmaya devam edeceğim. Bu arada zirvedeki duyuruları canlı olarak linkten (ingilizce) takip edebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

ABD, Florence Kasırgası’na teslim: 100 bin ev elektriksiz kaldı

“Hayati tehlike” uyarısı yapılan Florence kasırgası, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) doğu yakasına ulaştı.

Kasırganın dış kuşaklarının saatte 150 kilometre hızla, kıyı şehirlerini vurmaya başladığı belirtilirken, yetkililer çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine neden olabilecek ciddi sel olaylarının görülebileceği uyarısında bulundu.

Kuvvetli tropik rüzgarlar ve yağmur Kuzey Carolina eyaleti açıklarındaki adaları etkilemeye başladı.

Yaklaşık 100 bin eve elektrik verilemediği ifade edildi.

Sel sularının alçak bölgelerde 4 metreye kadar ulaşması bekleniyor.

Georgia eyaleti, Maryland, Kuzey Carolina, Güney Carolina ve Virginia eyaletleriyle başkent Washington’ın ardından olağanüstü hal ilan eden en son eyalet oldu.

Güney Carolina eyaletine bağlı Myrtle Beach kentinde dün akşam 19.00’da geçerli olmak üzere 12 saatlik sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Bölgedeki petrol istasyonlarının da çalışmadığı ifade edilirken, enerji şirketleri 3 milyon ev ve işyerinden 1 milyonunun enerjisiz kalacağını tahmin ediyor.

Elektrik hatlarının yeniden onarılmasının günler sürebileceği belirtiliyor.

ABD’nin doğu kıyısında yaşayan yaklaşık 1 milyon 700 bin kişi için tahliye kararı verilmişti.

Trump: Bu kasırga çok tehlikeli!

ABD Başkanı Donald Trump da yaklaşan kasırga ile ilgili Twitter’da paylaşım yaparak, kasırgadan etkilenen bölgelerde yaşayanların yerel makamların aldığı kararlara uymaları gerektiği konusunda uyarıda bulunmuş, paylaşımında, “Herkesin yerel tahliye emirlerine uyması mecburidir. Bu kasırga çok tehlikeli. Güvende olun!” demişti.

Uzaydan uyarı geldi

ABD’nin doğu yakasında yaşayanlara uyarı yapanlardan birisi de Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (ISS) görevli Alman astronot Alexander Gerst’ti. Uzaydan çektiği fotoğrafları Twitter hesabında yayınlayan Gerst, “Dikkatli ol Amerika! #FlorenceKasırgası o kadar büyük ki onu, kasırganın gözünün direkt 400 kilometre üstündeki ISS’den sadece çok geniş açılı bir lensle çekebildik. Doğu Yakası, hazırlık yapın. Şakası olmayan kabus size doğru geliyor” dedi.

Saffir-Simpson Kasırga Ölçeği’ne göre tropik bir hortumun kasırga olarak nitelendirilebilmesi için saatte en az 119 kilometre hızla esmesi gerekiyor ve kasırgaların şiddetlerinin sınıflandırılmasında bu, kategori 1’e denk geliyor. En şiddetli kasırgalar kategori 5 ile ifade ediliyor ve bu kategorideki bir kasırgada rüzgarın hızının saatte en az 252 kilometre olması gerekiyor.

Meteoroloji uzmanlarının tahminleri gerçekleşirse Florence, 1989’da Kuzey Carolina’yı vuran ve arkasında 7 milyar dolarlık hasar bırakarak 49 kişinin ölümüne yol açan Hugo Kasırgası’ndan beri bölgeden geçen en güçlü kasırga olacak.

İklim değişikliği nedeniyle okyanus yüzeyinin ısınması ve buharlaşmanın artması hem kasırgaların daha fazla enerji biriktirmesine, hem de daha ağır yağış bırakmasına neden oluyor. Küresel ısınmaya bağlı olarak deniz seviyelerinin yükselmesi de denizden karaya vuran kasırgaların meydana getirdiği fırtına dalgalarının (storm surge) daha yükselmesine ve tahrip gücünün artmasına neden oluyor.

 

(Deutsche Welle, Habertürk, Yeşil Gazete)

Genç Yeşiller ve derin ekoloji

Yeşiller’e ilk gittiğim günlerde karşılaştığım herkese neden yeşil olduklarını sormak isterdim. Yeşil Ev’deki gülüşmeler ve tartışmalar arasında konuyu buraya getirmek kolay değildi; ama yine de bugün beni gülümseten bir şekilde, çabalıyordum.

Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi mutfağı (Şubat 2013)

O zamana kadar benimle gelen bilgi çok basitti: Gölgesinde hiç oturmayacağı bir ağaç, kıyısında belki asla yürüyemeyeceği bir okyanus ya da bir kaplana yem olmaktan şans eseri kurtulmuş siyah ayaklı dağ gelinciği için endişelenen, harekete geçen insanlar (derdi babam) ancak o zamana kadar kendileriyle yeterince ilgilenmiş ve temel gereksinimleri için – ki dikkat etmek lazım mesela internet de temel gereksinim olabilir bugün –  bir kaygısı kalmamış, en azından çok azalmış insanlar olabilirler.

O zaman farkında olmam, itiraf etmem çok zordu ama asıl merak ettiğim buydu aslında, “Affedersiniz de, temel gereksinimleri nasıl hallettiniz acaba?” Açık konuşalım sınıfsal ya da en azından kültürel bir ayrıcalık arıyordum. Bu soruyu kimlerle konuştuğumu düşündükçe de sesli gülüyorum. Bunun nedeni de çok basit: Genç Yeşiller! Bir kere kendinle yeterince ilgilenmiş olmak için biraz erken değil mi?

Gezi olaylarının iki yıl öncesinden, o gençlerden biri olmayı isteyip istemediğime karar vermeye çalıştığım zamanlardan bahsediyorum. Soru bu kadar bariz değildi ve yanlış bir soru sorduğumun da farkında değildim. Mesela Genç Yeşillerden mesela Gizem’in yaptığı onca şey, Durukan’ın bahsettiği gönüllü sadelik, Sevil’in harekete geçme halleri varken ben sanki “O zaten…” cilik peşindeydim.

Yanlış sorulardan korkmamak lazım, yeterince yanlışsa insana kendini yanlışlayabilmeyi öğretiyor. Temel ihtiyaçları tartışan, kendini unutan bazı bazı; ama sevdiklerini bırakmayan ve evet hiç tanımadığı bir orangutanın haklarını savunurken temiz ve adil gıda için harekete geçmiş insanlardı hepsi. Doğrusu temel gereksinimler, gerçekten, başımızın belasıydı. Sağlıklı gıdamız, ona ulaşım ve onu üretim biçimimiz, tembellik hakkımız, ilan-ı aşklarımız, danslarımız ve gülüşlerimiz, içsel yolculuklarımız, inandıklarımız ve inanamadıklarımız, patriyarkal dünyaların içindeki yıkıcı ve yıpratıcı cinsel enerjilerden arınmak (teşekkürler kadınlar!), yaban olabilmek bazı bazı ve haberdar olmak başka yol – yordamlardan ve diyarlardan… Birinin başını sokacak yer bulamayışıyla bir diğerinin ishal olması arasındaki bağlantı ya da birinin topladığı çay yaprakları sayesinde o ilk birine kalacak yer bulmamız. Bir sürü “gerçek hikâye” içindeki her şeyin teorisine ben tav olmuştum doğrusu (koca teori, bana ne oluyorsa).

Bütün bu görünmeyen bağlantıların, özellikle insan ve insan-dışı olan arasındaki örgüyü ekolojik bilinçle ifade edildiğini bu karşılaşmadan bir süre sonra öğrendim. Gözlerimizin önünde gerçekleşmekte olan krize çoktan ekolojik kriz denmiş, yeşil hareketteki birbirini tamamlayan temel iki yaklaşım, Derin Ekoloji ve Toplumsal Ekolojiyle de krizin değil; çözümün bir parçası olan bir topluluk olma çabaları içindeki her şeyi ve herkesi merak ediyordum.

Kısaca şöyle;

Eko – merkezcilik anlamında kullanılan Derin Ekoloji, 1973’te Arne Naess tarafından sekiz ilkesiyle beraber ortaya atıldı. Bu ilkelerin ilkine göre yeryüzünde insan ve insan-dışı yaşamlar kendi içlerinde – içkin – bir değer taşırlar. Yani insan-dışı yaşamların insanla ilişkisinden bağımsız olarak bir değeri vardır. Naess’in ifade ettiği değerlerden bir diğeri, insanların insan – dışı yaşam üzerindeki müdahalesinin hiç olmadığı kadar aşırı olduğu ve durumun yeryüzü için hızla kötüye gittiğini vurgular. Bunu değiştirmek isteyen insanların da değişim girişimine doğrudan ya da dolaylı olarak katkı sağlamaları gerekir.

Ekonomik, teknolojik ve ideolojik yapıları temelden değiştirecek politikaların gerekliğinin ve aciliyetinin altını çizer Derin Ekoloji. Toplumsal Ekolojiyse, insan merkezli olma pahasına ekolojik krizin toplumdan ve toplumsal sorunlardan geldiğini; eşitsiz, cinsiyetçi ve savaşçı yapılara meydan okumadan ekolojik toplumların inşa edilemeyeceğini belirterek Derin Ekolojinin özellikle kapitalizm karşısında bireyselliği körükleme tehlikesi doğurabileceği uyarısında bulunur. Hatta yaklaşımın teorisyeni Murray Bookchin bu anlamda Derin Ekolojiyi ciddi bir tehlike olarak görür ve ciddiye almaz.

Bugün, mesela Yeni Zelanda’da nehirlere hukuksal statü verilmesi ya da insan haklarının da doğanın haklarıyla beraber evirilmesinin Derin Ekoloji yaklaşımının bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bookchin ise eleştirisinde ısrarcıdır. Dünyanın Dostları (Friends of the Earth) uluslararası sivil toplum örgütünün kurucusu ve yöneticilerinden Jonathan Porritt’e 1990’ların başında yazdığı bir makalede şöyle der, “Derin Ekoloji – Hollywood, Disneyland ve Güneyin yeniden doğuşunun, Hristiyanlığın acayip bir karşımı olarak paraşütle iniş yaptı. Taoizm’den, Budizm’den, maneviyattan da kokular var bu karışımda.

”Çok iyi, değil mi? Diyor Porritt ‘Yeşil Ruh Yaşayacak’ makalesinde Bookchin’nin mektubundan bahsederken. Yine Porritt’in Yeşil Politika kitabında belirttiği gibi, Eğer Yeşiller, 1968’den sonra düzen dışına hemen şimdi çıkmak isteyen; üstelik bunu kitlesel biçimde yapma çabasında olan bir hareketse insan-dışı olanın içkin değerine ve maneviyatın nasıl yaşanabileceğine dair agnostik diyebileceğim bu tartışmayı verimli ve somut bir alana taşıyabilir (Bakınız, ekoköyler hareketi).

İngiltere ve Galler Yeşil Parti’sinin eski eş-sözcülerinden Derek Wall meseleyi daha keyifli bir kıvama getiriyor benim için. Kendisini eko-sosyalist olarak tanımlayan Wall, 2010’da yazdığı The No-Nonsense Guide to Green Politics kitabında Yeşil Felsefenin temellerini Derin Ekolojinin ilkelerini ele alarak anlatmaya başlar ve Marx’tan alıntı yaparak tartışır, “Bir toplumun tümü, bir ulus ya da eş zamanlı olarak var olan toplumların tümü bile, yeryüzünün sahibi değildir. Onlar sadece yeryüzünün malikleri, faydalanıcılarıdır ve boni patres families (iyi bir aile reisi) olarak onu geliştirerek ileriki nesillere bırakmalıdırlar.” Alıntısından sonra Marx’ın bu sözlerine rağmen solun gelecek nesillere saygı gösterme ihtiyacının unuttuğunu söylüyor Wall. Bu noktada şimdiye kadar konuştuğumuz her şey (daha doğrusu benim kendi kendime konuştuğum) Bill Devall’ın zamanında Ekoloji Politikası makalesinde sorduğu soru altında birleşiyor, “Kişisel ve toplumsal gölgelerimizi dünyamızı karartmayacak biçimde nasıl birleştirebiliriz?”

Genç Yeşillere geri dönelim. Söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki çelişkiler bizi sorunun bir parçası olarak mı bırakıyor yoksa çözüme dair bir şans, bir kapı aralıyor mu? Artık bir Genç Yeşil değilim; yine de Genç Yeşilleri sevmek aklıma yatmaya devam ediyor. Bu sevgiyi; benden başka, Genç Yeşillerden başka, insandan başka varlıklara zarar vermeyecek şekilde yaşamayı nasıl yaratabilirim?

Devall’ın sorduğu soruyu bir çeşit turnusol olarak aldım. Özellikle kritik noktada, Hollywood’un da çok sevdiği; maneviyat için… Bir yandan popülist söylemlerin en kolay yemi olabilir maneviyat ve belli bir kesimi, mesela entelektüelleri çok kolay harcayabilir. Diğer yandan, hisler üzerine çalışmanın, toplumsal ve bireysel ilişki biçimlerimize emek vermenin bir ifadesi de olabilir. Bunun için farklı farkındalıkların, yaşam biçimi öğretilerinin, inançların ismi zikredilebilir. Hayat bizi hangi yol – yordamdan buralara taşırsa taşısın, bunun için iki gereksinim var diyor Bill Devall,

  • İnsanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesi –bunun için toplumdan destek görmesi
  • İnsanın kendine ekolojik bir aktöre geliştirmesi – ki bunun için de insanlığın temel birliğinin göz önünde tutulması.

Küçüğün küçüğü bir topluluk olduğumuzdan anti – hiyerarşik olmanın tadının çıkarmak adına hepimiz birer üyeydik Genç Yeşillerde. Tavsiye eder miyim bunu, bilmiyorum ya, artık eski bir genç yeşil olduğunu duyurmak için iletişim gruplarından çıkmak yeterliydi. Kendi adıma Genç Yeşiller dönemimin bittiğini hissettiğim bir dönemde, “Nasıldı sence?” diye soruverdi bir arkadaşım. O kadar eksiktik ki, bir an çok korktum cevaplarımdan, “Yapamadığımız bir sürü şey…” demedim. “Güzel bir çemberdik bir kere, hiç olmadı, birbirimize iyi geldik ve bunu unutmayacağız” dedim ve diyebildiğime de hayatım boyunca sevineceğimi biliyorum.

Hiç yeri değil ya; beni bu yazıyı yazmaya iten asıl soru Selahattin Demirtaş’ın “Neden umut forumları yapmıyorsunuz?” sorusudur. Bu da burada dursun.

“Bir kum tanesinde dünyayı görmek

Bir yaban çiçeğinde cenneti

Sonsuzluğu avucunda bulmak

Ve bir saati bilinmezlikte.”

William Blake

 

 

Bahar Topçu

Plastik atıkların üzerinde oluşan canlı tabakanın kokusu deniz canlılarının onları tüketmesine yol açıyor

Küçük planktonlardan dev balinalara deniz canlılarının plastik tükettikleri belgelendi.

Bunun nedeni plastiğin deniz canlılarına sadece yiyecek gibi gözükmesinden değil, kokmasından da kaynaklanıyor.

Hollanda Kraliyet Deniz Araştırmaları Enstitüsü’nden mikrobiyal ekolojist Erik Zettler “Bir sonraki sahile gidişinizde sudan plastiği çıkartıp, koklamayı deneyin. Balık gibi koktuğunu göreceksiniz” diyor.

Zettler, bu duruma okyanustaki plastiklerin çabucak genelde ‘Plastisfer’ adı verilen bir ince bir mikrop katmanıyla kaplanmasının yol açtığını söylüyor.

Plastiğin üzerindeki sümüksü canlı tabaka, yiyecek gibi kokmasına ve tat vermesine yol açan kimyasallar salgılıyor.

Plastikten yayılan özellikle bir kimyasal madde, dimetil sülfit (DMS) aralarında balıkların da bulunduğu hayvanları kendisine çekiyor.

Teori, yiyeceklerini kokularıyla bulan avcı deniz kuşları için de geçerli.

Ancak çubuklu balina gibi diğer türler de, asıl yiyecekleri planktonları sudan filtrelerken yanlışlıkla plastik tüketiyor.

Her yıl okyanuslara sekiz milyon ton plastik giriyor

Okyanuslardaki plastik, hızla artıyor. 2015’te yapılan bir çalışmaya göre, her yıl okyanuslara sekiz milyon ton plastik giriyor.

Bunun bir kısmı, girdap diye bilinen büyük akıntı sistemlerine giriyor.

Girdaplara sıkışan plastik, küçük parçalara bölünüp mikroplastiklere dönüşüyor ve deniz canlıları tarafından sindirilebilecek hale geliyor.

Bu çalışma, okyanuslardaki plastik atık miktarının ölçümünde şu ana dek yapılan en iyi araştırma diye tanımlanıyor.

Ancak Roskilde Üniversitesi’nden Kristian Syberg, araştırmadan alınan sonuçlara karşı çıkıyor.

Syberg “Bu, okyanuslardaki plastik atık birikmesini büyük ölçüde az tahin eden bir çalışma. İki nedeni var, birincisi alınan sonuçlar yüzey taramasına dayandırılıyor ve bu 0,3 milimetreden küçük partikülleri kaçırıyor. Ve ikincisi, su yüzeyindeki örnekler büyük olasılıkla okyanustaki partiküllerin sadece yüzde bir ya da ikisi” diyor.

2015 tarihli çalışmaya göre, önlem alınmadığı takdirde 2025 itibariyle okyanuslara yılda 17,5 milyon ton plastik atık girebilir.

Dalgaların altındaki deniz yaşamını etkiliyor mu?

Polimerlerin düzenli olarak deniz canlıları tarafından sindirildiği bilgisi temelinde önemli bir soru gündeme geliyor.

Bu materyalin ekolojik bir etkisi var mı ve sorunlu maddeler yerine daha güvenli alternatifler geliştirmek için neden bilimi kullanmıyoruz?

Plastik atıkların deniz yaşamı üzerindeki etkileri üzerine birçok çalışma yayımlayan Dr. Mark Browne daha önce BBC’yle yaptığı bir söyleşide şöyle demişti:

“Ekolojistleri ve mühendisleri ekolojik etkileri olabilecek maddeleri tespit edip, devreden çıkartmaları için birlikte çalışmak için görevlendirirlerse bu yapılabilir”.

Ancak deniz yaşamında oluşan hasarın boyutları da tam olarak bilinmiyor.

Syberg “Balinalar ve kuşlar gibi büyük hayvanlar üzerindeki etkisi açıkça görüldü. Boğularak ya da yedikleri plastik sindirim sistemlerini tıkadığı için açlıktan ölebiliyorlar.” diyor.

Laysan albatrosu gibi plastik kirlenmesi nedeniyle büyük zarar gören belirli kuş türleri var.

BBC’nin Blue Planet 2 belgeselinin yapımcıları, Büyük Okyanus’un güneyindeki Güney Georgia adasında yaşayan albatros yavrularının kusmuklarında plastiğe rastladı.

Yapımcı James Honeyborne “Yavruların anne ve babaları yenilir sanarak plastiği denizden almış ve yavrulara vermiş olmalı. Bir yavru plastik bir kürdanın midesini delmesi yüzünden öldü” diyor.

Ancak Erik Zettler çok sayıda deniz canlısının da plastik yediğini ve görülür bir etkisi olmadığını belirtiyor.

Plastik sindirmenin deniz canlıları üzerindeki “ölümcül olmayan” etkilerine ve bunun insanlara nasıl tesir edebileceğini inceleyen araştırmalar bazı laboratuvarlarda yapılıyor.

Plastik atıkların okyanuslara girmesini nasıl önleriz?

Büyük Okyanus’taki plastik atıkların temizlenmesi için 8 Eylül’de büyük bir kampanya başlatıldı.

“Okyanus Temizleme” kampanyasında ayda beş ton plastik atık toplayabilen 600 metre uzunluğunda bir deniz aracının suya açılması planlanıyor. 2040 itibariyle yüzde 90 oranında bir temizlik vaat ediliyor.

Ancak Syberg, böyle teknolojik temizleme çözümlerine çok fazla bel bağlanmamasının önemli olduğunu söylüyor.

Syberg “Temizlik iyidir ve işe yarayabilir, özellikle plastik atıkların yoğun olduğu kıyı bölgelerinde. Ancak nihai çözüm plastik kirliliğini engellemek, sonradan temizlemek değil, bu da sadece plastik kullanma ve atma alışkanlıklarımızın değişmesiyle mümkün.” diyor.

Erik Zettler de Büyük Okyanus, Atlantik Okyanusu, Karayipler ve Akdeniz’de 60’tan fazla araştırma gezisine katıldı.

“Kolay çözümler” olmadığı konusunda Syberg’e katılıyor.

“Farklı şeylerin kombinasyonu gerekecek. Plastik atıkları azaltmak için insan davranışlarında, kurallarda değişim ve endüstrinin katılımı şart.”

 

(BBC Türkçe)

Yavru kediye cinsel istismar davasında tahliye kararı

İstanbul Eyüp’te 3 aylık yavru kediye tecavüz ederek ölümüne sebep olduğu iddiasıyla tutuklu yargılanan Bilal Ç. (55) “Haksız yere sahipli hayvanı öldürme işe yaramayacak hale getirme” suçundan 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme sanığa iyi hal indirimi uygulamazken, sanığın tahliyesine hükmetti.

İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılan duruşmaya, İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi, Hayvanlara Adalet Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu, Hayvan Hakları ve Etiği Derneği temsilcileri ile yavru kedinin sahibi Rafet Altınkaynak ve çok sayıda avukat katıldı. Sanık Bilal Ç, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden duruşmaya Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi ile bağlandı.

“Hayvancağız çok korkmuş bir durumdaydı”

Duruşmada tanık olarak dinlenen Tanju Anlaş veteriner hekim olduğunu olay günü 3 aylık yavru kedinin kendisine getirildiğini belirterek,”Kedinin makatının zorlandığını ve büyük bir açıklık olduğunu gördüm. Bir yabancı cisim sokulduğunu gözlemledim. Dokular zarar görmüştü. Hayvancağız çok korkmuş bir durumdaydı” dedi.

“Kendimi öldürsem daha iyiydi”

Esas hakkında son sözü sorulan sanık Bilal Ç. “Alkollü olduğum için bilmiyorum hala hatırlamıyorum. Böyle bir şey yapacağıma kendimi öldürsem daha iyiydi. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Yaptıysam eğer pişmanım. Böyle bir şey yaptığıma hala inanamıyorum” diye konuştu.

Davayı karara bağlayan mahkeme, sanık Bilal Ç.’yi 3 yıl hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme sanık hakkında iyi hal indirimi uygulamazken sanığın tahliyesine karar verdi.

“Sanığın tutuklu yargılanması bile sevindirici bir gelişmeydi”

Hayvanlara Adalet Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Melike Özdemir ise hakimin ‘mala zarar verme’ suçundan verebileceği en yüksek cezayı üst sınırdan verdiğini belirterek “ Sanık tutuklu yargılandı bu bile sevindirici bir gelişmeydi bizim için ancak tahliyeyle bitti. Alınabilecek en yüksek cezayı aldı. Giriş çıkış yapacak. Tahliye edilecek. İnfaz süresi var. Hüküm kesinleştikten sonra tekrar hapse girip çıkabilir. Çünkü 3 yıl hapis cezasının karşılığı 3-4 ayı kapsıyor” açıklamalarında bulundu.

Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nden Burak Özgüner, cezayı az bulduklarını ve karara itiraz edeceklerini söyledi.

Ne olmuştu?

Sokaktan sahiplendiği kedi doğum yapan Rafet Altınkaynak, Haziran 2018’de yavrulardan birinin kaybolduğunu fark edince, şüphelendiği B.Ç.’nin evine gitmiş ve B.Ç.’yi kedi yavrusuna tecavüz ederken bulmuştu. Altınkaynak’ın şikayeti üzerine, B.Ç. gözaltına alınmış ve “mala zarar” suçundan tutuklama talebiyle mahkemeye çıkarılmıştı.

Tecavüze maruz bırakılan 3 aylık kedi ise veterinerde tedavi altına alınmış ancak kısa süre sonra hayatını kaybetmişti.

20 Haziran 2018’de B.Ç.’nin sevk edildiği İstanbul 12. Sulh Ceza Hakimliği, sanığın “haksız yere sahipli hayvanı öldürme, işe yaramayacak hale getirme, değerini düşürme (hayvana tecavüz)” suçundan tutuklanmasına karar vermişti.

Kararda “Şüphelinin hayvanı eziyet çektirerek öldürdüğü” belirtilirken, “bu aşamada verilmesi beklenen cezanın üst sınırı delillerin toplamda aşamasında olduğu (genetik moleküler inceleme sonuçlarının henüz gelmediği) , suçun toplumda oluşturmuş olduğu infial, suçun vahameti göz önüne alındığında adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı” söylenmişti.

B.Ç.’nin tutuklu yargılanması İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nde gerçekleşmişti.

 

(Cumhuriyet)

Yeşil İklim Yeşil Belediye Projesi Kapanış Toplantısı gerçekleşti

0

Yeşil Düşünce Derneği ve Bornova Belediyesi ortaklığıyla yürütülen ‘Yeşil İklim Yeşil Belediye Projesi’ kapanış toplantısı 12 Eylül Çarşamba günü Bornova Dramalılar Köşkü’nde gerçekleştirildi. Toplantının açılışında Bornova Belediyesi Dış İlişkiler Müdürü Başak Turhan ve Proje Koordinatörü Sevil Turan 1 yıllık projenin çıktılarını aktardılar.

Yeşil İklim Yeşil Belediye Projesi, Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği tarafından ortak finanse edilen Türkiye’de İklim Değişikliği Alanında Kapasitenin Geliştirilmesi Hibe Programı çerçevesinde gerçekleştirildi.

Projenin yol haritasını ve yapılan çalışmaları aktaran Turan; “Proje kapsamında iklim değişikliğini azaltma ve uyum sağlama model ve politikaları üzerine kapasite geliştirmek amacıyla çeşitli çalışmalar gerçekleştirildi. Yereldeki aktör ve aktivistlerin kapasitelerini artırmak üzere Bornova’da üç tane İklim Okulu, Haziran’da geniş katılımlı bir paydaş toplantısı ve çeşitli kapasite geliştirici eğitim çalışmaları yapıldı. Projenin detaylı bilgileri Bornova Belediyesi web sitesine yüklenerek Bornovalılarla paylaşıldı” dedi.

Basın toplantısında Bornova Belediyesi özelinde paydaşlar tarafından hazırlanan iklim eylem planı yol haritası raporu katılımcılarla paylaşıldı. İzmir’de bireysel ve topluluk bazlı güneş enerji sistemlerinden elektrik üretme rehberi de toplantıda katılımcılarla paylaşıldı. Hazırlanan rehberle yurttaşların ve toplulukların yenilenebilir enerjiye geçişlerinin kolaylaştırılması hedeflendi.

Açılış konuşmasının sonunda Bornova Belediyesi Güneş Enerji Santralı ziyaretine ilişkin video ile proje tanıtım videosu izlendi.

Videonun ardından Marmara Üniversitesi öğretim görevlisi Semra Cerit Mazlum İklim Değişikliği ve Yerel Yönetimler başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.

Ege Üniversitesi Güneş Enerjisi Enstitüsü Doktora Öğrencisi Fulya Aydın ise sunumunda iklim değişikliği ile mücadelede şehirlerin rolünden bahsetti.

Sürüdürülebilirlik ve İş Geliştirme Uzmanı Kardelen Afrodit Adsal, yenilenebilir enerjinin günlük hayatımızdaki rolü ve iklim değişikliğine karşı bireysel olarak neler yapabileceğimizi aktardı.

Etkinliğin son konuşmasını Troya Çevre Derneği Başkanı Oral Kaya gerçekleştirdi. Kaya konuşmasında yerel belediyeler ve enerji kooperatifleri hakkında güncel gelişmelere değindi. Etkinlik Bornova Belediye Meclis Üyesi Öget Nevin Cöcen’in teşekkür konuşması ile sona erdi.

Rachid Taha: Bir dünya vatandaşının ardından – Necati Sönmez

Bu yazı kulturservisi.com/ dan alınmıştır

Rachid Taha’nın ölüm haberi ne kadar çok insana dokunmuş görünüyor! Ne yalan söyleyeyim, biraz şaşırtıcı geldi. Elbette 59 yaşında aniden göçüp gitmesi durumu daha da trajik kılıyor, ama müziğinin hayatımızda kalıcı bir etkisi olmalı ki, kendimizden bir parça kaybetmiş gibi hissettik. Bu etkinin bizim kuşağın -özellikle de Arapça müzik dinlemeye yatkın bir kesimin- kulak hafızasıyla sınırlı olduğunu düşünüyordum nedense. Gençliğimizin bir parçasıydı, neredeyse bu topraklardan çıkmış gibi yakın hissettiğimiz biriydi evet. Fakat bu duygu dünyanın hemen her köşesi ve birçok kuşak için geçerliymiş meğer.

Yoksul bir ailenin çocuğuydu, daha 10 yaşındayken babası onları alıp Fransa’ya göç etmiş işçi olarak. Baba tekstil fabrikasında köle şartlarında çalışırken, Lyon’da göçmenlerin yaşadığı bir ortamda büyümüş Rachid. Ve daha 17 yaşındayken enerji santralinde çalışmaya başlamış o da. İş çıkışı barlarda DJ’lik yapıyormuş bir yandan, asıl nefes alabildiği yer orasıymış. Bulaşıkçılıktan kapı kapı dolaşıp ansiklopedi satmaya kadar çeşitli işlere girip çıkmış. Hayatını müzikten kazanmaya başlamadan önce, göçmenlik ve işçilik gibi çifte kavrulmuş bir yoksulluğun içinde pişmiş kısacası. İki arkadaşıyla kurduğu ilk gruba isim ararken de çok uzağa gitmemişler: “Carte de Séjour”, yani “İkamet İzni” demişler gruba.

Lyon varoşlarında sayısız konsere çıkmışlar, 1980’ler boyunca kendi adlarını taşıyan bir albümle başlayıp birçok kayıt yapmışlar. Ne var ki şarkıları radyolarda çok sık çalınmakla birlikte albümleri doğru dürüst dağıtılamamış. Nedeni de basitmiş: Müzik mağazalarının çoğu, Arap müşterileri dükkânlarından uzak tutmak için albümlerini raflarına koymak istememiş. Ekonomik olarak hayli zorlu geçen bu dönemde Rachid Taha, Charles Trenet’nin 1940’larda kaydettiği vatanperverlik dozu yüksek “Douce France” adlı meşhur parçasını alıp sözlerini hiç değiştirmeden, ama Fransız ulusalcılığını yerecek şekilde iğneleyici ve tepkisel bir tonda söyleyince, şimşekleri iyice üzerine çekmiş. Şarkı göçmen karşıtlığından bezmiş kesimlerde sempati uyandırırken Fransız sağını çileden çıkarmış ve radyoda yasaklanmış. (Kürt bir rock’çının “Ölürüm Türkiyem”i alıp alaycı bir tonda yorumladığını hayal edin!)

Arapçayı doruğa taşıdı

Taha’nın grubu dağıttıktan ve Paris’e taşındıktan sonra çıkardığı ilk solo albümü, aynı politik yaklaşımla, Paris’te Mağribilerin yoğun olduğu bir mahalleden almış ismini: “Barbès”. Bu albüm de talihsiz bir döneme, 1991’deki Körfez Savaşı’na denk gelince, tozlu raflarda kaybolup gitmiş. Öyle ya, Arapça artık düşmanın diliydi ve Batı diyarına o dilde şarkı dinletmek için en iyi zaman sayılmazdı. (Körfez nere, Cezayir-Fransa nere demeyin, milliyetçi hislerin aklı mantığı yoktur.)

Taha 1990’lar boyunca bir dizi albüm daha çıkaracak, fakat adını dünyaya hakkıyla duyurabilmesi 90’ların sonunu bulacak ve bunun için tek bir şarkı yeterli olacaktı. Kendisi gibi Berberi olan Dahmane El Harrachi’nin 1970’lerde yazdığı, evini barkını terk edip el diyarına gitmeye niyetlenmiş bir mülteci adayına seslenen “Ya Rayah” (Ey Giden), tüm sınırları aşan bir parça oldu. Bir dönem İstanbul’da barlarda bu parçayı çalmayan DJ’yi dövmezlerdi belki ama sevmezlerdi de. Sözleri bu denli hüzünlü ve karamsar olup da insanları o kadar eğlendirebilmiş, şıkıdım şıkıdım dans ettirmiş başka bir şarkı yoktur herhalde.

Yeri gelmişken, bugün İstiklal’de Arapçaya çok sık maruz kalmaktan kulağı tırmalanan zevat da barlara takılıp bu şarkıya dans etmiştir herhalde. Khaled’in “Aicha”sı da aynı dönemin popüler parçalarından biriydi mesela ve o dönemde bu dilin gece hayatına egemen olmasından kimse pek şikâyetçi görünmüyordu.

Taha, Arapçayı dünya müzik evreninin doruğuna taşıyanlardan biri oldu. Aynı zamanda, ününün en doruğundayken bile Arap karşıtlığından ve ırkçılıktan nasibini almaya devam etti. Editöryal dikkatiyle meşhur New York Times gazetesi, 2000’lerin başında birinci sayfasından onu Mısırlı olarak sunmak gibi bir gaf yapabildi. Sonradan bir düzeltme yayımlandı gerçi, ama iç sesleri herhalde şunu demiştir: Ya ne fark eder, esmer bir Ortadoğulu işte!

Rachid Taha, kimilerinin rock-’n-rai diye adlandırdığı müziğiyle yerkürenin her yerinden dinleyiciye ulaşmakla kalmadı, birçok ünlü rock’çının kalbini de kazandı. Kendine örnek aldığı The Clash ile sonradan yakın ilişkileri oldu, Patti Smith 2005’te Meltdown Festivali’nin küratörlüğünü üstlendiğinde davet ettiği ilk isimlerden biriydi. Brian Eno, Led Zeppelin’den Robert Plant gibi isimlerle sahneye çıktı, vs. Müziği Hollywood filmlerinde kullanılınca yeni bir dinleyici kitlesi edindi; bazı şarkıları defalarca cover yapıldı, hele “Ya Rayah” hemen her dile (maalesef Türkçeye de) uyarlandı. O kadar ki, Bollywood filmlerine kadar düştü:

Ebedi göçmen

Uzlaşmaz kimlikler, muhtelif kültürler arasında mekik dokumakla kalmadı, farklı müzik türlerini de kendi sonik evreninde eritmeyi başardı. O yüzden genellikle yapıldığı gibi Rachid Taha’nın müziğini basitçe “rai” diye etiketlemek, onu çok sınırlı bir alana hapsetmek olur. Çıkış noktası Berberilerin geleneksel tınısı olan ‘rai’ idi, ama oradan fersah fersah alanlara açıldı. İlk ilhamını The Crash grubundan aldığını söyler, 80’lerin başında bir konser öncesi onlarla görüşüp demo kaydını vermeyi de başarır. Birkaç ay sonra çıkardıkları albümde “Rock the Casbah” şarkısını dinlediğinde, melodisi kulağına hayli tanıdık gelir. İlham perisi ‘double agent’ misali iki taraflı çalışmış, anlayacağınız. Böylesine erken bir dönemde punk-rock dünyasıyla sağlam bir köprü kurabilmiş birini geleneksel bir müziğin sınırlarına kapatmak kolay değil.

Albümleri hakkında yazılan değerlendirmelerde o kadar çok tür adı geçiyor ki, hepsini bir araya ancak dünya vatandaşı bir göçmen başarabilir diye düşünüyor insan: Chaabi, punk rock, pop punk, funk, electronic, new wave, rock-’n-rai… Aynı anda hem Elvis Presley’den hem de Oum Kalthoum’dan (Ümmü Gülsüm), hem Led Zeppelin’den hem de Kazablankalı efsanevi grup Nass El Ghiwane’dan beslenmeyi kaç müzisyen başarabilir ki? Imran Khan adlı bir yazar, onun için şuna benzer bir şey demiş: Led Zeppelin’den daha sert rock çalabilir, öte yandan bir pazar pikniğinde anneannenize serenat yapabilir.

Müzik uzmanı sayılmam, ama onca konser izlemişliğime dayanarak şunu iddia edebilirim, 2001’de Brüksel’de verdiği canlı konserde kaydedilmiş şu videodaki sahne enerjisini çok az müzisyen yaratabilir:

(Yorumlardan birine göre şarkı şöyle sözler içeriyor: “Tüm dünyaya sevgi ve barış diliyoruz; ne ezen ne de ezilenin olduğu günlerin gelmesini umuyoruz; ne ezen ne de ezilen, ne ezen ne de ezilen…”)

Çarşamba günü uykuda kalbi durmadan evvel yeni konserlere hazırlanıyor, “Believe” adlı yeni albümünü bitirmeye çalışıyormuş. Böylesine aktif olduğu bir dönemde bunca erken gidişi dünya müziği için ne büyük kayıp! Tracy Chahwan adlı Lübnanlı bir çizgi romancı, ölüm haberini aldığında Taha’nın yakında vereceği bir konser için aşağıdaki poster üzerinde çalışıyormuş. Oum Kalthoum ile kâğıt oynarken çizmiş sanatçıyı; bir yanında da, 90’ların sonunda Cezayir’de suikaste kurban giden bir başka müzik efsanesi, Matoub Lounès oturmuş ud çalıyor. Ne garip bir kader, şimdi müzik cennetinde ikisiyle de buluşmuş olmalı…

Çizim: Tracy Chahwan

Güle güle Rachid Taha! Altı gün sonra 60. yaşını kutlayacaktın; kim bilir belki de mütevazi bir kutlama planı yapmıştın veya dostların sana sürpriz hazırlamıştı. Olmadı! Umarım oralarda esaslı bir parti yaparlar sana. Buralarda Cezayir asıllı Fransız diyorlardı, herkesi bir yere bağlamaya, isminin önüne yer/etnisite adı eklemeye alışmışız; en azından “bir şey asıllı bir şey” olman gerekiyor, yoksa kafalar karışıyor. Sen ikisi de değildin; köken itibariyle Berberi idin, kültürel aidiyetin ise dünya vatandaşlığından aşağı değildi.

Yerküreden ebedi bir göçmen gibi geçip gittin. Son göçünü öte dünyaya eyledin. Güle güle dünya kardeşim.

Bu yazı kulturservisi.com/ dan alınmıştır

 

 

Necati Sönmez

Diyanet manevi danışmanlara “cinsel yönelim ve cinsel kimliğe duyarlı olun” diyor

Diyanet İşleri Başkanlığı, hastane, cezaevi, bakım evleri, huzurevleri, sığınma evleri, öğrenci yurtları, afet ve acil durum bölgelerinde görev yapacak “manevi danışmanların” “Ulusal Meslek Standardı”nı hazırladı.

Belgenin tutum ve davranışlar bölümünde “manevi danışmanların” sağlaması gereken şartlar arasında cinsel yönelim ve cinsel kimliğe duyarlı olmak da yer alıyor.

Belgede şöyle ifade ediliyor:

“Hizmet alanların sosyal, kültürel, etnik, cinsel yönelim, cinsel kimlik ve engel durumlarına duyarlı olmak”

Mesleki Yeterlilik Kurumu ve Diyanet’in ortak hazırladığı Manevi Danışman Ulusal Meslek Standardı hakkında, sektördeki paydaşların 5 Ekim’e kadar değerlendirme göndermesi bekleniyor. Belgeye, bu görüş ve değerlendirmeler ışığında son hali verilecek.

 

(Kaos GL)

MEB lisansüstü eğitimde ‘tasarruf’a gidiyor: Bundan böyle yurt dışına öğrenci gönderilmeyecek

Yurtdışı yüksek lisans eğitimlerine sınırlama getiriliyor.

Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Mustafa Safran, spesifik alanlar dışında hiçbir branşta yüksek lisansı yurt dışında yaptırmayacaklarını duyurdu.

Yeni Şafak’tan Ahmet Fatih Erturan’ın haberine göre, Eğitimciler Birliği Sendikası’nın (Eğitim-Bir-Sen) hazırladığı ‘Yükseköğretime Bakış 2018: İzleme ve Değerlendirme Raporu’nun açıklanması dolayısıyla düzenlenen toplantıda yurt dışına öğrenci göndermeyle ilgili olarak bir çalışma yaptıklarını ve YÖK Başkanı Yekta Saraç’la paylaşacaklarını söyledi.

“Öğrencimizi eğitimdi, işletmeydi, iletişimdi, öğretmenlikti, mühendislikti hiçbiri için yurt dışına göndermeyeceğiz”

Türkiye’nin ABD’ye yüksek lisans ve doktora öğrencileri için 35 milyon dolar para ödediğini ifade eden Safran şu açıklamada bulundu:

“Bunu çok reel bir rakam olarak görmüyoruz ve öğrenciler de rasyonel bir gelişim göstermiyor. Genelde birleşik doktora yaptırıyorlar, yani yüksek lisansları ve doktorayı birleşik yaptırıyorlar. Yüksek lisansları genel anlamda son derece basit tutuyorlar. Doktorada biraz sıkıyorlar. Yüksek lisans ve doktora eğitimlerinde ABD tercih sebebini de araştırdık, mantıklı cevap bulamadık. Dünya sıralamalarına giren ilk 100’lerde yüzlerce üniversite var. Avrupa’daki üniversitelerin kalitesini de biliyoruz. Bu üniversitelerin eğitim ücretleri yok. Dolayısıyla bundan sonra biz Türkiye’nin dış politikalarında takip ettiği enlem ve boylam doğrultusunda öğrencilerimizi Avrupa ve Uzakdoğu’ya yönlendireceğiz. Bu hem ekonomi kaynaklı hem de çocuklarımızın belki kültürel anlamda da kendilerini kendisi gibi olabilme ve kalabilme noktalarında da daha faydalı olacağına inanıyorum.”

Spesifik branşlar dışında hiçbir branşta yüksek lisansı yurt dışında yaptırmayacaklarını belirten Safran “Türkiye’nin parasını dışarıya harcayacak durumu yok. Şu anda halihazırda üniversitelerimizde yüksek lisans olarak açılmamış programlar var. Bundan sonra öğrencimizi yüksek lisans için eğitimdi, işletmeydi, iletişimdi, öğretmenlikti, mühendislikti hiçbiri için yurt dışına göndermeyeceğiz. Bu öğrencilerimiz en iyi üniversitelerimize gidecekler yüksek lisansını yapacaklar, ondan sonra doktora için yurt dışına göndereceğiz. Bizim bundan yıllık olarak kazancımız sadece Amerika için söylüyorum 20 milyon dolar” dedi.

Türkiye, ABD’den süt ürünleri ithal etmeye başlayacak

Türkiye, üç yıl aradan sonra Amerika’dan süt ürünleri ithal edecek. Amerika Tarım Bakanlığı’nın (USDA) raporuna göre 3 yıldan beri sertifika sorunu nedeniyle Amerika’dan yapılamayan süt ürünleri ithalatı bu sorunun çözülmesi ile yeniden başlayacak.

Ali Ekber Yıldırım’ın Dünya gazetesinden yer alan haberine göre, Türkiye ile Amerika ilişkilerinde en gergin dönemlerden birisi yaşanırken ve Amerika’nın bazı Türk ürünlerine, Türkiye’nin ise Amerikan ürünlerine yönelik vergi artışı ile yaptırım uyguladığı bir dönemde süt ürünleri ithalatının önün açılması dikkat çekti.

USDA’nın konuya ilişkin raporunda ABD’nin Türkiye süt ürünleri piyasasını yeniden açmak için yıllarca süren müzakereler yürüttüğü belirtilerek 31 Temmuz 2018 tarihi itibariyle sorunun çözüldüğü ve Türkiye’ye ihracatın başlayacağı ifade ediliyor.

Sağlık sertifikası ile sorun aşıldı

Rapora göre 3 yıldan bu yana süt ürünlerinde Türkiye ile ABD arasında sağlık sertifikası sorunu nedeniyle ihracatın yapılamadığı ve yeni bir sertifika ile sorunun aşıldığı vurgulandı. “Süt Ürünleri İçin Türkiye Pazarı Açıldı” başlıklı raporda özetle şu bilgilere yer veriliyor:

“Yeni bir sertifika üzerinde anlaşmaya varıldı. 31 Temmuz 2018 itibariyle piyasa artık süt ürünlerine açıldı. ABD’den inekler, koyunlar, keçiler ve mandadan insan tüketimine yönelik ürünler Türkiye’ye ihraç edilecek. “

Yıllık 213 milyon dolar ithalat

Türkiye’nin büyük bir süt üreticisi olduğu, ancak her yıl yaklaşık 213 milyon dolar değerinde süt ürünleri ithal ettiği belirtilen raporda, ithal edilen ürünler arasında peynir, tereyağı, bebek maması ve laktoz gibi özel ürünlerin olduğu ifade ediliyor. Raporda, sağlık sertrifikası süresi dolmadan önce, Türkiye’nin ABD’den süt ürünleri ithalatının 2014’te 24.2 milyon dolara ulaştığı, bunun büyük bölümünü tereyağı olduğu anlatılıyor.

ABD’den ithalat Nisan 2016’da durdu

Amerika Tarım Bakanlığı Raporu’na göre, ABD’den süt ürünleri ithalatı Nisan 2016’da durdu. Ancak sağlık sertifikasının süresi 2014’te sona erdiği için o dönemden bu yana müzakereler devam etti. 2016’ya kadar ise Türk Hükümeti’nin süre uzatımı nedeniyle devam etti. ABD’den ithal edilen süt ürünleri, 2015 yılında kısa dönemli belirsizlik nedeniyle yavaşladı. Müzakereler devam ederken sadece ilaç amaçlı olarak laktoz ithalatı yapılıyordu.

 

(Dünya)