Dünya Tufanı, İkinci Yaratılış ve Ak Yayık – Dilge Güney

Her toplumun mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar.

Batılı ülkelerin çeşitli sanat kolları ile bize tanıtmış olduğu Zeus’u, Afrodit’i çok iyi biliriz ama Türk mitosları ve Anadolu efsaneleri pek bilinmez. Biz de her ayın ikinci haftası yayımlayacağımız Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri] dizisi ile çocuklarımızı unutulmaya yüz tutmuş bu öykülerle buluşturmak istiyoruz. 

Yunanca kökenli bir kelime olan mitos (mythos) söz, öykü anlamına gelir. İlk insanlar mitoslar anlatarak evreni, tabiat olaylarını ve yaşamla ilgili sırrını çözemedikleri durumları açıklamaya çalışmışlar.

Mitoslar, tüm efsanelerin, destanların, masalların, hatta bugün okuduğumuz edebi türlerin de kökenlerini oluşturur. Bilinçaltı üzerine çalışan bilim insanları, mitosların evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıpları olduğunu ve her insan için anlamlı mesajlar taşıdığını söyler.

Bu ay, Şamanist Türk boylarında söylenen ve Verbitsky tarafından 19. yüzyılda saptanan dünya tufanı efsanesinden söz edeceğiz. Ak Yayık’ın ışığında evrendeki kökümüzün peşinden gideceğiz.

 ***

4 – Dünya Tufanı, İkinci Yaratılış ve Ak Yayık

 Uzun zaman evvel,

Nama adında bir adam yaşadı dünyada.

Görmeyen gözlerine inat, kalbiyle görenlerdendi Nama.

İyiliğiyle nam salmıştı.

 

Günün birinde  yerin ve göğün yaradanı Ülgen,

Süzülüp altın dağının eteklerinden,

Yaklaşan felaketi duyurdu ona:

 “Büyük bir tufan kopacak  Nama.  

Bir gemi yap, büyük olsun.

Yanına alabildiğin herkesi al.

Yoksa sular yerle birlikte seni de, soyunu da yutar.”

 

Nama duyunca bunu, çağırdı üç oğlunu

Ulu Sozun, Ulu Sar ve Balık’tı adları.

Anlattı Ülgen’in buyruğunu.

 

Nama, Ulu Sozun, Ulu Sar ve Balık hep birlikte bir dağa çıktılar.  

Ülgen’in söz ettiği  gemiyi yaptılar.

Evlatları, boyu seksen kulaç olan sekiz halatla gemiyi dağa bağlarken

Nama zamanı yettiğince duyurdu felaketi.

 

Yeryüzünü korkunç bir sis ve karanlık kaplamadan,

Yerin altından sular patlamadan,

Gökten yağmurlar boşalmadan,

Sular seksen kulaç yükselip dağın tepesine varmadan

Yetişen bindi gemiye.

 

Tufanda kopunca halatlar, gemi savruldu dalgalarla.

Yolcular sessizce bekledi dineceği zamanı.

Tam on dört günün sonunda suların çalkantısı durulunca

Nama sordu oğullarına:

“Ne görünüyor dışarda?”

Ulu Sozun dedi ki:

“Gökten ve sudan başka hiçbir şey yok ortada.”

 

Sonunda gemi, uzun bir yolculuktan sonra,

İki dağın ortasında durunca,

Nama yolcusu kargayı saldı.

Baksın diye onlara yaşayabilecekleri bir yer var mı.

Ama karga dönmedi.

 

 İkinci gün Nama saksağanı gönderdi karganın peşisıra.

Ama…  Saksağan da dönmedi.

 

Üçüncü gün Nama bir güvercin yolladı.

Şükür ki güvercin döndü, gagasında bir zeytin dalıyla.

 

Böylece o zeytin dalının vatanında,

Yaşam yeniden başladı dünyada.

Derler ki, bütün bu olanlardan sonra

Nama oğlu Ulu Sozun ile birlikte gökyüzüne çıktı,

Bir yıldız kümesine dönüşüp tanrılara karıştı.

O günden sonra onlar Ak Yayık adıyla anıldı.

 

Ak Yayık….

Kızıl bulut kenarlı, gök kuşağı dizginli, solgun şimşek kamçılı,

Gökten haber alan Ak Yayık….

O ki Ülgen’in elçisi,

Korur en karanlık zamanda bile dünyanın kalbini.

 

 

Yazan: Dilge Güney

Resimleyen: Berna Erözkan Akan