Hafta SonuHayvan HaklarıManşet

Hayvan deneylerinin kısa tarihi

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek? [Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Günümüzde artarak devam eden hayvanlar üzerinde yapılan bilimsel ve deneysel çalışmaların tarihinin, M.Ö. 500 yıllarına dayandığı tahmin edilir. İnsana ve hayvan türlerine duyulan ilgi ve merakla başlayan bu çalışmalar, tıbbın doğuşuyla birlikte insan vücudunun sırlarını çözmeye yönelmiş ve insan disseksiyonlarının yasaklanmasıyla birlikte hayvanlar bu çalışmaların odak noktası olmuştur. Tarihte bilinen ilk hayvan davranışı gözlemcisi ve bilimsel amaçlı disseksiyon yapan ilk bilim insanı Aristo da Hipokrat gibi memeliler arasındaki benzerliğin farkındaydı ve farklı hayvan türlerini incelemişti. Aynı şekilde Platon Akademisi’nden olan Theophrastus ise Aristo’dan farklı düşünüyordu: hayvanlar üzerinde çalışmak, hatta onları yemek insanca değildi. Günümüzde halen var olan ve etik tartışmalar olarak adlandırdığımız MÖ 300’lerdeki bu karşıtlık yüzyıllar boyunca sürdü.

MS 2. yüzyılda yaşamış ve tıbbın en önemli isimlerinden olan Bergamalı Galen’in farmakoloji alanındaki çalışmaları günümüzde halen kabul görür. Dozaj kavramını ortaya atan ilk bilim insanı olan Galen, yaptığı çalışmalar ve bunlardan çıkardığı sonuçlarla kendisinden sonraki binlerce bilim insanını araştırmaya yöneltmiş ve tüm bu bilgileri hayvan disseksiyonlarından elde etmiştir. Anatomi alanındaki buluşları, cerrahi becerileri ve şaşırtıcı teorileri bir yana; uterus tanımı köpeklere, beyinle ilgili görüşleri inek ve keçilere, böbreğin yeriyle ilgili bilgileri domuzlara dayalı olan hayvan disseksiyonu temelli bu çalışmaların doğruluğu konusundaki şüpheler yersiz değildi ve yüzyıllar sonra insan üzerinde yapılan disseksiyonlar neticesinde bazı bilgilerin yanlış olduğu görülmüştü. Tercüme faaliyetlerinin artmasıyla, bu çalışmalar İslam bilim dünyasına da yayılmıştı ve İslam-Batı arasında başlayan bu bilimsel alışveriş, Hristiyanlığın etkisiyle konulan bir takım katı kurallar ve Ortaçağ gibi etkenler ile Doğu’da tıbbın daha hızlı ilerlemesiyle sonuçlandı. Bir süre sonra, bu konuda ilerleyebilmek için idam edilen suçlular üzerinde öğrenme amaçlı otopsinin yasallaştırılmasıyla Batı’da çalışmalar yeniden artmaya başladı.

Galen, Hipokrat, İbn-i Sina gibi bilim insanlarının yaptığı çalışmaların etkisi 16. yüzyıla kadar sürdü. Modern insan anatomisinin kurucusu kabul edilen Belçikalı hekim Vesalius’un Kuzey İtalya’daki Padua Okulu, 16. yüzyılda halka açık gösteriler şeklinde yapılan bilimsel toplantıların odak noktalarından biriydi. Aralarında Vesalius’un da olduğu hekimlerin, en doğru bilgilerin sadece yaşayan bir bedenden elde edilebileceği görüşünün yayılmasıyla insan kadavraları üzerinde yapılan çalışmalar, yerini halen canlı olan hayvanların halka açık gösterilerde tüm vücutlarının kesilip, organlarının incelenerek anatomisin tartışılmasına bırakmıştı. O dönemde eterin anestetik yönü henüz keşfedilmediğinden, düz bir zemine -çoğu zaman bir masaya- sırtüstü şekilde ayaklarından sabitlenen hayvanlar -çoğu zaman da bir köpek-, vücutları yavaş yavaş kesilerek parçalara ayrılırken inanılmaz bir acı ve ıstırabı deneyimlemekteydiler.

Hayvanlara karşı ahlaki bir yükümlülüğümüzün olmadığı görüşü, “Hayvanlar aşağı sınıftan mahluklardır”ın tarihteki en ateşli savunucularından Descartes ve insanmerkezcilik ile felsefi bir tavra dönüştü. Bu dönemde sadece hayvanlar değil; doğa, hatta evren bile insanın hizmetine sunulan canlı ve cansızlar bütünü olarak görülüyordu. Tüm bu tartışmalar sürerken, hayvandan hayvana ve hayvandan insana kan nakli çalışmaları başlamış, kan dolaşımı açıklanmış, köpekler üzerinde yapılan deneyler neticesinde kalbin atmasıyla hava arasındaki ilişki keşfedilmiş ve ilk renkli resimli anatomi kitabı yayınlanmıştı.

“Nasıl nefes alırız?” ve “Yiyecekleri nasıl öğütürüz?” sorularına cevap arayan deneyler sonucunda insan vücudunun işleyişini araştırmaya yönelik ilgi, dolayısıyla hayvan deneyleri daha da arttı. Artık içilen sıvıların akciğerlere gittiğinin düşünüldüğü dönemler sona ermişti ve bundan daha da fazlasına ihtiyaç duyuluyordu. Fakat beklenmedik bir şekilde 18. yüzyılda, hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalara muhalefet eden sesler de epey yükselmeye başlamıştı. Hayvanlar birer makinedir ve acıyı hissedemezler görüşüne karşı onların da aynı bizler gibi hissedebildiği, acıyı deneyimleyebildiği ve kendi yaşamlarının öznesi oldukları görüşü yayılmaktaydı.

Deneysel cerrahinin kurucularından John Hunter, o güne dek teknisyenlik olarak yapılan cerrahi tedaviyi bir bilim haline getirdi, aynı zamanda bir doğa tarihçisi olarak deniz yılanı, balina, leopar, kokarca, boğa gibi birçok hayvan üzerinde deney ve gözlem yaptı. Başka bir İngiliz fizyolog Cambridge Üniversitesi’nden Stephen Hales (1677-1761) bitki ve hayvanlarda hava ve suyun rolünü araştırdı ve forsepsi icat etti. İnsan ve hayvanlarda kan dolaşımı keşfinin sahibi olan Stephen Hales, at, kedi, köpek ve kurbağalar üzerinde yaptığı sayısız deneyde gaz ve sıvıların yaşamsal faaliyetlerdeki rollerini araştırdı. Arkadaşı William Stukeley sokaktaki kedi ve köpekleri yakalamakta ustaydı ancak o çoğunlukla, fiziksel büyüklüğü nedeniyle daha rahat gözlem yapabildiği atları tercih ediyordu.

19.Yüzyılın önemli tıp insanlarından ve deneysel fizyolojinin öncülerinden François Magendie, birçok vücut işleyişinin birkaç organın ortak faaliyetinden kaynaklandığını ilk saptayanlardandı. 1820’lerin başında yavru köpeklerde yaptığı bir dizi deneyde, bir siniri kestiğinde köpek yürüyebiliyor ancak hissedemiyor, diğer siniri kestiğinde ise tam tersi oluyordu. Magendie, 1837’de yaptığı başka bir deneyde de önceden serum enjekte edilen köpeklerin aynı serumun tekrarında ağır bir şok geçirdiklerini gözlemledi ve immunoloji için çok önemli olan bu bulgu, ‘anafilaktik reaksiyon’ un varlığını ortaya koydu.

Magendie’nin bu gözleminden birkaç yıl sonra, Sultan Abdülmecit’in bakımı için çağırılan Avusturyalı hekim Charles Ambroise Bernard tarafından Osmanlı’daki ilk insan disseksiyonu gerçekleştirildi. 1800’lerin başında, Osmanlı Devleti’nde medreselerde tıp eğitimi verilmesine rağmen, insan disseksiyonunun dini sebeplerle yasak olması nedeniyle bu eğitim sadece teorik olarak sürdürülüyordu. Magendie’nin tüm deneyleri anestezi ve analjezisiz yapılıp, hayvan deneyin ardından öğrencilerin anatomi dersleri için saatlerce acı içinde bırakılıyordu. Halka açık gösterileri, özellikle de İngiltere’de ayakları tablaya çivilenmiş köpeğin yüz kaslarını keserek gösterdiği ve ertesi günkü gösteri için tüm gece o halde bırakıldığı gösteri duyulmuş ve şok etkisi yaratmıştı. Amerikalı fizyolog James Montrose Duncan Olmsted, ‘François Magendie’ adlı kitabında (1944) şöyle der: “Monsieur M. Eziyet ettiği kurbanlarına karşı tüm hislerini kaybetmiş olmasının yanı sıra, yaptığı işi de çok seviyordu. Hayvan biraz ciyakladığında sırıtıyor, yüksek çığlıklardaysa bazen içten şekilde kahkahayla gülüyordu”.

François Magendie’nin öğrencisi olan başka bir (Claude) Bernard ise, bilimsel gözlemlerde objektifliği sağlamak için “kör deneyleri” savunan ilk kişiydi. Deney öncesinde ne arandığına dair bir fikrin olmaması, bilinçli ya da bilinçaltı eğilimlerle deneyin sonucunun etkilenmesini önleyecekti. İkisinin de favori kurbanı köpek olsa da, kurbanlarının bir kısmı da savaş zamanında Fransa’ya hizmet eden yaşlı atlardı.

Avrupa’yı ele geçiren viviseksiyonun etkisi, Amerika’da da aynı yoğunluktaydı. Amerikalı fizyologlar da kendi bilimsel meraklarını gidermek için Avrupalı meslektaşlarından geride kalamıyorlardı. Amerikalı fizyolog ve cerrah Walter Brewster Platt, fizyolojik etkilerini görmek için resorcin ile zehirlenen köpeğin çırpınışlarını 26 saat boyunca izledi. Amerikalı biyolog Horatio Wood, güneş çarpmasının etkilerini birkaç köpeği ısısı 120c olan fırına koyarak gözlemledi. Görüldüğü gibi 19. yüzyıl, hayvan deneylerinin zirvede olduğu ve her şeyin araştırıldığı, bilimsel heyecanın tıp etiğini yenerek hayvanların artık sahiden birer ‘makine’ gibi algılandığı bir dönem oldu. Bunun yanında Pasteur’ün aşıyla ilgili keşfi, beyinle ilgili çalışmalardan çıkan yeni ve şaşırtıcı sonuçlar da bu artışa desteği büyüttü.

Yüzyıl sonlarına doğru deneysel psikolojinin de iyice devreye girmesiyle, hayvanlar laboratuvarların birer parçası oldular. 1884 yılında Britanya’da 470 lisanslı viviseksiyonist vardı.  Bu yüzyılda yapılan çalışmaların eterin anestetik özelliklerinin de keşfedilmesiyle birleşmesi sonucunda, Avrupa’da sayıları hızla artan tıp laboratuvarlarında hayvan deneyleri rutin haline geldi. 1939’da elektron mikroskobunun geliştirilmesine kadar, virüsler görülebilir değildi ve savaşların da etkisiyle salgın hastalıklar çığ gibi büyüyordu. Albert Sabin ve Jonas Salk’ın çalışmaları neticesinde çocuk felci aşısı bulunmuş, bu çalışmalarda yaklaşık bir buçuk milyon maymun kullanılmıştı.

20.yüzyılda artık laboratuvarlarda davranış çalışmaları için hayvanlara elektrik veriliyor, yenidoğan hayvanlar annelerinden ayrılarak yoksunluk çalışmaları yapılıyor, organ nakli çalışmalarında hayvanların kafaları birbirlerine naklediliyor, tıbben ölü duruma getirilip yeniden canlandırılmaya çalışılıyordu.

1960’lardan itibaren kedi ve köpekler davranış, salgın hastalık, toksikoloji, cerrahi tekniklerin geliştirilmesi, askeri araştırmalar gibi konularda laboratuvarların gözdesi durumundaydılar ve araştırmalar için aranan köpeklerin insana alışık ve uyumlu, sakin, iyi huylu olması isteniyordu. Bu ihtiyaçlar da yepyeni bir ihlali doğurdu: hayvan tacirliği. Avrupa ve Amerika kıtasında sahipli hayvanlar çalınarak laboratuvarlara satılmaya, dünyadaki çeşitli ülkelerde doğada yaşayan maymun vb. gibi hayvanlar yakalanarak yasadışı yollarla Batı’ya gönderilmeye başlandı. Bu olayların neticesinde, hayvanlar üzerinde yapılan araştırmaların yasal metinlerle bazı kurallara bağlanması ihtiyacı doğdu ve ülkeler, deneysel ve bilimsel prosedürlerle ilgili kendi kanunlarını oluşturmaya başladılar.

Tüm bunların yanı sıra, hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların insana uyarlanması aşamasında yaşanan olumsuzluklar, hayvan çalışmalarında başarılı olmuş ve piyasaya sürülmüş ilaçların yan etkileri nedeniyle insanların ölmesi, AIDS ve HIV için devasa fonlarla onyıllar boyunca hayvanlarda yapılan çalışmaların netice vermemesi, hayvan deneylerinin bilimsel çevrelerde de sorgulanmasına yol açtı. Yüzyıllar önce etik ve ahlaki kaygılarla başlayan deney karşıtı hareket, artık bazı felsefeciler ve hayvan hakları savunucularının dışındaki insanların da tartışma konusu olmuştu bile.

Aktif ve yaygın olarak iki yüzyıllık diyebileceğimiz ve kısa bir süre içinde kıtalararası sıçramalar yaparak yayılan deney karşıtı hareket, sayısız protesto, tutuklama, kayıplarla inşa edilmiştir. Yukarıda kısaca bahsetmeye çalıştığım hayvan deneyleri ise, günümüzde çeşitli alanlarda güvenle kullanılan onlarca alternatif yöntem ve bu yöntemlerin çoğaltılabileceğine dair sağlam bilimsel dayanaklar olmasına rağmen, yüzyıllar öncesine ait gerici bir bakış açısı ve ezber argümanlarla ne yazık ki hala destek bulmaktadır.

Biz hayvan hakları savunucularının yanısıra bilim insanlarına da iş düştüğünü, yüzyıllar boyunca hayvanların çektiği inanılmaz acılardan elde edilen bilgilerin diyeti olarak artık hayvanlara karşı adil davranmamız gerektiğini hatırlatmak istiyorum.

21.Yüzyıldayız. Ezberlerden kurtulun: #DeneyeHayır

KAYNAKLAR:

American Humane Education Society, Vivisection. Five Hundred Dollar Prize Essays

AWI, The Animal Dealers-Evidence of Abuse of Animals in the Commercial Trade 1952-1997

  1. Guerrini, Experimenting with Humans and Animals

Cobbe, Frances Power & Bryan, Benjamin, Vivisection in America

  1. Fleming, Vivisection
  2. Öztürk&Ö. Elçioğlu, Osmanlı Devleti’nde Anatomi Çalışmaları Üzerinde Bir Değerlendirme

N.H. Franco, Animal Experiments in Biomedical Research: A Historical Perspective,

  1. Singer, Hayvan Özgürleşmesi

American Humane Education Society, Vivisection. Five Hundred Dollar Prize Essays

 

 

 

Yağmur Özgür Güven

Kategori: Hafta Sonu