Dünya Otomobilsiz Kentler Günü kapsamında düzenlenen Süslü Kadınlar Bisiklet Turu, altıncı kez gerçekleştirildi. 15 bin kadın 60 ilde pedal çevirdi.
Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’nun fikir annesi Sema Gür, İzmir turundan tüm kadınlara el sallıyor
Dünya Otomobilsiz Kentler Günü kapsamında bisikletin günlük hayatın bir parçası olmasına dikkat çekilmek amacıyla düzenlenen Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’nun altıncısı, 23 Eylül Pazar günü Türkiye’nin pek çok il ve ilçesinde 15 bine yakın katılımcıyla eşzamanlı gerçekleşti.
5 sene önce İzmir’de öğretmenlik yapan Sema Gür’ün yaktığı meşale bu sene Milano’ya kadar sıçradı
Bundan 5 sene önce İzmir’de öğretmenlik yapan Sema Gür’ün fikri ile hayata geçen etkinlik, daha çok kadın bisikletçinin yollarda olmasına dikkat çekip farkındalık yaratmak üzere Ankara, İzmir, İstanbul, Isparta, Giresun, Diyarbakır, Konya, Kırıkkale, Malatya gibi Türkiye’nin 60’dan fazla il ve ilçesinin yanı sıra bu sene Milano, İsviçre ve Köln’de de aynı anda düzenlendi.
Süslü Kadınlar Bisiklet Turu organizasyonun ilk günden bu yana içinde olan Pınar Pinzuti ise Milano’da basın açıklamasını okuyor
İstanbul’da 350’ye yakın kadın Caddebostan sahilde buluşarak Göztepe Özgürlük Parkı’na kadar pedal çevirdi.
Süslü Kadınlar Bisiklet Turu 2018 Türkiye güzergahları
Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’na Hollanda Kraliyet Havayolları KLM de bisiklet desteği verdi.
Süslü Kadınlar Bisiklet Turu hakkında
Süslü Kadınlar Bisiklet Turu etkinliği ilk kez 2013 yılında Dünya Otomobilsiz Kentler Günü etkinliği olarak İzmir Alsancak’ta düzenlendi.
2015’te 10 kentte, 2016’da 27 kentte, 2017’de 50 kentte yapıldı.
Etkinliğin manifestosunda şu ifadelere yer veriliyor:
Kentlerin yollarını egzoz dumanı kokusu değil, parfüm kokusu saracak. Yaptır saçları, sür parfümünü, giy kokoş elbiseni, tak şalını, sür rujunu-ojeni, giy topuklunu; sadece kendini mi süsleyeceksin? Hayııır… Bisikletini de süsle, çık yollara…”Tura Katılım Koşulları:
Greenpeace Endonezya aktivistleri yağmur ormanlarını yok eden kirli palm yağı üretimine karşı Wilmar’ın palm yağı rafinerisinde eylem yaptı.
30 Greenpeace aktivisti, Colgate, Mondelez, Nestlé and Unilever gibi markaların tedarikçisi olan dünyanın en büyük palm yağı üreticisi Wilmar International’ı protesto etti.
Bir grup aktivist palm yağını taşıyan bir tanker gemisinin çapa zincirine tırmandı ve hareket etmesini engelledi.
Diğer aktivistler ise rafinerinin depolama tanklarına iplerle tırmanarak “kirli” yazdı.
Geçtiğimiz günlerde Greenpeace, dünyanın en büyük markalarının 3 yıldan kısa bir süre içerisinde palm yağı üretimi için neredeyse İstanbul büyüklüğünde yağmur ormanını katlettiklerini ortaya çıkardığına dair bir rapor yayınlamıştı.
“Yağmur Ormanları için Geri Sayım” adlı raporda 25 büyük palm yağı üreticisinin neden olduğu orman tahribatı incelenmişti.
Raporda şu veriler dikkat çekmişti:
-25 palm yağı üreticisi 2015’ten bugüne 130 bin hektar yağmur ormanını yok etti.
-Bu ormansızlaşmanın yüzde 40’ı Endonezya’nın Papua bölgesinde gerçekleşti. Papua, palm yağı endüstrisinin “keşfi”nden önce dünyada biyoçeşitliliğin en zengin olduğu bölgelerden biriydi.
-Dünyaca bilinen 12 büyük firma ürünlerinde kullandıkları palm yağını, tahribata neden olan palm yağı üreticilerinden temin ediyor. Bu markalar arasında Colgate-Palmolive, General Mills, Hershey, Kellogg’s, Kraft Heinz, L’Oreal, Mars, Mondelez, Nestlé, PepsiCo, Reckitt Benckiser ve Unilever bulunuyor.
-Son 16 yılda Bornea orangutanlarının yarısı yağmur ormanlarındaki tahribat nedeniyle yok oldu. Küresel çapta tehlike altındaki 193 tür palm yağı üretiminin tehdidi altında.
-Endonezya’da 1990-2015 yılları arasında yaklaşık 24 milyon hektarlık yağmur ormanı yok edildi.
-Harvard ve Columbia Üniversiteleri’nin gerçekleştirdiği araştırmalar 2015’te Endonezya yağmur ormanlarında çıkan yangınlar nedeniyle 100 bin prematüre ölümü yaşandığını hesapladı. Dünya Bankası’na göre bu felaketlerin toplam maliyeti 16 milyar dolar.
Palm yağı ya da diğer adıyla palmiye yağı, palmiye meyvesinden edilen bir yarı katı bitkisel yağdır. Palmiye yağı ağırlıklı olarak makina yağı ve dizel veya biyodizel üretiminde kullanılırken Nutella başta olmak üzere birçok gıda ürünün içerisinde yer alıyor.
Almanya’da, dizel yakıtla çalışan trenlerin çevreye verdiği zararın önüne geçmek için geliştirilen sıfır emisyonlu hidrojen yakıt hücreli ‘çevre dostu’ trenler seferlerine başladı.
Bu trenler ilk olarak ülkenin kuzeyindeki Aşağı Saksonya bölgesindeki 100 kilometrelik bölgeye hizmet veriyor.
Alman teknoloji şirketi Siemens’in yarısını satın aldığı Fransız tren rayları ekipman üreticisi Alstom şirketi tarafından geliştirilen hidrojen yakıt hücreli tren, diğerlerine oranla daha sessiz olma özelliğine sahip. Bu tren saatte 140 kilometre hıza çıkabiliyor. Bu trenler hiç yakıt ikmali yapmadan 600 mil gidebiliyor.
Trenin ihtiyaç duyduğu hidrojen yakıtı trenin sefer yaptığı yol üstündeki istasyonda gaz şeklinde muhafaza ediliyor.
https://www.youtube.com/watch?v=ZdckV94O55c
Dünyada ilk kez Almanya’da denenen bu trenin orta vadede seri üretimi yapılacak ve Alstom şirketi, değeri 81 milyon euro olan 14 yakıt hücresi treni daha yapacak. Şu an için daha pahalıya mal olan bu trenler, yakıt tüketimi açısından diğerlerine oranla daha az bir maliyetle hizmet veriyor.
Fransa, 2022 yılına kadar bu trenleri hizmete sokmayı planlıyor.
İngiltere ve Kanada daha temiz ve daha yeşil bir gelecek yanında tüketicinin enerji tüketimini daha iyi kontrol edebilmesini sağlayacak yenilikçi fikirler için ortak fon oluşturdu.
Ortak zorluğun, elektrikli araçlar, akıllı cihazlar ve enerji depolamada enerji ihtiyacının karşılanabilmesi için yeni bir yol sunabilecek projeler için iş planları bulmak olduğu bu alana iki ülke 11 milyon sterlinden fazla (yaklaşık 14.5 milyon dolar) finansman sağlayacak.
İki ülke aynı zamanda Güçlendirilen Geçmiş Kömür İttifakı çerçevesinde 2025 yılına kadar kömür kullanımını durdurma çabalarını da yoğunlaştıracak.
Bunlara ek olarak, 2030 yılına kadar temiz enerji sektöründe kadınlara eşit ücret, liderlik ve fırsatlar için hükümet ve işletmeler bazında çalışmalar yürüten 2030 Eşitlik Kampanyası’nı da onayladılar.
İngiltere’nin daha akıllı ve daha esnek bir şebekeyle arz ve talebi dengeleyerek 2050’ye kadar 40 milyar sterline kadar tasarruf etme potansiyeline sahip olduğunu kaydeden Enerji ve Temiz Büyüme Bakanı Claire Perry bunun bu hedefe ulaşmalarında yardımcı olurken tüketiciler için de daha ucuz ve daha temiz enerji sağlayacağını ifade etti.
Dünyanın neresinden tutsak da bir iyilikte bulunsak?
Hayvanlar mı yoksa insanlar mı? Dezavantajlılardan mı başlasak yoksa ancak ulaşılabilir olanlardan mı?
İyi Şeylerserisi, habitatını paylaştığı canlılara farkındalık geliştirmiş, iyiliği bir ucundan tutmuşların seslerini duyurmak üzere Yeşil Gazete’de devam ediyor – Sima Ertem
**
Üzerimize hafif bir battaniye çekmeye ihtiyaç duyduğumuz, yakında dolaplardan yorganları indireceğimiz günlere gelmiş bulunuyoruz. Hani sokakta yürürken şu nefesimizden çıkan buharlarla oyun oynayıp, eve varınca bir çorba kaynatıp içimizi ısıtabileceğimiz günler…
Kapısını kapadığımızda bize ait bir yuvamızın olması, yorgun bir günün akşamında sıcacık bir yemeği mideye indirebilmemiz ne kadar da olağan şeyler, değil mi?
İyi Şeyler’de bu kez, tüm gücünü sokakta yaşayanlar için kullanan ‘Çorbada Tuzun Olsun’ var. Derneğin çalışmaları, planları ve sokakta yanından geçip giderken hikayelerini hiç öğrenemediğimiz evsizlerle ilgili sorularımızı Dernek Başkanı Ahmet Türker’e sorduk.
Ahmet Türker: Çorbada Tuzun Olsun’un hikayesi, Eyüp Bölgesi’ndeki bir evsize çorba vermemizle başladı. Halen gönüllümüz olan bir abimiz ve arkadaşları, bir gece yarısı evlerine dönerken yol kenarında bir evsiz görüyorlar. Hemen bir kafeden çorba alıp ikram ediyorlar. Ayrıldıktan sonra yarın akşam ne yapacak diye konuşmaya başlıyorlar. Bu düşüncelerle, bir süre akşamları çorba ikram etmeye devam ediyorlar. Fakat her akşam dağıtıldığı için maliyet artıyor tabi ki. Çözüm olarak Beyoğlu Bölgesi’nde çeşitli kurumların mutfaklarını çorba pişirmek için kullanmaya başlıyoruz.
Çorbada Tuzun Olsun Derneği Başkanı Ahmet Türker
Devamında farkındalık yaratabilmek ve katılımı arttırabilmek için sosyal medyada çağrılar yapmaya başlıyoruz. #CorbadaTuzunOlsun sloganıyla büyük kitlelere ulaşıyoruz. İnisiyatif olarak sürdürdüğümüz hikayemizde, evsizlik sorununa dair köklü çözümler üretmek adına kurumsallaşıyoruz.
Sima Ertem: Ne kadar zamandır aralıksız devam ediyor dağıtımlar ve bir seferde kaç evsize dokunabiliyor? Türkiye’nin nerelerinde iyilik yapıyor Çorbada Tuzun Olsun?
Ahmet Türker: 4 senedir aralıksız dağıtıyoruz. Bunun ilk 2 senesi inisiyatif dönemi, son 2 senesi ise dernek süreci.
Çorbada Tuzun Olsun gıda dağıtımlarını haftanın her günü Beyoğlu’nda, haftanın bir günü Beşiktaş’ta yaparken, son 1,5 sene içerisinde temel insani yardım (giyecek ve erzak) İstanbul’un 9 ilçesinde faaliyet göstermiştir.
Teşvik ve bilgilendirme ile İstanbul’un dışında 5 ilde evsizlere çorba dağıtılması ve evsizler hakkında çalışmalar yapılması konusunda vesile olmuştur.
Beyoğlu’ndaki bir akşamlık dağıtımda ortalama 120-150 arasında evsiz ile iletişim kuruyoruz. Beşiktaş’taki dağıtımımızda ise 40-60 arasında evsiz ile bir araya geliyoruz.
Sima Ertem: Açıkçası sizin sokakta yaşayanlar için sıcacık çorba dağıtımı yaptığınızdan haberim vardı sadece. Kafamda döndürüp duruyordum; onların karnını doyurmak harika ama yeniden bir ev ve hayat sahibi olmaları için de destek verilebilse keşke, diye. Biraz araştırmaya başlayınca, sokakta yaşayanların karınlarını doyurmanın ötesinde, onlara istihdam ve barınma sağlamak için de çalışmalarınız olduğunu öğrendim. Biraz bahseder misiniz?
Ahmet Türker: Çorba ve kıyafet gibi insani yardım dağıtımları bizim enstrümanlarımız. Kuruluş misyonumuz; evsiz dezavantajlı grubunu iletişim ve ilişki kurarak topluma geri kazanmak. Bu noktada evsiz dezavantajlı grubunun topluma geri kazanımı kapsamında rehabilite olmaları için bağımlılık terapileri ve sosyal travma terapilerine yönlendiriyoruz. Geçtiğimiz sene 9 ay Üsküdar bölgesinde Erdemliler Dayanışması Derneği ile evsizlere sosyal travma atölyeleri yaptık ve evsizleri geri kazandırdık.
Sağlık sorunları konusunda evsizlerin hastanelerde yok sayılmaması için refakatçi oluyor, onları zor anlarında yalnız bırakmamaya çalışıyoruz. Diş ve ağız sağlığı konusunda 1,5 senedir bir diş hekimi gönüllümüzün muayenehanesinde diş çekimlerini gerçekleştirdik. Şu an klinik ve kurumsal diş merkezleri ile anlaşma yaparak ileri diş tedavileri konusunda sponsorluk iş birliği kurmaya çalışıyoruz.
İstihdam konusunda evsizleri iş gücüne kazandırabilmek konusunda bize sponsorluk yapan şirket ve kurumlarla rehabilite düzeyi normal olan evsizleri işgücüne kazandırmaya çalışıyoruz. Barındırabileceğimiz bir alanımız yok fakat barınabilecekleri yerlere evsizlerin barındırılması konusunda destek olmaya çalışıyoruz. Yeni bir model geliştirdik ve buna kısmen başladık. Fakat bu modelin uygulanması adına hukuk merkezleri, sağlık merkezleri, iş yerlerine (istihdam) ve barındırılabilmeleri için kısa süreli sponsorluklara bağışçılara ihtiyacımız var.
Sima Ertem: Seneler içinde ne çok kişiye dokunmuş, ne çok anı biriktirmişsinizdir. Evsiz insanlarla ilgili algı ve yargılarımızı değiştirecek birkaç tatlı hikâye paylaşır mısınız bizimle?
Ahmet Türker: Evsizler sosyal travmalı da olsa dağıtımlarımızda sıklıkla tok olduğundan, bir diğeri için ekmek veya çorba almayanları görüyoruz. Bir diğeri daha çok üşüdüğü için kıyafet hakkını bir diğerine devredenler de olabiliyor. Tacize maruz kalmamak için çeşmede erkek kılığında kalan kadın da gördük, 8 dil bilen ve anadili gibi İngilizce konuşan da. Yeşilçam oyuncusu da gördük, profesör de veya eski işadamları da. Sosyal travmalarla kaybolmaya başlamış, toplumdan kopmuşlar.
Bir keresinde geçen seneki dağıtımlarda bir evsiz bir başka evsiz tarafından darp edilmişti. Ciğerinde ve midesinde yaralanma, kaburga ve burnunda kırık vardı. Çorba dağıtımı sırasında kendisini bulduk acil hastaneye götürdük. Saatlerce süren ölüm riskinin ardından, daha sonra normal bir odaya alındı. Gönüllü kadrolarımızın geneli öğrencidir. Geçen sene final haftalarına denk gelmesine rağmen 10 gün boyunca hastaneden çıkana kadar nöbetleşerek başında bekledik. Daha sonra onun bir yerde barındırılmasını sağladık. Alkolü ve bağımlılıklarını bırakmıştı. Ailesinin yanına dönmüştü.
Sima Ertem: Peki nasıl yerle bir olabiliyor insanın hayatı bu kadar?
Ahmet Türker: Hiç belli olmuyor. Karısını trafik kazasında kaybedip depresyona giren ve bu dönemde tüm şirketlerini kaybeden de var, ailesiyle küsüp onlarla konuşmamak uğruna sokakta yitip gidenler de. Tüm olanaksızlıklar ve keşmekeşlikler içerisinde belki bir umut kapısı bulurum diyerek İstanbul’a gelip sokağa düşenler de.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir saha araştırmasına göre bugün evsizlerin yüzde 60 küsurunun bir ailesi var. Fakat onlarla küs oldukları için sokakta yaşar hale gelmişler. Geri kalan yüzde içerisinde geçici evsizlik yaşayanlar da var. Hepimiz evsiz kalabiliriz ve belki bizim bugün el uzattığımız insanların bizlere el uzatabileceğini unutmayalım.
Sima Ertem: Peki nasıl yerle bir olabiliyor insanın hayatı bu kadar? Anlattığınız hikayelere bakılırsa, hepimizin başına benzer şeyler her an gelebilirmiş gibi duruyor.
Ahmet Türker: Hepimizin başına geliyor da zaten. Çoğumuz geçici de olsa evsizlik yaşamışızdır. Çok basit sebeplerle sokakta sabahlamak zorunda kalmışızdır. Bu basit sebepler bazen bir bakmışsınız sizi sokağa adapte eder hale gelmiş.
Bu konuda ilk başta toplumun en küçük ve en önemli birliğini kazandıran aile kurumu başta olmak üzere, sosyal ilişkilerimizin güçlü olabileceği bir toplumu inşa etmeye başlamalıyız.
Sima Ertem: Tamam karamsarlığı hemen kışkışlayalım, yapılabileceklere bakalım. Bunca proje ve hayali gerçekleştirmek için ne gibi desteklere ihtiyacınız var? Maddi, manevi, bürokratik… Yanınızda kimleri görmek istiyorsunuz?
Ahmet Türker: Şu an en çok ihtiyacımız olan hastaneler, sağlık, psikoloji ve bağımlılık klinikleri. Hukukçular, gönüllü olup sorumluluk alabilecek emekliler. Evsizliği ortadan kaldırabilecek kanunları yapabilecek siyasetçiler ve evsizlerin hizmetlerden yararlanabilmesi konusunda destek olabilecek bürokratlar.
Yeni programımızda işe sokacağımız evsizlerin 3 ay boyunca ekonomik ilişkileri kurana kadar barındırılacakları alanlara sponsorluk edebilecek kurumlara ihtiyacımız var. İş sağlayacak şirketlere, ve bu konuda daha ileri seviye çalışmamızı sağlayabilecek gönüllü insan kaynakları uzmanlarına ihtiyacımız var.
Sima Ertem: Bunca iyiliği, profesyonel bir şekilde senelerdir devam ettirmeye çalışırken karşılaştığınız zorluklar da olmuştur muhakkak. O insanların yüzlerini her akşam güldürmeye devam edebilmek için nelerin, ne şekilde üstesinden gelmek zorunda kaldınız?
Ahmet Türker: Sosyal girişimci olarak bizim işimiz sosyal sorunları bir süreliğine idare ederken bir yandan sosyal çözümleri üretmek ve hayata geçirebilmek. En büyük zorluğumuz Türkiye’de sivil toplumun gelişmemiş olması ve ciddi bir yozlaşının, güven kaybının olması. Toplum olarak organize şekilde yardım etmeyi bilmiyoruz.
Toplumda gönüllülük kavramı gönlüne göre tercihte bulunmak sanılıyor. Halbuki gönüllülük sosyal değer üretmek için sevelim sevmeyelim bir sorumluluğu alarak yerine getirmek ve çözümün parçası olmak demektir. İyiliği bulunulan eylemde bir sonuçla ilişkilendirmek yerine “niyet önemli” gibi varsayımlarla keyfi ve kişisel hareket eden insanlar da çok uğraştırıyor. İdeolojik bagajlarını ve kafasında yarattıkları ütopyaları hayata geçirebileceğini sanan insanlar olabiliyor. Dışarıda işçisine, patronuna, komşusuna veya dostuna kötü davranan insanların günah çıkarmak için geldiğini de görebiliyoruz ya da sosyal çevresi veya sosyal statüsü olmayan insanların kendine sosyal statü elde etmeye çalıştığını da.
Zaman içerisinde bu bize nitelikli olmanın önemini gösterdi. Bu yüzden tıpkı Akut gibi Maya Vakfıgibi gönüllü eğitimi odaklı hareket etmeyi hedefliyoruz. Bunun için bir eğitim planı üzerine çalışıyoruz. Önce kendi gönüllülerimize daha sonra diğer sivil toplum alanında faaliyet gösteren insanlara eğitimler vermeyi ve sivil toplumun gelişmesini sağlamak istiyoruz.
Birleşmiş Milletler’in de yıllardır söylediği gibi dünyadaki gelişmiş veya gelişmekte olan tüm ülkelerin kalkınabilmesi veya istikrarı için gönüllülük en önemli kaynak. Sivil toplumun ve sosyal sorumluluk alanlarının gelişmesi gerek. Dünyadaki artan nüfus ile, her geçen gün çoğalan ve bir sarmal halini alan sosyal sorunları sadece hayırseverlikle bitiremeyiz. Sosyal girişimlerin artması ve sosyal girişimin resmi olarak zemininin oluşması ve sosyal girişimci insanların yetiştirilmesi gerek.
Çorbada Tuzun Olsun’a destek olmak isteyenler…
Sima Ertem: Gönüllülük konusunu biraz detaylandıralım. Çorbada Tuzun Olsun’a gönüllü olmak isteyenler, hangi alanlarda size destek olabilirler?
Ahmet Türker: Herkesin uzmanlığına, çevresine, yetkinliklerine ve enerjisine ihtiyacımız var.
Kimse “ben ne yapabilirim ki” demesin. Gerçekten bir şeyleri değiştirebilmek için önce kendi algısını değiştirebilmesi, yenilikçi ve kararlı olması yeterli.
Sima Ertem: Gönüllülükte süreklilik sizin için ne kadar önemli? Yani 1 kez çorba dağıtımına katılıp bir daha ofise uğramayan gönüllülere de kapınız açık mıdır?
Ahmet Türker: Tabi ki. Zaten birkaç kere gelenler sadece çorba dağıtımına katılabiliyorlar. Kemik ekibe girerek faaliyetlerde sorumluluk alabilmek için düzenli katılım ve yeterlilik kazanılması gerek.
Sima Ertem: Peki gönüllülük başvurusu için sizinle nasıl iletişime geçsinler?
Ahmet Türker: Web sitemiz tekrar yayına girecek bu ay içerisinde, başvurular oradan olacak. O zamana kadar dernek ofisimize gelerek veya bize [email protected]’a e-posta atarak başvuruda bulunabilirler.
‘Yelek, kurduğumuz güven ilişkimizde bir sembol aracı’
Sima Ertem: İstanbul dışında ikamet edenler size nasıl destek olabilir?
Ahmet Türker: Bağış yaparak, bizi çevreleriyle paylaşarak, sosyal medya hesaplarımızda bizimle etkileşim kurup bizim daha fazla insana ulaşmamızı sağlayarak destek olabilirler. Etraflarındaki kurumları bize yönlendirebilirler.
Sima Ertem: Sosyal medyada bolca fosforlu yeleklerinizle karşılaşıyoruz. Gönüllülerinize yelek giydirmenizin sebebi nedir?
Ahmet Türker: Evsizler bizi bu yelekle tanıyorlar. Bazı evsizler birebir bizi sokakta tanımasa bile yelekleri görür görmez bizi tanımaya başlayabiliyor. Yelek, kurduğumuz güven ilişkimizde bir sembol aracı.
Çorbada Tuzun Olsun kuralları
Sima Ertem:Aslında bu yelek gibi, derneğiniz ve gönüllülerinin uyması gereken birtakım başka kurallarınız var. Dilencilere ve geç saatlerde çocuklara dağıtım yapılmaması gibi ilginç maddeler de var listede. Bunlar seneler içindeki deneyimlerinizin bir getirisi mi? Özellikle hangi konulara dikkat ediyorsunuz? Gönüllüler bu kurallardan da haberdar olarak ulaşsınlar size.
Ahmet Türker: Dilencilikle mücadele ediyoruz. Dilenciliği bitirmek adına Kaymakamlık ve Bakanlığın ciddi çalışmaları var. Fakat toplum olarak öyle bir fon kaynağı yaratıyoruz ki dilencilikten vazgeçemiyor insanlar. Dilencilik için çocuk kaçırandan, kendi çocuğunun haklarını ihlal edecek kadar duyarsızlaşmış insanlara bir kapı oluyor.
Fotoğraf çekimine, evsizlerin kimliklerinin kayıt altına alınması ve bir yerlerde paylaşılmaması konusuna ciddi hassasiyet gösteriyoruz. Hak ihlalinde bulunmamak adına.
Giyim ve kuşama dikkat ediyoruz. Erkek veya kadın kısa, dar şeyler giymiyoruz. İletişim kurabilmek ve odaklarını oluşturabilmek adına sade giyiniyoruz.
Saha tecrübesi olmayan veya uzman olmayan gönüllülerin evsizlerle ileri düzeyde iletişim kurmasına izin vermiyoruz. Evsizlerle bireysel ilişki kurmuyoruz. Kurumdışı hareket etmiyoruz.
Kendi aramızda siyaset, ideoloji, inanç, felsefe konuşulmasına izin vermiyoruz. Futbol bile ayrıştırabilme veya empoze edebilme riski taşıdığı için konuşmuyoruz.
Dağıtımlarda sigara içmiyoruz. Para veya söz vermiyoruz. Dağıtılacak gereçler dışında hiçbir şey dağıtmıyoruz. Söz vermiyoruz çünkü sözleri yerine getiremediğimizde dezavantajlı bireylerle güven ilişkimiz zarar görebiliyor. Aynı zamanda bu onlarda ciddi daha travma ilerlemesine sebep olabiliyor.
Sokakta çalışan çocuklara yemek vermiyoruz. Sokakta o saatte olmaları için bahane oluşturacak koşulları sağlamamamız gerekiyor. Sokakta kaldığını bildiğimiz ve emin olduğumuz çocuklarla ilişki ve iletişim kurmak, onları da kazandırabilme faaliyetlerinde bulunabilmek için onlara çorba veriyoruz.
Sima Ertem: Son olarak, sizin de takipte olduğunuz iyi şeyler, iyi insanlar kimler?
Ahmet Türker: Derneğimizde düzenli gönüllülük yapan Yeşim Ceren Bozoğlu ve Bulut Reyhanoğlu var. Karanlıkta Diyalog ve Sessizlikte Diyalog var. Maya Vakfı, Akut, Ahtapot Gönüllüleri ve Erdemliler Dayanışması Derneği var.
***
Ahmet Türker’e ve tüm dernek çalışanlarına, sokaklara yaydıkları bu iyileştirici dalga için teşekkürler!
Çorbada Tuzun Olsun Derneği’ni incelemek, çalışmalarından haberdar olup aralarına katılmak için onlara aşağıda listelediğimiz sosyal medya adresleri üzerinden ulaşabilirsiniz.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Başlanmamış projelerin askıya alınacağı” söylemini hatırlatan Milliyet yazarı Yaman Törüner Kanal İstanbul ile ilgili bir iddia ortaya attı.
Törüner, “Devam eden projelerden finansman koşulları uygun olanlar için daha uzun zamana yayılmış iş planları oluşturulacak. Başta Kanal İstanbul olmak üzere büyük altyapı projelerinin hepsinin 3 yıl için geçici olarak durdurulacağı anlaşılıyor” dedi.
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın perşembe günü açıkladığı 3 yıllık ekonomi planının olumlu tedbirlerle dolu olduğunu ifade eden Yaman Törüner, ancak unutulan veya eksik bırakılan konuların olduğunu ifade etti.
Törüner, Milliyet’te yayımlanan köşe yazısında Yeni Ekonomi Programı’nda önemli bulduğu konuları maddeler halinde şöyle aktardı:
-Sıkı para ve maliye politikaları sürdürülecek ve bunların eşgüdümü sağlanacak. Bu önemli bir vaat. Suriye ile savaşın sürdüğü bir ortamda gerçekleştirilebilirse önemli bir başarı sayılır.
-Kamuda kaynakların verimli kullanılması, maliyetlerin ve harcamaların azaltılması sağlanacak. Bu vaat de çok önemli.
-Faiz dışı fazlanın milli gelire oranı program dönemi boyunca artarak 2021 yılında yüzde 1.3’e ulaşacak. Bu vaat bütçe disiplininden sapılmayacağı anlamına geliyor.
-İhalesi yapılmamış ve ihalesi yapılmış ancak başlanmamış projeler askıya alınacak. Devam eden projelerden finansman koşulları uygun olanlar için yeni ve daha uzun zamana yayılmış iş planları oluşturulacak. Başta Kanal İstanbul olmak üzere büyük altyapı projelerinin hepsinin 3 yıl için geçici olarak durdurulacağı anlaşılıyor.
-Mega-altyapı projeleri doğrudan yabancı yatırım yoluyla uluslararası finansman ile hayata geçirilecek. İşte bu gerekli olmayan bir karar. Bu çeşit projeler de 3 yıl için durdurulmalı idi.
-Bankaların güncel mali yapılarını ve aktif kalitelerini tespit etmek için mali bünye değerlendirme çalışmaları yapılacak. Çok yerinde bir karar. Politik yönü ağır basan içinde bulunduğumuz kriz, bu tedbir alınmaz ise likidite krizine dönüşür ve bazı bankalar ile şirketleri de arkasından sürükler. Bankaların tahsil edilemeyen borçları için gecikmeden çare bulmak gerekiyor. Bu konuda Merkez Bankası’na da görev düşüyor.
-Ekonomimizin yabancı tasarruflara bağımlılığını kalıcı olarak azaltacak ve cari açığın milli gelire oranını yüzde 3’ün altına düşürecek ihracat, turizm ve sanayi ürünlerinde yerlileştirmeye dayalı bir ekonomik dönüşümün temelleri atılacaktır. Benim bu tedbirden anladığım, ekonomik kalkınmada artık inşaat yerine sanayi üretimine önem verilmeye başlanacağı biçimindedir. Böyle ise faydalı bir tedbir. Ancak mevcut gayrimenkul stokunun nasıl eritileceği konusunda programda ayağı yere basan bir tedbir göremedim.
-Liyakat ve performans odaklı insan kaynağı yönetimiyle kurumlara güven artırılacak. Sadakatten liyakate geçiş çok önemli.
-Kira artış oranına dair üst sınır üretici değil tüketici fiyatlarına göre belirlenecek. Oysa, ekonomilerde bazen üretici bazen de tüketici fiyat endeksleri yüksek çıkar. Kiraların TL olarak alınmasını desteklerim. Ancak kira artışının tüketici fiyat endeksine bağlanması kapitalist sistemin özüne aykırıdır. Serbestiyi azaltır ve yabancıları ürkütür. Bu konuya hiç değinilmemeli idi.
-Nakdi ve vergisel teşvikler başta olmak üzere tüm teşvik mekanizmaları gözden geçirilerek bütüncül, sade ve etkin hale getirilecek. Yerinde bir tedbir.
Yanıyoruz. Ormanlarımız yanıyor. Hem de her geçen gün daha da şiddetlenerek, bir öncekinden daha fazla insan-hayvan canına, doğa tahribatına mal olarak.
Gezegen çapında sorunu kavramak, yerelde durum tespiti yapmak, kimlikler işin içine girdiğinde orman yangınlarına karşı tavırda değişim oluyor mu (bknz. Dersim Yangınları) araştırmak , uzmanlara danışmak ve en nihayetinde dosya konusunun bittiği an itibarı ile kapsamlı bir #OrmanDosyası içerik dizgesini önünüze sunmaktır ana gayemiz.
Bu hafta dosya kapsamında dünyadan örnekler ile orman yangınlarına karşı mücadele yöntemleri, sivil toplum kuruluşlarının çalışma üsullerini aktarmaya çalışacağız.
***
Olağandışı büyük orman yangınları 2015 yılında Alaska ve Endonezya’yı sarstı. Ertesi yıl Kanada, Kaliforniya ve İspanya kontrolsüz alevler tarafından harap edildi. 2017 yılında, Şili’deki yangınlarda geniş bölgeler tahrip oldu, Portekiz’deki ölümcül alevler düzinelerce can aldı.
Son kırk yılda orman yangınlarının sıklığı arttı, yaktığı alanlar genişledi ve yangınlar daha uzun sürmeye başladı. Orman yangını sezonu son 40 yılda evrensel olarak eskiye nazaran daha uzun bir süreye yayıldı. İklim değişikliğinin bu artışta etkisi olduğunu gösteren çok iyi belgelenmiş bilimsel kanıtlar var. Sera etkisi ile sera gazı emisyonları, küresel sıcaklığın artmasına ve iklimin değişmesine neden olmaktadır. Bu, orman yangınlarının olasılığını arttırır.1
HÜKÜMET VE DEVLET POLİTİKALARI
Avrupa Birliği
AB ormanlarının yangınlara karşı korunması üzerine mevzuat:
Yunanistan’daki yıkıcı orman yangınları ve Eylül 2007’de Birleşik Krallık’taki büyük çaplı sel baskını sonrasında, Avrupa Parlamentosu (EP), doğal afetler konusunda, korumalı ve yetkili olmayan alanlarda yasadışı inşaat uygulamasını kınayan bir kararı kabul etti.
Avrupa’daki orman yangınlarının nedenleri Şubat 2008’de bir yayınlandı. Rapor, Portekiz ve Yunanistan’daki örnek olaylara dayanarak Güney Avrupa’daki orman yangınları hakkında bilgi veriyor. Orman yangınlarının nedenlerini değerlendirip ve önerilerde bulunuyor.
Kanada Orman Yangınları Stratejisi
Kanada’da son 30 yılda artan orman yangınları üzerine Kanada Orman Bakanları Konseyi (Canadian Council of Forest Ministers), gerekli önlemlerin alınması için bir rapor hazırladı (Kanada Orman Yangınları Stratejisi)
Uluslararası Orman Yangını Önleme Ve Yönetimi Çalıştayı (1-3 Kasım 2017)
Hindistan’daki orman yangınlarının yarattığı sorunlarla baş edebilmek üzere Çevre, Orman ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve World Bank, 1-3 Kasım 2017 tarihlerinde Orman Yangını Önleme ve Yönetimi konulu uluslararası bir çalıştay düzenledi. Çalıştayda, Hindistan hükümet yetkilileri, Avustralya, Belarus, Kanada, Meksika, Nepal, Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen araştırmacılar ve uzmanlar, Birleşmiş Milletlerin Gıda ve Tarım Örgütü temsilcileri bulundu. Bu çalıştay, Hindistan’ın orman yangınlarının zorluğuyla başa çıkmak için sağlam bir strateji geliştirmesine yardımcı olacak bilgi alışverişi için bir fırsat niteliğindeydi. Aynı zamanda Hindistan eyaletlerinin birbirleriyle ve dünya çapındaki ülkelerle faydalı uygulamaları paylaşmaları ve diğer ülkelerden bir şeyler öğrenmeleri için bir fırsattı.
Meksika Orman Yangınıyla Baş Etme Programı
Meksika’nın orman yangını programı 70 yıldan beri aktif. Fakat bu programın ve verilen mücadelenin zayıf kaldığı ve kurumsal işbirliğinin yetersiz olduğuna karar veren hükümet, 2013’te ormancılık politikasında reform yaptı.
Öncelikle orman yangınlarının ekolojik rolü ve bazı bölgelerde doğanın yenilenmesine katkısının olduğu da göz önünde bulundurularak yangınların tamamıyla yok edilmesi değil, bir yangın yönetme politikası oluşturmak hedeflendi. Ardından yangın yönetiminde iki temel sütun güçlendirildi: hükümetin üç kademesi ve geniş çaplı sivil katılım.
Yazının devamında yeni politika değişiminden sonra yapılan şeyler ve nelerin başarıldığı anlatılıyor.
Pakistan – IUCN, International Union For Conservation Of Nature
IUCN (Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği), Pakistan’da orman yangını kontrol sistemi kurulması için yardım ediyor. Sistem, IUCN’in yürüttüğü Sustainable Forest Management (Sürdürülebilir Orman Yönetimi) adlı projenin bir parçası olarak, iğne yapraklı ağaçların bulunduğu ormanlarda çıkabilecek yangınları kontrol etmeye yardım amacıyla kuruldu. Proje, GEF-UNDP (Küresel Çevre Fonu-Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) fonuyla destekleniyor ve Pakistan Hükümeti İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından uygulanıyor. Bu proje kapsamında itfaiye ekiplerine çeştli yangın söndürme ekipmanları tedarik ediliyor.
Kamboçya
AFP (Asia Forest Partnership) toplantısı. Asya ülkelerinin devlet yetkilileri ve çeşitli organizasyonların katılımıyla gerçekleşmiş.
Kamboçya’da orman yangınlarının sebepleri ve alınması gereken önlemler sıralanmış.
Bu derleme çeviri Aylin Gülüm, Emir Gürsoy ve Enise Küçük tarafından hazırlanmıştır.
Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde yer alan Flormar kozmetik firmasında sendikalaştıkları gerekçesiyle işten çıkarılan çoğu kadın 132 işçinin 15 Mayıs’tan bu yana fabrika önünde sürdürdükleri eylem bugün 134. gününe girdi.
Fabrika önünde eylem yapan kadınlardan Zuhal Ertaş işten çıkarılmadan önce yeterli güvenlik önlemi olmadan çalıştıklarını söyledi.
Ertaş, “Tedbirler alınıyordu. Ama yapılan tedbirler çok iyi olmuyordu. Biz de yapılan bu haksızlıklar ve para sıkıntılarından kaynaklı sendikalı olmaya karar verdik. Sendikalı olunca da bizi işten çıkarttılar. O günden bu yana da burada direniş alanındayız” dedi.
“Seçim döneminde herkes söz verdi, hiçbiri yerine getirilmedi”
9 yıl boyunca Flormar’da çalıştıktan sonra işten çıkarılan Sultan Kılıç ise seçim döneminde herkesin gelip sözler verdiğini, sonrasında ise hiçbirinin yerine getirilmediğini vurgulayarak, “Yine biz bize kaldık. Direnenler ve direnmek isteyenler haklarını alsınlar. Bırakmasınlar. Çünkü bu haktır ve çocuklarımızın geleceğidir. Onlara daha iyi bir yaşam vermek için haklarını savunsunlar” açıklamasında bulundu.
Erzurum Büyükşehir Belediyesi, 2 ilçede yapımını gerçekleştirdiği toplam 4,9 megavatlık güneş enerji santrallerinin kurulumunun tamamlanmasıyla enerji maliyetlerini “sıfıra” indirecek.
Belediyeden yapılan yazılı açıklamada görüşlerine yer verilen Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Sekmen, yılın büyük bir bölümü güneş alan kente “GES”lerin muhakkak olması gerektiğini düşündüklerini ifade ederek, kendi elektriklerini üretmek için projenin yapıldığını kaydetti.
Projenin hayata geçirilmesiyle kente önemli bir adımın atılacağını belirten Sekmen, şunları kaydetti:
“Fen İşleri Daire Başkanlığı Enerji ve Aydınlatma Şube Müdürlüğümüz tarafından Aziziye ilçemizin Ilıca Mahallesi Dağlar mevkisinde 2,4 megavat Yakutiye ilçemizin Yerlisu Mahallesi Susuzlar mevkisinde inşa ettiğimiz 2,5 megavat gücündeki GES’lerin yapımı sürüyor. GES’lerimiz yıl sonunda tamamlanmış olacak. Toplamda 4,9 megavat olarak projelendirilen bu santraller üretime geçtiğinde güneş panellerine güneş ışınları doğru açıda ve yoğunlukta geldiği zaman maksimum üretilen güçle 5,88 megavat güneş enerjisinden elektrik üretilebilecek. Santraller tamamlandığında Büyükşehir Belediyesi kendi elektriğini de kendisi üretmiş olacak.”
Birkaç arkadaşla yaz sonu tatiline çıkmıştık. Akşamın birinde bir konuya gelip takıldık: bizim kuşağın iyice yaşlandığı şu yıllarda, dünya iyiye mi gidiyor, kötüye mi? Hiçbirimiz, güvenle, “iyiye gidiyor” diyemedik. Aramızdan pek “iyimser” çıkmadı da, “az kötümserler” ile “çok kötümserler” olarak ayrıştık.
Şimdi, kadim âdettir: insanlar yaşlandıkça dünyanın bozulduğuna inanırlar. Sahiden bozulmuş mudur? Yukarıdaki kategoriden “az kötümserler” sınıfına giriyorum ben. Belki onun uzantısı olarak, “sahiden bozulduğu”na inanmıyorum. Ama hayat değişiyor, dünyada yenilikler oluyor. Yaşlanan kişi ise başka koşullarda, başka bir atmosferde doğup büyümüş, o atmosferin değerlerine göre yetişmiş. İleri yaşında, bunlardan bazılarının kaybolduğunu görüyor; bir de, kendisinin tanımadığı birtakım yeni âdetlerin yayıldığını gözlemliyor. Bunların ikisine de, ayrı ayrı sinirleniyor. Genel durumu, “dünya bozuldu” diyerek açıklıyor, kendisi için anlaşılır hale getiriyor.
Peki, birlikte tatile çıkmış bizler de bu anlattığım “huysuz ihtiyarlar”dan mıydık? Bir hareket yapınca belimize ağrı girdiği için mi “dünya bozuldu” diyorduk? Böyle olduğunu sanmıyorum. Dünyada gerçekten birçok şey kötüye gidiyor ve biz de bunu her Allah’ın günü seyrediyoruz.
Biliyorum, tabii biliyorum: “huysuz ihtiyarlar” dediklerim, bizden öncekiler, hepsi şikâyetlerinin gerçek ve haklı temellere dayandığına inanıyorlardı. Umarım bizim kuşağın endişeleri de onlarınkiler kadar nesneldir; ama öyle olduğunu sanmıyorum.
Bizim bu ülkedeki yakınmalar genellikle gençlerin yaşlılara yeteri kadar saygı göstermediği gibi konularda yoğunlaşmıştır. Bu, bence, başlı başına bir iyileşme, çünkü “saygı” diye beklenen adamakıllı abartılı, kişiliğin gelişmesini engelleyici bir şey.
Bir “Kıyamet” nosyonu hep olagelmiştir. “Dünyanın sonu”… Bu inancın ağırlığını giderici Mehdi, Mesih hikâyeleri de vardır. Ama Kıyamet Yecüc’le Mecüc’ün görünmesi gibi “olay”larla bağlantılı anlatılır; kutuplardaki buzulların erimesi ya da ozon tabakasının seyrelmesi gibi olgularla değil.
İşin kötüsü, buzulların erimesini ya da ozon tabakasının delinmesini engellemek üzere yeryüzünde belirecek bir Mehdi de yok. Bunları önleyecek olan gene biz insanlarız. Ama biz insanlar bunları önleyecek şeyler yapmakta mıyız?
“Biz insanlar” arasında epey yekûn tutan Amerika adlı ülkede insanlar Donald Trump adında bir adamı Başkan seçiyorlar. Bu Donald Trump da, iklim değişmesinin, küresel ısınmanın uydurma şeyler olduğunu söylüyor ve andığım olaylara yol açtığı söylenen (bilim adamları tarafından söylenen) eylemlere hız veriyor. Paris Anlaşması’nı reddediyor!
Trump ve Amerika boyları bosları gereği zarar verince çok zarar veriyorlar ama zarar veren bir tek onlar yok. Herkes “kalkınma”, “büyüme” gibi kutsallaştırılmış kılıf-kavramlar çerçevesinde harıl harıl benzer şeyler yapmakta. Bu arada Türkiye de doğaya zarar vermekte (Hes’leriyle, “imar planları”yla, örneğin Okluk Koyu’nda Cumhurbaşkanı Sarayı gibi “proje”leriyle) gitgide artan bir ivme kazanmış durumda.
Gelgelelim, “dünya iyiye mi gidiyor, kötüye mi?” sorusuna karamsar cevap vermenin tek nedeni değil doğanın tahribatı. Bu başlı başına çok büyük bir kaygı vesilesi; günden güne yaklaşıyor ve kendini hissettiriyor. Ama dünyada politikanın gidişi de insanın yüzünü güldürecek bir manzara göstermekten uzak. Demin Trump’a ekolojik bağlamda değindim. Ne var ki Trump’ın tek kusuru ekolojik vurdumduymazlığı değil. Siyasi bir âfet olarak sonsuz marifetleri var.
Ve burada da yalnız değil. “Seçilmiş diktatörler” çağını yaşamaktayız. Klasik liberal demokrasinin kurduğu, çağlar boyunca yerleştirdiği kurumları, örneğin evrensel seçim kurumunu kullanarak iktidar organlarını ele geçiriyor ve sonra bu organları liberal demokrasiyi dünyadan silmek üzere seferber ediyorlar. Bunu Orban yapıyor, Erdoğan yapıyor, Netanyahu yapıyor. Ama bunu yapan onları da Macaristan, Türkiye ve İsrail halkları seçiyor – bilmem kaçıncı kere. Ve daha bilmem kaç ülkede bu anlattığım şeyin benzerleri yapılıyor.
Bu da, Türkçe’nin “alan memnun, satan memnun” deyimine uygun bir durum. Öyleyse yapacak bir şey de yok.
Amma velâkin, “siyaset” dediğimiz şey, “demokrasi”, “yönetişim”, “alan” ile “satan”dan ibaret değil. Her zaman “memnun olmayan” bir kesim de var. Sözkonusu diktatörler onların varlığından –doğal olarak– hoşnut değil. Çünkü onlar, “oy çokluğu’nun “toplumun iradesi” olmadığını anlamıyor, anlamak istemiyorlar. Belirli bir “seçim sistemi”ne göre (bizde olduğu gibi) yüzde otuzlarda oy almak bir partiyi iktidar yapmaya yetebilir. Ama o yüzde otuzu almış iktidarın toplumun yüzde yüzüymüş gibi davranma hakkı yoktur. Aslında yüzde birin savunduğu bir insanî demokratik ilkeyi de çiğnemeye hakkı yoktur. Ama bunu anlatmanın ve kabul ettirmenin imkânı yok – dünyanın büyük kısmını yönetmekte olan siyasî önderlere.
Yani, dünya tarihinin şu aşamasında, demokrasiyi genişletecek, yaygınlaştıracak yerde, kısmak ve kısıtlamakla meşgulüz. Bu yönelimin ne zaman bir duvara toslayacağı belli değil; içimizdeki “daha karamsarlar”a göre, herhangi bir zamanda bir yere toslayıp toslamayacağı da belli değil.
Bu seferlik olumsuz bulduğum yönelişleri ön plana çıkararak yazdım. Bundan sonrakinde, nelerden umudum olduğunu anlatmaya çalışayım.