Ana Sayfa Blog Sayfa 2720

Vize’de kil ocağına geçit yok: Köylüler halkı bilgilendirme toplantısını yaptırmadı

Kırklareli ili Vize ilçesi Soğucak köyünde yapılması planlanan Limak Çimento Sanayi ve Ticaret A.Ş. Trakya Şubesi tarafından yapılması planlanan “84848 (ER:3119332) Ruhsat Numaralı I-B Grubu Çimento Kili Ocağı” projesinin halkı bilgilendirme toplantısı köy halkının projeye karşı olması nedeniyle yapılamadı.

Soğucak, Doğanca ve Pazarlı köyleri arasında açılması planlanan kil ocağı için halkı bilgilendirme toplantısı yapmak isteyen kurum yetkilileri toplantı mahalline giremeden, toplantı başlatılamadan, tutanak da tutamadan köyden ayrılmak zorunda kaldılar.

Köylüler, “Bahse konu faaliyet alanı olarak belirtilen çimento kil ocağının geçimimizi sağladığımız,  yaşadığımız doğal ve sosyal yaşam alanlarımızın, ormanlarımızın olduğu, su kaynaklarımızın bulunduğu yerlerde inşa edilmesini istemiyoruz” diyerek halkı bilgilendirme toplantısına Soğucak köyünde yaşayanların yanı sıra  faaliyetten etkilenen ee etkilenecek olan, Vize ilçesi ve köylerinde yaşayanların da projeye karşı olduklarını belirttiler.

Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Göksal Çidem de yaşanan gelişmeyi twitter hesabından, “Kırklareli Vize Soğucak köyünde ÇED Halkı bilgilendirme toplantısı yapılamadı. Köylünün ısrrarlı ve yoğun protestosu sonucu Yetkililer toplantı mahalline giremediler. Köyden ayrıldılar.” sözleri ile duyurdu.

Konuya dair gazetemize açıklama da yapan Çidem, “Bizler  bölgede yaşayanlar olarak, Madencilik Şirketlerinin çevre hakkından sonra,  yaşam hakkımızı da yok etmesini istemiyoruz. Madencilik faaliyetleri başlamadan önce Soğucak köyü kaynakları 27 köyün su ihtiyacını karşılamakta iken, günümüzde sadece 1-2 köyün su ihtiyacını karşılamaktadır. Patlatmalı madencilik sonucu tarım ve hayvancılık ile geçinen köyler üretim faaliyetleri azalmış, geçimde acze düşmüşlerdir.” dedi.

Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Göksal Çidem sözlerini şöyle sürdürdü:

“Köylerin son kalan doğal yaşam alanları ile birlikte hayvancılık ve su kaynakları yok olacak, sosyal yaşam bitecektir.

Çevre mevzuatına göre proje değerlendirilmesinde “halkın katılımı” ilkesi esastır. Uluslararası Çevre Koruma Sözleşmelerine göre Halkın istemediği hiçbir projeye hiçbir yatırıma izin ve onay verilemez.

Bizler aşağıda imzası bulunan bölgede yaşayanlar, Muhtarlar,  Dernek, Oda,  temsilcileri olarak bölgemizde yapılmak istenen bu madencilik faaliyeti   bilime, hukuka ve mevzuata aykırıdır diyoruz.

Danıştay 6, Dairesi 2013/9178 sayılı kararı ile iptal ettiği  1/100,000 ÇDP’da, biriside  “bölgenin en hassas ve ciddi ölçüde zarar görmüş su ve toprak kaynaklarının korunması ve sağlıklaştırılması”  gerektiği hükmedilmiştir.

Anayasa madde 56’ya göre ([1]), “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak, çevre kirlenmesini önlemek, devletin yükümlüğü, vatandaşların ise ödevidir.” insanların, hayvanların, kuşların, bitkilerin, çiçeklerin, böceklerin, balıkların yaşadığı çevrenin bozulmasına,  sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkının ihlal edilmesine neticede “sağlık hakkı”, “çevre hakkı” nın özü nedeni ile Anayasa’nın 17,maddesinde düzenlenen “yaşam hakkı ”’na aykırılık oluşacaktır. Anayasanın 17. maddesinin birinci fıkrasında ; “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” denilmektedir.

Çevre düzeni planlarına, Anayasamızın ilgili maddelerine, Çevre Kanununa, ÇED yönetmeliğine ve mevzuata aykırılık teşkil eden projenin Çed Yönetmeliği Madde 6 – (4)’e göre, “Bu Yönetmelik hükümlerine göre karar tesis   edilmeden önce, projenin gerçekleştirilmesinin mevzuat bakımından uygun olmadığının tespiti halinde, aşamasına bakılmaksızın süreç sonlandırılır.”Hükmünün uygulanmasını talep ediyoruz.

Bölgede faaliyette olan bir çok Kalker Ocağı   ve Kırma Eleme Tesislerinin    yarattığı olumsuz etkileri yaşarken ve gözlemlerken, yenilerinin ilave edilmesi doğal ve sosyal yaşamı yok edeceği açıktır.

Soğucak: Istrancaların en önemli su kaynakları ve ormanlarına sahip köy

Soğucak, Istrancaların en önemli su kaynaklarına ve ormanlarına sahip bir köy. Pazarlı ise Eski İstanbul’a su sağlayan 1653 yıllık dünyanın en uzun su ikmal sisteminin başlangıç noktası. Proje yürütücüsü İTÜ’den Prof. Dr. Derya Maktav ve Edinburgh Üniversitesi’nden Prof. Dr. James Crow’a göre bu, üzerinde mühendislik harikası 40 kemer bulunan dünyanın yeni harikasının keşfi.

Istrancalar’dan başlayarak İstanbul’a ulaşan 450 kilometrelik sistem Antik çağda muazzam bir hidrolik mühendisliği temsil ediyor ve dünya kültür mirası ilan edileceğine kuşku duyulmayan bir noktada, onlarca kil ve kalker ocağı açılmış ve açılması planlanıyor. Geçmişe, bugüne, ormana, toprağa, suya sahip çıkıp korumazsak geleceğe ne bırakacağız..?

Bizler Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi ve bileşeni olduğumuz Trakya Platformu olarak yaşamı savunan üreten köylümüze dün olduğu gibi, bugün ve yarın  her şart ve koşulda, her yerde her zaman destek olmaya devam edeceğiz.

Soğucak, Pazarlı ve Doğanca köy muhtarlıklarına gösterdiği duyarlılık ve kararlılıktan dolayı teşekkür ediyoruz.”

 

(Yeşil Gazete)

Çatı üstü mikro GES’lerden proje onay bedeli alınmayacak

Çatı üstü mikro güneş enerji santralleri (GES) ile ilgili yeni bir düzenlemeye gidildi.

10 kilovata kadar olan çatı ve cephe uygulamalı güneş enerjisi kurulumlarında proje onay işlem ücreti alınmayacak.

TEDAŞ Genel Müdürlüğü Yatırımlar İzleme Daire Başkanlığı Proje ve Kabul Müdürlüğü’nün TEDAŞ Anadolu Yakası Bölge Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıya göre, yetkilerinde olan yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı çatı ve cephe uygulamalı 10 kilovata kadar (10 kilovat dahil) üretim tesislerinin proje onay işlemleri için herhangi bir bedel alınmayacak. Bu tesislerin kabul işlemleri için 50 lira hizmet satış bedeli alınacak.

 

(Enerji Günlüğü)

Bakırköy Botanik Parkı’ndaki “oturma odasına” yurttaşlardan tepki

2013 Haziran ayında dönemin Belediye Başkanı Ateş Ünal Erzen tarafından E-5 Karayolu’nun kenarındaki 90 bin metrekarelik alana yapılan Bakırköy Botanik Parkı, yeşil alana yapılmaya başlanan özel oturma köşesiyle yurttaşların tepkisini çekti.

Selvi Sarıtaç’ın Yaşam Gazetesi’nde çıkan haberine göre, yeşil alan üzerinde yapımına başlanan oturma köşesinin hangi amaçla yapıldığı tartışmalara yol açtı.

Yurttaşlar, Bakırköy Belediye Başkanı Bülent Kerimoğlu’nun, parkı gezerek göreve geldiği zamanki haliyle, şimdi halini değerlendirmesini istedi.

Açıldığı dönemde yaşlı ve engelli ziyaretçiler için golf arabalarının ücretsiz olarak temin edilerek gezilebildiği Botanik Park’ta, parkı gezmeye gelen vatandaşların araçlarını ücretsiz park edebileceği otoparkın da özel bir şirket tarafından kullanılması ve vale hizmeti verilmesi de tepki çekti.

 

(Yaşam Gazetesi)

Dersim’e geç ulaşan yanıt: Yangın söndürüldü

Yanıyoruz. Ormanlarımız yanıyor. Hem de her geçen gün daha da şiddetlenerek, bir öncekinden daha fazla insan-hayvan canına, doğa tahribatına mal olarak.

Sivil Sayfalar ve Yeşil Gazete ortaklığında bu soruna el atalım, gündeme taşıyalım istedik.

Gezegen çapında sorunu kavramak, yerelde durum tespiti yapmak, kimlikler işin içine girdiğinde orman yangınlarına karşı tavırda değişim oluyor mu (bknz. Dersim Yangınları) araştırmak , uzmanlara danışmak ve en nihayetinde dosya konusunun bittiği an itibarı ile kapsamlı bir #OrmanDosyası içerik dizgesini önünüze sunmaktır ana gayemiz.

Seçil Türkkan, Dersim Baro Başkanı Barış Yıldırım‘a dersimde çıkan yangınları sordu.

***

Dersim’de yazın çıkan yangınlar bölge halkına göre askeri operasyonlar sırasında kullanılan mühimmattan kaynaklanıyor. Adını vermeyen bir orman çalışanı yetkili yerlere döşenmiş mayınlar nedeniyle bölgelere müdahale edemediklerini söylüyor. Valilik “Örtü altı yangınlar” diyor. Dersim Barosu, Orman Genel Müdürlüğü’nden yangına havadan müdahale etmesini talep ediyor, 22 gün sonra gelen yanıtta “Yangın söndürüldü” yazıyor. Baro Başkanı Barış Yıldırım “Sonuçta ortada bir yangın var, söndürmemek neden?” diye soruyor

Dersim Baro Başkanı Barış Yıldırım

Dersim’de ‘alışılan’ bir tablo haline gelen yazın çıkan yangınlar bölge halkının anlatımlarına göre askeri operasyonlar sürecinde kullanılan mühimmat kaynaklı çıkıyor. Buna karşın bölgede orman ile ilgili çalışan yetkililerden biri ise, örgüt tarafından toprak altına döşenmiş mayınlar yüzünden yangın çıktığında bölgeye giriş yapamadıklarını belirtiyor. Tunceli Valiliği ise açıklamasında bu iddiaya yer vermeden yangınların askeri operasyonlar nedeniyle çıktıklarını söyleyip,‘örtü altı’ yani düşük seviyeli yangın olarak niteliyor. Ama kamuoyuna garip gözüken tarafta, çıkan yangınlara gönüllüler müdahale ediyor.

Orman Genel Müdürlüğü’ne yangınlar esnasında Baro’nun yaptığıo başvuru yangına havadan müdahale edilmesini talep ediyor. Fakat Orman Genel Müdürlüğü kağıt işleriyle de geçen 22 gün sonunda yanıt veriyor: Yangın söndürülmüş.

Açıklamalara bakınca ortada bir yangın ve müdahale edilmeyen bölümler var. Tunceli Baro Başkanı Avukat Barış Yıldırım, 1936 yılında bile Dersim’de yürütülen ‘terörle mücadele’ operasyonları ormanlara zarar verilmemesi yönünde kesin hüküm olduğunu belirtiyor.  Yıldırım “Ortada bir yangın var, söndürmemek neden?” diyor. Baro, yangınlarla ilgili suç duyurusunda bulundu.

Seçil Türkkan: Dersim’in coğrafyasına, bitki türlerine dair ne söylersiniz?Bu alanda bir uzmanlığınız yok ama uzun yıllardır bu bölgede çalışıyorsunuz.

Barış Yıldırım: 2008 Mart ayından bu yana Dersim’in kültürel ve doğal mirasının korunması için hukuksal ve demokratik süreç yürütüyorum. İlk girişimim Munzur Vadisi Milli Parkı’nın 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak tespit ve tescil edilmesi için başlattığım hukuksal süreçtir. Türkiye’nin önemli bitki alanlarından biri de Munzur Havzası. Havzanın 42 bin hektarlık sahası 1971 yılında Munzur Vadisi Milli Parkı olarak ilan edildi. Bu havza içerisinde saptanmış 1.600 tür bitki bulunuyor. Bu türlerin yaklaşık yüzde 18’i endemik türler. Munzur Havzası’ndaki bitki türü sayısı örneğin Hollanda’dan daha fazla İngiltere’ye de neredeyse eşdeğerdir. Munzur Ekosistemi’nde Avrupanın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi’ne göre kesin koruma altında olan önemli türler bulunmaktadır.

Seçil Türkkan: Dersim’in coğrafyasını aslında Munzur’u tehdit eden Pembelik Barajı ile uzun süre uğraştınız. Şu anda son durum nedir?

Barış Yıldırım: Dersim coğrafyasında başta Munzur Vadisi Milli Parkı’nın temel kaynak değeri Munzur Çayı olmak üzere, Peri Çayı, Pülümür Çayı, Tagar Deresi, Karasu (Fırat) ve diğer akarsular üzerinde planlanan projelere karşı hukuksal süreç yürüttük, yürütüyoruz. Pembelik Barajı ve HES Projesi Malatya Elazığ Bingöl Tunceli 1/100.000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı Hükümleri gözardı edilerek hukuksuz şekilde kaçak olarak inşa edilen bir projeydi. Nitekim Elazığ 1. İdare Mahkemesi Proje’nin mühürlenerek durdurulması gerektiğini hüküm altına almıştı. Dosya halihazırda Danıştay’dadır.

Seçil Türkkan: Yaz aylarında Dersim’de ayrı zamanlarda pek çok yangın çıktı. Bunların tam sayısını söyleyebilir misiniz?

Barış Yıldırım: Pertek İlçesi’nden başlayarak, Hozat İlçesi Amutka-Boydaş Bölgesi, Merkez Dikenli Bölgesi, Merkez Eğriyamaç – Karşılar Bölgesi, Ovacık Garipuşağı Bölgesi, Merkez Gökçek Azizabdal Dağı Bölgesi dahil yangınlar meydana geldi.

Seçil Türkkan: Türkiye’de ortaya çıkan yangınların sebebi genel olarak ortaya çıkmıyor/çıkarılmıyor. Dersim’deki orman yangınlarının sebepleri hakkında sizin verebileceğiniz bir bilgi var mı?

Barış Yıldırım: Yangınlar genellikle askeri operasyon sürecinde kullanılan mühimmattan kaynaklı meydana geliyor. Yöre halkının anlatımları bu yönde. Nihai olarak idari ve adli soruşturmalar neticesinde durum hukuken açığa çıkarılmalıdır.

Ağustos ayında Dersim’de yangına gönüllüler müdahale etmiş ve Orman Genel Müdürlüğü yetkilileri ise “Müdahaleye yetkimiz yok” demişlerdi.

Seçil Türkkan: Yangınlar sırasında çok konuşulan şeylerden biri, yangını söndürmek üzere müdahale edilmediği yönündeydi. Gönüllü ekiplerin yangın söndürme çalışmalarına dair görüntüler ve açıklamalar da gördük. Siz bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz?  

Barış Yıldırım: Hozat İlçesi Amutka-Boydaş Bölgesi, Merkez Dikenli Bölgesi, Merkez Eğriyamaç – Karşılar Bölgesi, Ovacık Garipuşağı Bölgesi’nde bir süre devam eden yangınlara ilk günlerde müdahale için güvenlik gerekçesiyle izin verilmedi. Daha sonra verildi. Merkez Gökçek Azizabdal Dağı Bölgesi’nde yangın için  ise hiç bir surette bölgeye gidişe izin verilmedi.

Seçil Türkkan: Valiliğin “Örtü altı yangın” açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Barış Yıldırım: Baro olarak Orman Yangınları hakkında suç duyurusunda bulunduk. Anayasa’nın 169. maddesi uyarınca ormanların başat yangınlar olmak üzere her türlü tahribata karşı korunması esası var. Orman Kanunu’nun 69. maddesine göre de yangınlara derhal müdahale edilmelidir. Yangının çeşidinin yangın söndürme açısından bir önemi olduğunu düşünmüyoruz.

Seçil Türkkan: Bölgedeki bazı kaynaklar bu devam eden yangınlara askerlerin arazideki bir mayın tehlikesi nedeniyle müdahale edemediğini belirtiyor. Sizin gözlemleriniz neler?

Barış Yıldırım: Yukarıda belirttiğimiz gibi hukuken yangınlara derhal müdahale edilmelidir. Baro olarak da Orman Genel Müdürlüğü’ne başvuruda bulunarak (iki kez) havadan müdahale talebinde bulunduk.

Seçil Türkkan: Elinizde yok olan ormanlık alana dair istatistik var mı ya da böyle bir araştırma girişimi var mı?

Barış Yıldırım: Bilgi Edinme Hakkı Kanunu uyarınca başvuruda bulunduk yanıt bekliyoruz.

Seçil Türkkan: Bu yangınların bölge halkı üzerindeki etkisi nasıl oluyor?

Barış Yıldırım: Psikolojik olarak travma ürettiğini ve ağır strese yol açtığını ifade edebiliriz.

Seçil Türkkan: Tunceli Barosu’nun bu her yaz rutinleşen yangınlara dair bir girişimi var mı ya da olacak mı?

Barış Yıldırım: Suç duyurusunda bulunduk. Ayrıca iki kez Orman Genel Müdürlüğü’ne  havadan müdahale edilmesi talebiyle yazılı başvuruda bulunduk.

Bu içerik Sivil Sayfalar ve Yeşil Gazete işbirliği ile yayınlanmıştır

Röportaj: Seçil Türkkan

(Sivil Sayfalar, Yeşil Gazete)

Yayla ve meralar tehdit altında: “2 tahta çakıp imar affı başvurusunda bulunuyorlar”

Kaçak yapılaşmanın önünü açtığı için eleştirilen “imar affı” düzenlemesi fırsatçılar için yeni rant kapıları yarattı.

Rabia Yılmaz’ın Birgün’de çıkan haberine göre, Karadeniz’de yayla ve meralarda hızlı bir biçimde barakaların kurulduğu, fotoğraflarının çekildiği ve ‘imar affı’ kapsamına dahil olması için başvuruda bulunulduğu ortaya çıktı.

Ayder Yaylası, Rize

Karadeniz’deki yayla ve meralarda incelemelerde bulunan Çevre ve Ekoloji Hareketi’nden (ÇEHAV) avukat İbrahim Demirci, “Herkes büyük bir hızla ev yapıyor. Hatta evi bırakın 2-3 tahta çakıp ev gibi göstererek fotoğrafını çekiyor ve o şekilde imar affı başvurusunda bulunuyorlar. İnsanlar duvarını yapmadan tahtalarını çakıyor ve evini kuruyor. Düzenlemenin son tarihi olan 31 Ekim’e yetiştirmeye çalışıyorlar” dedi.

Olmayan eve “imar affı” başvurusu

Büyük kentlerde ise imar affı düzenlemesinde “farklı” şekilde faydalanılıyor. Herhangi bir resmin sisteme yüklenmesiyle, yapı belgesine sahip olunuyor. Ancak fotoğrafın çekildiği arazide ne bir yapı ne de bir bina söz konusu. Adres bilgileri doğru, ancak fotoğraf hiç ilgisi olmayan bir alandan yükleniyor.

 

(Birgün)

Kasım ayında yasalaşıyor: İnternette televizyon izleyen herkesin bilgileri RTÜK’e gidecek

RTÜK, internet üzerinden yapılan radyo ve TV yayınlarını denetim ve yaptırım kurallarına bağlayan yönetmelik taslağını görüşmek üzere dün toplandı.

Sinan Tartanoğlu’nun Cumhuriyet’te çıkan haberine göre, yaklaşık 4 buçuk saat süren toplantıda, internetten yapılan TV ve radyo yayınlarına geniş denetim ve sansür yetkisi getiren düzenleme oy çokluğu ile kabul edildi.

Yönetmeliğin ana amacı, televizyon kuruluşlarının internet üzerinden yaptığı yayınların RTÜK denetimine tabi tutulması. Ayrıca televizyonların internet üzerinden yapacakları yayın için de ayrıca lisans alması gerekecek.

Toplantıda; BTK uzmanları ile birlikte hazırlanan yönetmelikte yeni göze çarpan bir ayrıntı üst kurulun CHP’li üyelerinin itirazına neden oldu. İtiraza rağmen kabul edilen yönetmelik maddesine göre, ücreti karşılığında hizmet veren platform işletmecileri, abonelerine ilişkin her türlü bilgi ve belgeyi RTÜK’e iletmek zorunda.

Uygulama hayatımızda neleri değiştirecek?

Abone sayıları ve aboneliğe ilişkin her türlü bilgi rutin olarak her yılın sonunda iletilecek, ancak RTÜK her istediğinde bu bilgileri alabilecek. Böylece Netflix, Amazon Prime, BluTV, PuhuTV, Tivibu, Digitürk — Dilediğin Yerde, D-Smart Go, Turkcell TV+, Vodafone TV, FilBox gibi milyonlarca abonesi olan, bir dizisi en az 5 milyon kez izlenen, akıllı TV, tablet ve cep telefonu üzerinden toplam izlenme süresi ise milyonlarca saati bulan, İPTV olarak adlandırılan ‘online TV’ platformlarının aboneleri ile abonelik sözleşmesi üzerinden kurduğu ilişkiye dair tüm kişisel bilgiler RTÜK ve BTK’nın, dolaylı olarak da hükümetin elinde olacak.

Yönetmeliğe kabul yönünde oy veren bir başka RTÜK üyesi Doç. Dr. Hamit Ersoy, söz konusu yönetmeliğin yasal dayanağının Mart ayında yapılan yeni düzenlemeler olduğunu ve Avrupa Birliği (AB) direktiflerine uygun bir şekilde yapıldığını söylüyor.

Kasım ayında yasalaşacak

2011 yılından bu yana Adalet ve Kalkınma Partisi kontenjanından RTÜK üyesi olan Ersoy, “Ben RTÜK üyesi olmanın yanında AB’nin RTÜK’teki temas noktasıyım. AB, Görsel İşitsel Medya Hizmetleri Direktifi’nde yaptığı güncelleme ile isteğe bağlı yayın platformlarına denetim getiriyor. Bu, Kasım ayında yasalaşacak. Biz de aday ülke olarak bu direktifi uygulamak zorundayız. Biz onlardan erken yapıyoruz. Bu düzenleme AB tavsiyelerine uygun” dedi.

Üzerinde uzlaşmaya varılan ve önümüzdeki aylarda yasalaşması beklenen yeni düzenlemeler kapsamında, Netflix ve Amazon Prime gibi isteğe bağlı yayın hizmeti sunan platformların içeriklerinin en az yüzde 30’unun yerel içeriklerden oluşması şartı getiriliyor. Ayrıca gündüz vakti izlenebilen içeriklerde reklam sınırlaması ve çocuk programlarına dair bazı yeni düzenlemelerin de getirilmesi öngörülüyor.

 

(Cumhuriyet, BBC Türkçe)

Ufak tefek cankurtaranlıklar – Karin Karakaşlı

Bu yazı Gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

İnsan kendini yakalıyor bir noktada tabii… Çaktırmadan, sinsice bütün sosyal medya kullanım şeklimi değiştirmişim birkaç ay içinde. Elimden gelse hepsini kapatasım olduğundan. Twitter’da başta Almanya’dan olmak üzere pek çok yabancı kullanıcıyı izlemeye koyulmuşum; resim, müzik, sinema, Berlin tutkunları, mizah dolu varlıklar. Biri diğerini çağırmış olmalı. Instagram desen yine Shelrock, Benedict Cumberbatch, Londra, Berlin hesaplarıyla kaplanmış. Hani sadece ilgi alanı diye açıklamak yetse, bahsini etmeye değmez de ben malımı, yani kendimi bildiğimden bunların hepsinin adı aslında kısaca sığınak.

Kovuk arayışı

İnsan niye sığınmak ister? Güvende hissetmediğinden. Dış dünyayla uyumsuz kaldığından. Kendini unutmama korkusundan. İşte böyle şeyler belirliyor en çok hayatımı. Mevsimsiz bir kovuk arayışı.

O hesaplardan birinde sabah çift fotoğraflı bir paylaşım vardı. Direğe bağlı yeşil bir çocuk bisikleti ve o direğin biraz yakın çekim hali. Direğin üzerinde bahsi geçen yeşil bisiklet için “P-only” ibaresiyle özel bir çıkartma hazırlanmış. Paylaşan kişi şöyle diyor: “Oğlum geçen sene neredeyse her gün bisikletini bu elektrik direğine bağladı. Sabah, bu çıkartma belirdi ve hakikaten neşeye boğdu bizdi. İnsanlar nasıl da muhteşem olabiliyor. Her kim yaptıysa, çok teşekkür ederiz.”

Tanımadığım bir insanın bu küçücük paylaşımından güç buldum bugün. Benim gibi binlerce insan da. Düşünün, biri sizin bisikleti hep oraya bıraktığınızı görmüş, fark etmiş daha doğrusu ve size bir güzellik tasarlamış. Esprili ve sevgi dolu. Öylesine. Sevinesiniz ve gülesiniz diye.

Sebepsiz iyilik

Sebepsiz iyilik artık neredeyse şüphe uyandıran bir haslet. Bir çıkarın yoksa, niye kılını kıpırdatasın. Selamın bile hesapla verildiği bir çağda birinin bir başkası için koşulsuz, karşılıksız bir şey yapması mucizenin tanımına denk geliyor. Tuhaf ve acıklı ama böyle bu.

Ben de o insanlardanım. Sebepsiz iyilik, karşılıksız sevgi tayfasından. Sadece artık hayatta kalmak adına daha kamuflajlı hareket ediyorum. Daha kabuklu. Coğrafyam ve ona bağlı kaderim mecbur kıldı. Bazen daha azının yeterden fazla olduğunu hissettirirler. Tuhaf ve acıklı ama böyle bu.

Geçmiş olmasın diye

Sonra Almanya’dan bir paylaşım gördüm. Malum, Chemnitz’de bir Alman’ın iki mülteci tarafından bıçaklanarak öldürülmesini mülteci ve yabancı karşıtı aşırı sağcı siyasete malzeme kılan Almanya için Alternatif Partisi (AfD) ve bu konuda gereken duruşu almayan Anayasayı Koruma Teşkilâtı ve Federal İçişler Bakanlığı üzerinden büyük bir tartışma yürüyor. KeinVerblassen (SoldurmakYok) etiketiyle başlayan ve ülkenin Nazi geçmişini, yaşatılan faşist zulmü, ödenen bedelleri anımsatan hareket ülke genelinde Yahudi vatandaşların toplatılıp çalışma kamplarına gönderildikleri sokakların, bir zamanlar evleri, yurtları olan meskenlerin önündeki kaldırımlara çakılı pirinç levhaları parlatıyor. Bu eylemle birlikte devletleri tarafından ırkçı saikle bir günden ötekine yok edilmesi mübah ilan edilen insanların hikâyeleri yeniden gündeme geliyor.

Neyi unutmadığın ve bu uğurda ne yaptığın kıymetlidir. Sistematik kötülük ve faşizm bir kez daha popülist söylemlerle, yeni kılık ve gerekçelerle dünya çapında kol gezerken o küçücük adım çok şey ifade eder. Ben bunlara ufak tefek cankurtaranlıklar diyorum. Ancak çimdiğim için sahilde cankurtarana ihtiyacım olmadı. Genelde bazı dizilerin parlak, yapılı figürleri olarak kaldılar benim için. Ama günlük hayatta cankurtaranlara çok ihtiyaç var. İşte bunu tam iliğimde hissediyorum.

Susmak da cankurtaranlıktır yeri geldiğinde bilir misiniz? Zehirli atıklarını saçmamak, canına kıymış bir babayı, oğluna vicdan yükü olacak şekilde sorgulamamak. İntihar bir başına koca bir sözdür; onunla ne yaptığınıza bakarsınız ama intihar edeni yargılamak azıcık edep sahibiyseniz aklınıza gelmez. Diliniz varmaz. Bir susarsınız.

Ya da her an patlamaya hazır bomba gibi olan tribünleri ucuz, hamasi söylemlerle fitillemeye kalkmazsınız mesela. Kıraathane ağzı koca cümlelerinize azıcık çeki düzen verirsiniz. O ki size maalesef söz hakkı verilmiş bu zamanda; biraz sorumluluk hissedersiniz.

Ufak tefek cankurtaranlıklardan medet uman bir insanın naif cümleleri işte. Tedavülden kalkmış bir paranın eski zaman vakarı. Yine de birilerine iyi geliyorsa ne mutlu. Yine de birilerine anlamlı.

Bu umut da olmasa yaşanmıyor.

Bu yazı Gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

 

Karin Karakaşlı 

DSİ iş makineleri UNESCO kültür mirası listesinde bulunan Hevsel Bahçeleri’nde

Devlet Su İşleri (DSİ), Dünya Kültürel Miras listesinde bulunan 8 bin yıllık Hevsel Bahçeleri’nin tampon bölgesinde başlattığı ancak UNESCO’nun uyarısı ve kentteki sivil toplum örgütlerinin tepkisi üzerine durdurduğu sazlık ve bataklık ıslah çalışmasına yeniden başladı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca hazırlanan “Dicle Vadisi Rekreasyon Alanı” isimli projenin ilk etabı kapsamında Devlet Su İşleri’nin (DSİ) Dicle Vadisi’nde başlattığı sazlık ve bataklık ıslah çalışması, ağaç kıyımına dönüşünce tepkiler artmış çalışma durdurulmuştu. Birçok endemik türün bulunduğu bölgedeki ağaçların kesilmesiyle birlikte UNESCO’dan da uyarı gelmiş, kentteki sivil toplum kuruluşları da yoğun tepki göstermişti. DSİ, durdurduğu çalışmayı yeniden başlattı.

Mezopotamya Ajansı’ndan Lezgin Akdeniz’e konuşan  Hevsel Koruma Platformu üyesi ve Diyarbakır TMMOB İl Kordinasyon Kurulu Sekreteri Doğan Hatun, DSİ’nin iş makinelerinin koruma altına alınan Hevsel Bahçeleri’nin tampon alanında çalışma yaptığını ve Dünya Kültür Mirası Varlıkları için Etki Değerlendirmesi Raporu’nun hazırlanmadığını söyledi.

Hevsel Bahçeleri’nin DSİ’nin tehdidi altında olduğunu ifade eden Hatun, “DSİ’nin Silvan Köprüsünden Hevsel Bahçelerine doğru ilk birinci kilometresinde, sözde güzelleştirme, ıslah etme projesi tampon bölgesine giriyor. Tampon bir nevi belirlenen miras alanını koruma için bir settir. Bunun da korumasını devlete yükler. UNESCO burası için herhangi bir açıklama yapmaz, mücadele vermez. Sadece listesine alır ve bütün dünyaya duyurusunu yapar. Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçesi Dünya Miras Listesindedir. Korumasını devlet yapar. Devletin korumaması halinde bölgede zarar ve tahribatlar meydana gelirse sorgusuz sualsiz Kültürel Dünya Miras Listesinden çıkarılıyor” şeklinde konuştu.

Dicle nehrinin resmiyette nehir statüsünde olmadığını hatırlatan Hatun, “Dicle nehrinin resmi statüsüne niye kazandırılmadığını ve bundaki ısrarın ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Amaçları ıslah etmeyse, güzelleştirmeyse, gerçekten samimi bir şekilde bir şeyler yapılacaksa ilk olarak Dicle nehrinin nehir statüsüne kazandırılmasıdır. Köprünün yukarı kısmında kalan 30 kilometrelik alanda kum ocakları, bentler, setlerle 16 milyon metrakarelik bir alanı yerle bir etmişler. Suni göletlerle bataklığa dönüştürmüşler. Dicle nehrini önemsiyorlarsa orayı güzelleştirsinler. Nehir statüsü olsaydı her iki tarafından 50 metre boyunca kıyı koruma bandından dolayı bir kazma bile vurulamayacaktı. Kıyı koruma bandı üzerinde herhangi bir çalışma yapılamaz. UNESCO’ya, Hevsel Bahçesi ve Dicle Vadisine rağmen böyle bir proje yapamazsınız diyeceğiz. Gerekirse orada çadır kurup otururuz yine müsaade etmeyiz” ifadelerini kullandı.

 

(Mezopotamya Haber Ajansı, Yeni Yaşam Gazetesi)

Açıl Susam Açıl: Mardin kapılarını üçüncü kez ‘Masalcılar Buluşması’ için açıyor

Masalların şehri Mardin, 2-7 Ekim 2018 tarihleri arasında bir kere daha masallara ve masalcılara ev sahipliği yapıyor.

Mardin Müzesi Müdürlüğü tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen “Mardin Masalcılar Buluşması”nda müze eğitimi etkinlikleri kapsamında Mardin’in somut olmayan kültürel mirasının korunması ve tanıtılması amacıyla, Türkiye’deki geleneksel masal anlatıcıları bir kez daha Mardin’de buluşuyor.

Hikaye Anlatıcıları atölye çalışmaları gerçekleştirerek kentin sosyal alanları ve tarihi yapılarının yanı sıra kamu kurum ve kuruluşlarında masallar anlatacaklar.

Program kapsamında masallardan mahrum kalan büyükler ile masalsız büyümek zorunda kalan çocukların da masallar etrafında bir araya gelme imkanları bulunuyor.

Mardin Müzesi’nde, Mardin’in okullarında, evlerindede, damlarındada ve kentin sosyal alanlarında çocuklara ve yetişkinlere yönelik iki ayrı programdan oluşan Mardin Masalcılar Buluşması her yıl olduğu gibi bu sene de beş gün boyunca ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor.

Masal çemberleri etrafında sadece masalların konuşulacağı büyülü günlere konserler, paneller ve sergiler eşlik ediyor.

Mardim Müzesi’nden Masalcılar Buluşması’na dair yapılan çağrı da şöyle bir davet de var;

“İçlerine en güzel masalların fısıldanacağı eski Mardin evleri, avluları ve damları, kurulacak olan masal çemberlerine sizleri de bekliyor.“Sen kulak verirsen açılır masal kapısı…” diyor ve tüm Mardin halkını masallarla buluşmaya davet ediyoruz.”

 

[Kuşlar, Orman ve Ben] Memlekette şu masal işi nasıl buralara geldi anlatayım I

[Kuşlar, Orman ve Ben] Memlekette şu masal işi nasıl buralara geldi anlatayım II

Gönlüme düşen masalın hakikat kapısı

Bir varmış bir yokmuş: Masalcılar Mardin’de ikinci kez buluşuyor!

Damdan avluya düşen hikayeler: Mardin Masalcılar Buluşması

Bir güzelleme: Mardin Masalcılar Buluşması anısına

 

(Yeşil Gazete)

[Kamusal Bilim 3] İSKİ’nin su analizleri ne kadar güvenilir? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) her ay çeşitli su varlıklarından-kaynaklarından aldığı su örneklerinde insan ve çevre sağlığı için önem arzeden toksik kimyasal maddelerin analizini yapıyor.

İSKİ’nin analiz sonuçlarını internet sitesinde ilan edip, kamusal erişime açık kılması takdire şayan. Ülkemizdeki kamu kurumlarının yaptıkları faaliyetleri açık etmesi pek de alışık olmadığımız bir şey. Ama ortada gerçek bir bilgilendirme ya da şeffaflık durumu var mı yakından bakalım.

Aşağıda İSKİ’nin internet sitesinde görülebilecek bir su analiz raporu var.

Raporun sadece bir kısmını aldım; tamamı linkini açıp, Ağustos 2018 tarihli rapor seçilerek görüntülenebilir. Sitede yer alan raporlar incelediğinde İstanbul sularında bir kimyasal kirlilik sorunu olmadığı; kimyasal kirlilik parametreleri açısından Türk Standartları Enstitüsü’nün su standardına ya da uluslararası kurumların sularla ilgili kirlilik yönetmeliklerine aykırı bir durum olmadığı görülecek.

Peki gerçek durum bu mu?

Gelin Ağustos ayına ait raporu birlikte inceleyelim. Yanıt arayacağımız temel soru şu: İSKİ’nin yaptığı ve internet sitesinde paylaştığı analiz sonuçlarına ne kadar güvenebiliriz?  Bu soru ile bağlantılı bir başka soru da İSKİ’nin sunduğu su analiz raporlarının gerçek durumu ne kadar yansıttığı.

Yukarıda yer alan analiz sonuç raporunda parametre adını taşıyan ilk sütun su örneklerinde varlığı araştırılan kimyasal maddeleri belirtiyor. TS 266 (Türk Standartları Enstitüsü tarafından çıkarılan 266 numaralı su standardı), Dünya Sağlık Örgütü, EPA ve Avrupa Birliği başlığını taşıyan sütunlarda ise norm oluşturma yetkisine sahip bu kurumlar tarafından belirlenmiş suda bulunabilecek bir kimyasal maddenin aşmaması gereken üst sınır; yani maksimum kalıntı limiti değerleri var.

Maksimum kalıntı limiti nedir?

Maksimum kalıntı limiti bir kimyasal maddenin bir gıda ya da su örneğinde bulunabileceği miktara getirilen bir üst sınırdır. Bu sınırlar yasal mevzuatlarla belirlenir. Bir gıda ya da su örneğinde bulunması muhtemel bir toksik kimyasalın mevzuatta belirtilen yasal sınırları aşması durumunda sağlığa zarar vereceği, tüketilmemesi gerektiği kabul edilir. Örneğin sularda bulunacak arsenik kalıntılarının bir litre suda 10 mikrogramı geçmemesi istenir. Sulardaki arsenik kalıntıları için maksimum kalıntı limiti 10 mikrogramdır. Bu değerin aşılması durumunda o suyun içilmemesi gerekir.

Örneğin her dört kurum sularda arsenik için aşılmaması gereken kalıntı limiti değerini 0.01 miligram/litre olarak belirtmiş. Yani bir litre suda bulunabilecek maksimum arsenik miktarı 0.01 miligram olabilir. Mikrogram miligramın binde biridir ve 0.01 miligram aynı zamanda 10 mikrogram demektir. Bunu söylüyorum çünkü bazı analiz raporları mikrogram cinsinden de ifade edilebilir.

Analiz raporunda su örneklerinin alındığı Büyük Çekmece, İkitelli ve Kâğıthane gibi yerleşim yerlerini temsil eden sütunlar arsenik satırı ile kesiştirildiğinde ilgili yerleşim bölgesi için analiz sonucunda bulunan değere ulaşıyoruz. Örneğin arsenik için yapılan analizlerde Büyük Çekmece’den alınan su örneğinde tespit edilen arsenik miktarı 0.0007 mg/Litre olarak bulunmuş. Gerek TS 266’da ve gerekse diğer kurumlar tarafından arsenik için sudaki maksimum kalıntı limiti değeri litrede 0.01 miligram olarak belirtilmişti. Bu durumda analiz sonucunda bulunan 0.0007 miligram değeri maksimum kalıntı limiti değerini aşmadığı için Büyük Çekmece’den alınan su örneğinde arsenik açısından bir sorun olmadığı sonucuna varabiliriz.

Aynı akıl yürütmeyi raporda yer alan diğer kimyasal maddeler için de yapmak gerekir. Yapılan değerlendirme sonucunda tek bir analiz parametresi bile uygunsuz çıksa o suyun içilmemesi gerekir; ama raporlarda böyle bir duruma rastlamıyoruz.

Analiz onuçları güvenilir mi?

Bir laboratuvarın yaptığı analizlerin güvenilir olup olmadığını anlamanın birinci yolu laboratuvarın analitik çalışma verileri ile ilgili ayrıntıları bilmektir. Ülkemizde gıda, su, çevre analizleri yapan kamu kurumlarının bu konuda herhangi bir bilgi paylaşması ne yazık ki söz konusu değil.

Bir laboratuvarın analiz sonuçlarının güvenilirliğini etkileyen pek çok faktör var: Personel, uygun donanım, uygun çalışma koşullarının sağlanması, laboratuvar akreditasyonu, yurt içi ve yurt dışı yeterlilik testlerine katılım gibi.

Tespit limiti nedir?

Tespit limiti laboratuvarda yapılan bir analiz çalışmasında kullandığımız analiz yönteminin varlığını araştırdığımız kimyasal maddeyi tespit etme yeterliliği ile ilgili. Tespit limiti bir analiz yöntemi ile bir kimyasal maddenin tespit edebileceği en düşük miktarın ne olduğunu ifade eder. Örneğin sulardaki arsenik kalıntılarını tespit etmek için kullandığımız analiz yönteminin tespit limiti 1 litre su için 1 mikrogram olabilir. Bu durumda su örneğindeki arsenik kalıntıları 1 mikrogramın üzerinde ise kullandığımız analiz yöntemi o sudaki arsenik kalıntılarını saptayabilir demektir. Ama bir başka açıdan da analiz edilen sudaki arsenik kalıntısı miktarı 1 mikrogramdan daha azsa o zaman kullanılan analiz yöntemi ile arsenik kalıntıları tespit edilemeyecektir. Eğer 1 mikrogramdan daha az arsenik kalıntılarını tespit etmek gerekiyorsa daha hassas analiz yöntemleri kullanmak gerekecektir.

Bu yazıda bütün bu faktörlere değinme olanağımız yok. Amacımız bir yurttaş olarak İSKİ’nin yaptığı laboratuvar analizlerinin güvenilirliğini anlamak. Ancak İSKİ’nin sunduğu analiz raporu sonuçlarına bakarak yapılan analiz çalışmalarının güvenilir olduğunu, içme sularında bir sorun olmadığını söyleyebilir miyiz?

Söyleyemeyiz. Peki neden?

Yukarıdaki analiz raporunda analiz metodu ile ilgili detaylar yer almıyor. Hangi analiz cihazının kullanıldığı, analiz yönteminin tespit limitinin ne olduğu, analizlerin akredite bir laboratuvarda yapılıp yapılmadığı, eğer laboratuvar akreditasyonu varsa uluslararası yeterlilik testlerine katılım sağlanıp sağlanmadığı vb. gibi hususları bilmiyoruz.

Örneğin analiz cihazlarının gerekli bakım ve onarımlarının zamanında yapılmaması ya da kirlenme gibi çeşitli etkenler nedeniyle analiz yönteminin hassasiyeti azalır, kalibrasyonu bozulur ya da tespit limiti değişir. Gerekli düzeltmeler yapılmadığında hatalı sonuçlar alınması kaçınılmazdır.

Bu problemlerin üstesinden gelmenin en uygun yolu laboratuvar içerisinde iyi işleyen bir kalite sistemi kurmak ve laboratuvarı akredite etmektir. Akreditasyon özetle söylemek gerekirse bir laboratuvarda yapılan bütün faaliyetlerin dış denetime tabi tutulmasıdır. Prensip olarak denetçi kurumun bağımsız ve gerektiğinde laboratuvar faaliyetlerini askıya alabilecek bir pozisyonda olması esastır.

Akreditasyon yeterli mi?

Bir laboratuvarı akredite etmek zor değil. Dahası akredite bir laboratuvar da zaman içinde çalışmalarını gevşetebilir ya da savsaklayabilir. Bu gibi uygunsuz durumları bir yurttaş olarak anlamaksa çok zor. İşin içine girmek, yani direk laboratuvar çalışmalarına dâhil olarak ne yapıldığını –ya da yapılmadığını- yerinde görmek gerekiyor. Ama bunu yapmak da pek mümkün değil. Ancak bir laboratuvarın uluslararası yeterlilik testlerine katılıp katılmadığını ve eğer katıldıysa elde edilen sonuçların açıklanmasını talep etmek mümkün. Ve bu herkes tarafından da yapılabilir bir şey. Laboratuvar faaliyetlerinin düzgün yapılıp yapılmadığını anlamanın bir yolu budur.

Yeterlilik testlerinde bu konuda uzmanlaşmış, tercihen uluslararası bir kurumdan temin edilen analiz örneği çalışılır. Çalışmayı yapan laboratuvar örneğin içinde hangi kimyasal maddenin ne miktarda bulunduğunu bilmez. Çalışma sonrası sonuç raporu yeterlilik testini düzenleyen kuruma gönderilir. Testi düzenleyen kurum gelen sonuç raporundaki değerlere göre çalışma örneğindeki kimyasal maddelerin doğru tespit edilip edilemediğini değerlendirir.

Çalışma alanına giren konularda sık sık yeterlilik testlerine katılan ve geçer sonuç alan bir laboratuvarın yaptığı analizlere güven duyulabilir. Gerçi bu konuda da ülkemizde sorunlar var ama bu yazıda o sorunlara değinmeyeceğim.

Bu bilgiler ışığında İSKİ’nin su analiz raporlarında kullanılan analiz yöntemi; analiz yönteminin akredite olup olmadığı; laboratuvarın uluslararası yeterlilik testlerine katılıp katılmadığı, eğer katıldıysa ne sıklıkta katıldığı ve ne gibi sonuçlar alındığı gibi detaylara yer verilmediği sürece kamusal erişime açık kılınan analiz raporlarının bir güvenilirliği olmadığı söylenebilir.

Daha kritik bir mesele

İSKİ’nin sunduğu su analiz raporlarının gerçek durumu ne kadar yansıttığı konusunun da bir mesele olarak görülmesi gerektiğini söylemiştim. Analiz çalışmalarında sulara bulaşması muhtemel bütün kimyasal kirlilik etmenlerinin araştırılıp araştırılmadığı ile ilgili bir meseledir bu.

Su İşleri Genel Müdürlüğü, 2014 yılı sonunda tamamladığı bir çalışmayla Türkiye genelinde yeraltı ve yerüstü sularına bulaşması muhtemel bütün noktasal ve yayılı kaynaklı kirlilik etmenlerini belirlediğini açıkladı.

Kirletici kaynakların niteliğine göre su kirliliği noktasal kirlilik ve yayılı kirlilik olmak üzere iki farklı sınıfta inceleniyor. Noktasal kirlilik bir arıtım tesisi veya fabrika gibi belirli bir noktadan kaynaklanan kirliliği, yayılı kirlilik ise bir tarım havzası gibi belirli ve tek bir kaynağı olmayan, geniş bir sahadan ya da çeşitli noktalardan yayılan kirlilik etmenlerinin zamanla belli bir yerde birikmesi sonucu açığa çıkan kirliliği ifade ediyor.

2014 yılında açıklanan söz konusu çalışmada ülkemizde sulara bulaşması muhtemel 116 noktasal ve 133 yayılı kaynaklı olmak üzere 249 adet kimyasal kirletici tespit edildi.

Bu durumda İSKİ ne yapmalı?

Öncelikle ülkemizdeki endüstriyel, tarımsal, evsel çeşitli kaynaklardan sulara karışması muhtemel toplam 249 kimyasal kirleticinin kaç tanesinin İstanbul’daki yeraltı ve yerüstü sularına bulaşmasının muhtemel olduğunu tespit etmek gerekiyor. Sonra yapılan analiz çalışmalarının kapsamını sulara bulaşması muhtemel kimyasal kirlilik etmenlerinin tümünü tespit edecek şekilde genişletmek gerekiyor. Aslında sadece İstanbul için değil Türkiye genelinde her ilde yapılması gereken bir çalışma bu.

Sularda kirlilik izleme çalışmaları güvenilir kılınabilir mi?

Bu yazıda değerlendirmeye çalıştığımız İSKİ’nin Ağustos 2018 tarihli analiz raporunda 35 civarında kimyasal parametre için analiz çalışması yapıldığı görülebilir. Bu durumda akla şu soru gelmeli: Sulara bulaşması muhtemel 249 kimyasal madde varsa, bunların kaç tanesi İstanbul’daki sulara bulaşabilir ve acaba kaç tanesi için İSKİ bir analiz çalışması yapıyor?

Su analiz raporlarında analiz edilen kimyasal parametre sayısı 35 adet görünüyor; bu durumda sulara bulaşması muhtemel kimyasal maddelerin en az yüzde sekseninin analiz kapsamında yer almadığı söylenebilir. Dolayısıyla gerçekte ne boyutta bir kimyasal kirlilik var bilmiyoruz. Meseleye bu açıdan baktığımızda da İSKİ’nin yaptığı ve sonuçlarını ilan ettiği su analizlerinin güvenilir olmadığını, gerçek durumu yansıtmadığını söyleyebiliriz.

“Eyvah çeşmeden akan suyu da mı içemeyeceğiz!” diye soracak endişeli yurttaşlara burada dile getirilen her sorunun bir çözümü olduğunu söylemeliyim. Çeşmelerden akan su içilebilir olmalıdır. Suya erişim bir sosyal haktır. Kamu kurumlarının su varlıklarının kirlenmesini önlemesi, kirliliği periyodik çalışmalarla izlemesi asli görevlerinden biridir. Ve bütün bunlar yapılabilir şeylerdir.

Neden yapamıyoruz; bu sorunları neden çözemiyoruz sorusunun yanıtını ise içinde boğulduğumuz siyasal atmosferde aramalı.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Bülent Şık