Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) izleyicilerinin festival boyunca ellerinden düşürmeyecekleri, hangi filmlere gideceklerine defalarca okuyarak karar verecekleri, cümlelerin altını çizdikçe, yanına işaret koydukları filmle çakışan diğer salondaki gösterimi merak ettikçe, yeni tanıştıkları insanların kartvizitlerini içinde biriktirdikçe, filmde duydukları bir cümleyi not düştükçe açılacak sayfalarıyla festivalin beşinci yılına dair tüm detayları kütüphanelerinde özenle saklayacakları BIFED 2018 festival kataloğu yayınlandı.
Onun kadar merakla beklenen festival çantasıyla birlikte adaya adım atar atmaz festival ofisinden temin edilebilecek kitapçığın kapağında bu kez bir kuş var, açmış gökyüzünden kanatlarını…
Birbirlerinden uzaklarda ama aynı gökyüzü altında yaşanan çevre sorunlarının, alternatif yaşam ve temiz gıda arayışlarının, her şeye rağmen umutla devam etmenin yada küçük bir değişimin mucize gibi genişleyen halkalarıyla ilham olmasının ekoloji temalı belgesellerle perdeye yansıdığı festival beş yaşında. İlk yılından bu yana çevre belgeselleri konusunda uluslararası bir ağ olan Green Film Network ağına dahil olan BIFED, ekoloji temalı belgesel filmlerin üretimi, gösterimi ve ödüllendirilmesine bağımsız bir alan açmak amacıyla doğdu.
Bozcaada’nın yerel, küçük, yavaş, bağımsız festivali BIFED
Festival Yönetmeni Petra Holzer Özgüven, Yönetmen Yardımcısı Ergi İşbilen, Festival Koordinatörü Ethem Özgüven, Festival Başkanı Bozcaada Belediye Başkanı Hakan Can Yılmaz, çoğunluğu gönüllü ve kadınlardan oluşan genç ekibinin emeği ve özeniyle, ada halkının desteğiyle büyüyen BIFED, ‘yerel, küçük ve yavaş’ olarak anılmayı, tüketim değil üretim odaklı olmayı, dayanışmayı, paylaşımı, film başvurularının ve gösterimlerinin ücretsiz olmasını, küçücük bir adada dolu salonlarda yan yana gelen hikayelerin ve insanların değdiği hayatlardaki izini önemsiyor.
10 – 14 Ekim BIFED zamanı
10-14 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek festival için Bozcaada’ya gelecekler hem adanın üzerinden yaz kalabalığının çekildiği sokaklarıyla, yıl boyu festivali sabırsızlıkla bekleyen ada halkıyla, beş günde gösterilecek 50’ye yakın filmi Halk Eğitim Merkezi ve Salhane’de yönetmeniyle yan yana oturup izleme ve ardından sohbet etme ayrıcalığıyla ve adadaki destekçi işletmelerde indirimli konaklama imkanlarıyla karşılanacaklar.
Film gösterimleri ve etkinliklerle ‘yaşayan’ bir festival programı
İlginin her geçen yıl büyüdüğü Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’ne 56 ülkeden 250’yi aşkın film başvurusu geldi. BIFED 2018 jürisi, aralarından 11 filmi Uluslararası Yarışma Ödülü ve 7 filmi Gaia Öğrenci Ödülü finalisti olarak seçti. Bu yıl da finalist filmlerin yanı sıra doğa, endüstriyel ve organik tarım, tohum, iklim değişikliği, çöp, gıda, enerji, su, yerel halklar, kentleşme, mülteciler gibi konularda çekilen belgeseller, Panaroma kısmında gösterilecek.
Festival programında yer alan zeytinyağı tadım atölyesi, keçe atölyesi,deniz eriştelerinin toplanıp kağıt hamuruna dönüştürülmesiyle ada için yapılacak ekolojik kağıt üretimi, güvenli gıda konusunda söyleşi, Anka Atamer Çocuk Programı, Sinek Sekiz Kitapevi’nin ve Paraşüt Yayınları’nın kitap standı ve anlatacaklarıyla yine buluşturan, deneyim aktaran, gelenleri BIFED ruhunun parçası kılan bir festival yaşanacak.
Yeşil Gazete BIFED’te
BIFED‘i ilk yılından bu yana yakından takip eden Yeşil Gazete, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da basın sponsorlarından biri. Yeşil Gazete’den Alper Tolga Akkuş, Merve Damcı, Güneş Dermenci ve Ercüment Gürçay, söyleşiler, izlenimler ve BIFED programından canlı aktarımlarla festival boyunda Bozcaada’da olacaklar.
BIFED’te buluşmak dileğiyle
BIFED 2018’in finalist filmlerinin konularını sizin için derledik ki nasıl bir festival yaşanacağının, hangi ülkeleri ve hikayeleri adada buluşturacağının fotoğrafı canlanırken, en yalnız hissettiğimiz anlarda bile aslında yalnız olmadığımızı hatırlatsın. Uzak yaşamlardan haberdar olmanın, benzer his ve niyetteki farklı insanlarla bir adada karşılaşmanın, adalı bir festivalin beşinci yaşını kutlamanın, ruhunu anlamanın, sonbaharda adayı ve zamanı başka türlü yaşamanın ihtimali,
yolları umutla adaya çıkarsın.
5. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) 10 Ekim Çarşamba günü başlıyor.
14 Ekim Pazar gününe kadar devam edecek festivalin Uluslararası Yarışma ile Gaia Öğrenci Ödülleri kategorisinde yarışacak filmlerini sizlerle paylaşmak istedik.
Geçen sene olduğu gibi bu sene de Yeşil Gazete olarak BIFED’i yerinden takip edeceğiz.
BIFED’te buluşmak üzere
***
A SIX DOLLAR CUP OF COFFEE / ALTI DOLARLIK BİR FİNCAN KAHVE Andres Ibañez & Alejandro Diaz / Meksika / 2018 – 70’
Film, kırılgan bir kahve üreticileri topluluğunu irdelemekte ve onları kahve tüketiminin bunaltıcı gerçekliğiyle yüzleştirmektedir. Kahveyi, kimliklerini, topraklarını ve daha iyi koşullar altında yaşama haklarını korumanın bir yolu olarak gören karakterler, niteliğe ilişkin Özel Kahve paradigmalarını sorgulayarak ürünlerini yurt dışına satmak için mücadele eder.
Pasifik ülkelerinden deniz seviyesine yakın Kiribati Cumhuriyeti, deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle yakında ortadan yok olacaktır. Kiribati’nin Cumhurbaşkanı Anote Tong halkını ve onların haysiyetini korumak için bir yol bulmaya çalışırken, Kiribatililerin çoğu ülke dışında güvenli sığınaklar aramaktadır. Uluslararası iklim müzakereleri ve iklim değişikliği nedeniyle yerinden edilmeyi acil bir insan hakları meselesi olarak tanıma mücadelesi bağlamına oturtulmuş belgeselde, Anote’nin ülkesini kurtarmak için verdiği kişisel mücadele, altı çocuk annesi genç bir kadın olan Sermary’nin olağanüstü kaderiyle iç içe geçer.
ASTRAL Jordi Évole & Ramon Lara / İspanya 2016 – 101’
1970’lerde inşa edilmiş 30 metrelik yelkenli bir tekne olan “Astral,” sahibi tarafından Proactiva Open Arms adlı sivil toplum örgütüne verilene dek lüks bir eğlence gemisidir. İzleme ve kurtarma botuna dönüşen Astral, ilk kurtarma misyonunu gerçekleştirmek için Libya sahiline yelken açmıştır.
BE’ JAM BE THE NEVER ENDING SONG / BE’ JAM BE HİÇ BİTMEYEN ŞARKI Caroline Parietti & Cyprien Ponson / Fransa, İsviçre / 2017 – 85’
Sarawak’ta (Borneo) “nehrin yukarısında yaşayanlar” ormansızlaştırmadan ilk etkilenenler olur. Göçebe avcılar olan Penan halkı kendini fırtınanın göbeğinde bulmuştur. İnsanın bütün dünyası parçalanırken, varoluşa anlam katmış olan peyzaj kelimenin tam anlamıyla kaybolur ve onunla birlikte dil, gelenekler ve ruhlar da yok olurken yaşamaya nasıl devam edilir?
FIELDS OF ANGER / ÖFKE TARLALARI Anne Gintzburger /Fransa 2018 – 72’
Anlatıcılığını Catherine Deneuve’ün üstlendiği bu etkileyici film, Fransız çiftçilerin içinde bulunduğu güç durumu gözler önüne seriyor ve bu konuda bir şeyleri değiştirmeye kararlı bir grup kadını izliyor. Her yıl 400 Fransız çiftçi intihar etmektedir. Tarım endüstrisi kriz içerisinde ve insanlar çiftçilerin içinde bulunduğu kötü durumdan bihaber görünüyor. “Kara Başörtüler” kampanyası, halihazırda pek çok çiftliği ve aileyi mahvetmekte olan tarım krizine ilişkin farkındalık yaratmayı amaçlayan bir kampanya. Kadınlar eşlerini ve onların geçim kaynaklarını kurtarmak için savaşıyor.
OLD HOUSES AND CHERRY LAUREL / ESKİ EVLER VE KARAYEMİŞLER Engin Yıldız / Türkiye / 2018 – 78’
Belgesel, Doğu Karadeniz güzergâhını izleyerek karayemiş ve eski evlerin birlikteliğini sunuyor. Mevsimleri takip ederek ilerleyen film, eski evleri ve onları saran karayemişleri, Karadeniz’in rengarenk peyzajları, insanları, dilleri ve gelenekleriyle birlikte gözler önüne seriyor.
STARE INTO THE LIGHTS MY PRETTIES / DALIP GİDİN ŞU PARLAK IŞIKLARA GÜZELLERİM Jordan Brown / Avustralya / 2017 – 128’
Ekranlardan oluşan bir dünyada yaşıyoruz. Ekrana yapışmış parmaklar, gözler; gözlere yapışmış ekranlar. Ekranları iş için, oyun oynamak için kullanırız. Ama bununla da kalmıyor. Ekranlar da bizi kullanır. Nasıl oldu da buraya geldik? Bu yolculuk bizi nereye götürüyor? Bu yolculuğu istiyor muyuz? Bu her yanı kuşatan elektronik dünyada yaşamak için ödediğimiz bedel nedir?
THE GREEN LIE / YEŞİL YALAN Werner Boote / Avusturya, Almanya, Brezilya, Endonezya, ABD / 2017 – 97’
“Yeşil Yalan” büyük küresel aktörlerin son yıllarda sayıları gittikçe artan şüpheci müşterilerinin güvenini tekrar kazanmak için uydurdukları sürdürülebilir pazarlama imgelerini sorgulamaktadır. Peki ya adil palmiye yağı? BP gerçekten de petrolün ötesinde mi? Kamera, filmin iki kahramanı dünyanın dört bir yanında araştırma yapar ve şirket sözcüleri, filozoflar ve daha iyi ve yaşam dostu bir dünya için savaşanlarla görüşmeler yaparken onları izler.
THE MILK SYSTEM / SÜT SİSTEMİ Andreas Pichler / Almanya, İtalya / 2017 – 91’
Sütün simgelediği bir şey var: sağlık. Sütün doğal ve besin değeri yüksek olduğu düşünülür. Sütü piyasa için bu kadar çekici kılan tam da budur zaten. Peki ama süt gerçekten o kadar sağlıklı mı? Süt sistemine eleştirel bir bakış atmak için yola koyuluyoruz. Bu esnada çiftçilerle, mandıra sahipleriyle, siyasetçilerle, lobicilerle, sivil toplum örgütleriyle ve bilim insanlarıyla tanışacağız. Film, süt sisteminin ardındaki şaşırtıcı hakikatleri ortaya çıkarıyor. Bu endüstriden kimin çıkarı var ve kimler pahasına?
TO RETURN / DÖNMEK David Fedele & Kumut Imesh / Avustralya, Fransa, Fildişi Sahili, Fas /2018 – 83’
“Dönmek” şu an Fransa’da yaşayan ancak aslen Fildişi Sahili’nden yola çıkmış Kumut Imesh’i takip ediyor. Imesh Afrika kıtasına geri döner ve ülkesindeki iç savaştan kaçmak zorunda kaldığında yapması gereken aynı yolculuğu yapmaya çalışırken biz de ona eşlik ederiz. Ancak Imesh’in elinde bu kez bir kamera vardır. Tek başına seyahat eden Kumut, hem kameranın önündeki hem de kameranın ardındaki kişi olarak kendi yolculuğunu belgeleyecek ve böylelikle dünyadaki en tehlikeli göç rotalarından biri üzerinde insanoğlunun özgürlük ve haysiyet için verdiği mücadeleyi ortaya çıkaracaktır. “Dönmek” tartışmalı bir film deneyi, cesur bir yolculuk ve yönetmenle mülteci arasında benzersiz bir işbirliği.
UTOPIA REVISITED / ÜTOPYA ZAMANI Kurt Langbein / Avusturya / 2018 – 91’
Bir buçuk milyon insan için bölgesel, taze ve organik yiyecek; yalnızca çok az enerji tüketerek şehirde zekice yaşama; adil koşullarda üretilen bir cep telefonu ve geleceklerini kendi ellerine almak için üç yılı aşkın mücadele vermiş işçilerin yönettiği bir çay fabrikası. Adil bir toplum için bir yerlerde bir model var mı acaba?
BIFED2018 Gaia Öğrenci Ödülü Finalistleri
ASH CITY / KÜL KENT Tolga Barman / Türkiye / 2018 – 29’
Aliağa, 60’lı yıllarda sanayi bölgesi ilan edilir ve bunu takiben bölgede çok sayıda çevreyi kirleten tesis kurulur. Bu tesislerin enerji ihtiyacını karşılamak üzere bölgeye termik santral yapılması planlanır ancak 1989 yılında, o güne kadar Türkiye’de
yapılmış en büyük çevre eylemi yapılır. Santral yapımı o yıllarda iptal edilir fakat 2018 yılına gelindiğinde bölgeye bir termik santral kurulmuştur. Belgesel, termik santralin hemen yanında yer alan bir köy ve bir antik kent üzerinden bölgede yaşanmakta olan sıkıntıları özetliyor.
COWS AND QUEENS / İNEKLER VE KRALİÇELER Laura Marques / Portekiz / 2018 – 38’
Herens sığırları esasen turnuvalar için beslenen bir ırktır. Bu turnuvalarda ve sürü arasındaki en güçlü sığır “Kraliçe”dir. İsviçre Alpleri’nde sığır çobanı olarak yalnız başına dört ay geçiren Laura’ya önceki sığır çobanı şu nasihati vermiştir: Kraliçe olmalısın. Laura, bu unvanı elde etmek için saçma bir uğraşa başlar. İnsanlar ve hayvanlar arasındaki iktidar ilişkilerini yansıtan film, söz konusu bu ilişkinin tek yönlülüğünü sorgular. Eğer sığırlar salt insanlarca kontrol edilen bedenler değilse, başka ne olabilirler?
DIRTY WATER / KİRLİ SU Ko Kyaw / Myanmar, Almanya 2017 – 13’
Shan Eyaleti’ndeki Tatar Kann Köylüleri çok endişeliler çünkü beş yıldır Çin menşeili bir kurşun madeni şirketi su kaynaklarını kirletiyor. İnsanlar baş ağrısı, baş dönmesi ve uyuşukluktan şikâyetçi ancak söz konusu şirket köylülere karşı herhangi bir sorumluluk almıyor. Köy komitesi üyeleri 10-15 yıl içerisinde bu asırlık köyün azalan su kaynakları ve kirlilik nedeniyle ıskartaya çıkarılacağından korkuyor.
FISHERMEN WITHOUT A SEA / DENİZİ OLMAYAN BALIKÇILAR Lucas Bonetti / ABD / 2016 – 20’
2016 Rio Olimpiyatları için yürütülen resmi temizleme kampanyasının perde arkasına bakan “Denizi Olmayan Balıkçılar,” yerel balıkçıların ve çevrecilerin çevresel bozulma karşısında yaşam biçimlerini koruma mücadelelerini gözler önüne seriyor. Bu film Guanabara Körfezi’nin geleceğini, onun yabanıl su yaşamını ve bütün bunlara önem veren insanları umursayan herhangi birinin karşı karşıya olduğu tehlikeyi açığa çıkarıyor.
LO PASTRE / OTLAK Greta Loesch / Fransa /2018 – 32’
Genç çoban Florent kendisine aktarılmış Cévennes geleneklerini sürdürmektedir. Raiole, Tarasconnaise, Thônes ve Marthaud ve bazı Suffolk türlerini bir otlaktan diğerine götürür. Ancak otlar her yerde azalmaktadır.
Film, bir yemek aşığının genetiği değiştirilmiş gıdaların karmaşık dünyasına yolculuğunu izliyor. On yılı aşkın bir zaman diliminde çekilmiş olan bu ödüllü belgesel, Kanada ve ABD’de genetiği değiştirilmiş gıdaları etiketlemek için halihazırda verilen mücadeleyi anlatıyor ve bu sırada endüstriyel tarım ve hükümetler arasındaki teklifsiz ilişkiyi gözler önüne seriyor. Filmin hikâyesi, filmin yönetmeninin üretken bir bahçıvan, tohum biriktiricisi ve gıda aktivisti olan ve filmin yapım sürecinde kanserle savaşan annesiyle ilişkisi etrafında şekilleniyor. Dünyayı beslemek için genetiği değiştirilmiş gıdalara ihtiyaç olduğu mitini alaşağı ederek daha şeffaf ve sürdürülebilir bir gıda sistemi oluşturulma lehinde güçlü deliller ortaya koyuyor.
SAVRUN Hakan Yıldırım & Onur Coşkuner / Türkiye 2017 – 16’
“Savrun”, Çukurova’daki zorlu hava şartlarına rağmen çok düşük yevmiyelerle ekmek parası için turp toplama ve yıkama işinde çalışarak hayata tutunma mücadelesi veren insanları anlatmaktadır.
Kaz dağlarında küçük ölçekli çiftçiler yerli büyükbaş hayvan besler, organik zeytin yağı üretir ve geleneksel tohumları yetiştirirken, büyük şehirlerdeki nüfus ise endüstriyel komplekslerden gelen kansere sebebiyet veren gıdalarla beslenmektedir. Dünya hızla sonuna doğru yaklaşırken, büyük şirketler hâlâ köylerdeki nüfusu şehirlere göçmeye zorlamaktadır. Halbuki şehirler halihazırda zaten tıklım tıkıştır…
Bu yılki Nobel Barış Ödülü bir cinsel şiddet mağduruyla, cinsel şiddet mağdurlarına sahip çıkan, onları tedavi eden bir doktor arasında paylaştırıldı. 2014 yılında IŞİD tarafından basılan köyünden kaçırılarak cinsel şiddete maruz kalan Iraklı Yezidi Nadia Murad ve 1999’dan bu yana Kongo’da cinsel şiddete maruz kalan kadınları tedavi eden Doktor Denis Mukwege, ödüllerini Raadhus olarak bilinen Oslo Belediye Sarayında aralık başında alacak.
Norveç Parlamentosu tarafından atanan Norveç Nobel Komitesi’nin amacı belli ki cinsel şiddete, cinsel şiddetin savaşlarda, çatışmalarda silah olarak kullanılmasına karşı toplumsal bilinç oluşturulmasını sağlamak, bu yönde alınmış BM Güvenlik Konseyi kararlarını, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsünün ilgili maddelerini ve diğer mahkemelerin içtihatlarını hatırlatmak.
Nitekim Norveç Nobel Komitesi Başkanı Berit Reiss-Andersen aldıkları karara ilişkin açıklama yaparken bu noktaların altını çizdi. Ödül töreni sırasında da muhtemelen cinsel şiddetin savaşlarda kullanılmaması, kullanımının caydırılması için yapılması gerekenler bir kez daha vurgulanacaktır. Vurgulanmalıdır da, çünkü cinsel şiddet ne yazık ki hâlâ çok önemli bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir.
***
İnsanlar, özellikle de kadınlar cinsel şiddete, bazen sistematik cezalandırma, bazen intikam alma, bazen de sadece metalaştırılma yüzünden maruz kalmaktadır. Cinsel şiddet ve tecavüz savaşmanın, siyasi amaca ulaşmanın aracı haline dönüşebilmektedir. Bunu örnekleri Bosna’da, Ruanda’da, Kongo’da, Irak’ta, Suriye’de ve daha pek çok yerde görülmüştür. Hâlâ daha da görülmektedir. Myanmar’da Rohingyaların sadece işkence ve zulme değil cinsel şiddete de maruz kaldıklarını bilinmektedir.
Oysa Uluslararası İnsalcıl Hukuk cinsel şiddeti başından beri yasaklamıştır. Kadınlar savaş sırasında siviller olarak, özel ihtiyaç ve durumları dikkate alınarak hukuki koruma altına alınmıştır. Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin ve Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin aldığı kararlar da tecavüz soykırım suçu olarak tanımlanmıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü’nün 7’nci maddesinde de hangi tür eylemlerin cinsel saldırı suçu oluşturacağı açıkça belirtilmiştir.
Ayrıca kadın haklarını ve eşitliğini savunan 1979 tarihli CEDAW Konvansiyonu’ndan 2011 tarihli Kadına Karşı Şiddeti Önlenmesi İstanbul Konvansiyonu’na kadar bu alanda imzalanmış pek çok uluslararası bağıt da mevcuttur. BM Güvenlik Konseyi 1888 sayılı kararıyla SRSG-SVC kısaltmasıyla bilenen savaş zamanında cinsel şiddete maruz kalınmasını önlemekle görevli Genel Sekretere bağlı özel bir temsilcilik bile kurmuştur. Kaldı ki neredeyse bütün iç hukuk sistemlerinde kadına karşı şiddetin, cinsel saldırının ve tecavüzün suç olarak karşılığı bulunmaktadır.
Ancak tüm çabalara karşın cinsel şiddetin, tecavüzün durdurulması için sihirli bir formül ne yazık ki bulunamamıştır. Sistematik olmasının önüne bir ölçüde caydırıcı cezalar, özellikle de savaşlar sırasında işlenen suçların müeyyidesiz kalmayacağının ispatlanacağı tedbirlerin alındığının gösterilmesiyle geçilebilir. Yapılması gereken bu konuyu gündeme getirmek, her yerde tartışılmasını sağlamak ama hepsinden önemlisi ötekileştirme süreçlerini durdurmak, önyargıları aşmak, cinsiyet ayrımcılığından kurtulmak için çaba harcamaktır. Nobel Ödülü bize bu fırsatı sağlama potansiyeline sahiptir.
Democratic Progress Institute (DPI), Ankara’da “Uluslararası Çatışma Çözümü Deneyimlerinden Çıkarılan Dersler” başlıklı bir yuvarlak masa toplantısı düzenledi. Farklı disiplinlerden ve kesimlerden çok sayıda katılımcının iştirakiyle gerçekleşen toplantıda Kuzey İrlanda, Filipinler ve Güney Afrika tecrübeleri üzerinde duruldu. Bu ülkedeki çatışmaların çözümü için nasıl bir yol takip edildiği, bizzat o süreçlerin içinde yer alanlar tarafından aktarıldı.
Toplantıda dört konuşmacı vardı. Türkiye’nin de çözümüne katkı sunduğu Filipinler örneğini iki isimden dinledik. Biri, önceleri bir sivil toplum lideriyken daha sonra Cumhurbaşkanı Aquino’nun barış sürecinden sorumlu danışmanlığına getirilen Teresita Quintos Deles’ti. Diğer ise süreçte “üçüncü göz” olarak görev yapan kurumlardan biri olan İnsani Diyalog Merkezi’nin Avrasya Direktörü David Gorman’dı.
Muazzam uzlaşma
Eşine nadir rastlanır bir ayrımcılık düzenini (apartheid) yine eşine nadir rastlanır bir uzlaşma siyaseti ile tarihe gömen Güney Afrika örneğini Roelf Meyer anlattı. Meyer, barış sürecinde hükümetin baş müzakerecisiydi. Apartheid’a son verilmesinin ardından kurulan Mandela hükümetinde ise Anayasal İlişkilerden Sorumlu Bakan oldu. Meyer ile Afrika Ulusal Kongresi (ANC) adına masaya oturan Cyril Ramaphosa, bugün Güney Afrika’nın Devlet Başkanı.
Çalışma hayatının büyük bölümünü barış görüşmelerinde geçiren ve bir dönem Türkiye’de Birleşik Krallık’ın Büyükelçisi olarak bulunan Sir Kieran Prendergast ise İrlanda meselesine odaklandı. Ancak salt İrlanda’dan konuşmadı; Afganistan, Burundi, Kıbrıs, Demokratik Kongo ve Doğu Timor gibi bölgelerdeki barış çabalarına katılmış biri olarak ayrıntılı bir sunum yaptı ve farklı örnekleri tartışmaya açtı.
Her dört konuşmacıyı da daha önce dinleme şansı bulmuştum. Ankara’daki sunumları da her zaman olduğu gibi öğreticiydi. Çok istifade ettim. Birçok not aldım. Notlarımı iki yazı halinde aktarmayı planlıyorum. İlkyazı, çatışmanın hüküm sürdüğü ve “barış” kavramının dillendirmenin bile riskli olduğu zor zamanlarda neler yapılabileceğini merkeze alacak. İkinci yazı ise, farklı biçimlerde cereyan eden çatışmaların bitirilmesi için faydalanabilecek ortak derslere değinecek.
Zaman ve emek israfı mı?
Türkiye’de uzun bir süredir Kürt meselesi üzerine bir kamusal tartışma yok. Çözüm sürecinde masaya yatırılan ve hakkında uzun boylu analizler yapılan temaların yanından-yöresinden dahi geçilemiyor. Demokratik alan giderek daralıyor. Sistemdeki otoriter doz artıyor. Mevcut atmosfer siyasi bir çözümü konuşmayı cesaretlendirmiyor. Velhasıl ortam kötü, ümitler de zayıf.
Böylesi menfi bir düzlemde konusu çatışma çözümü olan etkinliklere karşı iki tür tavır gelişiyor: Bir kesim, meseleyi tehlikeli görüp uzak durmayı tercih ediyor. Bir diğer kesim ise, bu tür çabaları bir zaman ve emek israfı sayıyor. “Kardeşim sırası mı şimdi bunun? Zaten bir şeyin değişeceği yok, ne gerek var böyle çalışmalara?” şeklindeki tepkilerin sayısı artıyor.
Oysa alana dair teorik bilgi ve pratik tecrübe bu tavırlara hak veren veriler içermiyor. Tam tersine, çatışma çözümüne dönük çabalara en çok da böylesi dönemlerde ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.
Gorman, bu konuda çarpıcı bir örnek verdi. Filipinler’de hükümet ile Moro İslami Kurtuluş Cephesi çatışmaları sonlandırmak için mutabakata varmışlar. Ancak Yüksek Mahkeme, iki vali tarafından yapılan başvuru üzerine uzlaşma metnini askıya almış. Bunun üzerine çatışmalar tekrar alevlenmiş. Gorman, Filipinler’de en fazla mesaiyi bu dönemde harcadıklarını, şiddetlenen çatışmaları dindirmek için eskisinden daha yoğun bir çalışma içine girdiklerinin altını çizdi.
Kamusal kabul edilebilirliği olan bir çerçeve
Çatışmanın varlığı, barış savunucuların hareket kabiliyetini olumsuz yönde etkiler şüphesiz. Ama bu durum onların ellerini kollarını bağlayıp oturmalarını ifade etmez. Eğer günler hiçbir şey yapmadan beklemekle ve çatışan tarafların yaptıklarını seyretmekle geçirilirse, barış belki bir gün yine gelir, fakat gelmesi çok zaman alır.
Zor zamanlarda yapılabilecek bir sürü iş var. Üç tanesinin öncelikli olduğunu düşünüyorum: Birincisi, geçmişin gerçekçi bir muhasebesinin çıkarılmasıdır. Çözüme kafa yoranlar, çatışmanın yaratığı maddi ve manevi tahribatı ortaya koyabilirler. Akamete uğramış bir çözüm denemesi varsa, bu denemenin nerde tıkandığını araştırabilirler. Tarafların hangi hataları yaptıklarını düşünebilirler. Bu hataların arka planını ve süreci nasıl zehirlediğini tahlil edebilirler.
İkincisi, siyaseti ön plana çıkarmak ve normalleşmek için atılacak adımların belirlenmesidir. Barış taraftarları, toplumun çoğunluğunca kabul edilebilir bir çözüm çerçevesi oluşturmak için çalışabilirler. Çıkarılacak derslerin de yardımıyla bir vizyon oluşturabilirler. Toplumun etrafında birleşeceği ortak değerleri saptayabilirler. Mümkün olduğunca farklı grupları bir araya getirmeye çalışabilir, onlar arasında diyalogu geliştirebilirler. İttifak alternatiflerini çoğaltabilir, birlikte çalışılabilecek kişi ve kurum havuzunu büyütebilirler. Yeni bir sürecin mimarisini tasarlayabilirler.
Kamusal savunu
Üçüncüsü, barış fikrinin kamusal savunusudur. Toplumu karşına alan bir strateji başarıya ulaşamaz. Eğer kamuoyu, barışı dillendirenlerle aynı görüşte değilse çözüme ulaşmak son derece güç olur. Dolayısıyla ilkin kamuya siyasi bir yolun olduğunun –sıklıkla– hatırlatılması, kamunun barışçıl çözüm fikrine ısındırılması ve ikna edilmesi gerekir.
Bunu yaparken bir yandan rasyonel davranılmalı. Gerçekçi olunmalı; bir sürecin varlığı ve yokluğu hallerinde doğması muhtemel neticeler hakkında toplum doğru bilgilendirilmeli. Hamasetten uzak durulmalı. Toplumda barışa dair şüpheleri kışkırtacak aşırı bir dilden kaçınılmalı. Diğer yandan ise, barışın herkese yarar sağlayacak bir payda olduğunu sürekli anlatmalı. Çözüm bir tarafın kazancı, diğer tarafın kaybı olarak sunulmamalı. Böyle sunmaya çalışanlara karşı argümanlar üretilmeli. Barış, bir kazan bir kazan-kazan oyunu olarak örgütlenmeli.
Çatışmanın taraflarının yeni bir denemeye niyetleri olmayabilir. Ya da kendileri için uygun zamanı gözetebilir, yeni bir süreci daha sonraki bir vakte bırakabilirler. Lakin barışı dert edinenlerin onları bekleme lüksü (!) yok, olamaz da. Aksine onların daha bir şeyler başlamadan önce de hazır olma mecburiyetleri vardır. Şartlar elverişli olmayabilir ama barış için küçük de olsa birçok adım atılabilir. Dolayısıyla oturulacak zaman değil.
Son dönemin Yeşil Kitapları’nda bu hafta sizinle paylaştıklarımız:
James R. May ve Erin Daly‘den Ekoloji Kolektifi’nden çıkan “Dünyada Çevresel Anayasalcılık“, Simge Ünlü Kurt‘un Eğitim Yayınevi’nden çıkan “Yeşil Etkinlik Yönetimi” ve Rosamund Young‘un Domingo Yayınevi’nden çıkan “İneklerin Gizli Hayatı”.
İyi okumalar ve İyi haftalar
***
Dünyada Çevresel Anayasalcılık
Dünya ülkelerinin neredeyse dörtte üçünün anayasalarına çevresel konuların girmesiyle yaygınlaşan çevresel anayasalcılık, kimi ülkelerde bir temel hak olarak nitelikli çevre hakkını güvence altına alma yönüyle öne çıkmakta, kimilerindeyse çevresel konularda bilgiye erişim, karar alma süreçlerine katılım ve adalete erişim gibi hakları düzenleme hususlarında önem kazanmaktadır. Dünyada Çevresel Anayasalcılık kitabı, çevresel anayasalcılığın evrimsel gelişimini ve öne çıkan farklı biçimlerin gösterdiği gelişimleri de incelemektedir.
Kitabın yazarları May ile Daly’ye göre kitabı benzerlerinden farklı kılan, küresel çevresel anayasalcılığın nerede ve ne düzeyde gelişim gösterdiğinin ve bunların nedenlerinin, karşılaştırmalı anayasalcılığın ilke ve yöntemleri kullanılarak incelenmesidir. Dünyada Çevresel Anayasalcılık, çevresel anayasalcılığın bir insan hakkı veya başkaca bir hak olarak tanınması ya da belirli bir bağlamda çevresel koruma tartışmalarına dâhil edilmesi için normatif argümanlar sunmak yerine, günümüzdeki çevresel anayasalcılık eğilimlerinin incelendiği kapsamlı bir rehber olmayı hedeflemektedir.
Dünyada Çevresel Anayasalcılık
Yazarlar: James R. May & Erin Daly Çevirmenler: Tolga Şirin & N. Umut Orcan
Yeşil Etkinlik Yönetimi başlıklı bu kitap, doğanın korunması yönünde atılacak küçük adımların iletişim planı çerçevesinde halkla ilişkiler uygulamaları yoluyla gerçekleştirilmesini işlemektedir. Sürdürülebilir ve Yenilenebilirlik ilkeleriyle daha yaşanabilir bir dünya bakış açısının önem kazandığından yola çıkılarak yazılan kitapta günümüzde yitip giden kaynaklar ve hızlı yaşam bakış açısı yerini azalt, geri dönüştür ve yeniden kullan anlayışına dönüştürmüştür. Bu anlayış sadece devletlerin faaliyet alanında değil aynı zamanda işletmeler içinde önem kazanan bir konu haline gelmiştir. Daha duyarlı, daha temiz ve yenilenebilir enerji kaynakları kullanımın arttığı bir dünya için işletmeler artık eko-vatandaşlık görevini de yerine getirmelidir.
Yeşil Etkinlik Yönetimi
Simge Ünlü Kurt
Eğitim Yayınevi
2018
***
İneklerin Gizli Hayatı
“İnsanın dünyaya bakışını değiştiren bir kitap bu. Varlıklara yaklaşımını değiştiren bir kitap; öyle ki bugünlerde ineklerin otladığı bir çayırın yanından geçsem, kendimi artık onların dostluklarına, görünüşlerine kafa yorarken buluyorum. Young’ın kitabını okumadan önce hayal ürünü olarak göreceğim, hatta saçma bulacağım düşünceler… Ama artık değil.”
– Alan Bennett
Bu çiftlikte inekler serbest. Yavrularını büyütme, otlanma ve barınma konusunda kararları kendileri veriyorlar. Ve bir ineğe kendisi olma şansı verildiğinde, “Nasıl bir inek?” sorusu, kaç kilo ettiği ya da ne kadar süt verdiği dışında da cevaplar barındırmaya başlıyor: Şişman Şapkalı, erkekleri kadınlara tercih ediyor; Chippy Minton çamurlu bacaklarla uyumayı reddediyor ve her akşam uyku öncesinde kişisel bakım için ahıra uğruyor; Jake’in Land Rover’ın egzoz borusundan çıkan karbondioksit dumanına tuhaf bir düşkünlüğü var; Gemima insanları atarlı bir kafa hareketi ile selamlıyor ve özgürlüğünde fazlasıyla ısrarcı. Aralarında zekisi de var anlama zorluğu çekeni de; kibirlisi de var, düşüncelisi de.
İneklerin Gizli Hayatı, henüz organik kelimesinin bile ortalarda olmadığı zamanlardan bugüne hayvanların özel ilgi gördüğü Kite’s Nest Çiftliği’ni idare eden Rosamund Young’ın yıllar boyunca biriktirdiği gözlem ve anılarından doğan eşsiz, eğlenceli ve fazlasıyla kişisel bir kitap. Büyük övgü toplayan ve pek çok dile çevrilen kitabın sırrı, yazarın büyüleyici kaleminde gizli.
“Hayvanlar üzerine yazılmış en iyi kitaplardan. Sürükleyici ve duygu dolu.”- Lydia Davis
[Doğum ve Ötesi] yazı dizisinde okuyacağınız hikayeler annelerin ağzından anlatılmış olacak. Bu diziyi doğal doğumun anne ve bebek açısından öneminden yola çıkarak başlatmaya ve Yeşil Gazete’nin konvansiyonel olmayan bakış açısını doğum hikayelerine de taşımaya karar verdik.
Bununla birlikte gerektiğinde hayat kurtarıcı olan sezaryen hikayelerine de yer vereceğiz. Bu deneyimlerin kadınların kendi içlerindeki güce güvenmeleri için cesaret verip, doğumlarını sahiplenmeleri, mutlu doğum hikayelerine sahip olabilmeleri için destekleyici olmasını ümit ediyoruz.
***
Bir ‘neye niyet, neye kısmet’ doğum hikayesi daha yayında bu hafta. Bu hikayeler doğumun binbir türlü yüzü olduğunu hatırlamak açısından çok değerli.
“İçimde bir canlı taşımak… Kendimden ve sevdiğim kişiden parçalar barındıran bu mucizeye ev sahipliği yapmak, oğlumla aramdaki bu kuvvetli bağı hissetmek içimdeki gücü tekrar görmemi sağladı.”
6 – İçimizdeki güç
Her insan dünyaya içinde inanılmaz bir güç ve enerji ile doğar.
Dünyadaki ilk günlerimizden itibaren maalesef ortama uyum sağlamaya çalışırken bu gücümüzü köreltiyoruz. Çevresel etkenler, kendimizi korumak adına koyduğumuz sınırlarla, iyice bu gücün sönmesine sebep oluyoruz.
Ben bu içimdeki gücün varlığını, bir tanecik oğlumun rahmimin içine ilk düşüşü ile tekrar hissettim.
İçimde bir canlı taşımak… Kendimden ve sevdiğim kişiden parçalar barındıran bu mucizeye ev sahipliği yapmak, oğlumla aramdaki bu kuvvetli bağı hissetmek içimdeki gücü tekrar görmemi sağladı.
Lakin uzun zamandır üstünü örttüğüm örtüleri kaldırmak biraz zorladı. Hamilelik ve doğum ile ilgili yanlış bilinen bir çok kalıp vardı ve herkes çevremde bunlardan bahsediyordu. Bunlar kendime güvenmemi zorlaştırıyordu.
Hamileliğimin başında evime en yakın ve tanıdığım birinin önerdiği bir doktora gitmeye başlamıştım. Hamilelik, doğum ve sonrasında yaşanacaklar ve neler yapabileceğim hakkında bilgi almak için Ayşe Öner’in hamile eğitim kurslarına katıldım. Kursta Ayşe Abla beklediğim bilgilerin daha ötesinde bir şey hatırlattı bana: Bebeğime ve kendime güvenmeyi ve kendimi dinlemeyi.
Bu eğitimden sonra oğlumun doğumu ile ilgili seçimler yapabileceğimi anladım.
Hamileliğimin 37. haftasında (bildiğiniz gibi bebekler 38.-42. haftalar arasında doğumu normal zamanında sayılıyor) doğum ve oğlumu karşılama ile ilgili yaklaşımını öğrenmek için doktorumuza bazı sorular sordum. Malesef gözümü korkutan ve en kötüsü söylediklerine gerçekten inanan, önceden doğum yapmış bir bayan hekim vardı karşımda. Odasından çıktığımda doğumu onunla yapmayacağıma karar vermiştim. Kısa bir süre önce kuzenimden harika bir doğum hikayesi dinlemiştim. Hemen onun doktoru Dr. Gülnihal Bülbül’ü aradım. Bir pazartesi günü muayenehanesinde harika bir görüşme ardından doğumumda bize eşlik edecek doktoru bulmuştum. Bu görüşme esnasında aslında doğum başlamış. Dört gün sonra işten izin alıp harika bir hamile masajı yaptırmıştım ve masajı yapan kişinin doulam olması konusunda anlaşmıştık, ki bu esnada tekrar nişanım geldi. Gevşemiş ve rahat bir beden ile doğum başlamıştı. Doktorum Gülnihal Hanım’ı aradım. En yakın hastaneye gidip NST çektirmemi ve sonucu kendisine iletmemi istedi. Onun sakinliği ve rahatlığı beni de çok rahatlatıyordu. Bu konuşma esnasında henüz dalgalarım başlamamıştı.
Telefonu kapatmamın ardından kısa bir süre geçmişti ki birden öncekilerden çok farklı bir kasılma hissettim. Evde yalnızdım ama Allahtan eşimin eve gelme saatine yakın bir zaman dilimindeydim.
Eşim kapıdan girer girmez “Hadi hastaneye gidiyoruz” dedim ve NST çekimine gittik. Dalgalar sık ve kısa aralıklarla başlamıştı. Suyum da gelmişti. Normalde Gülnihal Hanım evde zaman geçirmemi öneriyordu ama dalgaların düzenli ve sık olması, bizim biraz heyecanımız ve hastane ile doktorun evimizden uzak olması (İstanbul trafiği) hastaneye hemen gitme kararına yönlendirdi. Bir daha doğum yapsam sanırım sadece evde kalma süremi daha arttırmak isterdim.
Hastaneye gittiğimde doulam bizi karşıladı. Onun varlığı bana inanılmaz destek oldu. Odamıza geçtik. Odayı kendi istediğimiz şekle soktuk. Işıkları kıstık, güzel hafif bir müzik açtık. Doulam dalgalar esnasında konuşacak durumda olmadığımda benim sesim olarak hastane görevlilerini eşime yönlendirdi. Anlayışlı hastane görevlileri de bizim mahremiyetimize saygı gösterdiler. Doktorum Gülnihal Hanım’ın sayesinde NST’ye sık sık bağlanmadım, bazı hastanelerde rutin olan damar yolu açma işlemi yapılmadı. Odamın her köşesini kendi isteğime göre kullandım. Benim isteğim üzerine odada doulam, eşim ve kuzenim vardı. Çoğu zaman doulam ve eşimleydim. Yani yanımda duygularımı rahat yaşayabileceğim insanlar vardı.
Her bir dalgada oğlumun yolculuğuna biraz daha destek olmaya çalışıyordum. Bu esnada sütüm geldi. “Her şey hazır, hadi gel oğlum” diyordum.
Dalgalar esnasında doğum taburesi veya hastane yatağını çeşitli şekillere sokan doulam sayesinde uyudum ve dinlendim.
Lakin hastaneye yatmamızdan 11 saat geçmiş olmasına rağmen oğlum halen doğum kanalında ilerlemiyordu.
Gülnihal Hanım yanımda sabırla oğlumun ilerlemesini bekliyor ve bir yandan onu kontrol ediyordu.
Sonra öyle bir noktaya geldik ki artık beklemek oğlumun sağlığını etkileyebilecekti.
Hep birlikte aldığımız karar ile sezaryene gidiyordum.
Kendimize kurduğumuz o loş, mahrem ortam birden yerini beyaz ışıklar ve tanımadığım bir sürü maskeli insanlara bırakmıştı. Dalgalar bir yandan devam ediyordu.
Ameliyathaneye giren doktorumun sesi ile biraz güvende hissettim kendimi, sonra o kalabalık içinde biri elimi tuttu ve “Ben buradayım” dedi; doulam gelmişti. Doktorum Gülnihal Hanım onu da yanında getirmiş. Nasıl güvende ve huzurlu hissettim anlatamam. En son eşim de geldi ve bir elimden de o tuttu. Epidural yapılmıştı ve hastane masasında yatıyordum ama doktorum halen oğlumun kanalda ilerleyip ilerlemediğini kontrol ediyordu. Malesef halen ilerlememişti. Kısa bir süre sonra dünyanın en güzel sesini duydum.
Gülnihal Hanım oğlumu bebek hemşirelerine verip benimle ilgileniyordu. Ama bir yandan da dünyamıza yeni gelen bu güzel bebeğimin ait olduğu yer olan annesinin koynuna bir an önce gelmesi için yönlendirmeler yapıyordu.
Viyak viyak ağlayan güzel oğlumu önce babasına verdiler. Babasının ellerine gelince oğlum birden sustu. Sonra babası bana vermeye çalıştı ama heyecandan nasıl yapacağını bilemedi. Doulam yardım etti ve göğsümün üstüne koydu. Onunla göz göze geldiğim an dünya durdu. Ondan sonra hiç ayrılmadık.
Beni dikme işleri bitince ameliyat masasından yatağıma geçirmek için bir dakikalığına oğlumu aldılar benden. Anestezinin etkisi ile bütün vücudum zangır zangır titremeye başladı. Yatağa geçer geçmez oğlumu tekrar alınca kucağıma, o titremeler bir anda durdu. Ondan sonra oğlumu hiç bırakmadım. Kontrolü, ölçümleri ve aşısı doğumundan 8-9 saat sonra yapıldı.
Doğal doğumu çok istememe rağmen sezaryen olmuştum ama tam anlamı ile istediğim gibi bir doğum yaşadım. Benim seçtiğim, düşünce ve duygularıma saygılı ve bilgili bir doktorla, oğlumun bu dünyadaki ilk anlarına saygılı ve sevgiyle yaklaşan bir ortamda doğdu.
Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…
***
Galiba 2012 veya 2013 senesiydi. “Bu Yaz” şarkısını ilk dinlediğimde bu da kim demiştim. Belirgin bir aşk acısı da çekmiyordum üstelik. Dinliyor dinliyor, içleniyordum. Sanırsın terk edildim…
Sonra daha çok dinlemeye ve daha çok sevmeye başladım.
Günlük dinleme listemde her zaman var. Adına ne kadar da yakışıyor, gerçekten su gibi o… Sadece çok güzel değil yumuşacık okuyuşu ile alıyor götürüyor.
Henüz canlı dinleme şansım olmadı ama eminim ki daha da büyüleyici oluyordur. Dilerim en kısa sürede canlı dinlerim.
Ne yazık ki ülkemizde onun gibi muhteşem cover yapan ve şarkı sözü yazan kadın vokallere çok az rastlanıyor. Hele bir “Pervane” ve “Holding Out For A Hero” söyleyişi var ki insanın kalbi eriyor.
Çünkü o Su Soley,
***
38 – Su Soley: Ben kedilere fısıldarım, onlar da bana…
Tolga Öztorun: Yine bir kara kedi vakası. Siyahlısı beyazlısı MJ, Tina ve Tripod ile hızlıca başlayalım istiyorum. Kim bu üçlü? Nasıl girdiler hayatına? Nasıl bir karakterleri var? Bize biraz onu anlatır mısın?
Su Soley: Evde birlikte yaşadığım 3 kedim var; MJ, Tina, Tripod. Sokaktakilerin hepsi benim.
MJ eve ilk gelen, iri, yakışıklı, beyaz tüylü, pembe burunlu bey. İlk 3 ay MJ ile baş başaydık. Bir arkadaşımın ofisinin bahçesine, sokak kedisi olan anneleri tarafından taşınan 3 yavrudan biriydi. Fotoğrafından aşık olmuştum. O kadar tatlıydı ki eve gelip MJ’i ilk gördüğü an Tina da aşık oldu.
Tina karşıma MJ’in doktorunun kliniğinde çıktı. 6 haftalıktı. Kalça kemiği kırılmış ve bir operasyon geçirmişti. Çok küçük, çok sefil, çok tatlı ve çok komikti. Elimde avuç kadar siyah bir aslan tutuyor gibiydim. Yeleleri vardı resmen. Biri beyaz erkek, diğeri simsiyah kız çocuğu iki kedi, birbirilerine dolanıp, yingyang gibi yatarlardı. Birlikte oynamaya bayılıyorlardı. İkisi birden yatağımda, ayaklarıma kollarıma dolanarak uyurlardı. MJ’in, o zamanlarda, uyandırma servisi hizmeti çok komikti. Sessizce gelip, kafamın yanına oturup, tek patisini yanağıma koyardı. (Güneş doğdu!)
MJ ve Tina’ nın aşkları Tina 1 yaşına yaklaşırken ilk meyvelerini verdi. Tina küçüktü ama engelleyemedik tabi; evde sürekli bir aşk. İlk yavrular doğdu. O da ne? Hepsi bembeyaz! Olacak iş değil. Bizim kara kız bembeyaz ve tek göz yavrular doğurdu. Tabi oradan sonrası cennet gibi. Küçücük ve kulak demeye bin şahit bir şeyler, şeffaf patiler, üçgen kuyruklar filan. İnsanı çileden çıkartabilecek bir güzellik. Yavrular 2 aylık olduğunda sosyal medya hesaplarımdan, yavruları sahiplendirmek için fotoğraflarını paylaştığımda yarım saat içinde 3 yavruya da yuva bulundu. Çok güzel yavrulardı, çok da sevgi dolu evlere gittiler. Bazen haberlerini alıyorum.
Yavrular gittikten sonra, ‘Tina biraz toparlasın da kısırlaştırayım şu tatliş kızı, artık anne de oldu madem’ dedim. Bir iki ay bekledim. ‘Biraz fazla mı bekledim acaba’ dedim. Dememe kalmadan bizim evde yine bir aşk. Tina yine hamile. Bebekleri aldırmadım. Bu sefer 2 tane siyah-beyaz, 1 bembeyaz yavru doğdu. Hepsi erkek. Çok güzel bebeklerdi. Doğumda Tina’ nın yanındaydım. MJ de yanımızdaydı. İlk önce bembeyaz bir yavru doğdu. Ardından 2 sağlıklı siyah-beyaz yavru geldi. İlk doğan beyaz yavrunun sağ arka bacağında bir problem olduğunu fark ettim. Büyüyünce kullanamayacak gibiydi. Büyüdükçe kullanamadı. Çanta gibi taşıdı kuzucum o bacağı yanında. Kulaklarının da duymadığını fark etmem bir kaç haftayı bulmadı. Ayağa en geç o kalktı. Önceleri koşularda geri kalırdı. Fakat en hızlı tırmanan hep o olduğu için ‘koşup koşup koltuğa tırmanma yarışları’ nı, koşuda geri kalsa da, tırmanmada fark atarak hep o kazanırdı. Dört bacakla taşınacak vücut ağırlığını üç bacakla taşıması gerektiği için, büyüdükçe, o üç bacağı ve patileri iyice güçlendi ve pofuklaştı. Bir gözü yeşil bir gözü mavi kuzuma çok aşıktım. Onu anlayacak biri karşıma çıkmadığı için kimseye emanet etmek istemedim ve annesi ve babasıyla aynı evde kaldı. Çanta gibi kullandığı bacağının bir kısmı, harika hekimimiz tarafından başarıyla alındı. Dengesi ve tüm vücut ağırlığı yerine geldi, iç organları rahatladı. Sonunda tüm hareketleri rahatladı. Benimle kalması benim için de büyük şanstı. İsmini kardeşim koydu; Tripod; ailenin oğlu.
Tripod şimdilerde, kulakları duymadığı halde, gitar tellerini çekerek çıkardığı sesleri bıyıklarıyla hissetmekten hoşlanıyor. 7,5 yaşında. Gece gündüz, kafasına ne zaman eserse, miyavlamaya hiç de benzemeyen sesler çıkararak uzun şarkılar söylüyor. Bembeyaz tüyleriyle kapkara tozlara boyanmak stil tercihleri arasında ön sıralarda. Sadece bakışarak haberleşebildiğimiz için ‘buraya bak’ , ‘gel’ gibi işaretleri evde büyük büyük hareketlerle yapıyoruz. Yavru kedilere karşı hassasiyeti var. Geçici yuvalık yaptığımız her yavru kediyi sahiplenip, tüm bakımını üstenmekten kendini alamıyor. Bazen yavruları tutup zorla yalarken görüyorum da, vah hallerine. Koşum eşliğinde sokağa çıkarsa, mesela bir kafede, sandalyemin altında serilip etrafı saatlerce izleyebilir.
MJ, 9 yaşında. Baba. Göbeği de var artık. Çok sevgi dolu. Her kediyle anlaşabilir. Konuşup derdini anlatacak düzeyde insanca biliyor. Ne dese anlıyoruz neredeyse. Bence Türkçe de biliyor olabilir fakat ağız yapısı uygun olmadığı için konuşamıyordur. Yalnızlığı da seven bir kedi. Evden çok yavru geldi geçti; kafası şişmiş olabilir. Bembeyaz olduğu için alerjik bir bünye, nazlı bir beden, hani şu hiç kalıbından beklenmeyecek cinsten. Fakat her zaman hayranlık uyandıracak derecede zekiydi. Tina’yı, ilk ciddi rahatsızlığında, bir kaç günlüğüne kliniğe bırakmıştım. MJ daha 1 yaşında değildi. Eve döndüğümde, kapıda beni karşılayıp, canhıraş bir halde salona götürüp, yerde duran tam da Tina boyutundaki siyah yün yumağını gösterip Tina’yı soruşunu unutamıyorum.
Tina, anne ve evin tek kızı. 8,5 yaşında. Çok romantik, çok akıllı ve müthiş temkinli bir ruh. Temkinli olmasın da ne yapsın. Siyah diye görmeyip üstüne oturanlar mı dersin, masada yanında yatarken fark etmeyip elindeki mumla, çakmakla yakanlar mı dersin. Kara delik gibi kızım. Bu dünyada en sevdiği şeylerden biri göbek sevdirmek. Anne olmak da tam ona göreydi. Üç kediye de süt annelik yaptı. Patilerinin altı bol tüylü olduğundan yürürken ses çıkarmıyor. Bir anda ensenizde bitebilir, ‘giuw!’. Minik minik sohbet etmeyi de çok sever. Sor söylesin.
Tolga Öztorun: “Bilen bilir… Kedilere fısıldarım!” Demişsin. Bayıldım. Nereden geliyor bu kedicilik?
Su Soley: Annem, babam ve bildiğim bütün akrabalarım hayvan severdir. Böyle olunca da, çok küçük yaşlardan itibaren hayvanlarla tanışma ve koklaşma fırsatım oldu. İlk tırmığımı, iri bir sarmandan, 2-3 yaşlarımdayken bizim bahçede yemiştim. Aslında sert bir hareket yapmamış ya da canını yakmamıştım. Fakat bir sebepten ‘o eline koluna dikkat et yalnız!’ uyarısını hakkedecek bir şey yapmış olmalıyım ki dönüp suratıma bir tane yapıştırmıştı. Çok şaşırmıştım. ‘Aman Tanrım’ diye panikle üstüme koşan biri de olmadığından korkmamış ve olayı değerlendirme fırsatı bulmuştum. O anki çıkarımımın seneler sonra tanımlayabilir olacağım anlamı şuydu; onun da duyguları, tercihleri ve kişisel alanı var. Tabi bu beni o an kedilere temas etme hassasiyetimden pek de alıkoyamamıştı.
Bol yeşillik içinde, herkesin bahçesinin ortak büyük bir yeşilliğe açıldığı büyük bir sitede büyüdüm. Sokaklarda çok kedimiz vardı. İlkokul yıllarım boyunca sokak kedisi yuvaları arayıp, bulunca da anneleri yokken yavruları yakalamaya ve koynuma sokup sevmeye çalışırdım. Bir gün azimli bir yavru kedi kaçmaya çalışırken bir duvar köşesinde sıkıştı. Üstüne gittim ve o 6-7 haftalık, siyah beyaz, kararlı yavru bana tıslayıp, onu almaya çalışırken sağ elimin başparmağının etini dişleriyle zımbaladı ve parmağımda asılı kaldı. 15-20 saniye, parmağımda sallanan hayvancağızın ağzını açıp parmağımı çıkarmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Sonunda parmağımı o küçük çeneden çıkardım ve bir daha sokak kedisi yuvası aramadım. Hayat da böyle tatlı bir şey. Daha 6-7 haftalık bir kedi yavrusu bir insana ders verebiliyor. Tam bir sokak kedisiymiş yalnız! Tebrikler!
Bu zamana kadar, bahçemde ve evin içinde beraber yaşadığım yaklaşık 30 kedim olmuştur, yavrular dahil. Sokaktaki neredeyse her kediyle de rastlaşınca selamlaşırım. Çok küçük yaşlarda hareketlerine alışmış, vücut dillerini kendimce okuyabilir hale gelmiştim. Onları nasıl rahatsız etmeyeceğimi ve nelerin hoşlarına gittiğini anladığımda da zaten tüm taşlar yerine oturmuştu. Sonrasında ben onlara fısıldadım, onlar bana fısıldadı.
Tolga Öztorun: Kapı önü kedi besleme, kısırlaştırma, sahiplendirme gibi konularda ne düşünüyorsun? Artık çok fazla mahalle kalmadı ama sokak kedilerimiz halen sokakta yaşamaya çalışıyorlar.
Su Soley: Çok önemli. Ne mutlu ki bu işlerle ilgilenen de pek çok insan var. Sokak hayvanlarının yaşamlarının hepimizin sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Benim gibi düşünen pek çok kişi var ve tüm canlıların birbiriyle olan bağı ile ilgili toplumun kafasındaki aydınlanma arttıkça bizim gibi insanların da sayısı artıyor.
Hem hayvanlara fayda sağlamaya çalışmak hem de bir yandan içlerinde, bir sebepten, hayvan sevgisi olmayan insanları kendi kendilerine ettikleri bu zulümden kurtarmaya çalışmak gerekiyor, fikrimce.
Sokak hayvanlarının durumu da mahalleden mahalleye çok değişiyor tabi. Hatta, sayıları otomatik olarak doğdukları mahalleye göre bariz bir oranda kırılabiliyor.
Fakat, en azından, sayenizde ulaşabildiğimiz okuyucumuzu yakalamışken bir hatırlatmada bulunmak isterim. Soğuk havalar yaklaşıyor ve onlar çok küçük. Çok küçük bütçeler ayırıp, sokaktaki küçük canlar için çok kullanışlı olacak yuvalar hazırlayabilir ve ya alabilirsiniz. İçine sığınmış bir kedi gördüğünüzdeki işe yaramasının verdiği mutluluk hiçbir şeyle değişilemez. İnsana insan olduğunu hatırlatan anlardan biri.
Avusturya’nın başkenti Viyana’daydım geçtiğimiz hafta. Gözünüzü, hiçbir aykırı, estetik dışı görüntünün rahatsız etmediği, sokak kahvelerinde otururken egzoz gazı, korna sesiyle boğulmadığınız, müziğin ve sanatın insanları medenileştirdiği kenti defalarca ziyaret ettim ama eylül ayının özel bir anlamı var. Doğanın bize sunduğu hiçbir güzel tadı haram olarak nitelemiyorlar, üstelik aynı gök kubbe altında aynı tanrıya inanırken. Özellikle eylülün ikinci yarısında, şarap ve bira festivallerinde doğanın armağanlarını kutsuyorlar, dans edip eğleniyorlar. STURM, bağ bozumunun hemen ardından yapılan, üzüm suyunun şaraba dönüşmeye başladığı ilk aşamanın hafif gazlı bir içeceği. İçerken, üzümün tane tadından, şarap oluncaya kadar, ne kadar farklı tatlara büründüğünü anlıyorsunuz. Cennette bile vaat edilen bu tatların kutsallığına bir kez daha inanıyorsunuz.
Geniş alanlara kurulan ahşap binalarda dans edip eğlenen, yiyip içen geleneksel giysileriyle yüzlerce insanın ne kapalı ne de açık alanlara bir tane bile “ÇÖP” atmadığını görmek, özlediğiniz bir anın, gerçeğe bürünmüş hali. Sokaklarda, caddelerde de çöp kutularından taşan, dibine bırakılmış torba torba “ÇÖP” yok. Nerde mi? Resmini gördüğünüz bu sanat eseri gibi duran, kentin merkezinde bulunan SPITTELLAU atık yakma tesisinde…
1989’daki bir yangın sonrasında doğa aşığı mimar-ressam Friedensreich Hundertwasser binayı turistlerin bile görmeye geldiği bir mimari tasarıma dönüştürmüş. Tabi ki önce çöpler ayrıştırılıyor, bütün Avrupa ülkelerinde olduğu gibi ayrı ayrı toplanıyor, geri dönüşüm yapılacaklar ayrılıp, çöpler şehrin ısınması için enerji ve gübreye dönüştürülüyor. Elde edilen enerjiyle Viyana’nın yarıya yakın bölümüne ısınması sağlanıyor. Ezcümle; çöpünüz, evinizi, suyunuzu ısıtıyor.
Tabii “Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz, bu yöntem İskandinav ve Avrupa ülkelerinde uzun yıllardır kullanılıyor. Belleğinizi yoklarsanız bir dönem İsveç’in çöpü yetmediği için çöp ithalatı yapması gündeme gelmişti.
Gelelim bizim çöplere: Hala evlerde hepsi bir torbaya konuyor ve poşet poşet ilkel çöp atma alanlarına taşınıyor. Yoksullar çöplerin içinde bir şey bulurum umuduyla oradan ekmek parası kazanmaya çalışıyor, kuşlar yiyecek derdinde avaz avaz uçuyor, biriken metan gazı doğaya salınıyor…Patlayanları, yananları, pis kokuyu, sağlık tehdidini saymıyorum bile…
Türkiye’de Atık Yönetimi
Sürdürülebilir atık yönetimi için ilk adım olan atık ayrıştırma, üç büyük kentimizde hala ev bazında yapılmıyor. Küçük kentlerde lafı bile edilmiyor daha. Neyse ki tehlikeli atıklar lisanslı bertaraf tesislerinde bertaraf edilmekte ve denetlenmekte (mi) dir.
Tehlikeli olmayan geri dönüşümlü atıkların ve evsel atıkların ise Belediye’lerin cüzi miktarda sağladığı geri dönüşüm (ambalaj atıkları, cam) kutularına ulaşmak ise oldukça ıstıraplı. Ben Şişli bölgesinde Teşvikiye’de oturuyorum ve bu kutulara ulaşmak için elimde kilolarca ağırlıkla ciddi bir yokuşu yaklaşık bir kilometre çıkmam gerekiyor, benim gibi duyarlı yurttaşlar için bile sürdürülebilir bir durum değil bu.
Yüzünü orta doğuya değil Avrupa’ya dönen bir yönetime kavuşma gittikçe zorlaşırken, Avrupa ülkelerinde yıllarca daha önceden fark edilen atık geri dönüşümü ve geri kazanımının önemini kavrayıp, doğayı korumak için gerekli adımları atmazsak, denizler, ağaçlar, gökyüzü bizi daha fazla koruyamayacak.
Önümüzdeki yıl belediye seçimleri var. Mevcut belediye yönetimleri ne yapıyor ya da yapmayı planlıyor bir hafta sonraki yazımda trajikomik durumu anlatacağım ki belki bu durum oylara yansır. Bir umut!
“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
1967-1968 yıllarında kaydettiği 45’lik plaklarla dinleyenlerine sesini ilk kez duyurduğunda henüz yirmilerindeydi. Geçen yıllar içinde onu besteci, orkestra şefi, şarkıcı, aranjör ve eğitimci olarak tanıdık, sevdik. Pop müzik ve Türk Müziği alanında kendi tarzını yarattı. Sanatına ince müzik zevkini, duygularını ve zekasını kattı. Ne yaptıysa bilerek özenerek yaptı. Her konserinde şarkılarını daha farklı söyleyen, daima gelişmeye açık bir yorumcu olmayı başardı! Bunlar, Timur Selçuk’u anlatmak için aklıma geliveren ilk cümleler…
Değerli sanatçı geçtiğimiz Eylül ayında düzenlenen özel gecede 50. Sanat Yılı’nı dinleyenleriyle birlikte kutladı.
Fransa’da gördüğü müzik eğitiminin ardından, Yarım asır önce başlayan sanat üretimi bugün aynı hızla devam ediyor. Timur Selçuk 50 yıl içinde farklı alanlarda eser verdi. Faruk Nafiz Çamlıbel, Ümit Yaşar Oğuzcan, Attila İlhan ve Nazım Hikmet başta olmak üzere, önemli şairlerimizin şiirlerini besteledi. Şarkılarını kendi özel yorumu ile seslendirdi ve kaydetti. Aziz Nesin’in “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”‘ı ve Ankara Sanat Tiyatrosunda sergilenen “Rumuz Goncagül” gibi tiyatro oyunlarının müziklerini yazdı. “Bir Uzay Masalı” adlı pop operayı besteledi. Yıllar geçtikçe senfonik müziğe yöneldi. Bale müziği, konçerto gibi büyük boyutlu eserler üzerinde yoğunlaştı.
Aslında, orkestra müziği yazmaya başlamadan önce yaptığı çalışmaları da yoğun emek gerektiren sanatsal işlerdi. Tüm şarkılarında kuvvetli bir armoni duyarız. Timur Selçuk orkestrasyonunda, dijital seslerden ziyade, gerçek enstrümanlara, yaylılara, flüt, obua ve korno gibi üflemelilere yer vermiştir. Kardeşi değerli müzisyen Selim Selçuk’un da desteğiyle davulun en hasını dinleriz onun birçok kaydında.
Timur Selçuk’u sevenlerine tanıtan ilk şarkıları Beyaz Güvercin, İspanyol Meyhanesi, Çoban Çeşmesi gibi romantik parçalardır. Ancak, müziği sadece romantizm olsun diye yapmayacaktır. Fransa’da eğitimini tamamlayıp Türkiye’ye döndükten sonra 1970 ve 80’li yıllar boyunca memleket sorunlarına karşı duyarlılığını müziğiyle gösterecektir. Piyanosu başında verdiği solo konserlerde, kitleleri coşturan Aldırma gönül, Nereye Payidar, 1 Mayıs ve unutulmaz Nazım şiirinden bestelediği Güneşin Sofrasında Söylenen Şarkı gibi devrimci şarkılar söyleyecektir.
Babamın Şarkıları
Timur Selçuk bir Türk Müziği üstadının Münir Nurettin Selçuk’un oğlu olmanın sorumluluğunu daima taşımıştır. Ancak, hiçbir zaman böylesi güçlü bir baba figürünün ağırlığı altında ezilmemiştir. Tam tersine, doğuştan gelen yeteneği ve çalışkanlığı sayesinde kendi karizmasını yaratmayı başarmıştır. Münir Nurettin’in ortamından beslenmiş, aldığı batı müzik eğitimine Türk Musikisinin öğelerini katarak iki müziği başarıyla harmanlamıştır. Kendi yönetimindeki İstanbul Oda Orkestrası ile, Türk Müziği üstatlarının saz eserlerini modern akorlar eşliğinde nefis bir düzenlemeyle yorumlamıştır. “Babamın Şarkıları” adını verdiği albümde ise kendi ifadesiyle “Münir Baba”ya bir selam göndererek, onun bestelerini kendi yorumuyla icra etmiştir.
Timur Selçuk’la Tanışma
Henüz on yaşlarındayım, evdeki küçük pikapta yeni bir plak çalıyor. O güne dek dinlediklerimden çok farklı geliyor hoparlörden yayılan müzik kulağıma! Gencecik bir ses söylüyor şarkıyı. Kemanlar eşlik ediyor, bateri ve org da duyuyorum. Bir daha bir daha çalıyorum aynı plağı. Ritimlere, melodiye, kemanlara, solistin sesine ve sözlere ayrı ayrı kulak veriyorum. Arka yüzü çeviriyorum. Ilık bir gitar sesi ardından yaylılar! “İspanyol Meyhanesi” ilk kez ulaşıyor kulaklarıma. İşte benim Timur Selçuk müziği ile tanışmam böyle oldu. Sonrası uzun bir ayrılık, ta ki bir gün kardeşim Kerim ile yolumuz Taksim-Sıraselviler’e düşüp Timur Hoca’ya kavuşuncaya kadar.
Çağdaş Müzik Merkezi
Yıl 1988, o günlerde Taksim İstanbul’un tartışmasız sanat merkezi. Tiyatrolar, konser mekanları ve eski AKM, hepsi orada. Bir yer daha var ki bizim için çok önemli! Taksimde yürüyoruz, Sıraselviler 58 numaranın önünde duruyoruz. Tarihi bir bina. Üçüncü kata çıkıyoruz, İki kardeş zili çalıyoruz. Ahşap kapı yavaşça açılıyor. Çağdaş Müzik Merkezi. Küçük bir koridor. Karşımızda bekleme odası. Ortam hayli sessiz. Sağ taraftaki derslikten gitar sesi geliyor. Solumuzda ise kapalı bir kapının ardından piyanoda basılan akorlar duyuluyor. Ara ara da bu akorları yorumlayan bir öğretmenin sesi, hemen tanıyoruz dersi veren Timur Selçuk.
Sabırsızlıkla bekleme odasına giriyoruz. Tuğba Hanım karşılıyor bizi, buyur edip yer gösteriyor. Müzikle ilgilendiğimizi, enstrüman çaldığımızı, bilgimizi geliştirmek için armoni dersi almak istediğimizi anlatıyoruz. Tuğba Hanım bir dakika diyerek içeriye geçiyor. Az sonra, yandaki sınıf boşaldığında dersin bittiğini anlıyoruz. Timur Hoca yanımıza geliyor ve gülümseyerek elimizi sıkıyor. Beyaz bastonlarımızı görüyor. Görme engelli olduğumuzu fark ediyor ama hiçbir şey sormuyor. Notaları görmeden dersi nasıl takip edebileceğimiz gibi bahaneler ileri sürmüyor. Oysa hemen bütün müzik dershanelerinde görme engelli öğrenciler, benzeri sebeplerle “Biz size ders veremeyiz ki” denilerek geri çevrilir. Biz ise on dakika sonra Timur Hocanın sınıfındayız, yeni öğrencileri olarak.
Melih Kibar, Arzu Ece, Ayşegül Aldinç ve Nüket Duru gibi daha birçok profesyonel müzisyenin bilgisinden, görgüsünden ilham aldığı Timur Hoca ile üç yıl geçiriyoruz. Derste daima esprili, güleç ve hoşgörülü. Kara tahtaya yazdığı notaları sınıftaki piyano ile seslendiriyor. Uyum anlamına gelen armoniyi hiç sıkmadan öğretiyor bizlere. Müziğin sırlarını sabırla, tek tek veriyor. Derse elinde elmasıyla giriyor genellikle. Zaman zaman piyanonun üzerinde bir fincan Türk kahvesi de oluyor. Ders salonunun yanında küçük bir oda var. Orada Timur Hocanın ikinci piyanosu duruyor. Bu piyanonun altında bir yatak olduğu söyleniyor öğrenciler arasında fısıltıyla. Yine rivayete göre Timur Selçuk akşamları bu piyanoda beste yaparken kendini kaptırıp geç saatlere kalırsa, yatağını çıkarır dershanede gecelermiş.
Öğrencileri onu seviyor, o da öğrencilerini. Yaptığımız küçük besteleri, armonik çalışmaları hocaya dinletip fikrini alabiliyoruz, ders dışında mümkün olduğunca öğrencisine zaman ayırıyor.
Dershanenin başında Timur Selçuk bulunuyor. Piyanist Ali Peret, Barış Manço’nun bas gitarcısı Ahmet Güvenç gibi usta müzisyenler de ders veriyordu o yıllar. Üç sene devam ettiğimiz armoni sınıfında yararlı bilgiler edindik.
O günlerde ve daha sonra Timur Selçuk’un birçok konserine de gittik. Ekonomi bilmecesi, Pireli Şarkı gibi parçalarını canlı olarak dinlemek büyük zevkti. Her konserde parçalarına mutlaka yeni bir şey katar, öncekilerinden farklı bir yorum getirirdi.2015 yazında Çanakkale Troya Festivalinde Bodrum Orkestrası ile verdiği konserde hocayla karşılaştık. Yirmi yıldan fazla görüşmememize karşın tebrik için kulise gittiğimizde, anında isimlerimizi söyledi.
Sevenleri olarak Timur Selçuk’u daha uzun yıllar dinlemek istiyoruz. Olgunluk çağında üreteceği eserlerini merakla bekliyoruz. Nice yıllara Timur Hocam, sağlıkla sıhhatle!
ABD başkanlığına adaylık kampanyası boyunca Trump, küresel iklim değişikliğini inkâr eden, fosil yakıt tüketimine destek veren ve sera gazları emisyonuna kısıtlama getiren kurallara karşı duruşunu her fırsatta dile getirmişti. Seçildikten sonra da hız kesmeden bu duruşunu uygulamaya koydu. Göreve geleli neredeyse iki yıl olan Trump’ın çevre politikaları karnesine bir göz atalım:
Başkanlığa seçildikten hemen sonra Trump, dış işleri, enerji ve çevre bakanlıklarına kendisi gibi iklim değişikliğini inkâr eden isimleri atadı. Obama döneminde yenilenebilir enerji kaynakları aracılığıyla karbon emisyonunu azaltmayı hedefleyen çevre politikaları, Trump’ın yönetimi devralması ile ajandadan çıkarıldı. Yerine ise fosil yakıtların kullanımını destekleyen ve çevre koruma ile ilgili yasaları değiştirmeyi hedefleyen politikalar uygulamaya kondu. Trump, yayınladığı Önce Amerika Enerji Planı’nda yenilenebilir enerjiden bahsetmezken, İklim Eylem Planını zararlı ve gereksiz bir politika olarak niteledi.
Ocak 2017’de Trump, daha önce büyük tartışmalara ve protestolara yol açan, baskılar sonucu inşaatı durdurulan Keystone XL ve Dakota petrol boru hattı projelerini imzaladı Kanada ile ABD arasında petrol taşımayı hedefleyen Keystone XL boru hattı ve İllinois-Kuzey Dakota eyaletleri arasında yapılması planlanan Dakota boru hattı çevreci mücadelenin sembolü olmuş, Obama döneminde yapılan protestolar sonucu projeler durdurulmuştu.
Mart 2017’de Trump, Obama döneminde iklim değişikliğiyle ile mücadele kapsamında ortaya konan düzenlemeleri ortadan kaldıran Enerji Bağımsızlığı Kararnamesi’ni imzaladı. Bu kararname ile Temiz Enerji Planı ve Temiz Su Planı gibi programların gözden geçirilerek askıya alınmalarının önü açıldı. Trump adaylığı sırasında da Temiz Enerji Planı’nı aptalca bulduğunu belirtmişti. Kararnameyi çevresindeki kömür üreticilerinin alkışlarıyla imzalarken, “yönetimin kömüre açtığı savaş sona erdi!” dedi. Kararname ile fosil yakıtlar ile çalışan enerji santrallerine yapılan karbon emisyonu kısıtlamaları gevşetilmiş oldu. Aynı ay Trump, Çevre Koruma Ajansı’nın bütçesini %31 kesmeyi ve bu tutarı savunma harcamalarına aktarmayı önerdi. Bu tasarı Kongre tarafından reddedildi, kurumun bütçesi %1 oranında kesildi.
Haziran 2017’de Trump, ABD’nin Paris İklim Antlaşmasından çekileceğini açıkladı. Bu açıklama Trump yönetiminin uluslararası alanda en çok tepki çeken kararı oldu.
Aralık 2017’de Trump, Utah eyaletinde bulunan ve fosil bilim için çok önemli olan iki ulusal parkın küçültülmesi ile ilgili bildiriyi imzaladı. 5400 km2’ lik Bears Ears Ulusal Parkı %80 küçültülürken, 7000 km karelik Grand Staircase-Escalente Ulusal Parkı %47 küçültüldü. Bu yöntem ile koruma altındaki alanlarda madencilik faaliyetlerinin başlatılmasının önü açıldı. Haziran 2018’de maden şirketleri bölgede bakır ve kobalt ocaklarının açılması için çalışmalara başlandığını duyurdu. Yine Aralık ayında Alaska’da bulunan koruma altındaki Kutup Bölgesi Yaban Hayatı Ulusal Alanı’nda petrol ve doğal gaz aramak için sondaj çalışmalarına izin verildi. Cumhuriyetçiler, 1977’den bu yana bölgenin sondaja açılması için çaba sarf ediyordu. Uzmanların ve çevrecilerin, petrol arama çalışmalarının bölgedeki kara ve deniz ekosistemine zarar vereceği konusundaki uyarılarına Trump kulak asmadı.
Ocak 2018’de Trump’ın talimatı üzerine ABD İçişleri Bakanlığı, ABD kara sularında petrol ve doğal gaz aramak için açık deniz sondajına izin verileceğine dair planı açıkladı. Plana göre Pasifik Okyanusu, Meksika Körfezi ve Kuzey Kutup bölgelerinde sondaj platformları kurulması hedefleniyor. Plan, çevresel etkileri nedeniyle tepki çekiyor.
Nisan 2018’de Trump yönetimi Karbon İzleme Sistemi’ne (CMS) ayrılan bütçeyi kesti. Bu sistem ile NASA, uydu ve uçaklara yerleştirilen aletler aracılığı ile sera gazları emisyonunu ölçüyordu. Bu sistem, Paris Antlaşması gereğince ulusal sera gazı ölçümü yükümlülüğünü yerine getiriyordu.
Temmuz 2018’de Trump’ın Şubat 2017’de göreve getirdiği Çevre Koruma Ajansı Başkanı Pruitt yolsuzluk iddiaları sonrasında istifa etti. İklim değişikliğini inkâr ederek, çevre koruma ve iklim değişikliği ile mücadele düzenlemelerini bir bir ortadan kaldıran Pruitt’in istifasını kabul eden Trump, Pruitt’in görevi süresince olağanüstü işler başardığını belirtti. Yerine atanan Andrew Wheeler, daha önce senatoda kömür üreticileri adına lobilicik faaliyetleri yapmasının yanı sıra Trump ve Pruitt gibi sera gazı emisyonlarının kısıtlanmasına karşı duruşuyla biliniyor.
Kısacası, Trump yönetimi göreve başladığından beri çevre politikaları ile ilgili duruşunu değiştirmedi ve değiştirecek gibi de görünmüyor. Yine de Trump’a karşı çok sayıda eyalet yöneticisi, kongre üyesi ve ABD yurttaşı mücadele etmeyi sürdürüyor.