Şimdi size enerji konusunda bildiğinizi düşündüğünüz çoğu şeyin tam da öyle olmadığını söylesem?
Öncelikle elektrik enerjisini nereden ürettiğimizle elektriği nereden üretebileceğimiz konuları arasında önemli bir fark vardır.
2018 yılında elektrik üretimimizin, %37,3’ü kömürden, %29,8’i doğal gazdan, %19,8’i hidrolik enerjiden, %6,6’sı rüzgârdan, %2,6’sı güneşten, %2,5’i jeotermal enerjiden, ve %1,4’ü diğer kaynaklardan elde edilmiştir.
2019 yılı ilk yarısı itibarıyla kurulu gücümüzün kaynaklara göre dağılımı; yüzde 31,4’ü hidrolik enerji, yüzde 29,0’ı doğal gaz, yüzde 22,4’ü kömür, yüzde 8,0’ı rüzgâr, yüzde 6,0’ı güneş, yüzde 1,5’i jeotermal ve yüzde 1,7’si ise diğer kaynaklar şeklindedir.
Ders 1: “Size elektrik üretim kaynaklarımızın çoğu akarsulardır” denildiğinde bunun üretim mi yoksa kapasite mi olduğunu sorgulayın. Ülkemizin yenilenebilir enerji potansiyeli çok yüksek olmasına rağmen gerçek üretimimizin çoğunluğu (%67,1) bol karbondioksit salan kömür ve doğal gaza dayanmaktadır.
Dünyadaki enerji üretim maliyetleri, santralin kurulum ve sonrasındaki işletim maliyetlerinin santralin yaşam süresince ürettiği enerjiye bölünmesiyle bulunur. Yani aşağıda vereceğim maliyetlerde hem kurulum hem de üretim maliyetleri toplanmıştır. Bu sayılar 2017 değerleridir. Ayrıca bu maliyetler kaynaklara yakınlık ve çevreye duyarlılıkla birlikte değişmekte olduğundan bir alt bir de üst sınır verilir.
Kömür kullanan termik santral: 6.0-14.3 $c/kWh
Doğal gaz dönüşüm santrali: 4.2-7.8 $c/kWh
Nükleer santral: 11.2-18.2 $c/kWh
Rüzgar santrali: 3.0-6.0 $c/kWh
Güneş santrali: 4.6-5.3 $c/kWh
Termal kule depolamalı güneş santrali: 9.8-18.1 $c/kWh
Kömür ve doğal gazın tükenmekte olan kaynaklar olduğunu ve gelecekte hem kurulum maliyetlerinin azalmayacağını hem de üretim maliyetlerinin artacağını unutmayalım. Güneş ve rüzgar teknolojileri nispeten yeni teknolojiler olduğundan fiyatları azalmaktadır. 2009-2017 aralığından rüzgar enerjisinin kurulum+üretim maliyeti %67, güneş enerjisinin ise %86 azalmıştır ve bu azalma devam edecektir.
Ders 2: Yenilenebilir enerji kaynakları bugün kömür ve doğal gaz kurulum ve üretim kaynakları ile aynı, hatta daha düşük maliyete gelmektedir. “Rüzgar ve güneş enerjisi güzel ama çok pahalı” doğru bir yorum değildir. Bunun ötesinde eğer kule depolamalı güneş santrali kuracak olursanız 24 saat elektrik enerjisi üretebilirsiniz. Bu sistem bugün için kömürlü termik santrallerden biraz daha pahalı olsa da karbondioksit salmadığı ve sadece aynalardan oluştuğu için çevreye zararı yoktur.
Enerji konusunda bilmediklerimiz çok, hepsini yazacak olsam sanırım küçük bir kitapçık olabilir ama son zamanlarda karşıma çıkan ve insanları kandırmak için bolca kullanılan bir söylemle son dersimize başlayalım. “Hidrojen enerjisi temizdir, araçlarınızdan sadece su buharı çıkar”. Öncelikle şunu bilmek zorundayız: Bugün kullandığımız ulaşım araçlarının önemli bir kısmı son derece verimsiz çalışan araçlardır. Ortalama bir otomobilin günümüz koşullarındaki hareketi sırasında aracın ürettiği enerjinin sadece 12’de biri bizi bir yerden başka bir yere taşımak için kullanılır. Dahası, benzin veya dizelle çalışan arabaların verimi de sadece %15’tir ve bu verimin artmasına da imkan yoktur, yani bu bir doğa kanunudur. Dolayısıyla kullandığımız arabaların tükettiği enerjinin sadece %1’i bizi taşımak için kullanılır ve bu anlamsız derecede verimsizdir.
Yakıt olarak benzin veya dizel değil elektrik kullansak biraz daha kazançlı olabiliriz çünkü elektrikli arabaların verimi %70 civarına çıkabiliyor, yani %15’lik içten yanmalı motorlarla kıyaslandığında elektrikli motorlar en az 5 kat daha verimli. Ama gene yukarıda sözünü ettiğim 1:12 oranı var. Yani elektrikli arabalar bile harcadığı enerjinin sadece %6’sını bizi taşımak için harcıyor, gerisi gene boşa gidiyor.
Gelelim hidrojen enerjisi ile çalışan arabalara: Bu araçların verimi ise %50 civarında, yani aracın tükettiği enerjinin %4’ü bizi taşımak için kullanılıyor. Bu içten yanmalı motorlara göre çok daha iyi ama elektrikli motorlar kadar da iyi değil. Yalnız burada hidrojen enerjisi ile çalışan araçları savunanlar diyorlar ki: “Ama o elektrik enerjisinin önemli bir kısmı kömür ve doğal gazdan geliyor, dolayısıyla atmosferi kirleterek küresel ısınmaya yol açıyor”. Kesinlikle haklılar. Ülkemizdeki elektrik enerjisinin üçte ikisi kömür ve doğal gaz yakılarak üretildiğine göre elektrik motoru daha verimli olsa da o denli temiz bir çözüm değil şimdilik.
Ancak burada durup devam etmezsek hidrojen galip çıkabilir. Peki ya şu soruyu sorarsak: “Hidrojen doğada serbestçe bulunan bir gaz değil, onu nasıl üretiyoruz?” Çoğunuz bu sorunun cevabını bildiğinizi düşünüyorsunuz ama bu öyle bildiğiniz gibi değil. Endüstriyel anlamda hidrojen, suyun hidrolizle oksijen ve hidrojene ayrılmasıyla elde edilmiyor. Hatta edilse bile burada kullanılan elektrik de gene kömür ve doğal gazdan geldiği için elektrikli motorlardan daha da kötü bir duruma neden oluyor. Bu saçmalığı şöyle anlatmak mümkün:
Önce suyu hidrojen ve oksijene ayırıyoruz. Bunun için elektrik enerjisi kullanıyoruz. Hidroliz yaparken enerjinin bir kısmı kayboluyor, yani bu işlemin verimi %100 değil. Sonra kazandığımız hidrojeni bir arabanın deposunda saklayıp özel bir hücrede tekrar oksijenle birleştirerek enerji elde ediyoruz. Bu da yaklaşık %70 verimli bir işlem. Sonra elde ettiğimiz elektriği de arabanın motorunu çalıştırmakta kullanıyoruz, yani sonuçta arabanın motoru gene de elektrik motoru. Dolayısıyla ilk baştaki elektrik enerjisini hidrojene çevirmekle yaklaşık %50 enerji kaybımız oluyor. Doğrudan elektrik motoru kullansak %50 daha kazançlı oluruz.
Ama problem burada bitmiyor, çünkü endüstride hidrojen sudan elde edilmiyor. Hidrojen elde etmek için doğal gaz kullanıyoruz. Bu işlemin sonunda da havaya karbondioksit salıyoruz.
Eğer gelecekte bir gün güneş enerjisinden elektrik üretip bunu da suyun hidrolizinde kullanarak hidrojen elde edecek olursak, o zaman doğaya zarar vermediğini umduğumuz ve %4 verimle çalışan bir otomobil üretebiliriz.
Ders 3: Otomotiv endüstrisi çıkmaz sokaktır. En iyi geleceği hayal ettiğimizde bile verimi %4 olan bir sisteme devam etmekte ısrarcı olmak aptallıktır. Tesla bile bize bu gerçeği söylemiyor, çünkü bundan para kazanıyor. Hidrojen kullanan araç üreticileri bundan bir adım daha kötüler çünkü onlar hidrojenin nasıl üretildiği gerçeğini bilerek bizlerden saklıyor ve hidrojenin temiz bir yakıt olduğuna inanmamızı istiyorlar. Doğrusunu isterseniz BP ve Shell bundan daha dürüst davranıyorlar.
Sonuç: Bizi iklim krizi ve çevresel sorunlar bağlamındaki bu kötü duruma enerji sistemleri konusunda yaptığımız yanlış seçimler getirdi. Bu durumdan kurtulmak için bu sistemleri azıcık değiştirmemiz yetmez, tüm sistemi baştan düşünerek tasarlamamız gerekir.
Yani zeytine dair hikayeler, hasat coşkusu bir yana, etikete baktığınızda Gemlik salamura yazıyorsa ya da zeytinyağının üzerinde natürel sızma ibaresi varsa, içinde ne olması gerektiğine dair bir kavrayışımız var artık. Gelin görün ki burada bitmiyor iş! Sahtecilik gıdada önemli mevzuu ve mateessüf zeytin işinin hilesi hurdası çok.
Eğer zeytini sahiden bileceksek, işin sevimsiz yanlarını da biraz konuşmamız gerekecek.
Edremit Haraç Miyutyun Derneği’nin hazırladığı kartpostal: Zeytin toplayanlar.
Kadim bilgi, kadim yöntemler, iyi zeytinyağı…
Kadim olan doğadır, bu gezegeni var eden sistemdir, ekolojidir. Biz, insanlar gözleye, deneye, öğrene buradan bir bilgi çıkartma peşindeyiz hep. Bazen kocakarı reçetesi, bazen bilge köylü tarımı ama kimi zaman da doğayı zapturapt altına alma teknolojileri olarak gösteriyor kendini. Bilgi, bu bağlamda kadim değil, zaman içinde dönüşen, çoğalan bir tecrübenin aktarabilir hali.
Wikipedia zeytin üzerinden güzel bir paragrafla tanımlamış, doğrudan aktarıyorum;
“Zeytinyağı için zeytin sıkılır, hamuru çıkarılır, şırası elde edilir. Şırada su ve yağ karışıktır. Yağ, su ve tortudan ayrıştırılır. Sıkma için havan, dibek, ezme havuzu, tokmak, ayakla ezme, merdane, patos, delip, yuvgu, değirmentaşı, torku, falaka, pres, kontinü adlarıyla sistemler geliştirilmiştir. Bazı yörelerde elle sıkmadan suyağı, suzeyti; ayakla sıkmadan ayakyağı denilen saf zeytinyağı hala üretilmektedir. Çuvalda sıkılmayı beklerken kendiliğinden akan yağa burunyağı, gözyağı denir. Bez çuvala kese, kazana dağar, kazan karıştırmaya yarayan kabak kepçeye çomça, şaraphaneye sıkanak, teknelere innaz denir. Basit sıkmada zeytinin cinsine göre ortalama 20 kilodan 4 kilo saf yağ çıkar. Basit usulde, Ekim-Aralık ayında zeytin toplanır, dal ve yapraklardan çamur ve topraktan temizlenir, çuvala konur, hortumla yıkanıp temizlenir. Çuvaldaki zeytin bir zemin üzerinde ağaç tokmakla kırılır, iki gün bekletilir, sonra ayakla ezilir, bir defa kuru sonra suyla ezilir ve yalaka şırası çıkartılır. Üste çıkan yağ kepçeyle alınır kazana konur, dinlendirilir. Tortusu dibe çöker, bundan sabun yapılır, üstteki temiz yağ kaplara doldurulur. Dağ köylerinde karayağhanelerde mengene ile sıkılır. Yağhaneye tasirhane, masara da denir. Zeytin sineğinden hastılıklı olan zeytinden çıkarılan yağa kıymalı yağ denir. Lodos ve poyrazda yapılan sıkma, yağ asidini yükseltir.”
İşin binlerle yıllık özeti bu! Kadim olan zeytin, bilginin gelişimi ise “havan, dibek, ezme havuzu, tokmak, ayakla ezme, merdane, patos, delip, yuvgu, değirmentaşı, torku, falaka, pres, kontinü” diye gidiyor. Metnin her bir satırında doğruluk var, çağına has; bugün ama geçerli olmayan.
Zira iyi bir zeytinyağına dair tanımlamamızı, geliştirdiğimiz bilgi ile her safhada yeniledik.
Nasıl ki şarap yapmak için ayağımızla sıkmıyoruz artık üzümü, zeytini de bize yağı vasıtası ile sunacağı sağlık, enerji ve haz özelliklerini en iyi koruyacağı şekilde sıkmamız gerekiyor.
Abartmadan, inceltmeden tanımlayacak olursak, iyi bir zeytinyağı, zeytinin özelliklerini bire bir taşıyan yağıdır. Yani meyvemsiliği ile, acılığı ile yakıcılığı ile iyi bir zeytinin tüm özelliklerini gösterir.
Kaba tanım bu.
Az inceltecek olursak; bir çay bardağının dibine iyi bir zeytinyağından iki yudum koyup, bir elinizle ağzını kapatıp diğer avucunuzla tabanını bardağın ısıttıktan sonra burnunuza götürdüğünüzde, taze biçilmiş çimen önde olmak üzere, yeşil elma, yeşil muz, çağla, enginar gibi yeşil kokular alırsınız. Ardından bir yudum alırken bu yağdan, ağzınıza bir miktar hava çektiğinizde boğazınızda biber yanmasına benzer bir yakıcılık oluşur. Dilinizin üzerindeyse lezzetli bir acılık kalır. Antioksidan ve polifenollerin deneyimidir bunlar ve eğer bir kaç farklı üreticiden yağ tadarken kıyaslama imkanı bulursanız tadım notlarınızı, sahiden dünyanız bir başka renklenir. Bir tadım eksperinin yılda altı ayı tadım yaparak geçirdiğini, burnunu damağını böyle eğittiğini de ayrıca ekleyeyim. Bizler tadım yaparken var olan tat hafızamızdan, tüm kusurları ile hafızanın, ölçerek iyi bir yağ seçeriz. Dolayısıyla bizim tadımda beğenmişliğimiz kalite için her zaman bir garanti sağlamaz.
Zeytinyağının bu özellikleri sağlayabilmesi için; zeytininin, zeytin sineği gibi kimi canlıların gadrine uğramamış, toprağa düşmemiş, güneş altında bekletilmemiş, küflenmeye bırakılmamış, nikel krom alaşımlı paslanmaz çelik ekipmanlar aracılığı ile havayla teması minimuma indirilerek ve toplamadan sıkmaya vakit geçirmeksizin işlenmiş olması ve sonrasında da krom tanklarda dinlenmiş, posası elenmiş, hava, ısı ve ışıkla ilişiği düzenlenmiş ortamlarda saklanmış olması gerekiyor.
Haklısınız, “iyi” gibi özel ve pek değerli sıfatı sadece ürünün kıyasa açık değerleri üzerinden konuşmamalı (iyi link’ine tıkladınız mı? Bazen hep kullanıp sığ bırakıyoruz bazı kavramları…)
İyi bir zeytinyağı, kanaatimce coğrafyanın adalet, haysiyet ve muhabbetinden etkilenir.
Eğer zeytin ağaçları bir gasbın ürünüyse ya da bu ağaçların toplanması sırasında emekçilerin yaşam koşullarından, geçim taleplerine katmanlı bir sömürü varsa veya alınan zeytinden sıkılan yağ ile oynanmış, hile hurda karıştırılmışsa… çoğaltabilirsiniz parametreleri, o yağ dünya dursa iyi sınıfında anılmamalıdır.
Dolayısıyla iyi bir zeytinyağı için (iyi bir ekmek ya da iyi bir kayısı kurusu gibi) hem zeytini, yani ürünü çalışmak gerek, okumak, dinlemek, öğrenmek; hem yıl boyu üretimine dair çıkan haberleri sıkıcı bulmadan takip etmek; hem de üreticisini tanımak gerek. Demeyin her şey için bu gayreti mi göstereceğiz diye; coğrafyamızın adaletini, haysiyetini ve muhabbetini belirleyen biz olacaksak, bu gayret şart!
Tağşiş
Türk Dil Kurumu’ndan bakarsanız, bir şeyin içine başka bir madde karıştırma, katıştırma demek, tağşiş. Hileli hurdalı gıdada duyuyoruz bu terimi sıkça ve baharattan, gazozlu içeceklere, baldan hayvansal gıdaya pek çok yerde karşımıza çıkıyor.
Zeytinyağı tağşiş edilmesi en kolay gıda maddesi ve ancak bir laboratuvarlarda tahlil neticesi anlaşılabiliyor. Bu sebeple ceza yetkisi ve müeyyidelerin tamamını sorumluluğuna bıraktığımız Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, periyodik olarak denetim yapmanın yanı sıra, şikayetleri de değerlendirmekle görevli. Hatta geçen ay yayınlanan taklit ve tağşiş listesine denk gelmişsinizdir bakanlığın, dilerseniz yine bir göz atın, tam 206 zeytinyağı var, hilesi hurdası ilan olunmuş!
Gelin görün ki kâr cezadan çok büyük. Bülent Şık’ın 14 Ekim tarihli bianet.org’da yayınlanan makalesinde de görüldüğü üzere pek çok sayıda firma yasalarca suç kabul edilen bir eylemi tekrar tekrar yapmakta beis görmüyor:
“5996 Sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu’nun 63 ve 64’üncü maddeleri taklit ve tağşişin ne olduğuna açıklık getirmektedir. Mevzuatta yer alan tanımlar aşağıda yer alıyor:
“63) Tağşiş: Bu Kanun kapsamındaki ürünlere temel özelliğini veren öğelerin ve besin değerlerinin tamamının veya bir bölümünün mevzuata aykırı olarak çıkarılmasını veya miktarının değiştirilmesini veya aynı değeri taşımayan başka bir maddenin, o madde yerine aynı maddeymiş gibi katılması,
64) Taklit: Bu Kanun kapsamındaki ürünlerin, şekil, bileşim ve nitelikleri itibarıyla yapısında bulunmayan özelliklere sahip gibi veya başka bir ürünün aynısıymış gibi gösterme” olarak tanımlanmaktadır.
Ayrıca aynı kanunun 31’inci maddesinin 6’ıncı fıkrasında tağşiş ve taklit yapıldığı belirlenen ürünlerin kamuoyunun bilgisine sunulabileceği de hükme bağlanmıştır. Böylece uygunsuz üretim yapan firmalarla ilgili olarak tüketicilerin bilgilendirilmesi ve önlem almalarının sağlanması amaçlanıyor.
Bu tip bir bilgilendirme eğer duyuru herkese ulaşabilse ve etkin bir hak arama bu toplumun içinde yer alan yurttaşların korkusuzca yapabildiği bir şey olsaydı işe yarayabilirdi.”
Benim alıntıladığım kadarıyla kalmasın, tık’latın ve yazının tümünü okuyun lütfen.
İyi bir zeytinyağının tağşişe ihtiyacı olmaz. Ancak doğru usuller, geliştirilen bilgi ve görgü bağlamlarında eksik özen gören her yağ kusurlu hale gelir.
Kusurlara ve sebeplerine bir göz atalım:
Zeytinyağı sıkım ertesi tanklara alınır. Bu tanklarda durdukça/dinlendikçe posası dibe çöker. İyi bir üretici kısa süreli bir dinlendirme yapıp posanın çöktüğünü tespit eder etmez yağı ayrı bir tanka aktarır. Kimi üretici ise posasıyla beraber saklar zeytinyağını ve kısa bir süre sonra posada başlayan anaerobik fermantasyon sonucu oluşan koku yağa geçer. Bazen de zeytinler sıkılmadan önce ağır yığınlar halinde ve kimi zaman da güneşin altında bekler. Bu koşullar zeytinin tane dokusunda kusura sebep olur ve yağda bu kusur tadılabilir. Tadımcılar posa kusurlu diye tarif edebilirler böyle yağları.
Zeytin depolamak kolay iş değildir. Eğer nemli, hava sirkülasyonu olmayan bir ortamda ya da yağmur alan bir depoda korumaya alınırsa zeytin, her meyvenin başına gelebilecek onun da başına gelir ve küflenme başlar. Bu küf haliyle yağı da etkileyecektir, tadımda ayırt etmemek kabil değildir.
Zeytin doğru üretilmiş, doğru toplanmış, doğru taşınmış, depolanmış olabilir ancak işleme makineleri iyi temizlenmediğinde, geçmiş sıkımların artığı/bulaşığı parçaların fermentasyonu sebebiyle yağa arzu edilmeyen sirkemsi tat ve kokular geçer.
İşleme makinelerinde hangi metalin kullanıldığı bile çok belirleyici olabilir. Eğer aksamların birinde dahi paslanmaz çelik dışında bir metal kullanılmışsa sonuç yağda metal tadı alınabilir.
En doğru usulde üretilmiş zeytinyağının bile depolanma koşullarına bağlı bir ömrü vardır. Oksijen, ısı ve ışık temasına bağlı olarak ilk sıkımda mükemmel notlar almış bir yağ, kısa bir süre sonra ağızda bayat, ağırlaşmış bir yağ hissi uyandırabilir.
Bunlar tadımla tanımlanabilen zeytinyağı kusurları.
Bazen de sinek vurur zeytini. Zeytin sineğine karşı incir ekmek çok revaçta bir uygulama değil maalesef; genellikle ilaçlama yapılıyor ve fakat kimi vakit zamansız yapılan ilaçlama, kimi zaman da ilaçlamamaktan kaynaklı kusurlu zeytin alınıyor ağaçlardan. Bu kusur, zeytinin yağında (kıymalı yağ) asit yükselmesi olarak gösterir kendini.
Normal koşullarda kusurlu dersiniz, kullanmazsınız böyle yağları.
Kimi zaman ise, bazı bölgelerin zeytininde verim düşüşü olur. Benim yaşadığım bölgede, iki köy özelinde misal, geçen yıl zeytin yoktu. Yok yılıydı demiyorum, elma ağacı bunlar deseniz kabul görür biçimde zeytin olmadı 2018 yılında. Tayfa da gelmedi köye. Köy meydanı traktörlerle de dolmadı. Bu yıl da Burhaniye taraflarında hiç olmadığı söyleniyor (gidip görmedim). Ama diyeceğim o ki, bazen zeytin olmaz.
Gelin görün ki ekonomimiz yeter üzerine kurulu bir ekonomi değil. Yok yılıymış, yağda kusur varmış birer mazeret sayılamaz zira daha çok, daha fazla üzerine kurulu bir piyasa kavrayışı var. Türkiye kişi başı tüketimi ile (1.4 kg) gelişmeye açık bir pazar. Zeytinyağını bir Yunanistan (12.8 kg) ya da İspanya (11.3 kg) gibi tüketmemiz her zeytinyağı markasının hayali. Dolayısıyla dalgalı bir arzdan ziyade sürdürülebilir ve hatta çeşitlendirilmiş bir arz ile talebi tırmandırmak tercih edilen yön.
Kısacası; tağşişin konusu elbette ki haksız kazanç, haksız kârdır.
Kusurlar veya yokluklar sebebiyle zayıflayan ürün varlığını, genel değerlendirmede kabul edilebilir hale getirilmesi ve piyasanın taleplerine cevap verecek miktara çıkartılmak üzere başka yağlarla karıştırılması da sıklıkla karşılaşılan tağşiş yöntemleridir.
İki başlık var yani.
Yüksek asitli, yemeklik olarak değerlendirilemeyecek, çamur, küf, metal kokan zeytinyağları vakum altında ve yüksek sıcaklıkta işleme sokuluyor ve düşük asitli bir yağ elde ediliyor. Asit derecesi sebebiyle paketinde “sızma zeytinyağı” ibaresi taşıyacak bu yağa biz “kolon sızması” diyoruz. Hatırlatmak isterim; halihazırda kusurlu olan ve kusuru sebebiyle sağlık özelliklerinden kimini yitirmiş/sağlıksız hale gelmiş bir yağdan bahsediyoruz. Bu yağa bir de yüksek sıcaklık uygulandığında zeytin meyvesininin bütün vitamin değerlerini kaybedeceği ve okside olacağı açık. Büyük hıyanet!
Bu ilk kısmı tağşişin.
İkinci kısım ise elde var olan zeytinyağı miktarını hileli biçimlerde arttırmak sureti ile haksız kazanç elde etmek diye özetleniyor. Misal zeytinyağına, zeytinden elde edilen ikincil yağların yanı sıra, ayçiçek, pamuk, kanola ya da kolza yağı katılarak zeytinyağı adı altında paketlenip pazarlanabiliyor. Bu katılan yağların zeytinyağından beklediğimiz sağlık desteklerini sağlama imkanları olmadığı için, son ürün, en iyimser ifadeyle içeriği düşürülmüş bir ürün ancak mesele bununla sınırlı değil. Genetiği değiştirilmiş tohumları dünya pazarlarında ticareti yapılan kanola ve pamuk yağlarının menşei, ekstra bir endişe unsuru.Tağşişli bir zeytinyağının üzerinde içine katılan yağların menşeini bulamayacağınız aşikar. Dahası, kolza yağı içinde taşıdığı erüsik asit sebebiyle sağlık problemi yaratabilecek bir yağ. Zeytinyağı diye kolza karışımı satmanın hilecilikten öte bir suç sayılması gerek.
Yukarıda, link’ini verdiğim yazısında, tağşiş ve taklit kusuru tespit edilen kimi firmaların üç yıllık dönemde yine ve yeniden tağşiş ve taklit listelerinde yer aldığını gösteren Bülent Şık, “Türkiye’de gıda kontrol ve denetim hizmetleri çökmüştür” diye özetlemiş durumu.
Kanaatimce çok normal, çok sıradan bugün vardığımız durum. Hatta ne bekliyorduk ki, demek istiyorum. Kapitalin iktidarında yaşıyoruz. Üretim yüzü ve dolayısıyla haysiyeti olmayan şirketlerin kontrolünde. Bu şirketler ki büyüyen bir ekonominin olmazsa olmazları ve dolayısıyla hükümetin ortakları. Bize devrim gibi sunulan gıda güvenliği yasası, türlü tebliğ ve yönetmelikler bu denklemleri koruma gayretiyle kaleme alınmaktalar.
Hukuk, iki yazı önce dediğim gibi, her zaman adalete değil, sıklıkla mülke dair ve bizler bu bağlamda çığlık çığlığa haykırmakta çok geciktik: Gıda güvenliği bir mühendislik meselesi değildir. Üreticinin, üretiminden gururlandığı, üretimi ile karnını doyurabildiği, üretimi ile ailesine bir gelecek hayal edebildiği koşullarda gıda güvencesi en yüksektir. Gıdaya dair kalite ancak bu noktadan sonra konuşulmaya başlandığında adalet, haysiyet ve muhabbet tesis olur.
İyi tamam, tamam da nasıl olacak da olacak…
O halde dersimizi iyi çalışacak, üretim yılını yakından takip edecek, hasat dönemi doğru üreticiyi bulmaya gayret edecek ve ürünün hakkını ödemekte cimrilik etmeyeceğiz.
Cimrilik ağır itham sayılmasın lütfen, biz bize dertleşiyoruz şunun şurasında.
İşin doğru cep telefonunu seçmekten inanın farkı yok.
Elbette kesenize uygun olanı seçeceksiniz; cep telefonu da olsa zeytinyağı da olsa. Ancak iyice araştırıp, ihtiyacınıza denk geleni seçip sizi, özellikle de sağlığınızı yolda bırakmayacak bir zeytinyağı bulduğunuzda ne kadar şanslı olduğunuzu hatırlayın. Hele üreticinin ta kendisi ile muhatap olma imkanı yakaladıysanız artık pazarlık yapmayın. Onun yerine kalitenin devamlılığını talep eden sıkı bir takipçi, dost, yoldaş olun.
Her şeyin başı sağlık!
Hadi, biraz hafifletelim ruhumuzu ve iyi bir zeytinyağı niye önemli, bize ne sağlıyor bakalım:
Zeytinyağının içeriğinde A, C ve bir antioksidan olan E vitamini bulunur. Ayrıca, gıdalarla beraber tüketildiğinde, A, D, E ve K vitaminlerinin vücutça emilimine (bunlar yağda eriyen vitaminlerdir) yardımcıdır. Tekli doymamış bir yağ asidi olan oleik asit zenginidir (ayçiçek yağında linoleik, palm yağında ise palmitik asit bulunur). Damar tıkanıklığına yol açan LDL kolesterolü düşürür, HDLkolesterolü normal seviyede tutar. Beyin gelişimini destekler. Alzheimer’a karşı kalkan görevi görür. Anti-inflamatuar özelliği ile astım gelişimini önleme/şiddetini azaltmada yardımcı olur. Antioksidandır. Kansere karşı korur. Cildi yaşlanmanın etkilerinden koruyan skualen içerir. Bu sebeple geleneksel tıp/kocakarı reçetelerinde yaralara sürülen merhemlerin ana malzemesidir. Aç karna içilen iki kaşık zeytinyağı ile ilgili bin deva telaffuz edilir, sindirim sistemini doğru çalıştırdığı herkesçe bilinir. Aynı maydanoz, çimen suyu ya da spiriluna gibi, zeytinyağı da önemli bir klorofil sağlayıcıdır ve bu sebeple ışıktan koruyan kaplarda saklanması gerekir.
İyi bir zeytinyağı, çok değerli bir sağlık poliçesidir anlayacağınız ve sağlık poliçenizde hile yapana karşı en sert önlemi talep etme hakkınız lafta kalmasın, pratik edin.
Dört yanlış bir doğruyu götürmesin sakın!
“En kaliteli sızma zeytinyağı taş baskı olandır”
Yanlış!
Taş baskı diye bir şey yok, taşla ezme ve preste sıkma var. Yukarıda iyi zeytinyağını konuştuk bol bol, oradan kıyaslayın, taş ile ezilip çuvalların içinde paslanabilir teçhizatla sıkılacak bir yağ (taş granit olsun peki, hatta çuvallarda birinci sınıf kenevirden ve mengene de paslanmaz olsun) süreçte ciddi miktarda hava ile temas eder. En iyisinin dahi ömrü kısa olacaktır. Oysa doğru imal edilmiş bir zeytinyağının kapalı ortamda, ısı ve ışık kontrollü korunması neticesi bir yağın ömrü ya da bir başka deyişle sağlık özelliklerini nakletme kabiliyeti rahatlıkla iki yıla uzayabilir.
“Zeytinyağı ile kızartma olmaz.”
Hadi oradan!
Kızartma için ihtiyaç duyulan sıcaklıkla (180C) kıyaslandığında, zeytinyağı (yanma derecesi 220-230C) diğer rafine edilmemiş bitkisel tohum yağlarına göre (ayçiçek 107C) daha doğru bir seçimdir. Yanmadan gerekli ısıya yükselip, kızartma yapmamıza imkan verir.
“Zeytinyağı acıysa asidi de yüksektir.”
Kayınvaldem bu cümleyi şöyle kuruyor, “asitli yağ istiyorum, şöyle boğazımı yakan!”
Asidi tatmak ne kadar imkanlı emin değilim ve fakat biliyorum ki duyusal analizlerde olumlu bir kriter sayılan acılık ve yakıcılık fenoller ve oleuropein kaynaklıdır. Kayınvaldem 3 asit zeytinyağı değil, erken hasat bir Ayvalık ya da şöyle en biberlisinden bir Memecik yağı istiyor.
“Zeytinyağının iyisi koyu yeşildir”
Zeytinyağının rengi zeytinin cinsine ve sıkım dönemine bağlıdır. Geçen yazılarımdan hatırlayacaksınız, misal Memecik, Ayvalık zeytinine nazaran çok daha koyu bir yeşil tonda yağ verir. Ancak Ayvalık zeytini de erken hasat döneminde hep olduğundan daha yeşildir. Renk, bu sebeple, bir belirleyici sayılmaz ve hatta duyusal analizlerde, özellikle mavi renkli bardaklar kullanılarak, analistlerin renkten etkilenmelerinin önüne geçilir.
“Tağşişi anlamanın yolu zeytinyağını dondurucuya koymaktır”
Zeytinyağının donmaya başlaması için 6-7C altına indirmek yeterli olabilir ve sahiden de donmayan yağlardan şüphe etmek için sebep oluşturabilir bu yöntem ancak hile erbabı ile yarışılmaz. Tağşişle mücadelede bakanlığın elini zorlamak daha doğru bir yöntem olur.
Şimdi tam zamanı, ceviz hasat edildi, nar yeni başlıyor, taze soğan var ve yemyeşil zeytinler de tüm acılığı ile hazır. Gaziantep usulü zeytin piyazı yapmadan geçmesin günler:
200-250 gr yeşil zeytinin çekirdeklerini çıkartın, doğrayın. Öyle sıçan dişi miniklikte kıyın demedim, her bir zeytini üç-dört ince parçaya kesseniz tamamdır. 150-200 gr ceviz içi gerekecek ama önce tadın. Sahiden yeni hasat olsun, geçen yılınkiler acımıştır artık.
1 narı ayıklayın, tanelerine ayırın.
Yarım limonun suyuna 2 çorba kaşığı nar ekşisi koyun, oluşan karışımın yarısı kadar (mümkünse erken hasat, yoksa en sevdiğiniz sızmadan) zeytinyağı ile karıştırın.
5-6 taze soğanı ve yarım demet maydanozu kıyıp, onları da koyun kenara.
Şimdi… derin bir kaba önce sosunuzu dökün. Üzerine cevizi ve zeytini ekleyin ve iyice karıştırın, ardından taze soğan ve maydanozu ilave edin. Tadına bakın. Zeytininize çok bağlı bu salata, belki bir tutam sumak, belki bir fiske tuz ister. Ekleyin. Azıcık dinlensin, tümü birbiriyle biraz muhabbet etsin. Servis oda sıcaklığında olmalı, masaya taşımadan önce narları ekleyip bir karıştırmayı ihmal etmeyin.
Bu vesile ile taa 90’ların başında bir sabah, Bebek’te artık var olmayan bir kitapçıda karşıma çıkıp beni zeytin piyazı ile tanıştıran kitaba ve onun değerli yazarına şükranlarımı iletmeyi ihmal etmeyeyim; iyi ki varsınız Nevin hanım! Geçen yıllar yerinizi ancak derinleştiriyor, hayranlığımı her an ancak artıyor.
Tarım ve Orman Bakanlığı dosta güven ve mutluluk, düşmana korku ve kıskançlık verecek bir kampanyaya imza atacak birkaç gün içinde. 11.11 günü saat 11’de tam 11 milyon fidan dikilecek ve dünya rekorları alt üst olacak. Böylece güzel ülkemizin güzide halkına doğayı en çok seven, en bi çevreci hükümetin bu hükümet olduğunu, üç beş ağaçla uğraşmayıp tüm Türkiye’yi yeşile boğduklarını gösterecek bir hikaye daha yaratılacak.
Peki, olay bu kadar basit mi? Ya da başka açılardan bakıldığında görünen tablo da bunun tıpa tıp aynısı mı? Bakalım; sorular sorup yanıtlar arayalım.
Nereden çıktı bu 11.11. meselesi?
Rahatlıkla hatırlanacaktır, yaz aylarında bir yandan yangınlar bir yandan da Kazdağları’ndaki “Altıncı Filo” olayı genelde doğa ve özelde orman hassasiyetini zirveye ulaştırmış, hükümet ve özellikle Tarım ve Orman Bakanı son derece zor bir durumla karşı karşıya kalmıştı. Tam da o sıralarda, ne hikmetse sıradan vatandaşın biri, senede bir günü ağaç dikme[1] bayramı olarak ilan edip o gün tüm Türkiye’de ağaç diksek mealinde bir öneri getirmişti sosyal medya pazarında. Ve ne hikmetse Cumhurbaşkanı bu öneriyi olumlu karşılayıp alkışlamış ve fitili de ateşlemişti. Ancak unuttukları şey şuydu; Türkiye’nin zaten bir ağaç bayramı vardı ve neredeyse bütün dünyayla birlikte 21 Mart günü kutlanıyordu. Bir süre sonra işte bu 11.11 projesi çıktı ortaya. Tarım ve Orman Bakanlığı ile Orman Genel Müdürlüğü yatıp kalkıp düşünerek bu ihtişamlı ve başka kimsenin aklına gelemeyecek kadar özgün projeyi ilan ettiler. Yetmedi, tam ben bu yazıyı yazarken bir de ne göreyim; 11 Kasım’ı “Milli Ağaçlandırma Günü” olarak ilan eden Cumhurbaşkanlığı Genelgesi Resmi Gazete’de yayımlandı. Almanlar şimdi de kıskançlıktan çatlamasınlar da göreyim!
11 milyon fidan dikince ne olacak?
Öncelikle ormancılıkta fidan sayısı yalnızca fidanlık işlerinde kullanılır. Orman ve ormancılık açısından fidan ya da ağaç sayısının başlı başına hiçbir önemi yoktur. Orman bir ekosistemdir. Ağaç bu ekosistemin yalnızca bir bileşenidir. Ekosistemin diğer bileşenleri ve bunlar arasındaki ilişkilerdir ormanı orman yapan.
Diğer yandan bu projeyle ilgili bazı detaylar benim açımdan muamma. 11 milyon fidanın 2023 farklı noktada 3 saat içinde dikileceği söyleniyor. Bu noktalar nerelerdedir? Doğru saptanmış mıdır? Hangi noktalara hangi türler dikilecektir? Dikimler tekniğine uygun olarak yapılabilecek midir? Bu fidanlar hangi fidanlıklarda üretildi? Uygun fidanlar uygun ekolojik ortamlara mı dikilecek? Buna benzer bir yığın soru ortada öylece duruyor.
Bütün bu soruların çok makul yanıtlarının olduğunu düşünelim bir an için. Ve dikilen 11 milyon fidanının tamamının başarılı olacağını, hatta hemen orman olacağını kabul edelim.[2] Dikilen 11 milyon fidanın karşılığı ne kadar orman alanıdır, diye basit bir hesap yapabiliriz. Genellikle orman ağaçlandırmaları 2,5×2,5 m dikim aralıkları ile yapılır.[3] Bu şekilde 25 fidanla 100 metrekare alan ağaçlandırabiliriz. 11 milyon fidanla ise yalnızca 44 milyon metrekare alan ağaçlandırılabilir. Yani ormancılıkta kullanılan alan ölçü birimi ile yalnızca 4 bin 400 hektar. Hatırlatmakta fayda var; bu tür bir şova dönüştürülen fidan dikim kampanyası ile dikilen fidanların çoğu yaşamayacaktır. Ama %100 başarı elde edilebilecek bir kusursuzluk örneği yaratabilsek bile bunca patırtının karşılığı 4 bin 400 hektar. Oysa ormancılık örgütü 1946 yılından beri sessiz sedasız her yıl zaten ortalama 30 bin hektardan fazla ağaçlandırma yapıyor.[4]
Denilebilir ki halkın katılımı ile 11 milyon fidan dikmek hem bilinç artırmak hem de sorumluluk duygusu yaratmak açısından olumlu etki yapacaktır. Doğru! İyi de, bunun için zaten 21 Mart günümüz vardı. Neden o gün bir kenara itilip bu gün uyduruldu? Cevap olarak Yeni Türkiye sözlerini duyar gibi oluyorum. Ama “yeni” kavramı böyle bir şey değil, bilinsin isterim.
Projenin finansmanı neden bağışa dayalı?
Daha açık sorayım: Yurttaş zaten devlet bu hizmetleri yerine getirsin diye vergi ödemiyor mu? Devlet, aslında hiç ilgilenmemesi gereken, örneğin dinsel inanç konularına bunca kafa yorup bunca para harcarken (Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılı bütçesi 10 milyar 445 milyon lira civarında ve bu kurum yalnızca bir dinin bir mezhebine hizmet ediyor), halkın tamamını ve hatta bugün doğmamış olan çocukları bile ilgilendiren bir faaliyete kaynak tahsisinde elleri titriyor. Nereden mi çıkardım devletin ellerinin titrediğini? Yine devletin resmi raporlarından. Orman Genel Müdürlüğü tarafından ağaçlandırma tesis çalışmaları için 2016 yılında yaklaşık 146 milyon liralık harcama yapılmışken 2018 yılında bu miktarın 133 milyon liraya düştüğünü görüyoruz.[5]
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: 2018 yılında Orman Genel Müdürlüğü yalnızca 138 milyon liralık harcama ile yaklaşık 45 bin hektar ağaçlandırma yapmış. Peki ya Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinin yalnızca %10’undan (1 milyar 45 milyon TL) tasarruf edilip bu kaynak ağaçlandırmaya aktarılsaydı ne olurdu? Diğer koşullar sabit kalmak kaydıyla 340 bin hektar daha ağaçlandırma yapılabilirdi. Fakat inanın mucizeler olsa ancak 4 bin 400 hektara karşılık gelecek bu 11 milyonun şaşaası olmazdı. Herhalde tarih bu dönemi gerçekler hiçbir şeydir, algı her şey diye yazacak.
Her zaman söylediğimi yinelemek istiyorum. Fidan dikmek kutsal bir iştir. Dikilen her fidanın topluma sayısız yararı olur. Ama neredeyse 75 yıldır yapılan işi sanki ilk defa yapıyormuş gibi algı yaratmaya çalışırsanız; ağaçlandırma gibi kutsal bir görevi doğal ormanlara verilen sayısız zararın alternatifi gibi göstermeye kalkarsanız, üstelik bunu bile devlet bütçesinden yapmak yerine yurttaşın üstüne yıkıp duruma sosyal farkındalık ve sorumluluk havası katmaya niyetlenirseniz samimiyet ve inandırıcılıktan uzaklaşırsınız. Bazıları bu gerçeği şimdi görmeyebilir. Fakat er ya da geç herkes gerçeği anlayacaktır. O nedenle, hazır yol yakınken, 200 yıla yaklaşan mesleki ve bilimsel birikimimizi daha fazla heba etmeyelim ve ormancılığımızı sağlıklı bir rotaya oturtalım. O rotada algı yaratacak şova dönük faaliyetlere ve abartılmış sayılara yer yok. O rotada ülkenin dağını, taşını, ağacını, suyunu, böceğini, kuşunu korumak ve geleceğe cıvıl cıvıl bir doğa bırakmak var. Sözüm siyasetçiye değil ormancı meslektaşlarıma, çünkü bu mesleğin hamurunda sadece ve sadece bu var.
[1] Ağaç değil fidan dikilir ama öneri o şekildeydi.
[2] Bilimsel olarak bu mümkün değil elbette. Sadece bir an öyle olduğunu düşünelim.
[3 Dikim aralığı dikilecek türe ve dikim alanının koşullarına göre değişebilir. Ben en yaygın dikim aralığını varsayıyorum.
[4] Ağaçlandırmalar ile ilgili detaylı bilgi için bu yazı dizisinin ikinci bölümü okunabilir.
[5] İlgili yıllara ait OGM Faaliyet Raporlarından alınan verilerdir.
Muhtemelen hatırlayanı da kalmamıştır ancak bahsetmekte fayda olduğunu düşünüyorum. 1940’lara kadar dünyanın hiçbir yerinde plastikten yapılma bir balık ağına rastlayamazdınız. Hatta birçok ülkede bu tarihi 90’lara kadar öteleyebilirsiniz. Tüm balık ağları ya kendir, ya pamuk ya da diğer bitkisel liflerden yapılırdı.
Ne zaman ki plastik hayatımıza girdi, tüm her şeyde olduğu gibi balık ağlarında da ana malzeme plastik oluverdi. İşte hayalet ağ meselesi de bu durumla paralel olarak ortaya çıktı. Eskiden kısa süre içerisinde çürüyen ya da kopan balıkçı ağları artık kopmayan ya da çürümeyen bir malzeme haline geldi. Yapımı kolaylaştı ve fiyatı da ucuzlaştı. Bozulanın yerine yenisi kolayca konuluverdi. Deniz dibinde bir yere takılanı kesilerek orada bırakılmaya başlandı çünkü çıkartmak için uğraşarak harcanacak süre kıymetli idi. Üstelik yerine yenisi de kolayca konuluveriyordu.
Tüm bu kolaylıklar, 1980’li yılların başından itibaren kayıp balıkçı ağlarının, okyanuslar ve biyoçeşitlilik için önemli bir sorun olarak tanımlanmasına neden oldu. Yani dost denilen ya da harika diye nitelenen plastik materyal yeni bir sorunun da doğmasına neden olmuştu. İşte geçen hafta yayımlanan bir rapor, bu kayıp ve terk edilmiş balıkçı ağlarından 640 000 tonunun her yıl denizlere karıştığını ortaya koyuyor. Yani 50 bin çift katlı otobüsün ağırlığına eşit. Korkunç bir değer. Bu ağların toplam deniz çöpü içerisindeki oranı da %10.
Balıkçılık faaliyetleri tek başına ciddi bir kirlilik kaynağı. Üstelik bununla ilgili etkili bir yaptırım mekanizması da yok. Yani atanın yanına kar kalıyor. Denizlere karışan bu ağlar sadece birer kirletici değil aynı zamanda birer ölüm makinesi! Plastiğin kolay kolay parçalanmama özelliğini düşündüğünüzde bu öldürme ödevinin yüzyıllarca süreceğini tahmin edebilirsiniz. İşte bu ödev 2018 yılında 300 deniz kaplumbağasının Meksika açıklarında ölmesine neden olmuştu. Bir balıkçının terk ettiği balıkçı ağına takılan 300 kaplumbağa boğularak ya da açlıktan acı çeke çeke can vermişti. 300 tane nesli tehlike altında olan kaplumbağa. Dile kolay!
Daha geçen ay Orkney’de hamile bir balina, yine terk edilmiş bir balıkçı ağına takılarak hayatını kaybetmişti.
İşte tüm bu cinayetlerin toplamı milyonlarla ifade ediliyor. Nedeni ise balıkçıların başıboşluğu ve karar alıcıların iş bilmezliği.
Her türlü işte sektörü, balıkçıyı, üreticiyi vs. düşünüp ekosistemi ve diğer canlıları geri plana atınca ortaya böyle sonuçlar çıkması oldukça doğal. Oysaki ekosistemi ve biyoçeşitliliği önceleyen yaklaşımları benimsemek bu sorunların birçoğunu ortadan kaldıracaktır. Örneğin balıkçıların her kafalarına estiklerinde balık ağı almalarının zorlaştırılması, balık ağı alımının kotaya tabii tutulması ve önüne gelen her av marketinde balık ağlarının kolaylıkla satılmasının önüne geçilmesi gibi basit önlemler bu problemin çözümüne katkı sağlayacaktır. Üstelik balıkçılara kaybolan ağları bildirim zorunluluğu getirilmesi ve balıkçıların ağlarla ilgili yapacakları her türlü işlemin sıkı takibi ve caydırıcı yaptırımlar getirilmesi de bu sorunun uzun vadede ortadan kaldırılmasına yardımcı olacaktır. Zira terk edilmiş ya da kayıp balıkçı ağlarının birinci elden sorumlusu o ağı kaybeden ya da terk edendir.
Asıl sorumlunun sorumluluğunu görmeden yapılacak her türlü etkinlik, uygulama, proje vs. sadece günü kurtarma derdinde olanların ve projecilik oynayanların zamanını doldurmaktan başka işe yaramayacaktır. Sadece bilinçlendirme ya da terk edilmiş ağları toplamakla bu işin çözülemeyeceği/çözülemediği açık ve net ortada. Ciddi yaptırımlar ve önlemlerin gerektiği de artık yadsınamaz bir gerçektir.
Yanlış anlaşılma olmasın! Kayıp ve terk edilmiş balık ağları problemi sadece bizim problemimiz değil, tüm dünyanın problemi. Bu nedenle küresel önlem alınması kaçınılmaz. Bahsi geçen raporda da belirtildiği gibi bazı daha genel adımlar da atmakta fayda var. Nedir bunlar?
Balıkçılığın yapılamayacağı deniz koruma alanları ilan etmek ve buraları her türlü insan faaliyetine kapatmak,
Kayıp ağların toplanması için özel bir birim oluşturup daha önce kaybedilmiş olanları toplayıp yeni vakaların önüne geçecek yaptırım, düzenleme ve faaliyetlerin küresel organizasyonlarla (FAO, IMO GGGI) birlikte yürütülmesini sağlamak,
Henüz değiştirilen ve 18 m’ye çekilen avlanma sınırını 50 m’ye tekrar geri almak,
Deniz kirliliği için acil durum ilan etmek ve bu konudaki faaliyetleri artırmak.
Bu saydığımız önlemlere daha birçokları eklenebilir. Ancak, gerçek olan şu ki; her anlamda küresel bir insan kaynaklı doğa tahribatı krizi söz konusu. Kârlarımızı, paralarımızı, konforumuzu düşünmekten artık mümkün olduğunca vazgeçmemiz ve birlikte yaşadığımız canlılarla beraber doğanın bir parçası olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor. Altıncı büyük yok oluş, üzerimize doğru gelen bir felaket ve etkilerini de gün geçtikçe daha fazla hissettiriyor. Bunun gelişini hızlandırmak değil yavaşlatmak için bir şeyleri değiştirmemiz gerekiyor. Aksi takdirde bu felaketi ilk fark eden ve aynı zamanda da son fark eden nesil olabiliriz.
Geçtiğimiz hafta, kentlerin tarihsel kesimlerinde gezerken, buraların korunması ya da çökmeye/ unutulmaya terk edilmesi veya kentin bu kesimlerinin kendiliğinden kentin yeni durumuna göre kendilerini nasıl uyarladıkları vb. gibi sorunlar üzerinde düşünmeye başlamıştık.
Türkiye’de son 30-20 yıl içinde belediyeler giderek hızlanan ve çoğu kez de birbirinden kopya çekerek çoğalan bir biçimde, kentlerin tarihi kesimleri, tarihsel dokularıyla ilgilenmeye başladılar, bu konuya bütçe ayırdılar, birçok proje uyguladılar ve bu merak (yoksa moda mı?) hala devam ediyor…
Olup-bitenlerle ilgili en önemli sorular, belki ekonomik-politik tutumla ilgili: Koruma-yenileme projelerinde demokrasi ve bilimsel gereklilikler arasındaki denge nasıl sağlanacak? Projenin finansmanı nasıl olacak ve yaratılacak yeni rant nasıl paylaşılacak? Ya da başka türlü soracak olursak, eski mahalle, “soylulaştırma” olmadan korunabilir mi, soylulaştırma olacaksa, çöküntüleşmiş tarihi alanlarda yaşamakta olan yoksullara ne olacak ve “yeni soyluların” kim olacağı, nasıl belirlenecek?
Bu soruları tartışmaya başlamadan, kentlerin son zamanlarda içinde bulunduğu genel atmosferden kısaca bahsetmek ve sorunun geri-planını biraz netleştirmek gerekecek.
Kentlerin, yaklaşık 1980’lerin başından beri, neoliberal dünyaya açılmakta ve dünyanın diğer neoliberal kentleriyle etkileşmekte/ yarışmakta, ekonomisini ve yeni yatırımlarını onlarla uyumlaştırmakta ve onlara benzer (hatta aynısı) bir gelişme/ oluşum sağlamak için uğraşmakta olduğunu söyleyerek, tartışmaya başlayabilir, dünyanın bütün büyük ve önemli kentlerinin, benzer durumda olduğunu söyleyebiliriz: Kimliksizleşen, ama aynı zamanda “markalaşmak” isteyen bir “kentler takımyıldızı” içindeyiz…
Yine yaklaşık aynı dönemden beri, pek çok ülkedeki popülist siyasal iktidarlar ve bu iktidarların ideolojisi, “geçmişin şanlı günlerini” ve “muhafazakarlığı/ milliyetçiliği/ yerelliği ve yabancı düşmanlığını” önemsediğini söylüyor. Türkiye’de, neredeyse bütün kentlerde, en azından “Osmanlı Dönemini” ve onun öncesindeki “Selçuk Dönemini” yansıtan bir çehre arıyorlar/ bulamazlarsa bunu yaratıyorlar, en azından, icat etmeye çalışıyorlar.
Aslında birbiri ile çelişirmiş gibi duran bu iki düşünce, aynı akımın bir parçası ve kentlere, tam da bu özellikleriyle yansıyor. Yani kentler bir yandan, neoliberal dünyanın bütün diğer kentlerine benziyor/ onlarla aynılaşıyor, bir yandan da, kendi “otantik” tarihsel mirasını (Türkiye’de sadece Osmanlı ve Selçuk dönemlerini) korumak ve canlandırmak istiyor. Eski kent parçaları, eski yapılar “onarılıyor” ve çoğu kez betonlaştırılarak, restore ediliyor. Kent yönetimleri, kentin tarihi mahalleleri için projeler geliştiriyor ve bütçe ayırıyor. Bunun da yetmediği durumlarda, yeni yapılan binaların cephelerine, “Selçuklu kültürel mirasınızı” yansıtacak makyajlar, ya da “Selçuk” olduğunu zannettikleri simgesel ama modern “gösteriş” motifleri ekliyorlar. Kentler, böylece “marka” oluyor.
Türkiye’de bu sorun bakımından şimdiye kadar uygulanan örneklere ya da “modellere” kısaca bakmak yararlı olabilir. Ancak aşağıdaki sınıflama ve örnekler, tam ya da yeterince doğru, sistematik ve eksiksiz kurulmuş olmayabilir. Yine de, mevcut durumun resmini, bir ölçüde çizebilecektir sanırım.
Türkiye’deki kentlerde, tarihi mirası ya da dokuyu korumak bakımından neler yapıldığına, kabaca bakmaya çalışalım:
Öncelikle belki iki oluşumu ayırt etmeliyiz: Kentlerin,
korunabilen tarihsel parçaları ve
korunamayan/ zaman içinde çöküp giden ve unutulan, tarihsel varlığı hiçbir biçimde saygı görmeden, günün gereklerine göre yenilenmiş parçaları
vardır.
Birçok kentin en azından 3 000 yıldır (bazılarının daha da eski bir geçmişi olduğu öne sürülüyor) kesintisiz yaşamakta olduğunu anımsayacak olursak, korunamayan tarihi parçaların ne kadar büyük bir miktar (alan) olacağı kolayca tahmin edilebilir. Arka arkaya gelmekte olan uygarlıklar ya da politik iktidarlar/ sülaleler ve savaşlar, istilalar, doğal afetler, yangınlar vb. nedeniyle, bu anlaşılabilir bir durumdur. Asker yöneticiler, genellikle önceki uygarlığın yıkıntılarına saygı duymadığı için ve çoğu kez acil durumlar için hızla kenti küçültmek ya da tahkim etmek, savunma hatları oluşturabilmek vb. gerektiğinden, eski dokular yok edilmiştir. Ancak 1915’e kadar, bu tahribatın intikamcı veya düşmanca/ “temizlik” gibi amaçlarla yapılmadığı söylenebilir. Daha önceki dönemin kalıntılarını, yeni duvarların/ kalelerin ve tahkimatın acilen yapılabilmesi için en çok kullananların, Roma mirasını yağmalayan Doğu Roma (Bizans) olduğunu söylemek, Anadolu kentleri için yanlış olmayacaktır sanırım.
Korunabilen tarihi kent parçalarının da, yine iki temel yaklaşımla korunduğu söylenebilir:
Kendiliğinden, kentin ekolojisi ve yaşam modlarıyla doğal olarak ama “teknik olarak koruma amacı” olmaksızın korunması,
Modern zamanlarda koruma amaçlı projeler ya da uygulamalarla, kentlerin tarihi dokularının/ parçalarının/ yapılarını vb. korunması.
Tarihi dokunun, içine yaşayan kentliler tarafından, kentin sosyal/ antropolojik ekolojisine uygun biçimde, yer yer tahrip edilerek de olsa (bazen de kaynak olmadığı için, bazı parçalar ölmeye terk edilerek) yaşatılması ve kullanılması, en yaygın ve en eskiye dayanan uygulamadır denilebilir. Bu bir bakıma, kentin bu kesimlerinde yaşayanların “sağ kalma”/ geçimlerini ekonomik olarak sürdürülebilme güdüsüyle gerçekleşen “organik” bir korumadır. Gerçi bu durumun “koruma” kategorisi içinde olup-olmayacağı da tartışılabilir. Ancak pek çok kentte, tarihsel kent dokuları ve binalarının yakın zaman kadar gelebilmesinin bu yolla sağlanmış olduğu düşünülebilir.
İstanbul’da bu tür bir kendiliğinden, hemşehri koruması ve kullanmasının örnekleri (diyelim Kapalıçarşı veya Mahmutpaşa civarındaki tarihi doku vb.) çok olduğu gibi, Türkiye’nin pek çok kentinde de, bu örneklere rastlayabiliriz. Bu tür bir korumanın genellikle, “koruma” amaçlı olmadığı için her dönemin gereklerine göre yapılmış eklemeler veya tahribatla birlikte, her zaman içinde bulunulan dönemin ihtiyaçlarına ve eldeki olanaklara göre biçimlenmiş, “işlevsel” bir sürdürme/ yaşatma/koruma olduğu söylenebilir.
Bu tür korumanın en karakteristik özellikleri,
içinde yaşayan (yerli ve genellikle oldukça yoksul veya ekonomik olarak zor koşullarda bulunan) nüfus ya da esnaf eliyle gerçekleştirilmesi (dolayıyla “soylulaştırma vb. gibi bir durumun oluşmaması),
yaşatabilmenin en düşük koruma standardına/ tekniğine göre ve düzensiz olarak, uzun bir zaman içinde ve eklektik bir biçimde yapılmış olması,
kent toplumu bakımından, yıpranmakta olan veya çöken bir kent parçası olmakla birlikte, eskiden gelen alışkanlıklar nedeniyle, (genellikle) terk edilmeden kullanılmasının sürdürülmüş olması,
kent yönetimlerinin de bu yaşayan tarihsel bölümler için tahrip edici olmayan ve minimum düzeyde müdahalelerle (burada yaşayanlara saygı göstererek, genellikle minimum altyapı ve hizmet biçiminde) katkıda bulunmasıdır,
denilebilir.
Bu koruma türünün, çok rastlantısal güvenilmez ve sürekli olarak tahribata ve yeni ihtiyaçlara göre ekleme-çıkartma-bozulmaya çok açık olmasına rağmen, kentlerin tarihi kesimlerinin en samimi ve belki de otantik haline en yakın ve özentisiz/ yapmacıksız biçimde korunduğu tür olduğu da söylenebilir.
Bir bakıma “kendiliğinden” olan ve kentini toplumsal ekolojisine göre, yerel ve öznel olarak biçimlenmekte olan bu tarihi kent parçalarının, mahallelerin, çarşıların ve hanların-hamamların-cami ve mescitlerin oluşturduğu bu doku ile bu bölümü sonlandırabiliriz. Bir sonraki hafta, daha kurumsal ve resmi nitelikli ya da daha örgütlü, planlı ve projelendirilmiş biçimde gerçekleştirilmiş kentsel koruma alanları üzerinde düşünmeye devam edebiliriz.
2016 yılından bu yana bağımsız müzik seçkisiyle küresel sesleri, müzikal sınır geçişlerini ve yaratıcı düşünceyi şehrin festivali olarak kutlayan Sound Ports Istanbul, “Kendine Has”ın desteğiyle bu yıl 8 – 10 Kasım 2019 tarihlerinde Kadıköy’ün çeşitli mekânlarına yayılacak.
Sound Ports Istanbul’un müzik ve kültür üzerine derinleşmeye fırsat tanıyan “Yaratıcı Buluşmalar” başlığı, festivalin 2019 edisyonunda “Kozmik Birliktelik” temasıyla gerçekleşecek.
“Yaratıcı Buluşmalar”ın ilk performansı, 9 Kasım Cumartesi günü Moda Sahnesi’nde, 10 Kasım Pazar günü Arkaoda’da gerçekleştirilecek. Buluşmalar, kKültür ve sanat profesyonelleri, yerli ve yabancı sanatçıları ve sanatçı kolektiflerinin katılımcılarla bir araya getirecek.
“Yaratıcı Buluşmalar”, 9 Kasım Cumartesi günü kültür.limited kurucusu Emre Erbirer moderatörlüğünde ve Birce Altay, Dilan Beyhan ve Recep Tuna’nın konuşmacı olarak katılacağı “Kültür Sektöründe Destek Mekanizmaları” başlıklı panel ile başlayacak. Gülbaba Music moderatörlüğünde gerçekleşecek “Social Impact of Festivals”; Stephen Budd, Ahmet Uluğ, Harun İzer ve Murat Sezgi‘nin katılımıyla gerçekleşecek. “Anadolu Folk Rock Üzerine Söyleşi” oturumu ise Murat Meriç ile Murat Ertel (BaBa ZuLa), Taner Öngür (Moğollar) ve Kerem Demir (Elektro Hafız) söyleşisiyle tamamlanacak. İnez Piso’nun “Kadıköy’deki Sanat İnisiyatifleri” paneli Poşe, NOKS, Halka Sanat Projesi ve Tasarım Bakkalı katılımıyla yapılacak.
“Yaratıcı Buluşmalar”a paralel olarak 9 Kasım Cumartesi günü, Sound Ports Istanbul kapsamında “Kadıköy Sanat Turu” düzenlenecek. Etkinlikte Kadıköy’de yer alan bağımsız sanat inisiyatifleri, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yer alan Bilgi Güncel Sanat Kulübü’nün kurucusu Sinan Z. Hatipoğlu ile keşfe çıkılacak; Poşe, Noks, Halka Sanat Projesi, Tasarım Bakkalı ve İstanbul Özel Saint Joseph Fransız Lisesi’ndeki beş sergi ve sanatçı konuşmalarını kapsamına alacak.
10 Kasım Pazar günü Arkaoda’ya taşınacak “Yaratıcı Buluşmalar”, Taner Turna’nın moderatör olduğu “60’ların Özgür Yayın Furyasından Bugünün Radyolarına” paneliyle başlayacak. Bir Baba Indie’den Tuğçe Yapıcı ve Cihad Satıroğlu’nun moderasyonuyla “Müziğimi Dinleyiciye Nasıl Ulaştırırım?” paneli; Can Kazaz, Elif Cemal, Ali Çetinkaya, Yaren Avcı ve Uğur Yüksel’i ağırlayacak.
“Yaratıcı Buluşmalar”, oturumların ardından Arkaoda’da gerçekleşecek audio-visual performanslarıyla tamamlanacak. “Pansion Dich” ile Tolga Böyük ve Kıvanç Arkan & Mürsel Güven, “Operation on Dark Matter” ile Matthias Meinharter ve Ali Bozkurt, NOI ve Randomized Issues, Ahmetcan Gökçeer, “Half Fiction” ile Merey ve Hilal Can festival katılımcılarıyla buluşacak.
Sound Ports Istanbul’un görsel dünyasının sahibi olan ressam ve illüstratör Gül Durmayaz Güdücü’nün işlerinden oluşan “Kozmik Bağlantı” sergisi, festival süresince Moda Sahnesi’nde yerini alacak.
Hollandalı dev et üreticisi Vion bir et fabrikasını sadece vegan et üreten bir tesise dönüştürüyor. 2017 yılında inşa edilen, Hollanda Leeuwarden‘daki tesis daha önce haftada 2.500 inek işleme kapasitesine sahipti. Simdi, Vion fabrikayı bitki bazlı et üretimi için yeniden düzenliyor. Tesiste yeni üretim hatları, daha fazla depolama ve dondurma alanı olacak.
Global Meat News tesisin dönüşümünden hiçbir çalışanın etkilenmeyeceğini bildiriyor.
Yeni tesis Vion’un yeni markası, bitki bazlı et yelpazesi ME-AT için çalışacak. 2020 yılında piyasaya sürülecek olan ürün yelpazesi şu an için beş farklı yüksek kaliteli vegan et ürününü içeriyor.
Vion’un tesisi haftada 2.500 inek işleme kapasitesine sahipti.
Flexitaryan tüketici taleplerini karşılama isteği
Yeni ürün serisi ve tesisiyle Vion’nun bitki bazlı gıda tüketim talebini karşılamada yardımcı olması hedefleniyor.
Avrupa genelinde, flexitaryanizmin (minimun et tüketimi içeren beslenme biçimi, yari-vejetaryen) popülerliğini artıyor. İngiliz market zinciri Sainsbury’s’in 2019’un başında yaptığı bir araştırmaya göre, İngilizlerin yüzde 91’i kendilerini flexitaryen olarak nitelendiriliyor.
Vion’a göre, İtalya, Fransa, Hollanda ve Almanya da vegan eti ürünleri için büyüyen pazarlar.
Şirket,yaptığı açıklamada “(Vion) bilgisini ve uzmanlığını sorumlu olduğu bölgelerde alternatif protein kaynakları sağlamada bir sonraki adımı atmak için kullanıyor” diyor.
Ve açıklama şöyle devam ediyor “ME-AT’in geleceğe yönelik vizyonu ürün geliştirme ve ham madde, ambalaj ve dokularda iyileştirmeler içerecek. Yeni girişimiyle Vion, lezzetleri ve görünümleriyle ete benzeyen ürünlere odaklanıyor.”
‘Geleneksel et ürünleri istikrarlı bir gelecek vaat etmiyor’
Vion bu tarz stratejiler izleyen tek üretici değil. Tüm dünyada et üreticileri vegan protein ürünlerine doğru yönelmeye başlıyor.
Hollanda’da bir et işleme şirketi olan Bolscher, kendi vegan ve vejetaryen ürünlerini de piyasaya sürmeye başladı. Şirket sadece geleneksel et ürünleri üretmenin istikrarlı bir gelecek vaat etmediğini kabul ediyor.
Bolscher’in sahibi Roy Bolscher, NOS’a bu yılın başlarında “Sadece geleneksel et üreterek on yıl devam etmeyi tercih ederdim, ancak yalnızca etle bir gelecek göremiyorum. Aynı planla devam etmek artık bir seçenek değil. Simdi biliyoruz ki yemek her zaman bir hayvan olmak zorunda değil.”
İskoçya’daki Hebridler ada topluluğundaki Rum adasında yaşayan kızıl geyiklerle yapılan yeni bir araştırma, geyiklerin küresel ısınma sebebiyle her yıl biraz daha erken doğurmalarının genetik değişikliğe yol açtığını ortaya koydu.
1970’lere kadar uzanan önceki araştırma verilerini kullanan ve aralarında Edinburgh Üniversitesi‘nden bilim insanlarının da bulunduğu ekip, ortalama doğum zamanının her 10 yılda yaklaşık 3 gün erkene çekildiğini ve bunun kısmen daha yüksek sıcaklıkların geyiklerin davranışlarıyla fizyolojileri üzerindeki etkisinden kaynaklandığı keşfetmişti.
Independent’tan Harry Cockburn’un kaleme aldığı yazıya göre yapılan yeni bir araştırma sonucunda bu değişimde Charles Darwin‘in geliştirdiği evrim teorisiyle açıklanan doğal seçilimin yol açtığı genetik değişikliklerin de etkili olduğunu ortaya konuldu.
İklim değişikliği genetik değişime sebep oldu
Araştırmacılar, maral ismi de verilen dişi kızıl geyiklerin her yıl bir yavru doğurduğunu ve yılın erken zamanlarında doğuranların hayatları boyunca toplamda daha çok yavru verdiğini söylüyor. Ekip doğum tarihlerinde yaşanan bu değişikliğin, kısmen daha erken tarihte doğurmalarını sağlayan genlerle daha yüksek üreme başarısı arasındaki ilişkiden kaynaklandığını belirtiyor. Bulgulara göre erken üremeyi sağlayan genler, zaman içinde Rum adasındaki geyik popülasyonunda yaygınlaştı.
Araştırmayla ilgili açıklama yapan Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden Dr. Timothée Bonnet “Bu, evrimi yaşandığı sırada belgelediğimiz birkaç vakadan biri. Ayrıca evrimin, popülasyonların iklimsel ısınmaya uyum sağlamasına yardım edebileceğini gösteriyor” diye konuştu.
İskoçya Doğa Mirası kurumunda insan ve doğadan sorumlu Sally Thomas ise şunları ifade etti: “Bu bulgular iklim değişikliğinin doğal yaşam üzerindeki etkilerinin büyüleyici bir örneği. Artan sayıda araştırma, iklim değişikliğinin Birleşik Krallık’taki ve dünyadaki türleri etkilediğini gösteriyor.”
Beykoz Kundura’nın tarihi atmosferinde geçtiğimiz sene Kundura Sinema ile hayata geçirdiği Kazan Dairesi Projesi’nin devamı olan Kundura Sahne, Kasım ayı itibariyle çağdaş performans sanatları alanında yer vereceği farklı içeriklerdeki etkinlikleri sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor.
Çağdaş performans sanatlarına odaklanan, yenilikçi ve disiplinlerarası bir alan yaratarak İstanbul’un kültür-sanat haritasında kısa sürede önemli bir yer edinmesi beklenen Kundura Sahne, etkileyici ve fonksiyonel tasarımı ile bir sahneden daha fazlasını sunmayı hedefliyor. Hollandalı Theater Advies ve TenBras firmalarının danışmanlığında tamamlanan restorasyonuyla dikkat çeken Kundura Sahne’nin seyirci kapasitesi, oturarak 220, ayakta ise 500 kişiye kadar çıkabiliyor. Kundura Sahne, mekâna özgü projeler üretip sahneleyecek ve aynı zamanda gerçekleştireceği iş birlikleriyle farklı projelere ev sahipliği yapacak.
Kundura Sahne’nin ilk misafiri: Tuğçe Tuna
Ödüllü koreograf, çağdaş dans ve performans sanatçısı, yönetmen, güncel hareket teknikleri ve eğitmen olan Tuğçe Tuna, Kundura Sahne’nin ilk misafiri olarak 9 Kasım Cumartesi günü “İçinde Yaşadığım Mekân: Beden” isimli atölye çalışmasını gerçekleştirecek. Dans ve hareket terapisi temelli atölye, kendini dansa açmak isteyen herkesi Kundura Sahne’ye davet ediyor. Bedende yeniden öğrenme, fiziksel farkındalık yaratma ve kinestetik zekâyı kuvvetlendirmeyi amaçlayan bu atölye alışagelmiş içsel ve bedensel kalıpların ötesine geçerek bağımsız bir ve yargısız bir alan yaratmayı hedefliyor.
16.İstanbul Bienali’ne paralel, ücretsiz olarak gerçekleşecek atölye programı öz tanıklık, itki ve bilinmeyene güven başlıkları ile üç bölümden oluşuyor. Tuğçe Tuna eğitmenliğinde gerçekleşecek atölyeye 14 yaş üzeri herkes http://www.beykozkundura.comsitesi üzerinden başvuru formunu doldurarak katılabilir. Bu atölyenin tekrarı 24 Kasım Pazar günü Öğretmenler Günü’ne özel olarak Beykoz ilçesinde yer alan ilk ve orta dereceli okullarda eğitmenlerine yönelik olarak ücretsiz düzenlenecek.
Beden Farkındalığı ve Dans Atölyesi
Tuğçe Tuna’nın gerçekleştireceği ikinci atölye, çalışma zinciri, bedenin bireysel kinesiolojik işleyişini analizi ve bedende bütünsellik ve bağlantısallık anlayışı ile somatik araştırmalar çerçevesinde tasarlanmış. Bireyin fiziksel özelliklerini geliştirmeyi, hareket alışkanlıklarını anlamayı ve farklı hız ve hareket kaliteleri, koordinasyon, hafıza ve kuvvetlendirme egzersizleriyle kişinin bedensel özgürlüğünü, hâkimiyetini arttırmayı amaçlayan bu atölye Kundura Sahne’de ücretli olarak gerçekleştirilecek.
Tuğçe Tuna
Ödüllü koreograf, çağdaş dans ve performans sanatçısı, yönetmen, güncel hareket teknikleri ve çağdaş dans sanatı eğitmeni olan ve beden odaklı terapi alanında çalışan Tuğçe Tuna, varoluşla olan iletişimini beden, hareket, efor ilişkisi üzerinden kuruyor.
1983’ de ADOB Çocuk Balesi’nde dans etmeye başladı. 1996’da MSGSÜ Sahne Sanatları Bölümü birincisi ve konservatuvar ikincisi olarak onur derecesiyle mezun oldu.
1993’den beri uluslararası festival, organizasyon ve akademilerde; koreografisini gerçekleştirdiği disiplinlerarası dans ve performans sanatları eserleri, dans sanatçılığının yanı sıra, çağdaş dans ve güncel hareket teknikleri, hareket terapisti eğitmenliği, sanat yönetmeni ve hareket terapisti olarak yer alıyor.
Akademik eğitmenlik deneyimi 1996 yılında MSGSÜ Çağdaş Dans Anasanat Dalı’nda başlayan Tuna; 2000 yılından beri Avrupa’da: Stockholm, Viyana, Salzburg (SEAD 2002-2014), Köln, Berlin, Essen, Stuttgart, Stralsund, Paris, Angers, Lublin, Prag, Slovenya, İsrail, Yunanistan’da profesyonel eğitimler gerçekleştirdi ve eğitimlerine, gösterilerini sahnelemeye devam etmekte.
Sanatçının son eseri 45’LikAbud Efendi Konağında üretilmiş olup halen sahneleniyor. ‘BEDEN DAMLALARI’ eseri ile 2017 İstanbul Bienali sanatçısı olan Tuğçe Tuna’nın diğer eserleri arasında; ‘İZ TAKİBİ’ Pera Müzesi, (Bana Bak! 2018 sergisi), TMMOB tarafından onurlandırılan EN KÖTÜ İŞ. , St.Pulcheri Fransız Lisesi’nde sunulan GÖVDE GÖSTERİSİ, DEPLASMANHasköy Yün ve İplik Fabrikası (2013 Almanya Arena Festivali Jüri Ödülü),ISLAK HACİM Bayrampaşa Eski Ceza Evi, MAKİN. B.D.N, Enerji Müzesi, DÜŞÜNME FOBİSİ Aziz Nesin Sahnesi, VERTİGO Proje 4L Güncel Sanat Müzesi, TORTU İstanbul Modern, ‘Hücre’, ‘Eko’, ‘Tuzla…Buz..’ gibi mekan spesifik ürettiği eserleri ve 2000’de kurulan farklı bedensel özelliklere sahip kişilerce üretilen gösterimler ve atölye çalışmaları olan ‘Farklı Bedenlerle Dans’projeleri bulunuyor.
Kütahya’nın Gediz ilçesindeki Murat Dağı ve çevresinde altın madeni açılmasına ilişkin verilen Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) olumlu raporu iptal edildi. Kütahya İdare Mahkemesi tarafından alınan iptal kararının duyurusunu yapan, Uşak Milletvekili Özkan Yalım konuyla ilgili Meclis’te bir basın açıklaması düzenledi.
Yalım: Murat Dağı’nı kurtardık
Yalım Kütahya Valiliği’nin mayıs ayı içerisinde verdiği ÇED raporuna karşı hukuki süreç başlattıklarını belirten Yalım şunları söyledi: “Kütahya İdare Mahkemesi, Murat Dağı bölgesinin altın madeni açılmasına uygun olmadığına dair görüş bildirdi. Bu kararla Murat Dağı’nı kurtarmış olduk. Ege Bölgesi’nde yaklaşık 16 milyon kişi yaşıyor. Bütün bölgeyi etkileyen bu karar bölgemize hayırlı olsun. Bölgede bundan sonra herhangi bir firma tarafından maden alanı açılmayacağı verilen kararla tescillenmiş oldu.”
Ne olmuştu?
Anadolu Export adlı şirketin, Murat Dağı’nda 780 hektarı yoğun orman alanı olan bin 100 hektarlık bir alanda siyanürlü altın madeni işletmeciliği yapması için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilen olumlu Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu 8 Mayıs’ta onaylanmıştı.
Olumlu ÇED raporuna belediyelerden itiraz
Kullanılacak siyanürün Eskişehir’de Porsuk Çayı’nın yanısıra Gediz ve Banaz çaylarıyla Ankara’nın da aralarında bulunduğu yedi kenti etkileyeceği öne sürülmüş, olumlu Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun iptali için aralarında AKP’li Gediz belediye başkanlığının da bulunduğu 60 kurum başvuru yapmıştı.
Kullanılacak siyanürün Kütahya’nın yanı sıra Eskişehir, Bilecik ve Uşak gibi illeri de etkileyeceği gerekçesiyle davaya Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, Odunpazarı ve Tepebaşı belediyeleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi de müdahil olarak katılmıştı.
Bilirkişi raporu: Çok sayıda ölüme yol açabilir
Açılan iptal davası kapsamında mahkemenin atadığı yedi kişilik bilirkişi heyeti Ağustos ayında bölgede inceleme yaptı. Bilirkişi raporunda, ÇED raporuna göre kesilecek 2 bin 100 ağaçla 1689 metrekareye bir ağaç düşeceği hesaplanırken, uydu görüntüleri ve keşif sırasındaki gözlemlerle kesilecek ağaç sayısının aslında 190 bini bulacağı öne sürüldü.
Raporda ayrıca söz konusu alanın birinci deprem bölgesinde yer aldığı söylenerek, projenin depremlere ve dolayısıyla çok sayıda kişinin yaşamına mal olabileceği belirtildi. Bunların yanı sıra siyanürün suya karışmasıyla çok sayıda insan ve hayvanın zehirlenebileceği söylendi. Bu değerlendirmeler sonucunda bilirkişi ekibi proje hakkında olumsuz kararını açıkladı.