Ana Sayfa Blog Sayfa 2328

İlkbahar

Bu hafta zeytinden kısa bir mola alacağız.

Sahiden kısa.

Botticelli’nin İlkbahar (1478) tablosunu bilir misiniz?

Merkezin hafif dışına ve yukarı doğru yerleştirilmiş olsa da, bu olağaüstü güzellikteki resmin ana karakteri, başını neredeyse şeffaf, incecik bir vualle örtmüş, beyazlar giymiş zarif bir kadındır. Her bir figüre ayrı ayrı bakabilir ve pek çok detay fark edebiliriz resimde fakat bu kadın, diğerlerinden çok farklı olarak, özenle çerçevelenmiştir. Bir ağacın yaprakları ve yaprakların oluşturduğu gölgelerle ayırmıştır onu Botticelli, diğerlerinden.

Bu zarif çerçeveyi oluşturan ağaç, yaban mersini ağacıdır.

Aşk, güzellik ve bereket  

Yaban mersini, tahıl ve tarım tanrıçası Demeter‘in ve aşk, güzellik ve bereket tanrıçası Afrodit‘in kutsalıdır. Afrodit, Botticelli’nin içine doğduğu geleneğe Venüs olarak geçer. Botticelli de İlkbahar’ı Kıbrıs adasında olduğu düşünülen mitolojik bir bahçede, Venüs’ün gizli bahçesinde, yaban mersini ağaçları içerisinde resmeder.

Rüyada kendini yaban mersini bahçesinde görmek Antik Yunan’dan Roma’ya yaygın bir inanışa göre iyi şans demektir. Herkesin kanının kaynadığı, doğanın bir başka güzellik kazandığı, bereket kokan İlkbahar’dan öte şans mı var?!

Mersin, Murt, Bahar, Çakalüzümü, Hambeles, Karasirken, Meysin çalısı, Mord, Mort, Sazak ağacı, Zazak….

Mersingiller familyasında yer alan bine yakın bitki türünün genel adına Mersin denilir. Botticelli’nin İlkbaharı’nda sözünü ettiğim yaban mersini (Myrtus communis) bu bine yakın tür arasından Hindistan Yarımadası, Akdeniz Havzası ve Batı Asya‘ya özgü olan türdür. Anadolu’dan Afrika’ya, Doğu Akdeniz’den Hindistan’a yerel onlarca kullanım biçimi olsa da, özellikle İtalyanlar’ın ve Fransızlar’ın gastronomik hazineleri arasında kendine özel yer bulmuş, 1-3 m boylarında ve her daim yeşil bir ağaççıktır. Bizde Akdeniz bölgemizde Mersin, Hatay civarında bolca yetişmesinin yanı sıra Batı ve Güney Doğu Anadolu bölgelerimizde de rastlanılır.

Yukarıda bir dolu ad verdim, ince ince sorana cevap olsun:

Yaban mersinine genelde Hatay ve Mersin çevresinde murt (mord ya da mort da) deniyor. Giresun’da bahar, Aydın’da çakalüzümü, Adana’da hambeles, Aydın’da karasirkem, Bartın’da yeysin çalısı, Ödemiş’de sazak ağacı ya da zazak.

Bu bitkinin dal, yaprak ve çiçeklerinde bulunan reçine, tanen, sinaol, terpen, mirtol, pinen gibi maddeler vesilesiyle kokusu pek hoştur. Mayıs-haziran ayları arasında çiçekler açar.

Kutsal ekoloji! Tılsımların koruduğu iktidar! Kutsanan müessese!

Latincesinin kaynağı Myrtillus Yunanca’dan, Myrtilos’dan geliyor. Yaban mersini Merkür’ün oğlu, yani! Okuduklarımın arasında eril tek bağ bu. Tarihsel olarak ve sembolik bağlamda defne ve zeytin gibi fevkalade önemli bitkilerden biri. Defnenin oluşturduğu dallara yaban mersini çicekleri eklenmiş ve Romalı siyasetçilere taç olmuş, zeytin dallarına eklenmiş muzaffer olanların başını süslemiş! Öyle, pek baş tacı edilmiş ve Venüs’ün kutsalı olmasından Romalı Lejyonerler pay çıkartmışlar ve gittikleri her yere — ki Birleşik Krallık’a kadar uzandıklarını hatırlayacaksınız — bu bitkiyi taşımışlar.

Tutun aklınızın bir kenarında bunları da ama asıl olan binlerce yıldır tanrıça ve kraliçelerle bağlantılı sayılmışlığı. Yani, Merkür tamam. Demeter, Afrodit bağını paylaştım. Venüs malumunuz. Artık en taze kraliyet haberlerine geçelim mi?


Prens William ve Cambridge Düşesi Kate’in düğün buketine bir göz atın lütfen, büyük ihtimalle yaban mersini çiçeklerini orada görmek aklınızdan geçmezdi. Ama sadece Kraliyet Ailesi’ne mahsus bir gelenek değil bu, Ukrayna’da gelinlere yapılan taçlarda yaban mersini dalları eklemek hala önemli bir mevzuu. Her çiçek yer bulmuyor bu geleneksel taçta ama yaban mersini yaprakları ya da çiçekleri muhakkak kullanılıyor.

Belki Antik Yunan’dan, belki Romalı Lejyoner’ler aracılığıyla, belki de Ukrayna’dan gelin giden bir genç kadın vesilesiyle… kimbilir ve fakat Avrupa’nın pek çok yerinde hala düğün tacı ya da takısı olarak kullanılıyor yaban mersini.

Evleneceklere dev hizmet!

Gelin başı takacaksanız illa, ki neden olmasın, belki şansınızı kendiniz örmek istersiniz:

  • haşhaş – hayallerin çiçeği, doğurganlığın simgesi, güzellik ve gençlik;
  • mercanköşk, kiraz ve elma çiçeği – anne sevgisi ve bağlılık;
  • papatya – hassasiyet, sadakat ve sevgi;
  • ayçiçeği – özveri ve sadakat;
  • nane – çocukları koruyan tılsım;
  • peygamber çiçeği – şefkat;
  • gül, ebegümeci ve şakayık – inanç, umut ve sevgi;
  • zambak – çekicilik, saflık ve bekaret;
  • şerbetçiotu – esneklik ve zeka;
  • çan çiçeği – şükran.

İnsan ruhunun ölümsüzlüğünü, sevgiyi, saflığı ve bakir güzelliği simgeleyen de tabii ki yaban mersini!

Düğün dernek tamam, gezdin gördün; peki ne yiyeceğiz, içeceğiz?

Önce şifa kısmını konuşalım zira herkes yaban mersini yer oldu…

Sahiden de geleneksel tıp yaban mersinine çok değer atfediyor ama ben bu yanına hiç girmeyeceğim, çünkü kurutulmuş yaban mersini deyince… turna yemişi (Vaccinium macrocarpon), mavi yemiş (Vaccinium angustifolium), kekre yemişi (Vaccinium vitis-idaea) gibi başka ve hatta farklı meyvelerin kurularının satıldığına dikkat çekiyor uzmanlar.

Aklınızda olsun.

Bunların birbirlerinden ayrı özellikleri ve haliyle farklı hastalıklara deva olma durumları kadar, fazlasının zarar olma ihtimalleri de var. Dersini iyi çalışmayı gerektiriyor “deva” meselesi. Batı tıbbı, Doğu tıbbı, geleneksel ya da alternatif tıp… işin sahiden ehlini aramadan, ona danışmadan ota çöpe sarılmamak gerek.

Gastronomik manada değeri ise…. bir yanıyla defneye çok yakın. Bizim topraklarımızda, Anadolu’da kışlık hazırlayan kadınlar, kuruttukları meyveleri defne, yaban mersini yapraği ve nane kaynattıkları kazanlarda yıkamayı adet edinmişler. Bu şekilde saklamanın ömrünü artırdığını söylüyorlar. Bir diğer yanıyla ardıç gibi. Kurutulmuş meyvelerini öğütüp baharat gibi kullananlar var (Hindistan). Öte yandan üzüm gibi, erik gibi boğma rakıya da geliyor (Anadolu ve Doğu Akdeniz) ama meyvesini ayrı, yaprağını ayrı liköre çevirenler de var (İtalya ve Fransa).

Biz bu kısa “zeytin molası”nda liköre odaklanacağız.

Yukarıdaki fotoğrafların soldakiyle başlayalım; huzurlarınızda canım İstanbul’un bir elin parmağı kadar kalmış has manavlarından Uğur Yüksel. Kurtuluş’daki tezgahında daima hikayesini dinleyeceğim, menşeini bildiği gibi annesinden, ninesinden bir tarifle zenginleştireceği ürünleriyle hayatımın pek değerli, İstanbul’un müstesna renklerinden biri. İki gün önce Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı’nın Milli Eğitim Bakanlığı ve İŞKUR’la birlikte yürüttüğü ”Mutfakta Umut Var” projesi için gittiğimde, tezgahında beni murtlarıyla karşılayan ve zeytin hikayelerine kısa bir ara verip yaban mersini yazmama sebep olan o oldu.

Tezgahın yanından hızla geçerken durdum, bakıştık. Minicik bordo renkli eriklerden verdi avcuma. “Mersin, di mi?” dedim. “Evet,” derken uzandı, bir avuç da beyazından mersinlerin bıraktı boşta duran elime. Yerken, “likör yapsam mı?” dedim. Hemen tarifini verdi. “Dur,” dedim. “Yarın geleyim de alayım, hem taze götürürüm çantamda. Daha iyi.”

Yol hali, malum. Çıkmadan almak varken, niye beklesin şimdi köşede?.

Fotoğrafların sağda olanında ise arkadaşım Tuba Şatana, nam-ı diğer İstanbul Food. Sapor adını verdiği yepyeni ancak en-hakikisinden-eski-usul bir sempozyumun hazırlığında bu günlerde. Size birinci elden gözlemlerimi yazıyor olacağım vakti geldiğinde ama önden tadımlık olsun ya da deyin ki iştah açıcı: Tuba, Uğur Yüksel’i Sapor’da ağırlayacak.

Muazzam.

İstanbul temalı bu sempozyumda, manavımı dinleyeceğim!

Likörden bahset, hadi!

Peki, Uğur’un anlattığı usulde reçeteyi vereyim size ama önce yaban mersini likörüne dair biraz muhabbet edelim:

Mirto, mirtillo diye de bilinen bu likör, yaban mersininin bolca yetiştiği Sardinya, Korsika ve Capraia adalarında epey popüler bir likör. Sardinya’da licore de murta, Korsika’da licòr di mortula deniliyor.

Rosso’su, kasım ayından ocak’a kadar toplanan koyu renkli, yani olgun mersin meyvelerinden yapılır. Tatlıcadır. Kimileri sert bir espresso’nun ardından ammazzacaffè olarak, ağzının tadı yumuşasın diye içer.

Bianco’su ise sıklıkla mayıs ayından eylüle kadar toplanan yapraklarından yapılır ancak beyaz meyvelerin kullanıldığı versiyonları da mevcuttur. Bu versiyonun hazım için mükemmel olduğu söylenir.

Şimdi…

Uğur tarttı, birer kilogram siyah ve beyaz olmak üzere iki paket yaban mersini hazırladı. Dedi ki, “kilo başına bir litre vodka ya da alkol, vodka kullanırsan 500mlt, alkol kullanırsan bir litre su ve arzuna göre 500 ila 600 gr şeker kat, karıştır ve bir ay dinlendir. Budur.”

Ben tabi ki oynadım reçetesiyle. Daha oradayken sordum mesela “daha az şeker daha iyi olmaz mı” diye. Zira biri koyu, biri açık renk meyvelerin. Yani, değil mi? Dolayısıyla reçetemi onunla konuşurken şöyle şekillendirdim:

Yaban mersinlerini yıkayıp süzerim. Kavanozlara doldururum, sonra da üzerine birer litre vodka dökerim. Üç-dört hafta beklerim. Sıkarak süzerim ve eğer biraz su bıraktıysa bu esnada ölçme imkanım olur. Elimde oluşan sıvıyı 1400 mlt’ye tamamlayacak kadar iyi su ekleyip üzerine en fazla 400 gr da şeker ekler, karıştırırım. Her iki likör için de bu miktar şekerin taban miktar olacağını düşünüyorum. Bu halleri ile iki hafta daha bekletir ve sonra tadarım. Eğer biraz daha şeker gerekiyorsa bu noktada eklemek zor olmaz. Bu usul toplam altı haftalık bir süreç.

Eh, yılbaşına hazır demektir her ikisi de.

Yaşasın!

Yaban mersinlerini kaptım ve Ayvalık’a döndüm.

Aynen de planladığım gibi yaptım.

Önce yıkadım ve süzülmelerini bekledim. Sonra büyük cam ve tertemiz (tertemiz derken ne demek istediğimi geçmiş yazılarımdan biliyorsunuz artık) kavanozlara doldurdum. Üzerlerine birer şişe vodka koydum, 70’lik olduğunu unutmuşum o vodkaların! Vodkaları yerli kullandığımı, istenirse filtrelenebileceklerini de defa defa yazdım, gene gerekmez değil mi? Gerekmez. Ama vodka işte, hesap hatası, meyvelerimi örtmedi, yarına bırakmak zorunda kaldım üzerini tamamlamayı ama olsun. Size de bu vesile ile ayağımın tozuyla fotoğrafını da çekerek hem yazma imkanını kaçırmadım.

Lütfen deneyin. Karanlık bir yerde dinlenecek benimkiler. Söz, yılbaşı öncesi tüm likörlerin son hallerini paylaşacağım bilginize, ceviz, kuşburnu, güvem, mirto bianco ve mirto rosso!

İlkbahar dedim, değil mi? 

“Şans” derdi annem, “tesadüfle hazırlığın birleştiği yerdir.”

Annemin kutsalı en hakikisinden dersini çalışmak ve hazır olmaktı, daima. Yaban mersini desem, ona komik bile gelebilirdi. Anısı daim olsun.

Ben de dersini çalışan çocuklarından sayarım kendimi bu gezegenin ama kutsalların izini kaybetmekten de ölesiye korkarım. O nedenle belki bu yabandan otlara, yemişlere, havadan kapma ekşi mayaya, otlardan, baharlardan mamul bitterlere, likörlere merakım.

Türcülükten, ırkçılıktan ari, ötekisiz iş birlikleri kurmazsak yok olacağımız bir sürecin eşiğinde yeni bir yıla yaklaşıyoruz. Geride eksiklerimizin yükü, ileride çarpmamıza ramak kalmış bir kalın duvar var. Birbirimize ikram edeceğimiz iki lokma ekmek ve yanında bir yüksük yaban mersini likörü olabilir muhabbetin anahtarı.

Bahane demeyin içmeye, bazen beklenmedik ikramlar açar yolları. Siz kura durun turşunuzu, ekşi mayalarınızı canlı tutun, likörlerinizi, sirkelerinizi, reçel ve tarhanalarınızı vakitlice kilerinize koyun.

Hadi!

Orman diye diye (5): Aman ormancı!

Türküyü hemen herkes bilir. Muğla’nın Gevenes köyünde 1946 yılında yaşanan tatsız bir olayın, bu olayın taraflarından biri olan Mustafa Şahbudak’ın akrabası Değirmenci Tahir Usta tarafından türkü haline getirilmiş hikayesidir bildiğimiz ve özellikle Müzeyyen Senar tarafından okunduğunda keyfine doyum olmayan bu türkü. Türkünün nakaratı şöyledir:

Aman ormancı canım ormancı

Köyümüze getirdin yoktan bir acı

Ormancı türküsü bütün türkülerde olduğu gibi dönemin ve yörenin pek çok özelliğine ışık tutar. Türküde geçen ormancı orman muhafaza memuru Mehmet İn’dir. Orman muhafaza memurları, halk arasında yalnızca “ormancı” adıyla anılan, üniforma giyen, silah taşıyabilen, devlet gücünü yansıtan figürlerdir. O nedenle özellikle kırsalda oldukça muteber kişilerdir. Öyle ki, 1980’li yılların sonunda orman fakültesinde okurken hocalarımızın bize anlattığı şu hikayede geçen ormancı da bir orman mühendisi değil, orman muhafaza memurudur:

“Rivayet odur ki köyün birini kaymakam ziyaret ediyormuş. Vatandaşlarla sohbet sırasında yaşlıca bir köylü gelip “Evladım sen ne iş yaparsın?” demiş. Kaymakam yaptığı işi söyleyince köylü cevabı yapıştırmış: “Senin yaptığın iş de iyiymiş ama az daha okuyup ormancı olsaydın ya!”

 Galiba girişi epey uzattık. Nereden geldi bütün bunlar aklıma? Şuradan: Her türlü algı yönetimine, gözümüzün içine içine sokulan şişirilmiş faaliyetlere rağmen ülke ormanlarının durumu ne yazık ki hiç de iyi değil. Önceki yazılarda ormanların durumunun neden iyi olmadığına ilişkin bazı verileri sunmuştum. Bu yazıda ise konunun başka bir boyutuna değinecek ve lafı yine biz ormancılara bağlayacağım.

Ormanlar iklim değişikliğiyle mücadeleden biyolojik çeşitlilik ve yaban hayatının korunmasına, gıda ve su güvenliğinden toprağın korunmasına kadar çok çok önemli işlevlere sahip. Ne var ki ormanlar aynı zamanda toplumun ihtiyaç duyduğu odun hammaddesinin karşılanması işlevini de yerine getirir. Dahası bu işlevin bütünüyle göz ardı edilmesi olanaklı değil. Çünkü odun her açıdan alternatif malzemelere göre üstünlükler taşıyan bir doğal materyal. Üstelik odundan yapılan ürünler (mobilyadan yapı malzemesine, kağıttan el aletlerine kadar) karbon depoladıkları için iklim değişikliği ile mücadele açısından çok önemli bir yarar üretiyorlar. Elbette ormanlardan odun üretimi ormanların devamlılığına zarar vermeden, orman ekosisteminin dengelerini bozmadan yapıldığı sürece. Aslına bakacak olursanız ormancılığın, ormancılık olarak odunculuktan evrilmesinin eşiği de bu devamlılık ilkesi. Yaklaşık 200 yıl önce odun üretiminin kontrolsüzce yapılması durumunda o zamana kadar tükenmez kaynaklar olarak görülen ormanların tükeneceği öngörüsüyle odun üretiminin devamlılığı arayışları, hesapları ve hatta koca koca formülleri ortaya çıkmış. Yakın zamanlarda süreklilik ya da sürdürülebilirlik olarak ortaya atılan fiyakalı tabirin kökeni ormancıların devamlılık ilkesidir aslında. Bize ders veren hocaların kitaplarında “Devamlılık ormancılığın baş ve taç prensibidir” yazar örneğin.[1] Ve tabii ki artık yalnızca odun üretiminin sürekliliğini değil ekosistemin sürekliliğini içeren ve gözeten bir anlayışa sahibiz.

Dünyanın pek çok bölgesinde ve özellikle Güney Amerika’da aşırı kesimlerin ormanların devamlılığına zarar verdiğini okuyor, biliyoruz. Türkiye’de ise ormancılık kültürü (üniversiteler, araştırma kuruluşları, meslek örgütleri ve elbette devlet ormancılık örgütü) bu konuda son derece hassastı. Evet, maalesef -dili geçmiş zamanı bilerek kullandım. Çünkü devlet ormancılık örgütü, yani Orman Genel Müdürlüğü (OGM) bu hassasiyeti, muhtemelen tepesindeki siyasi baskı nedeniyle epeydir unuttu ya da unutmuş gibi yapıyor. Ormanlarımızdan yapılan odun üretim miktarı her geçen gün hızlı bir şekilde artıyor. Aşağıdaki grafik OGM’nin resmi verilerinden hazırlanmıştır.

Grafik 2000 ile 2018 yılları arasında OGM tarafından yapılan toplam odun üretim miktarlarını göstermektedir. Yakacak odun üretimi 10 milyon ster düzeyinden 5 milyon ster düzeyine gerilerken yakacak ya da endüstriyel odun üretimi 7 milyon 500 bin m3’ten 19 milyon m3’e yükselmiştir. Bu artışı ne şüpheli orman alanı artışıyla ne de verimli orman alanı artışıyla açıklamak olanaklı değil. Çünkü %5’lik ya da %10’luk bir artıştan söz etmiyoruz. Sözünü ettiğimiz artış %150’nin üzerinde. Bu artışın iki açıklaması olabilir: Ya 2000’lerin ikinci yarısına kadar OGM ormanlardan odun üretmeyi beceremiyordu ya da daha sonra OGM ormancılığın baş ve taç prensibi olan devamlılık ilkesini unuttu, unutturuldu veya unutmak zorunda kaldı. İşin daha vahim yanı ise OGM’nin en tepe isimleri tarafından odun üretiminin yıllık 30, 40 ve hatta 50 milyon m3’lere çıkarılacağının söyleniyor, bu amaçla çalışmaların yapılıyor olması. Bugün yapılan üretim miktarı ormanların boğazının sıkılmasıdır, planlanan miktarlar ise ormanların taammüden katli anlamına gelir!

Bazı okuyucular dünya bu işi nasıl yapıyor diye merak edebilir. Onu da hemen basit bir tablo ile açıklamaya çalışayım:

Tabloda sadece en sağ sütuna bakmak yeterli. Zira o sütunda ülkelerin odun üretimi yapabildiği ormanlarda (koruma altında tutulan ya da odun üretimi açısından verimsiz olan ormanlarda odun üretimi yapılmaz) bir hektar alanda ortalama ne kadar odun ürettikleri gösterilmekte. Diğer sütunlar bahsettiğim en sağ sütunu elde etmek için kullandığım veriler yalnızca. Hemen belirteyim, tablodaki ülkeleri herhangi bir kritere göre seçmedim. Mümkün olduğunca dünyanın her bölgesini temsil etmeye çalıştım. Kaynak belli, isteyen istediği ülkeleri seçip tabloyu yeniden düzenleyebilir fakat değişmeyecek sonuç şudur: Birim alanda en fazla odun üretimi yapan ilk üç beş ülke arasında Türkiye mutlaka yer alacaktır. Ormanlarını hunharca kullandığı bilinen Brezilya’dan bile kötü durumda olmamız sanırım durumun vahametini açıklamak için yeterli olacaktır. Tablonun altındaki nota da dikkat çekmek isterim. Odun üretim verileri 2011 yılına ait. Yani ola ki 2018 verileriyle hesaplama yapacak olsak hektardaki odun üretimi Türkiye için 3 ha’a kadar uzanacak. Hele hele hedeflenen 30, 40, 50 milyon m3 miktarlarına ulaşılırsa oluşacak tabloyu ve ekolojik yıkımı düşünmek bile istemiyorum.

Gelelim işin ormancı boyutuna. Sevgili meslektaşlarım, aldığınız eğitimin özünün doğayı korumaktan geçtiğini unutmayın. Eğer bugün tartışılması dahi söz konusu olamayacak devamlılık ilkesi olmasaydı veya kulak arkası edilseydi sizlerin oturduğu koltuklar ve makamlar da olmazdı. Ormancı hassasiyeti olmayanlar bin bir gerekçeyle daha fazla odun üretimini istiyor olabilirler. Endüstrici ucuz hammadde ve daha çok kar, siyasetçi kötüleşen ekonomi için daha çok gelir derdinde olabilir. Fakat sizin dertlenmeniz gereken tek konu ormanın ve ekosistemin devamlılığı olmak zorundadır. Ülkenin yanlış yönetilmesinin ve yanlış yatırımların bedelinin ormanlarımıza ödettirilmesine izi vermeyin. Yoksa mensupluğunu gururla paylaşacağımız bir ormancılık mesleği kalmayacak, ancak ormancı türküsü yüzyıllarca söylenip duracaktır. Fakat nakaratı değişecek; “Köyümüze getirdin yoktan bir acı” yerine “Yurdumuza getirdin yoktan bir acı” haline dönüşecektir.

[1] Eraslan, İ. 1983. Ormancılık Bilgisi. İÜ Orman Fakültesi Yayınları.

Tahrip edilen göller ve doğal varlıklara yaklaşımın kitlesel sefilliği (1)

Bundan tam 12 yıl önceydi, haber bültenlerine bir göl konu olmuştu. Balıkların topluca öldüğü ve gölün canlılığını yitirdiği yazıyordu. Bafa Gölü’ydü. Hazine olarak nitelenen zeytinin yağını çıkartmak için kurulan fabrikalar gölün etrafını adeta kuşatmış ve mavi berraklığını katran karası bir renge dönüştürmüştü. Bu da yetmemiş gibi bir de gölü besleyen alanlardaki tüm su kaynakları başka amaçlar için kesilmişti. Göl ölsün diye herkes gerekli çabayı göstermişti.

Bu olay aslında doğal olana olan yaklaşımın da bir özeti gibiydi. Tabii o zaman doğa talanı bu denli yaygın haline tam anlamıyla bürünmemişti. Ancak bilen için anlaşılabiliyordu, çünkü kökleri eskilere dayanıyordu. Çoraklaşmanın insanda başladığı yıllara. İnsan çeşitliliği çoraklaşınca ortaya sefil bir posa kalmış, bu da doğal olanın sefilce tarumar edilişine dönmüştü.

Bafa Gölü nispeten yakın bir geçmişin örneği!  Biraz daha eskiye gidelim. Başka bir hazine üretme çabası bu sefer Hatay’da ortaya çıkmış, Amik Gölü tarım yapılmak üzere kurutulmuştu. Üstüne bir de hava alanı yapıldı. O gün bugündür Amik Gölü’nün hayaleti her yağmurda Amik ovasında kendini yeniden gösteriyor.

Daha da eskisi ise bataklık kurutma seferberliği. Sulak alan miktarı o kadar azaltıldı ki, ki artık sulak alanlar elle sayılacak hale geldi.  Yani doğa talanı biraz da harcına karıltı ülkenin. Söküp atması kolay değil. İlkokul sıralarında, ellerinde baltalar olan sefil bir kültürün şarkısı; suyun boşa akıyor olabilme ihtimalini düşünebilme izansızlığı; hepsi, bir kültürün ilmek ilmek üretilmesinin yapı taşları.  Fark etmesi geç oldu ve iş işten de çoktan geçti.

İşte Meke Gölü, Tuz Gölü, Burdur Gölü ve daha niceleri bu sefil kültürün yarattığı zombinin kurbanları oldu. Hepsi bir çeşit hazine arayışına kurban gitmiş göller. Ya kurudular ya da kurumasına ramak kaldı. Son 50 yılda dile kolay tam 36 göl kurudu. Kimi, tarımsal hazine yaratma peşindeki yer altı suyu hırsızlarına, kimi de enerji müptelası HES-severciliğe kurban gitti. En yakın örneği ise Salda Gölü’nde ortaya çıktı. Bu sefer de turizm hazinesi arama merakı zuhur etti.

Tüm bunlar Dipsiz Göl vakasında ayyuka çıkan doğa talanının aslında hep aynı motivasyonla yapıldığını ortaya koyuyor. Birincil ve asıl olan doğa değil bu motivasyonda. Asıl olan kimi yerde turizm kimi yerde tarım kimi yerde enerji kimi yerde de define. Yaşananların bir nedeninin de doğanın düşman hukukuna tabii tutulması olduğu anlaşılıyor. Doğaya yaklaşımdaki sefillik o kadar trajik bir durumda ki bir gölü, altında hazine var diye resmi izinle tahrip edip dibinin kazılmasına izin verilebiliyor. Utanmadan bir grup sefili bir araya getirip aslında bu gölün tehlikeli olduğu açıklaması da yaptırılabiliyor. Define arama haydutluğunu daha tartışmıyoruz bile. Neredeyse delik deşik edilmedik tümülüs, kırılmadık lahit, patlatılmadık mağara bırakmayan bu haydutluğun kendisi uzun uzadıya bir yazıyı hak ederken üstüne bir de doğal olanın tahribatı eklenince kelimeler anlamını yitirebiliyor. Hala işgal toprağı muamelesi gören Anadolu, bu talancılığın balyozları altında can çekişmekten bitap düşmüş durumda. Bir yanda koca bir hazine olan Hasankeyf üzerine göl yaparak bu hazineyi sular altına gömme talanı, diğer taraftan da başka bir gölün, altında hazine var diye talanı. Ne kadar da trajik değil mi?

Dipsiz Göl ne ilk ne de son. Süreklilik arz eden bir talan kültürünün, şimdilik erişebildiği son nokta! Bu noktadan sonrası yıkımın normalleşmesine denk geliyor. Hissizlik, tepkisizlik ve sonra hafif bir çınlama, en son da ölüm sessizliği. İşte koca bir coğrafyanın tek cümle ile tarif edilebilecek kaderi bu. Tek karelik özeti de gölün aldığı halde saklı.

Tuvalu’nun batan adaları: Bir gün gelecek ve biz yok olacağız

Yeşil Gazete için çeviren: Verda Zincirkıran

Havanın en sıcak olduğu günlerde, Leitu Frank artık nefes alamadığını hissediyor. Beş çocuk annesi ve ev kadını olan Leitu, esintiyi biraz hissetmek adına kendi evinden çıkıp su kenarında tahta bir kulübeye yerleşiyor. Yıkadıklarını katlarken ritmi öngörülemeyen ve yükseldikçe kendi ailesini boğulma tehdidine sürükleyen çalkantılı turkuaz suları seyre dalıyor.

Esneyen pembe bir T-shirt ve rengi gitmiş yöresel kıyafetinin içinde Frank, “Deniz bütün kumu yiyor” diye söyleniyor:

“Eskiden, kum uzaklara kadar uzanırdı, yüzerken denizin dibini ve mercanları görebilirdik. Şimdilerde ise hava hep bulutlu ve mercanlar öldü. Tuvalu batıyor.”

Küresel ısınmanın ön cephesinde yer alan bu minik takım adaların yerlilerinin küresel ısınmanın etkisini anlatan sloganı “Tuvalu batıyor.” Hawaii ile Avustralya’nın tam ortasında kalan ve Okyanusya’da bulunan bir Polonezya ülkesi olan Tuvalu, Pasifik’in üzerinde bir benek gibi.

Dünyanın dördüncü küçük ulus olan Tuvalu’da sadece 11000 kişi yaşıyor.  Bunların çoğunluğu, boş yer bulmak için insanların birbiriyle savaştığı, tıklım tıklım dolu olan en büyük adada, Fongafale’de.  Tuvalu’nun toplam yüz ölçümü ise 26 kilometrekareden daha az.

Hükümetin dediğine göre yükselen deniz seviyesi ve kıyı erozyonu yüzünden Tuvalu’nun dokuz adasından ikisi okyanusun dibini boylamak üzere. Adaların çoğu deniz seviyesinden üç metre yüksekte bulunuyor ve en dar noktasında Fongafale sadece 20 metre kadar genişliğinde.

Çocuklar Funafuti lagünü yanında oynuyorlar. Fotoğraflar: Sean Gallagher/The Guardian

Fırtınalar sırasında doğudan ve batıdan adaya doğru gümbürdeyerek vuran dalgalar yerlilerin deyimine göre ülkeyi yutuyor. Adadakilerin büyük çoğunluğu denizin kendilerini tümüyle mideye indireceğine dair kabuslar gördüğünü dile getiriyorlar. Ve bu durum, uykularında canlanan uzak bir korkudan ibaret değil, bir sonraki nesle kalmadan yaşayacakları bir durum. Bilim insanlarına göre önümüzdeki 50 ila 100 sene içerisinde Tuvalu’nun yaşanabilir bir yer olmaktan çıkacak. Yerlilere göre bu, çok daha erken olabilir.

Frank’in teyzesi Nausaleta Setani, geceleri lagünün yanındaki ağaçtan kulübede kalıyor ve yastık olarak da bir can yeleği kullanıyor. En başta, adanın yaşlı kesiminin birçoğu gibi iklim değişikline inanmayanlar arasındaydı. Denizin her taşkın hareketi ile günlük hayatı giderek daha zorlaşan Setani, bilim insanlarının dediklerine yavaş yavaş ikna oldu.

Nausaleta yeğeniyle birlikte lagünün yanındaki çardağında oturuyor.

Kulübesinin biraz ötesinde okyanus kıyıyı aşındırırken tezat bir şekilde huzurlu ve aynı zamanda rahatsız 54 yaşındaki Setani, “Bir saatten diğerine, bir günden diğer güne iklim çok hızlı değişiyor” diyor:

“Şu anda meydana gelenlerin nedeninin özellikle başka ülkelerde yaşayan insanlar yüzünden olduğunu öğrendim. Bu beni çok üzüyor. Ancak anlıyorum ki diğer ülkeler kendi vatandaşları için ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar. Ben küçük bir ülkedenim. Ve büyük ülkelerden tek ricam, bize saygı duymaları ve bizim hayatlarımızı da göz önünde bulundurmalarıdır.”

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, iklim değişikliğinin etkilerine karşı aşırı hassas olan Tuvalu’yu kaynak sıkıntısı çeken, en az gelişmiş ülke olarak sınıflandırıyor. Pulaka mahsülünü* mahveden ve diğer meyve ve sebzelerde de azalmaya sebep olan gözenekli ve tuzlu bir yapıdaki toprak, zemini ekim için neredeyse işe yaramaz hale getirmiş durumda.

Taro ve cassava gibi Pasifik Adaları’nın lifli ana gıdaları, diğer birçoğu gibi çok büyük maliyetler ile adaya artık ithal edilmek durumunda.

Yükselen okyanus seviyesi yeraltı sularıyla beslenen mahsullerde kontaminasyona sebep olduğu için şu anda Tuvalu tamamıyla yağmur suyuna bağlı. Ancak ülkede yaşanan kıtlık ve kuraklık da ürkütücü boyutlara gelmiş durumda.  Yerliler başarılı bir şekilde tarım yapabiliyor olabilseydi bile  sadece mutfak ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri basit bir bahçeyi ayakta tutmak için artık yeterince yağmur yağmıyor.

Tuvalu’da tipik bir ev.
Yeni tutulmuş balıklar.

Frank ailesinin iki haftalık gıda alışverişi 200 doları buluyoyr.  Mütevazı evinin etrafını saran ekmek, muz ve pandanus ağaçlarının meyveleri daha olgunlaşamadan çürük ve yenemeyecek şekilde kumlu zemine düşüyor.

Balıklar da, buradaki yaşamın önemli bir unsuru olarak şüpheli hale gelmiş. Ciguatera zehirlenmesi, beyazlaşmış mercanlardan çıkan mikro algleri yiyen, resiflerde yaşayan balıkları etkiliyor. Ciguatera zehrine yakalanmış balıkları tüketen insanlarda kusma gibi ani veya ishal ve ateşlenmeler gibi  ciddi hastalık belirtileri görülmüş. Yerel hastahanede, iklim değişikliğinden kaynaklanan hastalıkları araştırmak ve tedavi etmek için özel bir departman kurulmuş ve bu alanda çalışıyorlar.

Her hafta yaklaşık 10 Tuvalu vatandaşı ciguatera zehirlenmesine yakalanıyor  bu oran, iklim değişikliğinden kaynaklanan vakaların tümünün %10’una tekabül etmekte. Halk sağlığı şefi Suria Eusala Paufolau’nun dediğine göre, iklimin normale göre oldukça bozulmasına paralel olarak balık zehirlenmesi vakaları son on sene içerisinde giderek artmış.

Suria Eusala Paufolau, Princess Margaret Hastanesi halk sağlığı şefi.

Hastahanenin araştırmalarına göre Tuvalu’da iklime bağlı olarak artan hastalıklar arasında grip, göz nezlesi (conjunctivitis), Dengue Ateşi ve mantar bulunmakta. Günlük sıcaklığın fazla olması, insanları sıvı kaybı, güneş çarpması ve isilik gibi günlük risklere maruz bırakıyor. Paufolau şöyle diyor:  “Genellikle yerel halk iklim değişikliği ve sağlık arasındaki ilişkilenmeyi göremez. Ancak hep bir ‘evimize ne oluyor?’ korkusu ile yaşıyorlar”.

Tuvalu, gayri safi yurt içi hasılasının büyük bir bölümünü Birleşmiş Milletler ve komşu ülkelerinin karşıladığı, yabancı ülkelerden gelen bağışlara bağlı bir ülke.

Adada eğitim ve iş imkanları sınırlı olduğu için imkanı olan ailelerin çocuklarının birçoğu Fiji, Avusturalya ve Yeni Zelanda’ya gitmişler. Bu, geniş ölçüde belgelendirilmiş bir ‘beyin göçü’.

İklim değişikliği deniz kıyısına inkar edilemeyecek şekilde vururken, adaların ötesinde geçirdikleri yaşantılarının verdiği özgürlüklerinin ardından “eve dönme”nin klostrofobik geldiği genç Tuvaluluların çok az bir kısmı adalara geri dönüyorlar.

Geçen sene ülkenin Miss Tuvalu’su olarak seçilen 24 yaşındaki Tapua Pasuna, içinde bulunduğu sahayı, kadınların eğitimi ve kadın hakları için mücadele etmek üzere kullandığını anlatıyor.

2018 Miss Tuvalu.

Ülkenin üçüncü kadın milletvekilinin kızı olan Pasuna, üniversiteyi Yeni Zelanda’da okuduktan sonra ailesinin ona yüklediği kapsamlı yetki ve takımadalara ne yapılabileceğine karşı duyduğu sorumluluk hissi ile kendini “su üzerinde yüzen” olarak betimliyor.

Var ile yok arası inşa edilen deniz duvarının sadece birkaç metre ötesinde, tropikal bahçesinin içinde sert arkalı tahta bir sandalyeye oturan Pasuna: “2010’da gittim. Geri döner dönmez değişikliği fark ettim. Bugünlerde sıcaklıklar tahammül edilemeyecek noktaya ulaşıyor, erozyon da oldukça trajik bir halde. En sevdiğim noktaların bazıları yok oldu” diyor:

“Her ne kadar yok oluyor olsa da benim bir parçam olduğunu, dolaysıyla da kaçmamam gerektiğini hissediyorum. Böyle bir zamanda, burası acılar içindeyken burayı terk etmek beni rahatsız ediyor. Bunu yapabileceğimi sanmıyorum.”

Eğer bunlar umutsuzluk gelgitleri gibi geliyorsa, toprağın üzerindeki hal o kadar da vahim değil. Uçakların uğramadığı zamanlarda çocuklar bisikletlerine binip ülkenin iniş pistinde voleybol oynarken, kur yapan genç çiftler de motorsikletleriyle ağır ağır turluyorlar.

Öğlenleri, insanlar hamaklarında kestiriyor ve karanlık çöktüğünde de balık kızartmak veya sivrisinekleri kovmak için kumsallarda kamp ateşi yakıyorlar. Uykulu, al bir rüzgar günlük yaşantıya süzülürken yerli halk dalgaların yükselerek yaklaşmasını izliyor.

“Başımıza ne gelecek ise gelsin” cümlesini sürekli olarak dile getiren yerli halk, başbakandan alıntı yapıyor: “Tanrı bizi kurtaracak.”

Başkent Funafuti’nin en büyük binası olan üç katlı beyaz yekpare Meclis Binası ülkenin meclis üyelerinin ofislerine ev sahipliği yapıyor. Tuvalu’nun resmi hükümet politikası “Ne olacaksa olsun”!

İklim değişikliğine adapte olmak için atılan adımlardan çok gecikerek sürdürülenlerden biri, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’ndan gelen fon desteği ile başkentin idari merkezini korumak adına bir deniz duvarı inşa etmek.

Yerel meclisin, denizin dibini tarayıp Fongafale’in güneyindeki araziyi yeniden kazanmak, orayı deniz seviyesinden 10 metre daha yükseltmek ve araziye de yüksek yoğunlukta evler inşa etmek gibi bir planı var.  Bu plan, 300 milyon dolar bütçeli bir proje ve şu ana kadar hiçbir yerden destek alınamadı.

Tuvalu başkenti Funafuti’nin havadan fotoğrafı.

Diğer seçenekler arasında yer alan yüzen bir ada inşa etmek ve  Avusturalya madenlerinden atık ithal ederek adaları çevreleyen bir enerji duvarı inşa ederek adaları ezip geçen denizin gücünü azaltmak da araştırılıyor. Resif ekosisteminin böyle bir duvar karşısında nasıl hayatta kalacağı ise henüz bilinmiyor.

Tuvalu’nun başbakanı Enele Sopoaga, ada halkının dünyadaki ilk iklim göçmenleri olacağına dair Pasifik’teki komşularla yapılan konuşmalara rağmen adaları boşaltmanın son çare olacağını dile getiriyor.

Enele Sapoaga, Tuvalu Başbakanı.

Devlet yetkililerinin çoğu seçimleri Donald Trump’ın kazanmasına karşı kızgınlıklarını açıkça dile getirirken Trump’ın iklim değişikliğine karşı kuşkusunun, iklim sorunları üzerinde küresel bütünleşme yolunda kocaman bir geri adım olduğunu ve sesi zaten az duyulan Tuvalu’nun sesini daha da kıstığını belirtiyor.

Çevre bakanlığı direktörü Soseala Tinilau, “Bence bizden nefret ediyorlar” diye konuşuyor.

Soseala S Tinilau, Çevre bakanlığı direktörü.

Tinialu bu sözüyle,  önümüzdeki 12 sene içerisinde meydana gelebilecek bir iklim felaketinin etkilerini  yaşamamak için küresel ısınmadaki artışın maksimum 1,5 derece ile sınırlandırılması gerektiğini belirten Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli raporuna rağmen Amerika, Avustralya ve diğerleri tarafından neşe ile yakılan kömürü referans olarak gösteriyor:

COP Zirvesi’nde dinlendiğimizden emin olmak için sabah 7’ye kadar uyanık kalmak zorundaydık” diyor Tinilau. “Dünya bizi göz ardı etmek istiyor. Burada olanlar gerçek değilmiş gibi, biz yokmuşuz gibi yapmak istiyor. Buna izin veremeyiz” diye ekliyor.

Fiji, Tuvalu hükümetine ülke nüfusunun 1,200 km güneye taşınması için toprak vermeyi teklif etti. Bu teklifi Sopoaga hükümeti kabul etmedi. Avusturya eski başbakanı Kevin Rudd, bir yazısında ülkenin balıkçılık ve denizcilik haklarına karşılık olarak Tuvalu halkına tam vatandaşlık vermeyi önerdi. Bu teklif de Sopoaga tarafından “emperyal” olarak nitelendirildi.

İklim sorunlarına karşın küresel bir birlik savunmacısı olan Sopoaga, “Tuvalu’dan başka bir yere gitmek iklim değişikliği konusunu çözmeyecek. Eğer bu insanları alıp da sanayileşmiş bir ülkeye koyarsanız sadece onların tüketimlerini ve sera gazı salımlarını artırmış olacaksınız” diye konuşuyor ve ekliyor:

“Deniz seviyesine yakın ve risk altında olan ülkelerde yaşayan insanların yeniden yerleştirilmesine dair olan ve kendi kendini yenilgiye uğratan bu yaklaşım beni kaygıya düşürüyor. Çünkü bu yaklaşım, iklim sorunsalının bütün gezegen için ifade ettiği anlamı anlamakta başarılı olunamadığını gösteriyor.”

Spopaga, bir Plan B’nin olmadığını dile getirirken hükümetlerinin tüm çabasının iklimin değişen yol haritasına adapte olmaya çalışmak ve kalmak olduğunu ifade ediyor.

“Bu insanları buradan kovun diyemeyiz. Bu çok basit ve yenilgici bir yaklaşım olur” diyor Sopoaga. “Bence bu olanlara izin vermek tüm dünyaya büyük bir utanç verir. Bu adayı çok güzel, etkileyici ve gelecek nesil Tuvaluluların yaşayabileceği bir yer haline çevirmemiz için hala zamanımız olduğuna inanıyorum” diye ekliyor.

Fongafale Adası.

Yukarıdan bakıldığında Hindistan cevizi palmiyeleriyle kaplı, zümrüt sularla çevrelenmiş incecik kum tabakasıyla Tuvalu, cenneti andırıyor. Ancak yaklaştıkça adanın hassasiyeti kendini ele veriyor. Koşu yolunun ardında altın kum, betonun üzerine dökülüyor ve cılız çimler yaşamak için direniyor.  Ufuk dümdüz ve deniz ona hükmediyor; denizin her yönden yaptığı baskıyı hissedebiliyorsunuz. Aşırı sıcak hava, insanları bunalmış ve yapış yapış olmuş halde, evlerinin karanlık köşelerine gitmeleri için zorluyor.

Koşu yolunun köşesindeki Tuvalu’nun Meteroloji Müdürlüğü’nün solunda domuz ağılları ve sağ tarafında da altı tutukluya ev sahipliği yapan ülkenin tek hapishanesi var. Nikotemo Ioana ve onun küçük ekibi son yağışın ardından ölçümler için fazla mesai yapıyorlar. Bir başka kuraklık ilan etmekten saatler uzaktalar:

Nikotemo Iomo, Meteoroloji Bürosu.

“Eski jenerasyonun büyük bir kısmı kendi kimliklerini, kültürlerini, yaşam tarzlarını ve geleneklerini kaybetme korkusu ile adadan taşınmak istemiyorlar. Ancak ben inanıyorum ki genç jenerasyonlar gelecek nesillerin devamı için göç etmeye niyet edecekler.”

Fırtına çıktığında veya gelgitlerin en yüksek olduğu zamanlarda, Enna Sione’nin küçük sarı evinin altındaki kumlu topraktan Pasifik Okyanusu köpürerek yükselmekte. Elli metre ötede, kızgın güneşten griye dönüp çürüyen çarpık kökleri gökyüzüne doğru bakan palmiye ağaçları; kayalıklı, mercanlarla kaplı kumsalın üzerinde darmadağınık uzanıyor.

Emma Sione, sürekli evini basan okyanusun yanında duruyor.

Ölmüş bir hindistan cevizi ağacının üzerinde oturan Sione’nin gözleri, yaşadığı eve doğru kendi yolunu yapan okyanusa doğru endişeyle bakıyor. Sione, eşi ve dört çocuğu önümüzdeki iki sene içerisinde  Yeni Zelanda’ya göç edip orada yaşayan Tuvalulular arasına katılmayı planlıyor. 2000’den fazla Tuvalu vatandaşına ev sahipliği yapan bu ülkedeki göçmen nüfusu her beş senede bir iki kat artıyor.

“Hava gerçekten aşırı değişti. Bazen okyanustan korktuğumu hissediyorum” diyor Sione ve çocuklarının iyiliği için buralardan gideceğini ekliyor:

“Belki gün gelecek ve Tuvalu tamamıyla yok olacak. Görebildiğim kadarıyla büyük bir kısmı yok olmuş durumda. Bir gün hepimizin yok olacağını düşünüyorum. ”

*Pulaka Tuvalu’nun ana besin kaynaklarından birisidir.

Makalenin İngilizce orijinali

Nezaket…

“Kent” deniliyor, ama hangi kent? Hemen akla gelen soru, nezaketi metropolde mi, yoksa orta boy bir kentte mi, ya da kasaba veya kasaba irisi bir yerde mi düşüneceğimiz konusunda, bir belirsizlik kalıyor ortada.

Üç farklı kent büyüklüğünün nezaketi, daha doğrusu bu kentlerde gündelik yaşamda nezaketle/ nazik bir kentli olarak yaşamakla ilgili durum, çok farklı olabilir. “Ezbere konuşmak kabul edilebilir değildir” diyorsak, benim için, “bugünün kasabası ya da orta boy kenti nasıl bir yerdir ve orada gündelik yaşamın içinden doğru süzülen nazik olma hali nasıldır?” üzerinde konuşmak olanağı kalmıyor.

Kasaba ya da orta boy kent için, herkesin kendine ait bir “ideal kent” imgesi ve kentli nezaketiyle ilgili bir düşüncesi vardır mutlaka. Ancak bunun da, doğusu var, batısı var ve kuzeyi-güneyi var. Ayrı denizler, ayrı nezaket ölçüleri geliştirmiş olabilirler ve deniz olmayan yerlerin, İç Anadolu’nun nezaketi de, başka türüdür belki?

Kültürel kodlar, yerel kültürler…

Tam olarak bilmek konusunda fazla kesin konuşma şansımız olmasa da,sanırım şu kadarını söyleyebiliriz: Anadolu veya Trakya’daki her yerleşmenin, kıyılarda ya da içlerde olsun fark etmez, her kentin kendine göre bir nazik olma, birbirlerine ya da bir yabancıya karşı nezaketle davranmanın incelikleri konusunda, kültürel bir kodu/ sistematiği vardı mutlaka. Gerçi bu, yerel kent kültürlerinin yerle-bir olmasıyla birlikte çok büyük oranda kayboldu. Biliyoruz.

Kaybolmadan önce, kentlerin yaşamı nasıldı, nasıl üretim yapılırdı, gündelik yaşam ve tüketim kalıpları nasıldı ve çocuklar nasıl eğitilirdi, kamusal alanlarda bulunma zamanlarında veya ritüeller, kutlamalar, bayramlar ve eğlence zamanları için, nasıl bir anlayış vardı, vb. bunları artık pek bilemiyoruz. En iyi olasılıkla bazı yerel tarihçilerin, kentin Sünni Müslüman kesimleri için, oldukça idealize edilmiş bazı betimler yaptıkları oluyor. Bazı kentler için, hamama nasıl gidilirdi, bayram yerleri nasıldı, atlı arabalara kimler binebilirdi veya çarşı-pazarda esnaf ve kentlilerin buluşma halindeki kodlar neydi vb. gibi konularda, bazı ipuçlarına rastlamak olası…

Bildiğimiz, en iyi olasılıkla son on yılların metropollerinde, yani Türkiye’nin neo-liberal kentlerinin gündelik yaşamında, kamusal alanda ve toplu olarak kullanılan kent sistemlerinde, birbirimize ne kadar kaba davrandığımız. Ne kadar kırıcı, bencil, belki de hepsinden daha önemlisi “erkek” bir gündelik kent yaşamı olduğu…

Nezaketin ‘sınıf’ı

Kent yaşamı, ne kadar çok çeşitlilik içerirse, ne kadar farklı yaşama biçimi, varoluş ve yaşam tarzı ve ne kadar farklı insan varsa bir kentte, o kadar farklı nezaket anlayışı da olabilir. Nezaket anlayışı elbette sınıfsaldır ve her sınıf nezaketten farklı şeyler anlar. Çünkü sınıfların farklı kültürleri vardır. Üstelik yerel olarak çevremizden edindiğimiz “görgü” de farklıdır. Kır (ama nerenin kırı?) ve kent (ama hangi kent? Liman mı, iç Anadolu mu, Ege vb. mi?) arasında, nezaketin ne olabileceği konusunda fark, elbette olabilir. Bunun da ötesinde nazik olma hali, nezaket gösterme davranışı, bireyden bireye, aynı aile içindeki kişilerde bile, farklı olabilir.

Kentteki toplu taşıma araçlarının kapısından geçiyorken ya da kuyruklarda bekliyor/ bir masanın boşalmasını gözlüyorken veya sokakta yürüyor, bisiklet veya otomobil sürüyor ya da park ediyorken, ağaçtan bir dal-yaprak kopartır/ parktaki çimene basarken, bir kediye tekme atarken, elimizdeki buruşturulmuş kağıdı bir yere atarken vb. nezaket/ saygı anlayışımız, bir biçimde bizi yönlendirir. Karşımızdaki insana/ canlıya, hatta bir kentsel mobilyaya nasıl davranmamız gerektiği konusunda içimizdeki ses bir şeyler söyler.

Kentteki nezaket anlayışının havası, genel atmosferi işte, o insanlara içlerindeki sesin ne söylediği ile ilgilidir. Kentteki o insan, hangi cinsiyetten, hangi sınıftan ya da hangi kültürden olursa olsun, algıladığınız bir minimum olur…

Nazik olma hali ile ilgili olarak, genelde şöyle düşünürüz: Nazik olmak kurallara, belli kodlara, geleneklere vb. bağlı olmakla tanımlanır. Belli bir ritüeli vardır. Nazik bir dil, nezaketli bir davranış ya da duruş, karşımızdakileri nasıl değerlendirdiğimizi gösterir. Yas tutmaya karşı, sevince ve coşkuya karşı ya da bir kutlama için, nezaket kuralları, bize ne yapmamız gerektiğini gösterir…

Evet, nezaketin böyle standartlaşmış/ kalıplaşmış bir yönü, bir cephesi olabilir. Ama bundan mı ibarettir nezaket?

İçten gelen bir paylaşım kaygısı, duyduğumuz empati ya da zorda olma durumuna, ihtimam ihtiyacına karşı özdeşlik duygusu… Kendimizi, o anda bizden ne beklenebileceğini tam olarak anlayabilecek bir düşünce ve davranış haline kolayca geçirebilmek… Nazik olma hali, çoğu kez, küçük bir empati göstermekle oluşabilir.

Doruk saatlerde, metro kapısının önünde vagonun boşalmasını beklerken, ya da otobüsün dar kapısının önünde- otobüse adım atmaya çalışırken, çok ihtiyaç duyduğumuzu bildiğimiz bencilliği, endişeyi ve hırsı aşabilmek… belki bu kadarı bile yeterli olabilir. Ezmemek- hırpalamamak için, sadece bireye değil kamuya veya doğaya “zarar vermemek” için, kaygıyı içimizde ön planda tutuyor olabilmek… Bunlar yeterli olmaz mı?

Belki, sadece “bilinçli olarak tacize uğramamak, bilinçsiz bile olsa bencil, kaba ve zorba davranışlarla karşılaşmamak yeterlidir” diyor olabiliriz. Ancak bunlar, artık kentte yaşarken, standartlarımızı ne kadar düşürdüğümüzü göstermez mi? Geçmiş zaman gazetelerinin köşe yazarları gibi “neydi efendim o eski nezaket…” demek istemiyorum elbet. “Nostalji” içinde, geçmişin kentlerini idealize edecek ve başka zamanların koşullarını – insanlarını anacak değilim.

Dik duran nezaket

Kendinize, “Bu şiddet çağında, kentte herkesin saldırgan tutamlar gösterdiği, kadın cinayetlerinin doruk yaptığı, polisin insan hakları heykelini bile kuşatma altında tutuğu, sonsuz ağaç katliamı yapılan bir çağda, nazik olmak mı?” diye soruyor olabileceğinizi biliyorum. Ancak nazik olmanın, “baş eğmekle”, “pasif olmakla” ya da “bilgece bir tavırla her şeyi kabullenmek ve sineye çekmekle” eşdeğer olduğunu düşünmüyorum. Önerdiğim dik duran ve haklarını savunan bir nezaket…

1945’lerden başlayarak, kente doğru büyük ve çok travmatik olan kitlesel göçün, yeni mekanda tutunabilmek kaygısının ne kadar derin ve yaşamsal bir kaygı olduğunu hissediyorum ve farklı kültürler kitlesel olarak karşılaştığında, nazik olmanın çok güçleşmiş olabileceğini de anlıyorum. Neoliberal kentin insanlara ne yaptığını, nasıl yaşamak zorunda bıraktığını da biliyorum. Eski kentlilerin bu büyük dönüşümler karşısında, şaşkınlık ve çaresizlik içinde nasıl bir kaygıya kapılabileceğini çıkarsamak, oldukça kolay.

Biliyorum ki artık kimse çocuğuna , “kavgacı olma”, “başkalarının hakkına saygı göster”, “her şeyi bencil ve kör bir güdüyle, saldırgan bir rekabet içinde başarmaya çalışma” filan diyemez. Eğer öyle derse, küçük çocuğunun bir çimen gibi ezileceğini bilir. “Hırslı ol, öne geçmeye çalış, kendini ezdirme, seçkinlerin seçkini ol ve bunun için ne gerekiyorsa, gözünü kırpmadan yap, rakiplerini ez” demek zorunda olduğunu hisseder.

Biliyoruz ki kent, artık insanları sadece özgürleştirmiyor, bireyin özgürlük alanını alabildiğine bencilce genişletmek için, gözü kara ve kaba, nezaket kurallarının hiç birini umursamaz hale getiriyor. Kentteki her bireyin kendi için doğru olduğunu düşündüğü bu ilke, sonunda bütün insanlar için toplumsallığı zehirleyen, doğayı kemiren ve yok eden ve kentleri hepimiz için yaşanmaz hale getiren bir sonuç üretiyor.

Rahatsızlığa karşı iç rahatlığı

Kimse çocuğuna, “başkasının, özellikle ihtiyaç duyabileceğini düşündüğün birinin konforu- rahatı, ya da kentin ekolojik dengesi için, gerekirse rahatsız olmaya katlanmayı bilmelisin” diye öğüt vermiyor. “Duyacağın o rahatsızlık karşılığında, iyi bir şey yapmış olmanın iç rahatlığını duyacaksın ve bu değerlidir” demiyor. Neden diyemeyeceği de çok açık…

İste yanıtlamamış kalan sorun da burada başlıyor: Kentlerde birbirimize ve doğaya karşı, iyi davranmayı başarabileceğimiz bir duruma nasıl geçeceğiz? En azından, biraz daha az tahrip edici, biraz da az bencil ve biraz daha nezaketle, biraz daha incelikle ve içten davranmayı nasıl başaracağız? Elimizde bu etik tartışmadan başka ne var?

Hiçbir şey…

Ama hiçbir şey olmasa bile, neo-liberalizmin içimize tıkıştırdığı o azgın ve kibirli, kaba-saba, bencil ve alevli kimliği, kendi aramızda, daha bir bilinç düzeyine çıkartıp, kentin gündelik yaşamında gözlemlediğimiz sahnelerdeki sorunları/ olumlu örnekleri usul usul konuşamaz mıyız?

Konuşabiliriz.

 

 

İstanbul’un turizmle imtihanı

İstanbul dengi şehirler İstanbul’un 2-3 katı turist alıp 2-3 katı turizm geliri elde ederken, İstanbul’un durumu bizi mutsuz etmekte.”

 Bu sözler İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’na ait.

İmamoğlu’nun 18 Kasım’da gerçekleşen “Turizm Platformu Tanıtım Toplantısı’nda söylediği gibi, İstanbul gibi bir şehrin turizmden çok daha büyük bir pay alması gerekiyor.

İstanbul’un kendi nüfusunun üç dört katı turist alan dünyadaki birçok şehirden çok daha fazla özelliği var. Ama turizmden aldığı pay çok düşük.

Yapılan istatistikler Tarihi Yarımada gibi dünyanın eşsiz bir turistik bölgesinde bile geceleme ücretlerinin benzerlerinden yüzde elli düşük olduğunu, hatta son yıllarda, turistlerin bir defalık gelişlerindeki geceleme sayısının son beş yılda dörtten ikiye düştüğünü gösteriyor. Yani bir iyileşme, gelişme olması gerekirken tam tersine bir gidiş olduğunu ortaya koyuyor.

Bu çelişkiyi nasıl açıklamalı?

Nasıl oluyor da bu işe milyarlarca dolar yatıran ve bu işten milyarlarca dolar kazanan, siyaset üzerinde bu kadar gücü olan, her dediğini yaptıran turizm sektörü bu çelişkiyi çözemiyor?  Yoksa kendisinin, turizm sektörünün karşısında bir takım gizli güçler var, onlar mı engelliyor? Ya da rakip ülkelerin turizmcilerinin kurduğu bir örgüt mü var? Herkes, kamu tarafı, sektör temsilcileri turizmin gelişmesini isterken bu yabancıların kurduğu örgüt yaptığı gizli çalışmalarla turizmi baltalamaya, ülkenin zenginleşmesini engellemeye mi çalışıyor?

Turizme, turizm diye bakmamak

İnsanın söylemeye dili varmıyor, ama acaba toplantılarda defalarca dile getirildiği gibi bu sektörün değerli ve çalışkan temsilcileri, yöneticileri ellerinden geleni yaparken, bu gizli örgüt ürün ve hizmet geliştirme, pazarlama, istihdam yapısını iyileştirme gibi çalışmaları sabote ediyor, bu yüzden mi İstanbul turizmde gerekli sıçramayı yapamıyor?

İmamoğlu yaptığı konuşmada bu çelişkiyi çözmeyi hedefleyen adımlardan söz etti. Onun dile getirdiği gibi, turizmi yeni bir çerçeve içinde değerlendirmek, uygulanan politikaları katılımla köklü bir biçimde değiştirmek gerekiyor. Bilgi yönelimli bir modelle çaba göstermek… Peki bu nasıl olacak?

Çözüm için yapılması gereken şey çok basit:

Yapılması gereken ilk iş turizme “turizm” diye bakmamak. Turizm adı verilen meseleye yalnızca piyasa aktörlerinin perspektifinden bakmak birinci ve temel hatayı oluşturuyor.

İmamoğlu ve ekibinin farklı bir vizyona sahip oldukları belli oluyor. Öncelikle bu platformu çok yönlü bir ilişki zeminine taşımayı hedefliyor. Platformun içinde yalnızca sektör temsilcileri değil, kültür ve sanat kuruluşları, meslek odaları da bulunuyor. Bu geçmişteki katılım modelinden epeyce farklı.  Ayrıca yönetiminde farklı bir kapasite oluşumu var, deneyimli kişiler ve uzmanlar bulunuyor. Bu da geçmiştekinden çok daha farklı bir durum. Dolayısı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi her konuda olduğu gibi, görevleri eşe dosta, yandaşa değil, bilgili kişilere vererek, kendi yönetim kadroları ile de yeni bir anlayışı sergiliyor. Bu defa ders çalışılmış gibi gözüküyor.

Geçmişteki sorun neydi?

Hataları tekrarlamamak için geçmişten ders çıkarmak gerekli.

Turizme daha çok para kazanmak, daha çok turist çekmek olarak bakan bu zihniyet hiç bir zaman başarılı olamadı. Çünkü konuyu ilişkisel bir bağlamı içinde değerlendiremedi. Meselenin ekonomik değil, kültürel bir mesele olduğunu kavrayamadı. Kolayına kaçıp “rant” hırsı falan deniyor ya, ben asıl bu sorunu ele veren değil, perdelemeye çalışan söylemleri sorunlu buluyorum. Elinde altın yumurtlayacak bir tavuk varken onu kesip yiyen yatırımcılara hiç “rantçı” denir mi? Ellerindeki büyük rant kaynağını yok edenlere “rant düşmanı” denmeli. Sorunun başında turizmi “ekonomist” bir ideoloji ile tanımlamak geliyor.

Siyasetin paradoksu, imtiyazlı aktörler

Sektörel bir bakışa sabitlenen siyasetin paradoksu, meseleyi kendi perspektifinin içine hapsetmesidir. Yalnızca turizm değil, restorasyon, mimarlık, ulaşım… hangi konu olursa çok bir şey değişmiyor. Bu alanlarda ortaya çıkan büzülme, imtiyazlı aktörlerin ortaya çıkmasına ve onların görüşlerinin siyasete, yönetim katına dayatılmasına neden oluyor. Bu da gelişeyim, büyüyeyim derken tam tersine boğulmaya. Buna belki de “kendi kendisini zehirleme hali” diyebiliriz. İntihar etmek gibi. Ama şu var ki, intihar eden yalnızca kendisini ölüme sürüklemiyor, çevresini de yok ediyor. Bunu görmek için “turizmin gelişmesi” sonucunda değerlerini (ve cazibesini) yitiren yerlere bakmak yeter.

İstanbul dünyanın en büyük, eşsiz kentsel sur varlığına sahip bir şehir. Onun gibi dünyada tarihsel topografyası içinde Ortaçağ surlarına sahip başka bir şehir yok. Ama UNESCO Listesi’nde yer alan bu eşsiz kültür mirasına yaptığımıza bir bakın. Hangi yönetim böyle bir değerli varlığını birbiriyle ilişkisiz projeler, inşaat çalışmaları ile mahveder?

Hangi ülkede mimarlar Süleymaniye’deki gibi eşsiz sivil mimarlık eserlerini yok eder? Hangi ülke Sulukule gibi insanları yerinden eden, sosyal dokuyu kazıyan bir proje yapar? Hangi ülkede yönetim, gönüllü çabalarla bütün iyi niyetli çabalara rağmen dünyanın en önemli arkeolojik keşiflerinden birinin gerçekleştiği Yenikapı gibi bir yeri dünyanın en berbat şehirsel alanına dönüştürür?

Hangi ülkede Sultanahmet dediğimiz şehrin Akropolis’inin üzerine dünyanın en berbat otellerini inşa edilir? Tekfur Sarayı gibi dünyada eşi olmayan bir saray yapısı bugünkü haline getirilir? Hangi ülke Yassıada gibi bölgenin demokrasi tarihi açısından önemli bir hafıza merkezi olma potansiyeli taşıyan yerini dünyanın parasını harcayarak bir beton adasına dönüştürür? Hangi kötü niyetli yönetim “Prens Adaları” adıyla meşhur olmuş ve değerli bir yeri bugünkü haline getirir? Yalnızca Adalar’a bakılsa, zannedersem çelişkinin nerede olduğu gayet kolay anlaşılır. Dünyanın yatırımını yap, çalış çabala ve kaybet. Ne kadar aptalca değil mi?

Kamusal alanı genişletme çabalarıyla ortaya çıkan, bir STK Platformu olarak kurulan bu girişim, çapsız yöneticilerin marifetiyle bir ilişki platformuna dönüştü. Eski yönetim de sektörün potansiyellerini kullanacağını düşünerek, iyi bir iş yaptıklarını zannetti. Ama bu ilişki biçimi yeterli olmadı. (Bu arada elbette ki piyasa temsilcileri ile yönetim arasında bir diyalog zeminine ihtiyaç var. O ayrı mesele.)

Geçmişteki yönetim “fırsattan yararlanayım” derken katılım alanını kapattı, farkında olmadan katılım modelini daralttı. İstanbul’da turizm sektörü zor günler geçirdi. Oysa “turizmi geliştirmek” olarak ağızlara sakız olan şeyi yapmak için piyasa-dışı bir mekanizmaya, kuruluşlara ihtiyaç bulunuyordu ve bu da kendilerine defalarca söylendi. Ancak bu ufka sahip olmayan, siyaseti kendileri için bir fırsata çevirmekten başka şey düşünemeyen “sivil toplum” temsilcileri ve onlarla aynı vizyona sahip olan yönetim kademesi sorunu anlayamadı. STK Platformu, STK kılığındaki piyasa aktörlerinin kendilerine ayrıcalık, yönetimle ilişki kurma zeminine dönüştü. Bu ilişki zemininde söz ve güç sahibi olmaya çalışanlar, kamu ile ilişkileri kendi kamu yararı anlayışlarının temsiline indirgeyerek kendi bindikleri dalı kestiler.

Şimdi ders çıkarma zamanı. Bu nedenle bu meseleyi eğip bükmeden, açık konuşmak iyi olur. Eğer bu STK Platformu geçmişte bir ilişki zemini olarak değerlendirilip, imtiyaz peşindeki piyasa aktörlerine boğdurulmasaydı, hiç kuşkum yok ki sonuç bugün farklı olacaktı. Bu nedenle bugünkü yönetimin katılım yöntemine getirdiği yeni anlayışın desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü bu yönetimin tek başına yapabileceği bir iş değil.

Dipsiz Göl’e ‘su takviyesi’ yapılacak

12 bin yılda oluşan Dipsiz Göl‘ün bir kişinin ‘hazine var’ başvurusu üzerine devlet olanakları kullanılarak boşaltılıp yok edilmesi üzerine gelen tepkilerin ardından Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum gölün eski haline gelmesi için dört maddelik eylem planı belirlediklerini açıkladı.

Sinop Valiliği’ni ziyareti sırasında gelen soruları cevaplayan Kurum, “Bununla alakalı Sayın Cumhurbaşkanımızın da talimatları çerçevesinde Dipsiz Göl’ün eski haline getirilmesi için 4 maddelik eylem planı belirledik” ifadelerini kullandı.

Su takviyesi yapılacak

Gölü yerinde takip ettiklerini söyleyen Kurum açıklamasına “Gölümüzü eski haline getirecek ve gölümüz kıyısındaki mikroorganizmaları yeniden canlandıracak ve aynı su seviyesini koruyacak şekilde su takviyesini de buraya yapıyoruz” şeklinde devam etti.

Bundan sonra izinsiz kazıların yapılmaması amacıyla da Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) yönetmenliğinde de değişikliğe gittiklerini belirten Kurum, “Bundan sonra Türkiye’mizin neresinde olursa olsun yapılacak kazılara ilişkin bakanlığımızdan ÇED raporu alma zorunluluğu getirdik. Yeni düzenleme ile birlikte de doğal güzelliklerimizi koruma altına alacak ve bilinçsiz define aramalarının da önüne geçmiş olacağız” diye konuştu.

Suç duyurusunda bulunmaya çağrı

Dipsiz Göl’ün yasal izin ile kurutulmasına tepki gösteren Ekolojik Haklar Merkezi ise konuyla ilgili bir açıklama yayımlayarak insanları suç duyurusu dilekçesini Cumhuriyet Başsavcılığı’na yollayıp kamu davası açmaya davet etti. Metinde şu ifadeler yer aldı:

Müşterek bir varlığımız olan Dipsiz Göl’de Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’daki 4 büyük lejyonu arasında gösterilen 15’inci Apollinaris lejyonunun var olduğuna inanılan hazinesinin aranması sonucu doğal değer ve su varlığımız kaybedilmiş, bir paleocoğrafya arşivi yok olmuş ve telafisi mümkün olmayan zarara uğramıştır. Yetkililer tarafından yapılan açıklamada göl tabanının tekrar “eski” haline getirildiği, gölün yağan karın erimesi ile doğal haline dönmesinin beklendiği açıklanmıştır.

Define kazısı İçişleri Bakanlığı temsilcisi, Maliye Bakanlığı temsilcisi ve Müze Müdürlüğü temsilcisi ile jandarma ekiplerinin gözetiminde Gümüşhane Valiliği’nden izin alınarak gerçekleştirilmiş, 4 gün süren arama çalışmasının ardından 10.11.2019 tarihi itibariyle alanda kapatılma işlemi başlatılarak, yapılan arama sırasında herhangi bir taşınır taşınmaz kültürel varlığa rastlanmadığı belirtilmiştir.

14 Kasım’da kazı süreci ile ilgili bilgi veren Gümüşhane Valiliği, “define arama ruhsatı düzenleyenler hakkında, mevzuat kriterlerine uygunluk tespiti ve kazının yapılmasında herhangi bir sakınca olmadığına dair düzenlenen raporun hazırlanmasındaki özensizlik ve ruhsat düzenlenmesi” nedenleriyle Valilik ve ilgili Bakanlık tarafından soruşturma başlatıldığını duyurmuştur. Kazı izni veren ve haklarında soruşturma açılan kamu görevlileri açığa alınmıştır.

Yurttaşlar olarak ne yapabiliriz? İlgili kamu suçu hakkında kamu davası açılması talebi için linkteki suç duyurusu dilekçesini yaşadığınız şehrin Cumhuriyet Başsavcılığı’na yollayabilir, kültürel ve doğal müştereklerimize sahip çıkabilirsiniz.

 

Filtresiz santrallere izin veren yasaya 600 vekilden sadece 36 karşı oy geldi

Türkiye’nin çeşitli illerine dağılmış 15 kömürlü termik santrale dördüncü kez havayı 2.5 yıl daha kirletme izni veren maddenin yer aldığı torba yasa, AKP ve MHP’li vekillerin oylarıyla Meclis’ten geçerek yasalaştı.  İki partideki 217 milletvekilinin onay verdiği yasaya yalnızca 36 karşı oy kullanıldı.

Milletvekilleri oylama sırasında yoktu

Daha önce açıklama yapan muhalefet partileri, yasanın geçmemesi yönünde açıklamalarda bulunmuş, Meclis’te bunu savunacaklarını belirtmişlerdi. Ancak, torba yasanın mecliste oylamaya sunulacağı gün milletvekillerinin çoğunluğu oturuma katılmadı.

Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki (CHP) 139 milletvekilinden 114’ü, Halkların Demokratik Partisi’ndeki (HDP) 62 milletvekilinden 58’i, İyi Parti’deki 39 milletvekilinden 32’si ve son olarak Saadet Partisi’nin iki milletvekili oylama sırasında mecliste yer almadı.

Ekoloji Birliği’nden Erdoğan’a çağrı: Onaylama

Meclisteki tüm partilerin ortak kararıyla 14 Şubat 2019’da geri çekilen yasal düzenlemenin tekrar gündeme gelerek yasalaşması üzerine Ekoloji Birliği bir açıklama yayınladı. “Bu yasaya evet oyu veren milletvekilleri kirli hava nedeniyle yaşamını yitiren tüm canlıların ve yok olan kültür miraslarının vebalini taşımaktadırlar” ifadelerinin kullanıldığı açıklamada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan söz konusu yasayı onaylamamaya davet edildi. Ekoloji Birliği tarafından yapılan yazılı açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Daha önce de Meclisin gündemine gelen ve “Madde 45” diye anılan yasa maddesi için bu kez termik lobisinin yoğun baskısı ağır bastı ve vekiller halkın değil termik lobisinin çıkarlarını gözetmeyi tercih ettiler.

AKP’li ve MHP’li milletvekiller daha önce halka verdikleri sözü tutmadı. Söz konusu santrallar 2,5 yıl daha filtre takmadan çalışacak ve havamızı, suyumuzu, topraklarımızı kirletmeye devam edecek.

AKP hükümeti bir kez daha doğadan, canlı yaşamından, halktan yana değil şirketlerin çıkarını gözetmiştir. Her gün havamızı kirleten, canlıların yaşam haklarını ellerinden alırken, Yatağan’da, Çanakkale Biga’da ve Aliağa’da olduğu gibi kültür varlıklarımızı da yok eden termik santrallere 2,5 yıl daha kirletme izni verilmesi asla kabul edilemez.

Bu yasaya evet oyu veren milletvekilleri kirli hava nedeniyle yaşamını yitiren tüm canlıların ve yok olan kültür miraslarının vebalini taşımaktadırlar. Halkının sağlığını düşünmeyen, gözünü kar hırsı ve rant bürümüş talancı anlayışı ve 50. Maddeye olumlu oy vererek bu anlayışı destekleyen ve tüm vekilleri kınıyoruz.

İklim krizinin hem ülkemizi hem de tüm dünyayı ciddi anlamda etkilediği bir dönemde, karbon salımı nedeniyle krizin daha da derinleşmesine yol açan termik santrallar tüm dünyada yasaklanırken bizim ülkemizde bırakın yasaklanmayı, yenileri planlanıp eskiler ise rehabilite edilmeden çalışmaya devam ettirilmektedir.

Rehabilite edilmeyen söz konusu 15 santral acilen kapatılmalı, ölüm saçmalarının önüne geçilmelidir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı denetim görevini yerine getirmeye çağırıyoruz. Senenin uzun bir süresinde kirlilik değerlerinin çok üzerinde çalışan bu santralların göz göre göre halkı kanser etmesi kabul edilemez.

Genel Başkanı olduğu AKP’nin ve koalisyon ortağı MHP’nin oyları ile geçmiş olmasına rağmen biz yine de Cumhurbaşkanı’nı söz konusu yasayı onaylamamaya davet ediyoruz.

Türkiye, enerji politikalarını gözden geçirmeli, tüm termiklerden ve nükleerlerden bir an önce vazgeçmelidir. Enerji verimliliği ve tasarrufu politikalarını acilen uygulamalı, zorunlu enerji gereksinimini doğaya zarar vermeyen, kamu yararı gözetilen, halkın onayı alınan, talana yol açmayan yenilenebilir enerji kaynakları ile sağlanmalıdır.

Yenilenebilir enerji diye savunulur olmasına rağmen,  talan ve yıkım projelerine dönüştürülen HES, JES ve RES projelerindeki mevcut talan ve yıkımın da önüne geçilmesini istiyoruz.”

Erdoğan geçtiğimiz günlerde termik santrallardaki baca gazı filtreleme sistemlerinin mutlak suretle yapılması, yapılmadığı takdirde ceza verilmesi, gerekirse de kapatılması için talimat vermişti.

Roger Hallam Holokost yorumu sebebiyle özür diledi

Yokoluş İsyanı’nın (Extinction Rebellion) kurucularından Roger Hallam’ın Nazi soykırımı hakkında yaptığı açıklamanın yarattığı tepki sonrası Hallam, Facebook hesabında bir özür metni yayınladı.

Röportaj büyük tepki topladı

Hallam Die Zeit gazetesine verdiği bir mülakatta Nazilerin uyguladığı soykırım hakkında “bu da insanlık tarihindeki bir başka pislik” ifadelerini kullanmıştı. Roger’ın sözleri Holokost’u hafife alması ve başka acılarla kıyaslaması sebebiyle başta Almanya hükümeti olmak üzere pek çok kişi ve kurum tarafından kınanmıştı.

Hatta, Roger Hallam’ın kurucularından birisi olduğu Birleşik Krallık’ta ortaya çıkan ve ekolojik çöküşe karşı hükümetleri hareket etmeye çağıran küresel bir hareket olan Yokoluş İsyanı’ndan tasfiye edilmesi pek çok kişi tarafından talep edilmişti.

Hallam:  Holokost’u küçümsemedim

Gelen tepkilerin ardından Roger Hallam Facebook hesabı üzerinden yaptığı bir paylaşımda mülakatta kullandığı sözlerden dolayı özür diledi. “Kullandığım kelimeler için çok üzgünüm. Ve neden oldukları zarar ve suçtan dolayı özür dilemek istiyorum” şeklinde söze başlayan Hallam metinde şu ifadeleri kullandı:

Niyetim, Holokostu küçümsemenin tam karşıtıydı. Alman basını ile konuşurken, Holokost’un açıklanamayan dehşetinden dolayı bunu, bugün dünyadaki iklim değişikliği ve ekolojik çöküşle birlikte gerçekleşen hayal edilemez trajediyi anlamanın yolu olarak dayanak gösterdim.

‘Göz önündeki soykırıma sessiz kalıyoruz’

Holokost, tüm Avrupa’nın “bir daha asla” demesini sağladı, ancak şu anda gözlerimizin önünde atmosferimize daha fazla miktarda CO2 ve diğer kirleticileri pompalarken ve göçmen kontrolleri sıklaşırken, dünyadaki bütün bölgeleri, özellikle de okyanusları ölüm alanlarına çevirirken bu olayı ciddi bir şekilde kavrayamıyoruz.

Röportajda, iklim krizi ve Küresel Güney’deki ve  artan sıcaklık dalgaları ve taşkınlarla Kuzey’deki sayısız yaşamın gözler önündeki soykırımına yönelik duygusal yaklaşım eksikliğini vurgulamak için “Auschwitz kamplarının yarattığı korkunç duygusallık” hakkında konuştum. Ancak bunlar Die Zeit’s’te yer alan kısa makalede yer almadı.

Dünyanın pek çok cephesinde acil ve radikal bir değişim olmadıkça, insanların iklimdeki bozulma ve ekolojik çöküşün onları getireceği dehşetin inkarını reddetmesi gerekiyor. En kötü etkiler hala önlenebilir, ancak yavaş hareket eden hükümetler ve iklim değişikliğini sansasyonizm lehine küçümseyen, hatta iklim kuşkuculuğunu teşvik eden küresel bir medya ihtiyacımız olan değişimin olmasını engelliyor.

‘Kültürel duyarsızlığımı şimdi görüyorum’

Röportajda, Holokost’un korkunç soykırımlara kıyasla nerede olduğuna dair gereksiz bir tartışmaya yol açtığımın farkındayım. Şimdi kültürel duyarsızlığımı görüyorum. Böyle bir tartışmanın özellikle de olanların hatıralarından etkilenen ve sevdikleri insanları kaybedenler için müstehcen ve saldırgan olduğunu anlıyorum.

Kullandığım terbiyesiz sözler için özür dilerim. Şu anda yaşanmakta olan soykırıma dikkat çektiğim için özür dilemem gerektiğini düşünmüyorum. Yakın geleceğimizdeki trajedileri önlemek için geçmişten, Holokost ve diğer soykırımlar gibi trajedilerden ders almalıyız. Zayıf ifadelerime rağmen, dünyadaki pek çok kişinin görmezden geldiği, önlenebilir soykırım konusunda hala güçlü bir şekilde harekete geçmeyi talep ediyorum.

 

Bir garip bisiklet yolu

Kıbrıs’taki Limasol kentinde belediye işçileri tarafından yapılan bisiklet yolu sosyal medyada büyük bir alay konusu oldu. Bisikletli vatandaşların güvenli bir şekilde sürüş yapması için hazırlanan şerit, park eden araçların arasından dolandırılıp, düz bir yol yerine zigzaglı bir şekilde boyandı.  Böylece yolu kullanacak bisikletlilerin, park eden araçları geçmek için önce kaldırıma çıkıp sonra tekrar yola inmesi gerekiyor.

Olay, sosyal medyada yolun fotoğraflarının yayılması ve çok fazla kişinin paylaşması ile duyuldu. Limasol Belediye Başkanı Nicos Nicolaides, dalga geçilen ve yerel yönetim için de bir utanç kaynağı olan bisiklet şeridinin yapımında çalışan işçilere ceza kesmek için yasal tavsiye istedi.

Yasal işlem yapılması isteniyor

Bisiklet yolunun ülke gündemine gelmesinin ardından yapılan incelemede irrasyonel tasarımlı bisiklet yolunun yapımında ciddi eksikliklerin ve hataların yapıldığını tespit edildi. Nicolaides, Çarşamba günü konu hakkında 38 sayfalık bir rapor aldığını söyledi. Belediye Başkanı “Bulgulara dayanarak, ilk bakışta, projenin uygulanmasının çeşitli aşamalarında bir dizi ciddi ihmal ve hatayla ilgili bir sorun var” açıklamasını yaptı.

Limasol Belediye Başkanı, konuyu belediyenin hukuk danışmanına yönlendirerek, herhangi bir çalışanın bu fiyasko yapım sebebiyle cezalandırılıp cezalandırılamayacağını sordu. Cevabın olumlu olması durumunda sorumlu işçiler konsey tarafından atanacak bir disiplin kurulunun karşısına çıkartılacak.