Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul’un turizmle imtihanı

İstanbul dengi şehirler İstanbul’un 2-3 katı turist alıp 2-3 katı turizm geliri elde ederken, İstanbul’un durumu bizi mutsuz etmekte.”

 Bu sözler İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’na ait.

İmamoğlu’nun 18 Kasım’da gerçekleşen “Turizm Platformu Tanıtım Toplantısı’nda söylediği gibi, İstanbul gibi bir şehrin turizmden çok daha büyük bir pay alması gerekiyor.

İstanbul’un kendi nüfusunun üç dört katı turist alan dünyadaki birçok şehirden çok daha fazla özelliği var. Ama turizmden aldığı pay çok düşük.

Yapılan istatistikler Tarihi Yarımada gibi dünyanın eşsiz bir turistik bölgesinde bile geceleme ücretlerinin benzerlerinden yüzde elli düşük olduğunu, hatta son yıllarda, turistlerin bir defalık gelişlerindeki geceleme sayısının son beş yılda dörtten ikiye düştüğünü gösteriyor. Yani bir iyileşme, gelişme olması gerekirken tam tersine bir gidiş olduğunu ortaya koyuyor.

Bu çelişkiyi nasıl açıklamalı?

Nasıl oluyor da bu işe milyarlarca dolar yatıran ve bu işten milyarlarca dolar kazanan, siyaset üzerinde bu kadar gücü olan, her dediğini yaptıran turizm sektörü bu çelişkiyi çözemiyor?  Yoksa kendisinin, turizm sektörünün karşısında bir takım gizli güçler var, onlar mı engelliyor? Ya da rakip ülkelerin turizmcilerinin kurduğu bir örgüt mü var? Herkes, kamu tarafı, sektör temsilcileri turizmin gelişmesini isterken bu yabancıların kurduğu örgüt yaptığı gizli çalışmalarla turizmi baltalamaya, ülkenin zenginleşmesini engellemeye mi çalışıyor?

Turizme, turizm diye bakmamak

İnsanın söylemeye dili varmıyor, ama acaba toplantılarda defalarca dile getirildiği gibi bu sektörün değerli ve çalışkan temsilcileri, yöneticileri ellerinden geleni yaparken, bu gizli örgüt ürün ve hizmet geliştirme, pazarlama, istihdam yapısını iyileştirme gibi çalışmaları sabote ediyor, bu yüzden mi İstanbul turizmde gerekli sıçramayı yapamıyor?

İmamoğlu yaptığı konuşmada bu çelişkiyi çözmeyi hedefleyen adımlardan söz etti. Onun dile getirdiği gibi, turizmi yeni bir çerçeve içinde değerlendirmek, uygulanan politikaları katılımla köklü bir biçimde değiştirmek gerekiyor. Bilgi yönelimli bir modelle çaba göstermek… Peki bu nasıl olacak?

Çözüm için yapılması gereken şey çok basit:

Yapılması gereken ilk iş turizme “turizm” diye bakmamak. Turizm adı verilen meseleye yalnızca piyasa aktörlerinin perspektifinden bakmak birinci ve temel hatayı oluşturuyor.

İmamoğlu ve ekibinin farklı bir vizyona sahip oldukları belli oluyor. Öncelikle bu platformu çok yönlü bir ilişki zeminine taşımayı hedefliyor. Platformun içinde yalnızca sektör temsilcileri değil, kültür ve sanat kuruluşları, meslek odaları da bulunuyor. Bu geçmişteki katılım modelinden epeyce farklı.  Ayrıca yönetiminde farklı bir kapasite oluşumu var, deneyimli kişiler ve uzmanlar bulunuyor. Bu da geçmiştekinden çok daha farklı bir durum. Dolayısı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi her konuda olduğu gibi, görevleri eşe dosta, yandaşa değil, bilgili kişilere vererek, kendi yönetim kadroları ile de yeni bir anlayışı sergiliyor. Bu defa ders çalışılmış gibi gözüküyor.

Geçmişteki sorun neydi?

Hataları tekrarlamamak için geçmişten ders çıkarmak gerekli.

Turizme daha çok para kazanmak, daha çok turist çekmek olarak bakan bu zihniyet hiç bir zaman başarılı olamadı. Çünkü konuyu ilişkisel bir bağlamı içinde değerlendiremedi. Meselenin ekonomik değil, kültürel bir mesele olduğunu kavrayamadı. Kolayına kaçıp “rant” hırsı falan deniyor ya, ben asıl bu sorunu ele veren değil, perdelemeye çalışan söylemleri sorunlu buluyorum. Elinde altın yumurtlayacak bir tavuk varken onu kesip yiyen yatırımcılara hiç “rantçı” denir mi? Ellerindeki büyük rant kaynağını yok edenlere “rant düşmanı” denmeli. Sorunun başında turizmi “ekonomist” bir ideoloji ile tanımlamak geliyor.

Siyasetin paradoksu, imtiyazlı aktörler

Sektörel bir bakışa sabitlenen siyasetin paradoksu, meseleyi kendi perspektifinin içine hapsetmesidir. Yalnızca turizm değil, restorasyon, mimarlık, ulaşım… hangi konu olursa çok bir şey değişmiyor. Bu alanlarda ortaya çıkan büzülme, imtiyazlı aktörlerin ortaya çıkmasına ve onların görüşlerinin siyasete, yönetim katına dayatılmasına neden oluyor. Bu da gelişeyim, büyüyeyim derken tam tersine boğulmaya. Buna belki de “kendi kendisini zehirleme hali” diyebiliriz. İntihar etmek gibi. Ama şu var ki, intihar eden yalnızca kendisini ölüme sürüklemiyor, çevresini de yok ediyor. Bunu görmek için “turizmin gelişmesi” sonucunda değerlerini (ve cazibesini) yitiren yerlere bakmak yeter.

İstanbul dünyanın en büyük, eşsiz kentsel sur varlığına sahip bir şehir. Onun gibi dünyada tarihsel topografyası içinde Ortaçağ surlarına sahip başka bir şehir yok. Ama UNESCO Listesi’nde yer alan bu eşsiz kültür mirasına yaptığımıza bir bakın. Hangi yönetim böyle bir değerli varlığını birbiriyle ilişkisiz projeler, inşaat çalışmaları ile mahveder?

Hangi ülkede mimarlar Süleymaniye’deki gibi eşsiz sivil mimarlık eserlerini yok eder? Hangi ülke Sulukule gibi insanları yerinden eden, sosyal dokuyu kazıyan bir proje yapar? Hangi ülkede yönetim, gönüllü çabalarla bütün iyi niyetli çabalara rağmen dünyanın en önemli arkeolojik keşiflerinden birinin gerçekleştiği Yenikapı gibi bir yeri dünyanın en berbat şehirsel alanına dönüştürür?

Hangi ülkede Sultanahmet dediğimiz şehrin Akropolis’inin üzerine dünyanın en berbat otellerini inşa edilir? Tekfur Sarayı gibi dünyada eşi olmayan bir saray yapısı bugünkü haline getirilir? Hangi ülke Yassıada gibi bölgenin demokrasi tarihi açısından önemli bir hafıza merkezi olma potansiyeli taşıyan yerini dünyanın parasını harcayarak bir beton adasına dönüştürür? Hangi kötü niyetli yönetim “Prens Adaları” adıyla meşhur olmuş ve değerli bir yeri bugünkü haline getirir? Yalnızca Adalar’a bakılsa, zannedersem çelişkinin nerede olduğu gayet kolay anlaşılır. Dünyanın yatırımını yap, çalış çabala ve kaybet. Ne kadar aptalca değil mi?

Kamusal alanı genişletme çabalarıyla ortaya çıkan, bir STK Platformu olarak kurulan bu girişim, çapsız yöneticilerin marifetiyle bir ilişki platformuna dönüştü. Eski yönetim de sektörün potansiyellerini kullanacağını düşünerek, iyi bir iş yaptıklarını zannetti. Ama bu ilişki biçimi yeterli olmadı. (Bu arada elbette ki piyasa temsilcileri ile yönetim arasında bir diyalog zeminine ihtiyaç var. O ayrı mesele.)

Geçmişteki yönetim “fırsattan yararlanayım” derken katılım alanını kapattı, farkında olmadan katılım modelini daralttı. İstanbul’da turizm sektörü zor günler geçirdi. Oysa “turizmi geliştirmek” olarak ağızlara sakız olan şeyi yapmak için piyasa-dışı bir mekanizmaya, kuruluşlara ihtiyaç bulunuyordu ve bu da kendilerine defalarca söylendi. Ancak bu ufka sahip olmayan, siyaseti kendileri için bir fırsata çevirmekten başka şey düşünemeyen “sivil toplum” temsilcileri ve onlarla aynı vizyona sahip olan yönetim kademesi sorunu anlayamadı. STK Platformu, STK kılığındaki piyasa aktörlerinin kendilerine ayrıcalık, yönetimle ilişki kurma zeminine dönüştü. Bu ilişki zemininde söz ve güç sahibi olmaya çalışanlar, kamu ile ilişkileri kendi kamu yararı anlayışlarının temsiline indirgeyerek kendi bindikleri dalı kestiler.

Şimdi ders çıkarma zamanı. Bu nedenle bu meseleyi eğip bükmeden, açık konuşmak iyi olur. Eğer bu STK Platformu geçmişte bir ilişki zemini olarak değerlendirilip, imtiyaz peşindeki piyasa aktörlerine boğdurulmasaydı, hiç kuşkum yok ki sonuç bugün farklı olacaktı. Bu nedenle bugünkü yönetimin katılım yöntemine getirdiği yeni anlayışın desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü bu yönetimin tek başına yapabileceği bir iş değil.

Kategori: Hafta Sonu