Ana Sayfa Blog Sayfa 2302

Karbon aklama: Hiçbir şeyi değiştirmeden iklim dostu olmanın 1001 yolu (2)

Berlin’de bulunan Leibniz Zentrum Moderner Orient’te araştırmacı olarak çalışan ve Potsdam Üniversitesi’nde doktorasına devam eden Juliane Schumacher’le iklim değişikliğiyle mücadele araçlarından biri olarak sunulan karbon aklama mekanizmalarıyla ilgili konuşmaya devam ediyoruz. Söyleşinin geçen hafta yayımlanan kısmında yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımların nasıl karbon telafisi kredisi olarak satıldığını ve şirketlerin kendi salımlarını hiç azaltmadan bu yatırımları destekleyerek nasıl karbon-nötr unvanını kazandıklarını konuşmuştuk. İkinci kısımda konumuz ağaçlandırma ve orman tahribatını azaltma yoluyla karbon depolamayı vaat eden projeleri içeren pazarın nasıl kurulduğu ve bu projelerin nasıl işlediği.

Ya da kısaca söylersek: Ağaçlara yatırım yaparak karbon ayak izimizi temizleyebilir miyiz?

Hilal Alkan: Karbon telafi araçlarının satıldığı piyasaya baktığımızda çok sayıda ağaçlandırma ve orman koruma projesiyle karşılaşıyoruz. Pazarlama diline baktığımızda çok da mantıklı görünüyor. Biz çeşitli faaliyetlerimizle karbondioksit salıyoruz; ağaçlar da bu karbonu alıyor, dönüştürüyor ve depoluyorlar. Dolayısıyla ağaçlara yapılacak her yatırım, atmosferdeki sera gazlarının azalmasına neden oluyor. Ancak hikaye bu kadar basit değil diye tahmin ediyorum. 

Juliane Schumacher: Ağaçlarla ilgili olan çok özel bir durum. O nedenle ağaçlandırma Kyoto Protokolü’nde Temiz Kalkınma Araçlarından biri olarak tanımlanmamıştı. Artık uzmanlar da ormanların karbon mekanizmasının bahsettiğin şekilde işlemediğini söylüyor. Gönüllü karbon piyasasındaki en ‘güvenilir’ aracılardan olan Atmosfair de orman projelerini portföyüne dahil etmiyor. Çünkü ormanlar da bizim gibiler. Canlılar ve nefes alıyorlar. Soludukları karbondioksiti ancak hayatta oldukları sürece bedenlerinde tutuyorlar. Sonbaharda yapraklarını döktüklerinde depoladıkları karbonun önemli bir kısmı yeniden açığa çıkıyor mesela. Köklerde ve gövdelerinde de depoluyorlar şüphesiz. Ancak ölüp çürümeye başladıklarında o karbon da salınıyor.

HA: Ama karbondioksiti oksijene de dönüştürüyorlar.

JS: Evet tabii, gün ışığı olduğu sürece. Ancak hesaplamalar bize gösteriyor ki burada da sayılar başa baş. Üstelik ormanların ne kadar karbondioksit alıp ne kadarını geri solduklarını tam olarak hesaplamak neredeyse imkansız. Zira ormanları bir fanusa yerleştiremiyoruz. Nefes alıp verişleri gün içinde ışığın durumuna göre bile değişiyor. Hesap yapmak çok zor zira toprağın cinsi, sıcaklık, yağmur, rüzgar vb. hep hesaba katılması gereken faktörler. Verilen sayılar çok kaba hesaplara dayanıyor. Üstelik yakın zamanlı çalışmalar yanlış idare edilen ormanların emisyon kaynağı dahi olabileceğini gösteriyor. O nedenle güvenilir projelerin hepsi ormanları dışarıda bırakıyor. Ancak şu anda özellikle havacılık sektöründen bu yönde büyük bir baskı var. Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı (ICAO) 2016 yılında  Corsia isminde dev bir program başlattı. Çünkü toplumsal bir baskıyla karşı karşıyalar. Karbon salımlarını düşürmeyeceklerini ama ağaçlandırmaya yatırım yapacaklarını ve ağaçlardan telafi satın alacaklarını açıkladılar. Ancak burada bahsi geçen ormanların önemli bir kısmının orman değil de plantasyon olduğunu da akılda tutmak gerekiyor.

HA: Bu benim de dikkatimi çekti. Pek çok telafi projesinde ormanların iyileştirilmesinden kasıt kakao ya da kauçuk ağacı ekilmesi. Bunun orada yaşayan topluluklar için de iyi bir gelir kaynağı olduğunu yazarak projeleri pazarlıyorlar. Doğrusu ben bir plantasyonun nasıl olup orman olarak sayılabileceğini anlamıyorum.

Juliane Schumacher.

JS: En önemli eleştirilerden biri de bu zaten. Dediğin gibi plantasyonlar orman sayılamaz. Benim araştırmam REDD+ (Reducing emissions from deforestation in developing countries) projeleri üzerine. REDD+ Birleşmiş Milletler’in desteklediği, 2005 yılında UNFCCC toplantısında yaratılmış resmi bir karbon piyasa mekanizması. Sadece karbon telafisini değil kalkınmayı da hedefliyor. Bu projelerin mantığı insan topluluklarına ormana iyi bakmaları karşılığında bir miktar para vermek, çünkü ormanlar hayati bir değere sahip ve bu insanların yaptığı iş de bu hayati değerin korunmasına yönelik. Güzel bir fikir gibi duruyor ancak işin sonunda ortaya çıkan tablo bambaşka. Öncelikle toplulukların bu programın parçası haline gelmesi gerekiyor ki bu hazırlık süreci çok masraflı. Uzman şirketlerin çok miktarda veri toplaması ve izleme mekanizmalarının kurulması gerekiyor.  Bunlar maliyet-yoğun süreçler.

HA: Bu sadece ağaçlandırma projeleri için mi geçerli yoksa koruma projeleri için de mi?

JS: Tamamı için geçerli. İki değerlendirme yapılıyor. Önce bir şirket değerlendirme yapıyor. Sonra ikinci bir şirket bu değerlendirmeyi kontrol ediyor. Yani süreçte finans şirketlerine büyük paralar aktarılıyor. Örneğin en katı standartlarla hareket eden Gold Standard’ın ortaklarına bakacak olursak pek çok finans şirketi ve bankanın bu süreçlerin parçası olduğunu görüyoruz. Bu değerlendirmeler inanılmaz pahalı. Yoksul ülkelerin ya da toplulukların bunun altından kalkması imkansız. Sadece büyük toprak sahipleri için cazip olabilecek bir şey. Zira var olan plantasyonları için fazladan bir para kazanıyorlar. Veya kamu arazileri için anlamlı. Onlar da bu masrafları kendileri karşılamıyorlar. Almanya gibi ülkelerin kalkınma fonlarından destek alıyorlar. Çoğu orman projesi henüz hazırlık aşamasında.

HA: İşin sonunda karbon piyasasında satılan da ağaçların bedenlerine aldıkları karbondioksit ve saldıkları oksijen, öyle değil mi?

JS: Evet. Bunun da bir ismi var: Ekosistem hizmetleri. 2007’de Almanya G7’nin başındayken TEEB diye bir platform ve program oluşturdu. Ekosistem hizmeti adını verdikleri bu şeyin değerini hesaplıyorlar. TEEB’in yöneticisi Deutsche Bank’ın eski CEO’su. Doğanın verdiği hizmetleri sayısallaştırıp paraya tercüme ediyorlar. Örneğin ağaçlar karbonu emerek ne kadar parasal değer açığa çıkarıyor? Veya, suyu makineler yerine toprak filtre ettiğinde ne kadar para cebimizde kalıyor? Ekosistem hizmetleri kavramının arkasındaki düşünce işte bu. Ve bu yaklaşım uluslararası çevre organizasyonlarında da en baskın olanı şu anda.

HA: Ekosistemler bu hizmetleri vermek üzere tasarlandığında neler oluyor biraz anlatabilir misin?

JS: Şu anda Senegal’le ilgili yeni bir araştırmanın hazırlıklarını yapıyorum. Orada yürütülen bir projeyle ilgili de epey okuma imkanım oldu. Bu proje McKinsey tarafından sertifikalandırılmış ancak Danone, Hermes ve birkaç başka büyük Fransız şirketi tarafından finanse ediliyor. Bu şirketler karbon-nötr oldukları iddiasında bulunabilmek için mangrov ormanlarıyla ilgili bu devasa projeyi destekliyorlar. Karbon telafilerini doğrudan bu projeden satın alıyorlar. Birkaç aracı var ama krediler karbon piyasasında serbest dolaşımda değil. Proje kapsamında binlerce ağaç dikildi. Ancak işin aslı ağaçları dikenler Senegalli kadınlar. Bir çevre örgütünün teşvikiyle gönüllü olarak bu işi yapmışlar ve karbon sertifikalarından filan haberleri olmamış. Yani ağaç dikmeyi kabul etmişler ancak bu ağaçların sağlayacağı faydayı uluslararası şirketlere satma konusunda rızaları alınmamış. Üstelik proje nedeniyle bazı bölgelerde balıkçılık faaliyetlerine de yasak getirilmiş. İşin sonunda proje çok da başarılı olmamış. Tek bir tür mangrov dikmişler ve o bölgeye uyum sağlayamayan genç ağaçların önemli kısmı ölmüş. Ancak proje başarısız olsa da Danone’nin suyu Evian karbon-nötr olmayı başarmış.

Senegal’de yeni dikilen mangrov ağaçları. Winifred Bird/Yale e360.

HA: Şu andaki araştırma sahan olan Fas’ta durum nasıl?

JS:  Fas’ta üzerine çalıştığım henüz hayata geçmiş bir proje değil. O da REDD+ programının bir parçası. REDD+ şimdiye kadar sadece tropik iklimde kullanıldı. İlk kez Akdeniz’de de uygulanması deneniyor. Ben de bu örneğe bakıyorum. Projeyi fonlayanlar GIZ (Alman Uluslararası İşbirliği Teşkilatı) ve FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü). Henüz hazırlık aşamasında olan bir proje ve temel hedef orman idare yöntemlerini değiştirmek.  Ancak Faslı orman yetkilileri bu projeyi kısmi olarak engellediler. Çok iyi eğitimli ve çok akıllı yetkililerden bahsediyoruz. Bu programın onların değil zengin bazı ülkelerin yararına olduğunu fark ettiler. Bahsi geçen orman çok yaşlı bir mantar meşesi ormanı, inanılmaz bir biyoçeşitliliğe sahip. Ancak mantar meşesi çok yavaş büyüyen bir ağaç. Hızlıca paraya tahvil etmenin imkanı yok. O nedenle 1950-1960 dolaylarında mantar meşesini kesip yerine hızlı büyüyen türlerden olan okaliptüs ve çam ekmişler. Ancak 1990’ların sonunda itibaren ormancılık yaklaşımlarını değiştirmişler. Yerel topluluklarla birlikte çalışmaya başlamışlar ve mantar meşesine geri dönmüşler. Meşeler de yeniden büyümeye başlamış. Çok başarılı bir yaklaşım yani. Ancak REDD+ başka bir yönetim anlayışını gerektiriyor. Mantar meşelerine yine yer yok, zira atmosferden istenen düzeylerde karbon çekmiyorlar. 2000’lerde biyoçeşitlilik için destekledikleri ağacı şimdi karbon mücadelesinde etkisiz diyerek kesmek istiyorlar. Yine daha çok karbon depolayan okaliptüs ve çama dönülmesini istiyorlar.

Mantar meşesi.

HA: Ama özellikle okaliptüs çok yayılmacı bir tür.

JS: Evet, sorun da o zaten. Eğer ağaçlara sadece karbon çekme kapasiteleriyle bakarsanız bir sürü yanlış proje üretmeniz mümkün. Bu nedenle Faslı orman idarecileri bu teklifi reddettiler.

HA: Peki bu tip projeler orman köylerini ve ormanda yaşayan toplulukları nasıl etkiliyor?

JS: Akdeniz’de henüz bilmiyoruz, çünkü uygulamaya geçmiş bir proje yok. Ancak örneğin Meksika’da Chiapas’ta uygulanıyor. Orada bir bölge Kaliforniya’yla eşleşmiş, REDD+ telafilerini doğrudan ve sadece Kaliforniya’ya satıyorlar. Bazı topluluklar bu projelerin parçası olmayı kabul ettiler ve ciddi miktarda para kazandılar. Başka bazı topluluklar ise ormanların metalaştırılamayacağını, ağaçların tek fonksiyonlarının karbon depolamak olmadığını söyleyerek reddettiler. Ancak her ülkede farklı durumlar söz konusu. Bazı ender örneklerde yerel toplulukların gerçekten yarar gördüğünü söyleyebiliriz. Zaten yapageldikleri şey için, yani ormanlarını korudukları için fazladan bir gelir elde ettiler, ediyorlar. Ancak çoğu vakada yaşanan bu değil. Devletler orman köylülerini ormanın dışına çıkmaya zorluyor veya büyük şirketler büyük orman alanlarını satın alıyor. Bu gibi durumlarda topluluklar büyük zarar görüyor.

HA: Yani yine pek çok kalkınma projesinde olanlar tekrarlanıyor. Sorunlarımızın kaynağı olan yaklaşımı, yani dünyadaki yaşamı paylaştığımız canlılara sadece fayda eksenli olarak bakmayı ve sonra da bu faydayı alınıp satılır hale getirmeyi bir kenara bırakmadığımız sürece herhangi bir projeye umut bağlamamızın da manası yok gibi duruyor. Bu öğretici sohbet için çok teşekkürler Juliane.

Orman diye diye (8): Ne kadınlar gördüm…

Dünyanın her köşesinden kadın sesleri yükseliyor. Öyle bağıra çağıra değil. Köpükler saçarak ağzından ve öfkeli bir boğa gibi sağa sola saldırarak hiç değil.

Şili’de kıvılcımı çakılan o ses dört bir yanına yayıldı dünyanın. Dans ederek ve şarkı söyleyerek yükselttiler seslerini kadınlar. Duyan duydu, üç maymunu oynayanlara ne yapsan, zaten boş.

Aslında bir erkek olarak kadınlar hakkında yazmak haddime değil, farkındayım. Kadınlar sevmiş, onları kâh mutlu etmiş kâh üzmüş ve hatta belki de onlara karşı suç işlemiş bir erkek olarak klavyenin her tuşuna bin soru ve tedirginlikle dokunduruyorum parmaklarımı.

Birkaç ay önce sevgili Buket Uzuner ile aynı araç içinde İstanbul trafiğinde cebelleşiyorduk. Direksiyonda bir başka kadın vardı ve hamileydi. Buket Hanım diğer kadına çocuk büyütmeyle ilgili nasihatler veriyordu. Hamile kadının biraz gerildiğini hissettiğim için lafa karışarak “Ama öyle veya böyle büyüyor çocuklar, çok kaygılanmaya gerek yok.” anlamında bir cümle kurdum. Sevgili Uzuner bana hiç bakmadan ve donuk bir ses tonuyla “Bir erkek konuşuyor.” dedi. O zaman dersimi aldım ve kadın sorunları konusunda dilimi sıkı sıkıya tutmaya çalışıyorum. Çünkü açık olan şu ki, biz erkekler kadınları hiçbir zaman anlamadık ve anlamamız da pek mümkün görünmüyor.

Gelgelelim kadınlar bizi büyülemeye devam ediyor. Sözünü ettiğim cinsellik tabanlı büyülenme değil. O açıdan zaten prangalar ayaklarımızda. Demeye çalıştığım kadınların cesareti, yürekliliği, azmi ve yaptığı işte fark yaratmaları.

Geçen haftanın dört gününü Denizli’nin Çal ilçesinde geçirdim. Mesleki bir ziyaretti. Ormanları, dağları dolaştım. Ormancılarla, orman emekçileriyle birlikte oldum. Ormana, ağaca gönül verenlerle sohbetler ettim. Çok şeye hayran oldum. Çok şeye hayıflandım. Fakat yine iki kadın büyüledi beni.

İlki Hayriye Ertuğrul. Orman Yüksek Mühendisi. Çal Orman İşletme Müdürlüğü’nde ağaçlandırma mühendisi olarak görev yapıyor. Özverili çalışması herkes tarafından biliniyor. Bu nedenle 2018 yılında mesleğimizin en köklü örgütü olan Türkiye Ormancılar Derneği tarafından yılın ormancısı olarak seçilmiş. Çal’da karşılaştığımız herkes onu hem çok seviyor hem de saygı duyuyor. Deyim olarak değil sözcüklerin gerçek anlamlarıyla gecesini gündüzüne katarak, öncesi orman olan ancak insan etkisiyle epeyce bozulmuş Çal dağlarını bir ölçüde de olsa eski haline döndürebilmek için ağaçlandırma ve rehabilitasyon çalışmalarını yönetiyor. Aslında, bıraksalar Orman Genel Müdürlüğü’nü yönetecek bilgi ve yürek var. Ama Türkiye burası. O koltuklara bilgi ve yürekle gelinmiyor.

İkincisi Suzan Çavuş. Daha ilk bakışta yüzündeki samimi gülümsemeyi ve gözlerindeki delici ışığı fark ediyorsunuz. Sahada çukur kazıp fidan diken onlarca (kadınlı erkekli) orman işçisinin başı. Sanki bir değil de birkaç tane Suzan Çavuş var. Nereye baksanız onu görüyorsunuz. Bir bakıyorsunuz elinde çapa çukur kazıp fidan dikiyor. Bir bakıyorsunuz közde demlenmiş nefis çayı bardaklara boşaltıyor. Sonra bir bakıyorsunuz işçileri taşıyan minibüsün şoför koltuğunda, bozuk orman yollarında direksiyon sallıyor. Fakat yüzündeki ifade hiç değişmiyor, gülümseyen, içten, dost ve azimli bir ifade bu. Sorsak ne dertlerle boğuştuğunu anlatmaya zaman yetmez, ama o kendinden emin ve güçlü duruşunu hiç bozmuyor.

Hayriye bana fidan dikmeye ilişkin teorik bilgileri hatırlatıyor. Çukurun boyunu, fidanı yerleştirmeyi, fidanın tüpünü çıkarmayı, etrafını toprakla doldurup uygun eğimi vermeyi. Suzan Çavuş da uygulamalı olarak gösteriyor Hayriye’nin anlattıklarını. İkisini de dikkatle dinliyor ve izliyorum. Sonra çapayı elime alıp Çal’ın taşlı kayalı topraklarına iki sedir fidanını da ben dikiyorum. Hayriye ve Suzan Çavuş 100 üzerinden kaç aldığımı söylemiyor ama yüzlerinin gülmesinden geçer not aldığımı anlıyorum. Sanırım kahvaltıyı hak ettim.

Günün ilk ışıkları yavaş yavaş yükseliyor. Gece düşen kırağı eriyip toprak ve kurumuş otlar açığa çıkıyor. Yere serilmiş kilimler üzerinde kahvaltımızı yapıyoruz. Mis gibi kokan tarhana çorbası, közde demlenmiş çay, domates, peynir, zeytin, köy ekmeği, bal ve insanın her yanını sımsıkı saran gerçek sevgi…

Pazar akşamı Çardak Havalimanı’ndan Sabiha Gökçen’e süzülen uçağın koltuğunda Hayriye ile Suzan Çavuş’u düşünüyordum. Onlarda gösteriş yoktu. Onlara yapma gülüşler, samimi olmayan duygular uzaktı. Ülkenin dağını taşını nakış nakış işliyorlardı da adlarını bilen yoktu. Çünkü adları en çok söylenenler, bizi en çok kandıranlardı. Derken Attila İlhan’ın dizeleri geldi aklıma:

“Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir

Azıcık okşasam sanki çocuktular…”

Fakat bir şey eksik kaldı, tam anlatmadı dizeler duygularımı; tutamadım kendimi, yine hadsizlik yapıp ekleyiverdim:

“Ne kadınlar gördüm zaten çoktular

Umut giyip sevgi ekerlerdi donmuş toprağa

Bıraksan kanatlanıp uçacaktılar…”

Teknoloji, teknolojik gelişmeler ve teknoloji kullanımı üzerine denemeler (2)

Bilimsel bilgi ile teknolojik gelişim arasında bir bağ olduğu kuşkusuz. Bilimsel gelişmeler elbette olacaktır ve her bilimsel gelişme de bazı teknolojik ilerlemelere ve gelişmeye neden olabilir. Bilimsel gelişmedeki özgürlükleri (gerçi ABD ve AB, İran’ın nükleer fizik konusundaki gelişmesini denetim altında tutmak istese de) tartışmasız kabul etmekten başka hiçbir şey yapılamaz elbet. Ancak bilimsel bilginin ne tür teknolojilere dönüştürüleceği ve bu teknolojilerin kullanımının nasıl düzenleneceği, tartışılamaz mı? Tartışmalara göre, toplumlar kendileri için bir toplumsal anlaşma/ konsensüs oluşturarak, teknoloji kullanımında düzey belirlemede seçim yapılması, hatta gelişmelerle ilgili öngörü, planlama ve aşamalandırılmış uygulamalar söz konusu olabilir mi?

Bunun gerçekleşmesi, toplum düzeyinde baktığımızda bile, iki nedenle çok güç görünüyor: Birincisi, dünyanın bütün ülkeleri ve halkları arasındaki ilişki, rekabet ve küresel ticari ve toplumsal bütünleşmelerin varmış olduğu düzey. Böyle bir ortamda, hiçbir toplum, bilinçli ve gönüllü bir biçimde daha düşük teknolojiye razı olmayı kabul edemez. (Hiçbir ülkede politikacılarının ilerleyen savaş teknolojileri ve silah tüccarları/ teknolojik oyuncaklar karşısında iştahsız olamayacağını anımsatmak bile istemiyorum.). İkincisi de, eğer daha düşük teknoloji kullanarak, kendi doğasını ve çevresini temiz tutmak istese bile, denizlerini/ atmosferini, elektromanyetik ortamını ve hatta yediği-içtiği gıdayı bile ne kadar “temiz” tutabilir ki?

Daha düşük konfor, daha az kar ve şiddet tehdidiyle yetinilebilir mi?

Toplumlar, teknoloji ve teknolojinin getirdiği negatif dışsallıklardan, bireysel, bölgesel/ülkesel ölçeklerde nasıl korunabilir? Bu sorunun küresel bir anlaşmaya dayanmasından başka yol olmayacağı açıkça görülüyor. Ancak son derece asimetrik ve hiyerarşik güç yapısı olan uluslararası düzlemde, nasıl böyle bir eşitlenme ve dünyanın bütün insanları için geçerli olabilecek konsensüs sağlanabilir? Böylesi bir eşitlik, kuşkusuz, ileri teknolojileri kullanan bireyler, şirketler ve devletler için, daha düşük konfor, daha az kar ve daha az şiddet tehdidi (askeri hegemonya) ile yetinme anlamına gelecektir.

Yerkürenin (ve dünya halklarının büyük bir bölümünün), dramatik insan/toplum kırımları yaşamadan ve çok daha yumuşak geçişler yapabileceği vaadiyle öne sürülen ve “yeşil devrim” diye adlandırılan teknolojik gelişmeye göz atalım: Tarımdaki mekanizasyonun (traktör ve diğer tarım makinelerinin) hızla artması/ değişmesi ve tarım kimyasının gelişimi (yapay gübreler ve tarımsal ilaçlar/ böcek ve yaban otlarını öldürücüler), hem de tarımsal altyapı mühendisliğinin gelişimi (barajlar, sulama sistemleri ve bataklıkların kurutulması) vb, büyük toplumsal gerilimler ve alt-üst oluşlar yarattı ve kısa bir zaman dilimi içinde dünyanın başka bir yer olmasına, başka bir ekolojiye ve başka bir toplumsal yapıya sahip olmasına neden oldu.

Belki “teknolojik gelişme olmasaydı, nüfus artışı karşısındaki felaket nasıl göğüslenecekti?” sorusu sorulabilir. Ancak, burada işte, gerçekten imkansızı isteyerek, dünyadaki bilimsel gelişmelerin teknolojik kullanımlara dönüşmesinde, Birleşmiş Milletler (BM) gibi bir örgütlenmenin (ancak gerçekten güçlü ve iyi örgütlenmiş bir kurumun) öngörüler yapması ve adil bir biçimde ve hem ekolojik dengeleri, hem insan topluluklarını ve özellikle onların en yoksul ve en az tüketen kesimlerini gözeterek, teknolojik gelişmeler konusunda bütün dünya insanlarının ve politikacılarının konuşmalarını ve tartışmaların sağlayacak bir mekanizma düşlenebilir mi?

‘Küçük’ ve bireysel olandan başlamak…

Böyle çok büyük bir dünya örgütlenmesinin, bilim ve teknoloji geliştirmek bakımından dünya ülkeleri/ kültürleri arasındaki büyük yarılmayı ve eşitsizlikleri göz ardı ederek bu tür bir öneride bulunmak, sanırım budalalıktan başka bir şey değil. Daha dünya barışı gibi son derece açık bir gereksinimi bile başarmayan bir BM, teknolojik gelişmelerin nasıl düzenleyicisi olabilir? Düpedüz saçma işte… Ancak almaşığı da, teknolojik gelişmeyi sadece, savaş gücü ve tahakküm arzusu rekabetine, pazara ve tüketimciliğin kışkırtılmasına terk etmekten başka bir şey değil. Bu iyi bir almaşık değil, ama etkin bir biçimde çalışıyor.

Gerçekte, teknoloji konusunda, belki düşüncenin kendi aşamaları içinde büyük ve küçük ölçekler söz konusu olabilir. Yine de en küçük ölçekten başlamak ve “kullandığımız her teknolojiye gerçekten ihtiyacımız var mı, ne kadarına ve hangi koşullarda var” sorularını sorabiliriz. Kaçınılmaz bir konfor, ya da bazen “o kadarcık şımarmak için bir lüks” diye düşündüğümüz pek çok teknolojiden, vazgeçebileceğimizi anlayabiliriz sanıyorum. Pek çok teknolojik araca gerçekten ihtiyacımız yok. Ya da yerine kullanacağımız daha düşük teknolojili almaşık veya daha kamusal teknoloji kullanımı (diyelim özel araç yerine metro) yine de çok şeyi fark yaratabilir.

Gerçi bu öneri de, teknolojik gelişmelerle ilgili bir BM önerisi kadar “imkansız” ya da hiçbir zaman gerçekleşmeyecek düş ürünü olarak değerlendirilebilir.

Bu konuda biraz daha akıl gezdirmeye ve tartışmaya gerek var, sanırım. Gelecek hafta “uygun teknoloji /(appropriate technology)” konusunu ve “teknolojik perhiz?” düşü ile ilgili düşünmeyi sürdüreceğiz.

Doğal kaynaklara yaklaşımın kitlesel sefilliği (3): Doğal olana ve doğayı koruyana ölme ödevi!

2013 yılıydı, Diyarbakır‘da kolu sargı bezi ile sarılmış bir vatandaş, yerde boylu boyunca uzanmış ve dili dişleri arasından dışarı taşmış bir pars önünde poz vermişti. Parsın gözleri o son dehşet anında dona kalmış, boşluğa bakıyordu. Genç bir hayvandı, kim bilir belki de kendine yeni bir yaşam alanı bulmak için ilk defa uzaklaşıyordu bölgesinden ya da hali hazırda vurulduğu yeri kendine yaşam alanı olarak belirlemişti. Bunların bir önemi de yoktu aslında. Gözlerinde aslanı alt etmiş bir erkek gururu olan “kadim” Anadolu köylüsü onu belki de insan ile ilk karşılaşmasında “gebertmişti”. Ya ne olacaktı başka? Ölse miydi insan? İnsan-vahşi hayvan karşılaşmalarında ölmesi gereken insan olacak değildi ya!

Bu olay gündemde, vahşi olanın saldırısından kurtulan masum Anadolu köylüsü ekseninde yer aldı. Detaylarında bu vatandaşın son çare olarak hayvanı vurmak zorunda kaldığı işleniyordu. Kimsenin, cennet vatan, kadim topraklar, havasına suyuna kurban olunan topraklar ile ilgilendiği yoktu. Bir yerde insan varsa. önce insandı. Sayıları bir avuç kalan iyi insanın genelleştirilmesiyle oluşturulan kadirşinas Anadolu insanı mitosu aslında genelleme yapılamayacak kadar nadir olsa da onun kadar nadir olan “vahşi”ye olmuştu olan. İlk görüldüğü yerde öldürülmüştü. Öldürülmemiş olsa bile “vur emri” ile peşine eli silahlılar sürülecekti. Öyle de oldu. Kastamonu’da, Erzurum’da, Bolu’da ve daha nice yerde bir şekilde insanla karşılaşan “vahşiler” için vur emirleri çıkartılmıştı. Hatta daha da ileri gidilerek zaten vahşi olanın sayısının artmasının oldukça tehlikeli olduğu ve sayılarının kati suretle azaltılması gerektiği, adında orman yazan ve akademi olma vasfını çoktan yitirmiş dairelerden ilan edilebiliyordu.

Ağlara takılmak suretiyle ‘zarar veren’ balıklar

Vahşi olanın, doğal olanın sefillik ile imtihanı o kadar çeşitli ki saymakla bitmesi mümkün değil. Daha bu hafta Adana kıyılarında avcılık yapan balıkçılar, para etmeyen kemane balıklarının ağlarına takılmak suretiyle kendilerine zarar verdiğini belirterek yetkilileri önlem almaya çağırdı. Balon balığı tehlikesi yetmiyormuş gibi bir de başlarına bu bela çıkmıştı.  Oysa denizde balığın ne işi vardı, eğer para etmiyorsa. Aynı balıkçıların İstanbul’da olanları da Su Ürünleri mühendisi olan ve doğal olanı asgari düzeyde korumakla görevli olan Mehmet Özdinar’ı “yanlışlıkla” öldürmüştü. İş doğal olanın korunmasına gelince insanın da kutsiyeti kalmıyordu. Daha geçtiğimiz hafta da Terme’de doğal olanı yine asgari düzeyde korumakla yükümlü orman muhafaza memuru Yüksel Berk, avcı katiller tarafından öldürüldü. Her iki maktulün de tek suçu meslekleri gereği doğal olana sahip çıkmak, göz kulak olmaktı.

Doğal olana olan düşmanlıkla paralel olarak onu gönlünce savunanların da payına, elbette  “ölme ödevi” düşecekti. Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftinin katledilmesinin başka bir anlamı yoktu. Gönüllerince savundukları doğal alanları talan edenlerin para verip öldürttükleri bu insanların tek suçları birlikte yaşadıkları doğal varlıklara hak ettikleri değerin verilmesini sağlamaya çalışmaktı.  Dünyanın  her yerinde bu tür cinayetlere kurban gidenleri sayısı Global Witness isimli STK tarafından 2017 için 197 olarak açıklandı. Çoğunluğu Latin Amerika ormanlarını savunan çevrecilerden oluşan bu maktuller ordusu aslında bize bir şeyler anlatıyor: Dünya artık doğal olanın ve onları savunanların ait olduğu dünya olmaktan çoktan çıktı.

Doğal olana yaklaşımdaki sefillik, yerini katilliğe bırakmış vaziyette. Herhangi bir alandaki doğal varlığın korunması için çaba harcayan, bu varlıkların avlanmasına ya da korunmasına katkı sağlamaya cesaret edenlerin sayısı oldukça azalmış durumda. Buna cesaret edenler de düşmanlaştırılıyor ve olmadık karalamalara maruz bırakılıyor. Bunun en büyük örneği Greta Thunberg. Boşa oksijen tüketmekten başka işlevi olmayan ve her olayın altında komplo arayan eblehlik, çocukların cesaret ettikleri şeye çamur atmakta bir beis görmüyor. Doğal olanın yaklaşmakta olan tokadını sadece insanlara değil diğer bileşenlerine de vurmak durumunda kaldığında, balığı koruması gerektiği yerde balıkçıyı gözeten, ormanı koruması gerektiği yerde madenciden taraf olan, suyu koruması gerektiği yerde talancıyı savunan, velhasıl doğal olandan taraf olması gerektiği yerde doğal olanı talan edenden taraf olan herkes, bundan bir şekilde nasibini alacaktır.

[Madrid Notları-4]: Grevci çocuklar, hayal kırıklıkları ve öfkeleri artmış bir şekilde evlerine dönüyor

Bugün COP25’in son günü. Madrid’de Şili hükümetinin başkanlığında yapılan “İddialı Hedefler COP’u” iddialı hedeflerden söz bile edilmeden kapatılıyor. Bu sene üzerinde anlaşılması beklenen az sayıda konu, üzerindeki anlaşmazlıklar büyüyerek seneye devrediliyor. Henüz COP kapanmadı. Alınan nihai sonucu son yazımda aktarmaya çalışacağım. Ancak hiçbir hatırı sayılır ülke sera gazı azaltım hedefini yükselteceğini söylemedi. Sayıları 73’e ulaşan ülkelerin kurduğu bir yüksek hedef koalisyonu var, ama bu ülkelerin emisyonlarının toplamı herhangi bir şeyi değiştirecek büyüklükte değil. Madde 6’yla ilgili bugün yayınlanan son taslaklarda ve öğleden sonra yapılan başkanın gayrı resmi durum değerlendirmesinde de anlaşmazlık çıkan noktalarda açılan parantezlerin azalmadığı ve çatlakların büyüdüğü görülüyor.

Madde 6’yla ilgili tehlikeleri bir önceki Madrid Notları’nda anlatmaya çalışmıştım. Bugün yayınlanan son taslağa göre ne mükerrer sayım (double counting) sorunu çözülmüş durumda ne de önceki dönemden kalan karbon kredilerinin aktarılıp sıcak hava basılması sorunu. Brezilya ve Avustralya’nın başını çektiği, muhtemelen Çin’in ve Rusya’nın arkadan desteklediği ülkeler Paris Anlaşması’nı işlemez hale getirmek için her şeyi yapmaya devam ediyorlar. Zaten Brezilya’nın, yani Bolsonaro yönetiminin Paris Anlaşması’ndan çekilmekten özellikle bu yüzden vazgeçtiği konuşuluyordu: “Çekilip uzakta kalacağımıza, içeride kalıp işlemez hale getirelim!” Kötülüğün vücut bulmuş halini koridorlarda dolaşırken görmek istiyorsanız COP’a gelin…

Ancak Pasifik Ada Devletleri, Az Gelişmiş Ülkeler, Afrika Grubu gibi müzakere blokları bunlara pabuç bırakacak gibi görünmüyorlar. Madde 6’nın bu haliyle çıkması ve Paris’in içinin boşaltılması ihtimali düşük. Zira bugünkü bir basın toplantısında Carbon Market Watch sözcüsünün söylediği gibi Madde 6 kural kitabı bu haliyle çıkarsa Paris Anlaşması sıfır toplamlı bir oyuna dönüşecek, piyasada yapılan aldım verdim ben seni yendim oyunundan atmosfer etkilenmeyecek. Küresel emisyonlar düşmeyecek. 1,5-2 derece hedefleri buhar olacak.

Bu fiyaskoda, Madde 6’ye dair kötü niyetle yaratılan uygulama açıklarını taslaklardan silip atamayan Şili COP başkanlığının sorumluğunun da büyük olduğunu düşünüyorum. Zaten Şili’de halkın isyan ettiği ve aylardır sokaklarda istifaya davet ettiği azılı neoliberal Pinera hükümetinden ilerici bir COP yönetimi beklemek hayalcilik olurdu. Üstelik Şili burada ne kadar bağımsız hareket ediyor, ne kadar Brezilya’nın gölgesi altında, o da belli değil.

Neticede bütün bunlar, yani en önemli iki konu Glasgow’a kalıyor: Hem iddialı hedefler, hem de Madde 6. Bu da seneye 9-20 Kasım 2020’de, muhtemelen AB’den ayrılmış Birleşik Krallığın yeni Boris Johnson hükümetinin başkanlığında İskoçya’da, Glasgow’da yapılacak COP26’yı son yılların en hayati iklim konferansı haline getirecek. Kopenhag’a son şans demiştik, yenildik. Paris’e son şans dedik, yetersiz de olsa bir kazanımla çıktık. Biz Paris gerçekten işe yarar hale gelsin diye bastırırken şimdi bu kazanım geri alınmaya çalışılıyor. Şimdi de Glasgow son şans. Her son şansı geçtiğimizde karbon bütçesi biraz daha tükeniyor, felakete biraz daha yaklaşıyoruz. Ama pes edecek lüksümüz yok.

Bu sene COP25’e çocuklar damga vurdu. Öfkeleriyle, heyecanlarıyla, COP içinde yaptıkları eylemlerde, Madrid sokaklarını doldurarak, okul grevcileri ve iklim hareketleri, Yokoluş İsyanı ve Gelecek İçin Cumalar, geleceğimiz için verdiğimiz ölüm kalım mücadelesini giderek büyüteceklerini herkese gösterdiler. Şarkılar söyleyerek, sloganlar atarak, zıplayarak ve dans ederek iklim adaleti mücadelesi yapan gençler ve çocuklar susmuyor. Bugün de, yine bir Cuma günü, toplantı salonunda fiyasko ilan edilirken 50 metre ilerideki koridorda aktivistler grevdeydi. Sesleri duyuluyor. Ama devletler tarafından dikkate alınmıyor. Söyledikleri sözlere boş referanslar verilirken eyleme geçmeyen ve adım atmayan yöneticiler ve liderler çocukların ve gençlerin öfkesini artırıyor.

İlk kez bu yıl COP’a yeni dalga iklim kuşağı damgasını vurdu. Ama Madrid’den hayal kırıklıkları ve öfkeleri artmış olarak ayrılıyorlar. 2020, çok daha güçlü bir iklim hareketi görecek. Glasgow’a kadar giderek büyüyen bu hareketi dikkatle izlememiz ve desteklememiz gerekiyor. Çünkü kazanmaktan başka çaremiz yok.

[Babil’den Sonra] Caretta Kitap- Gezegenimi Seviyorum

Bana göre bu yılın küresel çapta en önemli toplumsal hareketi çocukların Greta Thunberg önderliğinde başlattığı “Gelecek İçin Cumalar” eylemleri oldu. Dünyanın 150 ülkesinde milyonlarca çocuk gezegenin geleceği için büyükleri- karar vericileri uyarmak için inisiyatifi ellerine aldılar.  Madrid’de gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı-COP25’in sahnesinde de onlar vardı.

Geçen hafta Açık Radyo’da, Babil’den Sonra programımda Caretta Yayıncılık’tan Murat Yiğci konuğum oldu. Çocuk kitapları yayıncılığını, ekolojik meseleleri, COP25’i, 10 Aralık Toprak Ana Gününü programın süresi elverdiği ölçüde konuştuk. Yiğci’nin yanında getirdiği şarkıları dinledik. Program kaydını şuradan dinleyebilirsiniz.

Caretta Yayıncılık, Greta ve arkadaşları bu yıl tarih sahnesine çıkmadan çok daha önce, 2005 yılında yayımlamaya başladıkları Gezegenimi Seviyorum kitap serisiyle çocukları gezegenin geleceğine dair sorumluluk almaya davet ediyor ve çocuklara şöyle sesleniyordu:

Dünya ısınıyor, hava kirli, çöplerimizi nereye sığdıracağımızı bilemiyoruz, her gün pek çok canlı türü yok oluyor… Şayet 6,5 milyar dünyalının hepsi benzer tüketim alışkanlıklarına sahip olsa, iki gezegene daha ihtiyacımız olurdu.

Öyle çok tüketiyoruz ki!

Ama hemen umutsuzluğa kapılıp her şeyi olduğu gibi bırakmayı düşünme; çünkü tüm bunlara rağmen, tek başına sen bile, insanoğlunun neden olduğu bu çevre felaketlerine suç ortağı olmayı reddedebilirsin.

Yapacağın en küçük katkının bile ileride büyük farklılıklar yaratacağını unutma! Dünya için harekete geçme sırası sende!” 

Seri, çocuklara günlük hayatlarında odasında, banyosunda, okulunda, tatilde ve arkadaşlarıyla birlikteyken uygulayabileceği pratik çözümler sunuyor.

Bu çağrıyı çocuklar bugün bireysel- pratik çözümlerden bir adım daha öteye taşıdılar. Bugün artık Greta’nın, Trump ile yaygın medya organları üzerinden karşılıklı sert konuşmalarına; çocukların küresel çapta sokak eylemlerine şahit oluyoruz.

Serinin bir diğer kitabı da Sürdürülebilir Kalkınma başlığıyla yayımlandı. ‘Keşfet, anla, deneyimle, öğren ve dünyayı koru!’ mottosuyla öne çıkan kitapta sürdürülebilir kalkınma için çevresel, ekonomik, insani ve politik yönlerden nelerin gerektiğini ve nasıl katkıda bulunabileceği oyunlar, ilginç ve pratik bilgilerle anlatıyor.

“Çevreci vatandaş olmak için ilk adımını at!” çağrısıyla yayımlanan Enerji başlıklı kitapla seri devam ediyor. Kitapta enerji ihtiyaçlarımızı azaltabilecek pek çok faydalı öneri yer alıyor.

Satın aldıklarımızın çevre üzerindeki etkilerini, nasıl daha iyisini, daha doğru yerden satın alabileceğimizi ve bilinçli bir tüketici olursak dünyanın nasıl daha yaşanabilir bir yer olacağını anlatan Bilinçli Tüketiyorum başlıklı kitap da serinin bir diğer parçası. Dünya nüfusunun artışı, yaşam tarzlarımızın değişimi ya da iyileşmesi sonucu reklamların bizi daha çok üretip daha çok tüketmeye teşvik ettiğini vurgulayan kitap, bu tüketim yarışının endişe verici, doğal kaynaklarımızı tüketen; hava, su ve toprağı kirleten; atıklarımızı ne yapacağımızı bilemediğimiz ve fakir ülkelerle zengin ülkeler arasındaki eşitsizliğin gitgide büyüdüğü ana fikri üzerinden; eğer tüm dünya gelişmiş ülkelerdeki insanlar gibi yaşasaydı, ihtiyaçlarımızı karşılamak için iki gezegene daha ihtiyacımız olduğunu vurguluyor ve “…sadece bir gezegenimiz var. Onu çocuklarımıza ve torunlarımıza iyi durumda bırakabilmemiz için korumamız gerektiğini” söylüyor.

Gezegenimi Seviyorum kitap serisinde Su, Atıklar, Ormanlar, Tehdit Altındaki Türler ve daha birçok konuya dair kitaplar yer alıyor. Bu kitapları kitabevlerinden veya şuradan edinebilirsiniz.

Caretta Yayınları’nın çocuklar ve yetişkinler için diğer kategorilerde yayımlanmış kitaplarını da şuradan inceleyebilir ve edinebilirsiniz.

‘Tütün gibi petrol ve gaz endüstrisine de kısıtlama getirin’

Yeşil Gazete için çeviren: Verda Zincirkıran

Aktivistler, sigara fabrikalarının tabi tutulduğu uygulamalara benzer şekilde petrol ve gaz endüstrisine de bir takım kısıtlamalar getirilmesi konusunda Avrupa Birliği’ne sesleniyor.

Bir grup STK, yayımladıkları araştırmayla (23.10.2019), Brüksel’in enerji ve iklim hakkındaki kararlarını etkilemek için petrol ve gaz şirketlerinin ne kadar harcadıklarını ortaya koydu: Sektörün 5 devi (BP, Chevron, ExxonMobil, Shell ve Total) ve onların lobi gruplarının harcadığı miktar 2010 yılından bu yana  en az 251 milyon euro.

Sektör temsilcileri, aynı zamanda, 2014’te resmi olarak göreve başladığından beri Jean-Claude Juncker’ın başkanlığını yaptığı Avrupa Komisyonu ile 327 adet -yani araştırmalara göre haftada birden fazla- toplantı düzenlemiş. Söz konusu araştırma, kurumların (iklim) politikalar(ı) üzerindeki etkisinin azaltılması ve çevre için harekete geçilmesi için propaganda yapan Corporate Europe Observatory, Food & Water Europe, Friends of the Earth Europe and Greenpeace Avrupa gibi grupların ittifakı tarafından yürütüldü.

Corporate Europe Observatory’nin araştırmacısı ve kampanyacısı Pascoe Sabido, “Son on yılda harcanan çeyrek milyar euroluk kayıtsız para, Brüksel’de çok fazla erişim sağlıyor ve etki yaratıyor” dedi.

Grubun açıklamasına göre bu araştırma, tütün endüstrisinin yasal etkisini kısıtlayan Dünya Sağlık Örgütü‘nün çerçevesinden etkilenen hedefleriyle “fosilsiz politika” kampanyalarına destek veriyor. Bu kısıtlamalar, petrol ve gaz şirketlerinin uzman ve danışman organlarında bir sandalyeye sahip olmamaları, hükümet içi araştırma komisyonlarında bu şirketlere rol verilmemesi ve özel lobi toplantılarına son vermeyi içerecek.

Bu yaklaşım Avrupa Komisyonu’nun iddialı yeni iklim hedeflerine ve sözüm ona Avrupa Yeşil Düzeni’ne geçmek üzere çalışmaları hızlandırıyor.

Petrokimya endüstrisi ticaret birliği olan Avrupa Kimya Endüstrisi Konseyi ise (Cefic), aktivistlerin, lobicilerin iklim değişikliğiyle mücadele çabalarına zarar verdiği iddiasına, bilim insanlarının kaydettikleri üzere hidrolik kırılma ve AB’nin kapılarını Amerikan kaya gazına açma yönündeki lobi faaliyetlerine rağmen, itiraz etti.

Cefic, Avrupa’nın düşük karbonlu ve döngüsel ekonomik modele geçişinde aktif bir rol oynadığını dile getirdi. Araştırmalara göre sadece Cefic, 2010 yılından beri AB üzerinde etki kurmak için 75 milyon euro harcamış ve Brüksel’deki en zenginlerle birlikte bir lobi grubu oluşturmuş.

ExxonMobil de, AB’nin Şeffaflık Kaydı’na uyduğunu ve kamuoyu karşısında konumlarını savunmak için ne kadar harcadıklarını açıkça ilan ettiklerini belirtti.

Firma, aynı zamanda iklim değişikliğiyle mücadeleye ne denli bağlı olduğunun altını çizdi. ExxonMobil’in AB hükümet işleri direktörü Johan Scharpé, “Paris İklim Antlaşmasını destekliyoruz ve dünyanın giderek çoğalan nüfusuna enerji sağlamak  aynı zamanda da iklim değişikliği riskine dikkat çekmek gibi ikili engeli aşmak için topluma yardımcı olmaktayız” dedi.

Komisyon karşılık verir

Avrupa Komisyonu ise, petrol ve gaz sektörü ile işbirliğini savundu. Bir açıklamada, AB yetkililerinden biri, “eylemlerinin potansiyel sonuçlarını anlayabilmek adına” politikacılar ve resmi yetkililerin, “dış aktörler, özellikle de onların politikalarından etkilenen dış paydaşlarla”  tanışmasını “iyi bir egzersiz” olarak değerlendirdi.

Komisyon, aynı zamanda petrol ve gaz sektörleri ile yapılan toplantılardan bazılarında yenilebilir enerji ve karbonsuz bir ekonomi gibi konular üzerinde durulduğunu da belirtti.  Onlarla yapılan toplantı sayısının, STK’lar dahil diğer paydaşlar ile yapılan toplantı sayısı ile karşılaştırılmayacak kadar orantısız olmadığını iddia etti. 

Komisyonun çevre raporları gibi araştırmaların, Juncker Komisyonu tarafından devralınan şeffaflık girişimleri sayesinde mümkün olabildiğini dile getirmesine rağmen çevreciler, hem petrol hem de gaz sektörlerinin iklim değişikliğine karşı tavırlarının ve lobicilik faaliyetlerinin kesinlikle değişmesi gerektiği konusunda ısrarlı.

Lobicilikte model olarak aldıkları, Dünya Sağlık Örgütü tarafından 2003’te uygulamaya başlanan Tütün Kontrolü Çerçeve Anlaşması. Bu anlaşmaya göre hükümetlerin sağlık politikasını, tütün sektörünün ticari ve diğer kazanılmış haklarına karşı korumak adına önlem almaları gerekiyor.

Ancak 2017 yılının aralık ayında Avrupa Ombudsmanı tarafından yayımlanan bir soruşturma AB’nin, anlaşmanın şeffaflık gerekliliklerini yerine tam olarak getirmediğini gösteriyor.

Komisyon, bu çerçeveyi sadece kamu sağlığı departmanı olan DG Health’e uyguluyordu. Bu da DG Health grubunun üst düzey yetkilileri ile tütün sektörünün gerçekleştirdiği toplantılarının tümü proaktif olarak kamuya açık yapıldığı anlamına geliyordu.  Ancak AB’nin şeffaflığının gözlemcisi olan ombudsman, çok uzağa gitmeye gerek olmadığını, bunun, hukukçular ve daha düşük kıdemli çalışanlar arasındaki toplantılarda uygulanmadığını ifade etti. Ombudsmanın ortaya çıkardığı üzere, konu tütüne geldiğinde DG Health haricindeki kurumlarda proaktif şeffaflık politikası uygulanmıyor.

Ombudsman, “Anlaşmaya tam olarak uymak üzere gözetmenin teklif ettiği gerekliliklerin yerine getirilmesi için Komisyon’un adım atmak istememesine geçerli hiçbir nedenin bulunmadığı” sonucuna vardı.

Aktivistler, ne olursa olsun Dünya Sağlık Örgütü’nün çerçevesine dayanarak alınan önlemleri uygulamanın, petrol ve gaz endüstrisinin kamu politikası üzerindeki etkisini azaltmaya doğru atılacak önemli bir adım olduğunun altını çiziyor.

Friends of the Earth Europe’tan aktivist Myriam Douo “Kömür, petrol ve gaz lobicilerini kısıtlamak gerekiyor. İklim masasında fosil yakıt endüstrisinin hala bir yerinin olması kabul edilemez” diyor.

Yazının İngilizce Orijinali

Küresel iklim grevinde aktivistler İstanbul’dan seslendi

Taksim Odakule’nin arka tarafında bir araya gelen iklim aktivistleri İspanya’nın ev sahipliği yaptığı BM İklim Değişikliği 25. Taraflar Konferansı’nda (COP25) iklim krizine arşı somut adımlar atılmamasını ve bunu protesto eden eylemcilere yönelik müdahaleyi protesto etti.

11 Aralık Çarşamba günü COP25’te aktivistlerin Konferans Salonu önüne yapmak istedikleri barışçıl protestoya müdahale gerçekleşmişti. Müdahale edilen kişilerin arasında iklim için okul grevlerine çıkan Gelecek için Cumalar (Fridays for Future) aktivistleri, sendikalar, gençlik grupları, kadın grupları, sivil toplum temsilcileri ve yerli halklardan oluşan yüzlerce kişi yer alıyordu. Müdahaleye tepki gösteren Gelecek İçin Cumalar 13 Aralık’ta COP25’i protesto etmek için küresel iklim grevi ilan etmişti.

‘Greta bir kez daha haklı çıktı’

Küresel greve İstanbul’dan destek veren Sıfır Gelecek kampanyası adına basın açıklamasını Elif Ünal okudu. Açıklamada eylemcilere yönelik antidemokratik uygulama protesto edildi. “Devletler bir kez daha şirketlerin sponsorluğunda bir araya geldiler ve iklim değişikliğini durdurmak üzere acil önlemler almaları gerekirken zirve boyunca karbon ticaretini konuştular” diyen Ünal, COP25’in iklim krizini durdurmak için gerekli hedeflere ulaşmada yetersiz olduğunu söyledi.

Ünal “İklimi aktivisti Greta Thunberg Madrid’te 6 Aralık günü gerçekleşen ve yarım milyon kişinin katıldığı dev yürüyüşte COP’tan hiç bir şey beklememek gerektiğini söylemiş, ‘Umut dört duvar arasında değil burada, sokakta’ demişti. Gördük ki Greta bir kez daha haklı çıktı” dedi.

 ‘Türkiye de masum değil’

Küresel ısınmadan en fazla etkilenecek ülkelerden biri olmasına rağmen Türkiye’nin enerji politikasının merkezinde petrol, doğalgaz ve kömürün yer aldığının söylendiği açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Türkiye, dünyada en fazla termik santrali olan 13’üncü ülke ve en fazla yeni termik santral planlayan ülkeler arasında Çin ve Hindistan ardından 3’üncü durumda. Bunun yanında, Kasım ayı sonunda Türkiye, Trans Adriyatik Doğal Gaz Boru Hattı’nın açılışını “gururla” yaptı. Bu proje Hazar petrollerini Avrupa pazarına ulaştırıyor. 8 Ocak’ta hizmete gireceği duyurulan Türk Akım Rusya-Trakya doğalgaz boru hattı projesinin de hedefi Güney Avrupa yani yine Avrupa pazarı. Bu demek ki ne Türkiye ne de Avrupa fosil yakıtlardan yakın zamanda vazgeçmeyi düşünmüyor. Son olarak Libya ile yapılan Akdeniz petrol ve doğalgaz arama antlaşması da, Türkiye’nin 2023 Hedefleri içerisinde yer alan yerli kömür kaynaklarının %100 kullanımı hedefi de Türkiye’nin yangına körükle gittiğini ve elle tutulur bir iklim politikasının olmadığını gösteriyor.

“Biz iklim aktivistleri olarak kârdan önce yaşam diyoruz. İklim krizinin bir küresel adalet sorunu olduğunu ve çözümünün demokrasiden geçtiğini düşünüyoruz” diyen Elif Ünal, iklim krizine karşı mücadeleyi sürdüreceklerini söyleyerek açıklamayı sonlandırdı.

Nil Sarrafoğlu: Çocuklarımızın geleceğini korumalıyız

Sonrasında söz alan Parents for Future’dan (Gelecek için Aileler) Nil Sarrafoğlu ise “Fridays For Future hareketi, tüm protestoları barışçıl ve işbirlikçi tutmaya derinden bağlıdır. Aileler olarak, olumlu bir sonuca ulaşmak için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan birçok kişi olduğunu takdir ediyor, bu müzakerelerin zor olabileceğini anlayabiliyoruz. Ancak, anlamlı bir ilerleme eksikliğinden dolayı gençlerin hayal kırıklığını da anlıyor ve paylaşıyoruz” dedi.  “Barışçıl bir protestonun şiddet ile karşılanması bizim için kabul edilebilir değildir” diyen Sarrafoğlu açıklamasını şu ifadelerle sonlandırdı:

Aktivist grupların yaş, cinsiyet, köken veya derilerinin rengine göre ayrımcılık yapılmasını kınıyoruz. Gelecekte, dünyanın dört bir yanındaki gençlerin seslerini duymak ve dinlemek için, çocuklarımızın geleceğini korumak amacıyla herhangi bir platformda yayılabilmesi için daha iyi yollar bulmak mümkün olmalı.

Atlas Sarrafoğlu: Haklarımız ve geleceğimiz için ayağa kalkmalıyız

Eylemde son olarak Türkiye’de iklim grevlerinin ilk çağrısını yapan 12 yaşındaki iklim aktivisti Atlas Sarrafoğlu konuştu. “Madrid’deki iklim değişikliği konferansında milyonlarca insanın sesini kesmek istediler. Fosil yakıt şirketleri ise içeride kaldı” diyen Sarrafoğlu, “Bu adaletsizliği ve insan haklarının ihlalini kabul edemeyiz. Haklarımız ve geleceğimiz için ayağa kalkmalıyız” dedi. Eylem, “iklimi değil sistemi değiştir”, “Zirveye değil harekete güven” sloganları ile sona erdi.

 

EK BİÇ YE İÇ ile Atıksız Mutfak Atölyesi

EK BİÇ YE İÇ girişimi  17 Aralık Salı günü saat 15:00’da SALT Beyoğlu Mutfak’ta atıksız mutfak deneyimlerini paylaştıkları bir atölye gerçekleştirecek.

Atıksız Mutfak Atölyesi’nde, bayat ekmekle kruton, tost melba ve ekmek kırıntısı yapımından sebze atıklarıyla mücver ve çorba yapımına pratik bilgiler uygulamalı olarak aktarılırken atık yönetimi bakımından bilinçli tercihler ve kompostun önemi değerlendirilecek.

Atölye ile birlikte kendisi de şehirde verimli ve sürdürülebilir bir hayat için kentsel tarım ve permakültür prensipleriyle “ekip biçen” ve hem bu mahsuller hem de civar bostan ve çiftliklerin üretimleriyle “yemelik ve içmelik” lezzetler hazırlayan EK BİÇ YE İÇ girişimi, atıksız mutfak deneyimlerini paylaşıma açmayı planlıyor.

Katılımın ücretsiz olduğu atölyeye katılım 30 kişiyle sınırlı ve ön kayıt yapılmıyor.  Program akışınının bölünmemesi için atölye başlangıç saatinde SALT Beyoğlu’ndaki Mutfak mekânında olunması gerekiyor.

Ahmet Davutoğlu Gelecek Partisi’ni tanıttı

AKP ile yollarını ayıran eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, düzenlediği basın toplantısıyla kurduğu yeni siyasi partiyi tanıttı. Davutoğlu ve heyeti partinin kuruluş dosyasını 12 Aralık 13.30’da İçişleri Bakanlığı’na teslim etmişti. Bugün de kamera karşısına geçen Davutoğlu, partinin ismini “Gelecek Partisi” olarak açıkladı.

Davutoğlu: Ortak gelecek inşa etmeye geliyoruz

Ankara Bilkent Otel’de düzenlenen toplantıda konuşan Davutoğlu,  “Geçmişe ağıt yakmaya değil, ortak bir gelecek inşa etmeye geliyoruz. Zamanı geçmiş eski sözleri tekrar etmeye değil, ‘yeni şeyler söylemeye’ geliyoruz” dedi.

Davutoğlu partinin hedefini “can ve mal güvenliğini, inanç ve ifade özgürlüğünü, örgütlenme, eleştiri ve gösteri özgürlüğünü tam anlamıyla sağlayan bir hukuk düzeni” kurmak olarak belirtti.  Açıklamada ayrıca basın özgürlüğünün sağlanması gerektiği de söylendi.

‘Temel ilkemiz adalet’

Siyasetlerinin meşruiyet temelinin “özgürlük-güvenlik dengesine dayalı kamu düzeni” olduğunu ifade etti. Siyasi davranış ilkelerinin ise “ahlaki tutarlılık ve şeffaflık” olduğunu belirten Davutoğlu, siyasi icraat ilkelerinin “ortak akıl ve katılımcılık” olduğunu dile getirdi. Davutoğlu, toplumsal düzen anlayışlarının temel ilkesinin ise “adalet” olduğuna vurgu yaparak, bu kapsamda yapacakları icraatları anlattı.

Başkanlık sistemine eleştiri

Mevcut başkanlık sistemini eleştiren Davutoğlu “Yeni sistemle birlikte karar alma süreçlerinde ve yetki kullanımında yaşanan daralma, yönetimde ciddi bir verimlilik,  etkinlik ve güven sorunu ortaya çıkarmanın yanında, demokratik standartlarda da sert bir düşüşe yol açmıştır” dedi. Her türlü vesayetten arındırılmış demokratik bir parlamenter sistemi savunduklarını söyleyen Davutoğlu, siyasal sistem tercihlerinin “katılımcı demokrasi” olduğunu belirtti.

‘Yeni bir anayasa gerekli’

Güçler ayrılığının garanti altına alınmasının öneminden bahseden Davutoğlu, “Türkiye’nin en eski tartışmalarından birisi ülkemizin tam demokratik, özgürlükçü ve sivil yeni bir anayasaya kavuşmasıdır. Demokratik bir anayasa olmadan, Türkiye’nin müreffeh ve demokratik bir geleceği olmayacaktır. Partimiz, milletimizin hak ettiği yeni anayasanın mümkün olan en geniş katılımla sıfırdan yazılması gerektiğini savunmaktadır” dedi.

154 kişilik kurucu listesi

154 kişiden oluşan kurucu listesinde Eski AKP İstanbul İl Başkanı Selim Temurci, yazar Etyen Mahçupyan, 15 Temmuz Darbe Girişimi sırasında hayatını kaybeden Erol Olçok’un eşi Nihal Olçok, gazeteci Hakan Albayrak, Vahdettin İnce, Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Doğan Demir, AKP’den istifa eden Milat Gazetesi Yazarı Bayram Zilan, eski emniyet müdürü Mevlüt Demir, eski AKP’li Prof. Dr. Mustafa Baloğlu, eski YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan gibi isimler yer alıyor.