Ana Sayfa Blog Sayfa 21

Maraş için ortak talep: Yeni santrale değil, adil dönüşüme ihtiyaç var

Elbistan, Nurhak ve Ekinözü belediyeleri ile Elbistan Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu, Afşin Elbistan – A Termik Santrali’ne eklenmesi planlanan 688 MW’lik iki üniteye karşı harekete geçti.

Termik santral genişletme projesine karşı yerel yönetimler ve sivil toplum Elbistan’da düzenlenen toplantıda buluştu.

Elbistan Belediye Başkanı Erkan Gürbüz ve Nurhak Belediye Başkanı İlhami Bozan’ın açılışını yaptığı toplantıya, TEMA Vakfı, Greenpeace Türkiye, İklim İçin 350 Derneği, Avrupa İklim Eylem Ağı ve Temiz Hava Hakkı Platformu gibi iklim ve çevre kuruluşlarının yanı sıra siyasi parti temsilcileri de katıldı. Toplantıda, mevcut santrallerin hava kirliliği, tarımsal verim kaybı, ekosistem ve sağlık üzerindeki olumsuz etkileri vurgulandı.

Fotoğraflar: Kerem Yücel/CAN Europe

Alternatif yatırım imkânları

Temiz Hava Hakkı Platformu’nun yaptığı çalışmaya göre, mevcut Afşin Elbistan A termik santralinin genişletilmesi, tüm baca gazı filtreleri eksiksiz yapılsa bile 2.268 erken ölüme ve 88,4 milyar TL (2,6 milyar ABD doları) sağlık maliyetine yol açacak. Öte yandan, yeni kömür santrali için gerekli 37 milyar liralık yatırım güneş enerjisine yapılırsa yöredeki depolamalı güneş santrali sayesinde yılda 1614 GWh ile 688 bin hanenin elektrik ihtiyacı karşılanabilir.

Elbistan Belediye Başkanı Gürbüz toplantıda alternatif yatırımların önemine vurgu yaptı: “Mevcut termik santralin bölgemize verdiği zarar ortada. Yeni bir santral kurulması, Elbistan’ın geleceği için büyük bir tehdit oluşturuyor. Çevremizi ve sağlığımızı korumak adına gerekli tüm adımları atacağız. Deprem sonrasında Elbistan’ın ihtiyacı yeni bir kömür santrali değil,  yöre halkına fayda sağlayacak doğa dostu yatırımlardır.

Nurhak Belediye Başkanı Bozan ise şunları söyledi: “Belediye başkanları olarak kentimize sahip çıkmak en doğal hakkımız. Çevremizi ve doğal alanlarımızı korumak için yapılması gerekenleri yerine getirmezsek ortada yönetebileceğimiz şehirler kalmayacak. Termik santrallerin yerel halka da bölgeye de bir faydası olmadığını açıkça görüyoruz. Bu nedenle yerel yöneticiler olarak gündelik siyasi tartışmalardan bağımsız çevremizi korumak için mücadele etmeliyiz.”

Toplantıda söz alan yurttaşlar ise bölge için yeni ve temiz yatırım alanları bulunduğunu belirterek kömürün tek çare olmadığını ve gereken adımları atmaya hazır olduklarını vurguladı.

Nihai karar bekleniyor

Maraş’ta 40 yıldır, çevreye ve halk sağlığına zarar veren Afşin-Elbistan A ve B Termik Santralleri toplamda 2795 MW kapasiteye sahip sekiz ünite ile faaliyet gösteriyor. Buna rağmen Afşin-Elbistan A Termik Santrali’ne 688 MW kapasiteli iki yeni ünite eklenmesi planlanıyor.

Bu genişletme projesinin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın koordinasyonunda 2 Nisan 2024’te İnceleme Değerlendirme Komisyonu’nda (İDK) görüşüldü. ÇED sürecinde İDK’nın değerlendirmesinin ardından, Bakanlığın nihai kararını vermesi bekleniyor.

Yeşil NoktaAfşin Elbistanlılar kömürlü termik santrallere ek ünite istemiyor
Yeşil NoktaAfşin Elbistan santralinin genişletilmesi 88,4 milyar liralık sağlık maliyeti getirecek 
Yeşil NoktaHRW’den Çevre Bakanlığı’na çağrı: Afşin-Elbistan santralinin genişletilmesine onay vermeyin
Yeşil Nokta‘Afşin-Elbistan yeni bir santrali kaldıramaz’ diyen halk, kömürsüz gelecek istiyor
Yeşil NoktaTermik santral kaynaklı hava kirliliğinde Kemerköy dört, Afşin-Elbistan beşinci sırada

 

Kaş’ta Likya Yolu üzerinde, orman içine tesis ihalesine isyan: Akıl tutulması

Muğla ve İzmir’de yerleşim yerlerine kadar ulaşan orman yangınlarının etkisi henüz geçmemişken, Türkiye ormanları “konaklamalı-konaklamasız orman parkı” adı altında turizm işletmelerine açılıyor.

Sadece Antalya’da ormanın içinde 100’e yakın işletme planlanıyor. Bunların önemli bölümü de Kaş ilçesi ve çevresindeki ormanlık alanlarda yapılmak isteniyor.

Antalyalılar, sahil kentlerindeki ormanlar ve plaj alanlarının valilikler eliyle kurulan şirketler aracılığıyla ihaleye çıkarılmasına karşı aylardır mücadele veriyor. Buna rağmen, Finike ve Gazipaşa’da halkın kullandığı sahil alanlarının ihaleye çıkarılmasının ardından şimdi de Kaş, Konyaaltı ve Döşemealtı’ndaki ormanlık alanlar turistik tesis inşaatı için ihaleye çıkarıldı.

En büyük saldırı Kaş’da

Kaş’a bağlı Bezirgan Mahallesi’nde Düdenardı Mevkii’nde bulunan 20 bin m2’den fazla orman arazisi 5 Eylül 2024 tarihinde yapılan ihale ile 20 yıllığına özel bir şirkete kiralandı. Bezirgan ve Kalkan’da yaşayan vatandaşların 53 itiraz dilekçesi vermesine karşın Valilik, itirazları reddederek kamuya ait orman arazisini Konaklamasız Orman Parkı olarak kiraya verdi.

Kiralamaya konu olan orman arazisi, arkeolojik sit alanını da içermesinin yanında aynı zamanda yaban keçilerinin de yaşam alanı niteliğinde. Görüş ve iradesi yok sayılan bölge halkı ile Kaş Çevre ve Kültür Derneği, kiralama ihalesine karşı Antalya İdare Mahkemesi’nde açtıkları dava ile idari işlemin iptalini talep etti.

Phellos Antik kentinin yanında, Likya Yolu üzerinde çadırlı park!

Dava süreci devam ederken şimdi de Phellos Antik Kenti’nin bulunduğu bölgede, tarihi Likya Yolu’nun güzergahındaki Pınarbaşı’nda binlerce metreye uzanan kızılçam ormanlarının ve su kaynaklarının ortasına kurulmak istenen turistik tesis için 18 Ekim’de ihaleye çıkılacak.

İhaleyle, 20 bin metrekarenin üzerinde orman arazisi, üzerinde konaklamalı-konaklamasız “orman parkı” yapılması için bir şirkete, yıllık 390 bin TL tahmini bedel üzerinden 20 yıllığına kiraya verilmek isteniyor.

Proje kapsamında orman içinde 250 m2 taban alanı bulunan kır lokantası, 100 m2’lik sıhhi tesis kompleksi, 30 m2’lik depo, 40 m2’lik ibadethane, 30 m2’lik yöresel ürünler satış ünitesi, 15 m2’lik de giriş kontrol ünitesi inşa edilecek. Ayrıca her biri 80 m2’lik alanda 30 ayrı çadırlı kamp Alanı ile her biri 80 m2’den oluşan 20 ayrı karavan kamp alanı oluşturulmak isteniyor.

Sahil dışındaki orman alanlarında, Mayıs 2022’de çıkarılan Orman Parkları Yönetmeliği gereği imar şartı aranmıyor. 28 Eylül’de “Kamu mallarının turizme tahsisini düzenleyen yönetmelik”te yapılan değişiklikle de “mesire yeri” tanımı kaldırılarak yerine “orman parkı” ifadesi konulmuştu.

‘Bölge tamamıyla kızılçam, tesisler yangın riskini büyük ölçüde artıracak’

Kaş Çevre ve Kültür Derneği Başkanı Ahmet Murat Akoy, iktidar koalisyonunun maden ruhsatlarını ormanlık alan, tarım alanı, su kaynakları gözetmeden nasıl masa başından dağıtıyorsa, aynı şekilde bir rant yöntemi olarak şimdi de “orman parkı” adı altında ormanları satışa çıkardığını söyledi.

Bezirgan’daki ihalenin ardından şimdi de Pınarbaşı’nda açılan ihale için yeni bir dava hazırlığında olduklarını anlatan Akoy, “Kaş ve Antalya Büyükşehir belediyeleri de dava açacaklar. Çünkü birbiri ardına açılan tüm bu ihaleleri belediyenin alması ve ormanları koruması mümkün değil” dedi.

Bölgedeki en büyük risk, Antalya ormanlarının neredeyse hepsinin kolay tutuşan kızılçamlardan oluşması.

Akoy, “Son yıllarda zaten ciddi bir yangın baskısı altındayız.  Bu ormanların mesire alanı, orman parkı adı altında bir işletmeye çevrilmesi, yangın riskini büyük ölçüde artıracak. Civar köylere çok yakın planlandıkları için bölge halkı da çok endişeli” diye konuştu.

‘Ne köylüye ne de kamuya yararı var’

Kaş Kaymakamlığı’na yazdığı bir dilekçeyle, halkın itirazlarını dillendiren Pınarbaşı Mahallesi Muhtarı Tevfik Muslu da, projenin ne Pınarbaşı köylüsüne ne de kamuya bir yararı olduğunu kaydetti:

“Bu proje yangın tehlikesi altında olan ormanlarımız üzerindeki insan faaliyeti baskısını arttırarak yangın oluşma riskini yükseltecektir. Açık hava etkinlikleri, piknikler, kamp ateşleri ya da sigara gibi unsurlar yangın çıkmasına neden olabilir. Ormanlık alanlarda artan insan yoğunluğu, bu tür risklerin kontrol altına alınmasını zorlaştırarak geniş alanların tahrip olmasına daha da kötüsü halkımızın can kaybına yol açabilir.”

İnşaat faaliyetinin orman ekolojisine büyük zarar vereceğini, tesise gelecek insan yoğunluğunun yaratacağı gürültü ve ışık kirliliğinin ormandaki yaban hayatını olumsuz etkileyeceğini vurgulayan Muslu, “Ek olarak halihazırdaki nüfusu ile su sıkıntısı çeken köyümüzün su sorununu daha da artıracaktır” dedi.

Muslu, bölge halkı adına ihalenin iptalini ve halkın can güvenliği için köy sınırlarında bu tür bir ihalenin yeniden gündeme getirilmemesini istedi.

Milletvekillerini katılımıyla protesto eylemi

Pınarbaşı’ndaki ihale alanında, dün Kaş halkı, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, belediye meclis üyeleri, CHP Antalya milletvekili Aliye Coşar ve İYİ Parti milletvekili Aykut Kaya’nın katılımıyla, orman parkları yönetmeliğinin ve Pınarbaşı ihalesinin iptalini talep eden bir protesto eylemi yapıldı.

Aliye Coşar, Antalya’nın Konyaaltı ilçesi’ndeki Doyran ve Geyikbayırı mahallerinde, Doyran Göleti’ni besleyen ve halihazırda kuraklıktan mustarip Doyran Deresi’nin üzerine HES yapılması için ÇED olumlu raporu verildiğini hatırlattığı konuşmasında, şimdi de  kentin ormanlarının ranta açıldığına vurgu yaptı: “Baştan sona çam ormanlığı olan Antalya’da ileriki günlerde bu alanlar üzerine çok fazla ihale ortaya çıkacaktır. Bu, hem insan hayatı üzerinde tehdit oluşturacak hem de orman varlığını tehlikeye atacak bir durum.”

Yeşil NoktaAntalya’da olmayan suya HES yapacaklar
Yeşil NoktaDoyranlılar, nehirlerine HES yapılmasına karşı kararlı: İzin vermeyeceğiz!

Coşar, 1 Ekim’de de Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın yanıtlaması istemiyle Bezirgan’daki ‘orman parkı’ girişimine ilişkin Meclis Başkanlığı’na bir soru önergesi sunmuştu.

“Bezirgan Seyir Tepesi etrafındaki bölgenin yaban keçileri, geyikler, çeşitli keklik türleri ve kuş çeşitlerinin yaşam alanıdır. İş makinelerinin çalışması ve bölgenin betonlaşmasının birçok endemik bitki ve ağaç türünün yok olması riski taşımaktadır. Ayrıca, bölgedeki arkeolojik sit alanlarının da zarar görecektir” diyen Coşar, Bakan Yumaklı’dan şu soruları yanıtlamasını istemişti. .

  • Kaş’a bağlı Kalkan sırtlarındaki deniz manzaralı arazinin özel bir şirket tarafından kiralandığı iddiaları doğru mudur? Doğru ise, ihaleyi kazanan firmanın adı nedir?
  • İhaleye çıkarılan alanın çevreye ve doğaya vereceği zararlar hakkında Bakanlığınızın yaptığı bir araştırma var mıdır?
  • Antalya’da orman arazilerinin “park” olarak kiralanması yeni bir rant üretim aracı haline mi dönüştü?
  • İlgili alan, 20 yıllığına kiralanarak kısmi yapılaşmaya açık hale gelmektedir. Bu duruma ilişkin Bakanlığınızın bir çalışması var mı?
  • Halkın bu isteğini yerine getirecek misiniz, yoksa rant uğruna halkımızı yok mu sayacaksınız?
  • Antalya Orman Bölge Müdürlüğü sorumluluğundaki orman arazileri ve ülke genelinde konaklamasız orman parkı ve mesire yeri olarak son 20 yılda ihale edilen orman arazisi ne kadardır?
  • Önümüzdeki günlerde aynı içerikte planlanan başka ihale var mıdır?

‘Yangın gözetleme kulesini kültür evi yapacaklar’

İYİ Parti milletvekili Aykut Kaya da, mevcut yönetmelikle uygulamalar arasındaki tezata dikkat çekti:

“Büyük yangın riski altında olan bölgede, yazın mangal  yakılmasına bile izin verilmezken,  Likya Yolu üzerinde, yangın gözetleme kulesini içine alacak şekilde bir çamlık alanın ihaleye açılması akıl alır gibi değil.”

Yangın gözetleme kulesinin kültür evi olarak kullanılmasının planlandığını söyleyen Kaya, şöyle konuştu:

“Burası Phellos Antik Kenti’ne çok yakın bir yer. Dünyanın en önemli 10 yürüyüş yolundan biri olan tarihi Likya yolunun güzergahında. Dünyanın benzer alanlarında çivi bile çakılmasına izin verilmezken biz burayı çadır kamp alanı yapmaya çalışıyoruz. Doğamıza, güzelliğimize yazık ediyoruz.  Doğanın üzerine bir şey yaparak değil, mevcut olanı koruyarak gelişmemiz gerekiyor.”

Kaya, Kaş’ın Türkiye’de en zengin endemik bitkilerinin bulunduğu coğrafyaların başında geldiğini de hatırlattı.

Her iki milletvekili de bölgenin doğal, tarihi ve kültürel mirasının korunması için Meclis’te mücadele vereceklerini kaydetti.

‘Biz önlem alınmasını beklerken, ormanlar turizme açılıyor’

Protesto eyleminde konuşan Kaş Çevre ve Kültür Derneği Başkanı Akoy ise “tek adam iktidarında bütün icraatların günü kurtarmak amacıyla ranta dönük olduğunu” belirtti.

Orman alanlarının Turizm Bakanlığı eliyle ihaleye açılmasını eleştiren Akoy, yangın riskini bir kez daha vurguladı:

“İki yıl önce Marmaris’te çıkan yangında 9 bin hektarlık  orman alanı, içindeki yaban hayatıyla kül oldu. Biz önlem alınır, helikopter desteği yapılır, itfaiye güçlendirilir derken, bu sefer İzmir’de günlerce ormanlarımız yandı. Yangın yerleşim yerlerine kadar ulaştı.

Antalya ve Muğla valilikleri 1 Haziran’dan  31 Ekim’e kadar yangın riski nedeniyle halkın ormanlık alanlara girişini yasaklamışken çıkarılan bu yönetmelik Türkiye’nin tüm gerçekliğine tezat oluşturuyor. Bu tür projelerle ormanlık alanda insan faaliyeti artacak, yangın riski büyüyecek,  insanlarımız can ve mal kaybedecek, yaban hayatının zarar görecektir”.

Tek bir kibrit çöpü veya sigara izmaritiyle kül olacak yerlerde turizm tesisi yapılmasının akıl tutulması olduğunu belirten Akoy, yönetmeliğin bir an önce iptal edilmesini istedi; 18 Ekim’deki ihalede tüm bölge halkının Orman İşletme Müdürlüğü önünde olacağını ve ihalenin gerçekleştirilmemesi için ellerinden geleni yapacaklarını kaydetti.

Türkiye’de 2023 rakamlarına göre toplam 1857 orman parkı bulunuyor. Bunların 250’si konaklamalı nitelikte, geri kalanı günübirlik kullanıma yönelik. Orman parklarının kapladığı toplam alan ise yine 2023 verilerine göre 320 bin dekarın üzerinde.

Batı Karadeniz ‘vahşi madenciliğe’ direniyor: Zulüm varsa direniş de var

Protesto eyleminde ortak açıklamayı dillendiren Devrekli Muhtarlar Derneği Başkanı Fatih Çarıkcı, doğanın katledilmesine izin vermeyeceklerini belirtti:

“Bugün burada hep birlikte Devrek’imizin yeşiline, havasına, temiz suyuna, hepimizin sağlıklı yaşama hakkına sahip çıkmak için toplandık. Yaklaşık 1,5 ay önce Devrek’in yeşil dağlarında altın madeni aranacağı haberleri ile karşılaştık. Bahsedilen bölge, şehir merkezine en yakın köylerden olan Ömerölü, Mekikler, Gümüşpınar’dan başlayıp, Ahmetoğlu, Başlarkadı ve Ataköy’e kadar uzanan köylerdir.”

Erzincan-İliç’teki maden faciasını hatırlatan Çarıkçı, “Tüm bu yaşananların ardından biz Devrekliler doğamızın katledilmesine ve yaşama hakkımızın elimizden alınmasına karşı çıkıyoruz” dedi.

‘Plansız madencilik anlayışı, önüne gelen ne varsa yok ediyor’

Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz ise maden  arama konusundaki eksiklikleri vurguladı:

“Burada bulunduğumuz bu topraklar, eşsiz bir doğa cennetinin hemen ortası. Şu an bastığım topraklar Zonguldak’ın kalbi. Zonguldak’a içme suyu kaynağını sağlayan, yeraltı suları ile birlikte bu havzanın canlanmasına, doğal yaşamın ayakta kalmasına ve insanların bu bölgede huzur içinde büyümesine, yetişmesine imkân veren topraklar. Türkiye’de madencilik alanında birçok metalin çıkarılması için büyük bir çalışma yapılıyor. Özellikle son 20 yıldır madencilik vahşiliğin ötesinde bir vahşilikle yapıldığı için maalesef geride yitirilen, çalışan ve hayatını kaybeden madenciler ve tahrip edilmiş olan, bir kez daha eski haline dönmeyecek olan çorak toprakları bırakıyor. Türkiye’nin hangi madene ihtiyaç duyduğu yönünde bir çalışma, maalesef AKP  tarafından yapılmıyor. Türkiye’nin ne kadar altın ihtiyacı var? Ne kadar krom, bakır ihtiyacı var? Bunların hiçbirinin hesaplaması yapılmıyor. Üretim planlamaları da yapılmadığı için ‘nerede ne bulursak’ diyorlar. Önümüze ne engel çıkarsa yıkıp geçeriz diyorlar. Önümüze bir ağaç çıkarsa, orman çıkarsa, yok ederiz diyorlar. O bölgenin insanı çıkarsa, onu da aşarız onu da yıkarız diyorlar. Bölge halkını satın alabilecekleri rüşvetleri de vermeye bir o kadar hazır hale geliyorlar. Sonuç; vahşi madencilik, İliç… Biz bu filmi daha önce gördük, daha önce yaşadık.”

Ekoloji aktivisti Çetin Yılmaz da şirkete ve madene karşı mücadelede birlik olmanın önemine vurgu yaptı: “Siyasi partilerin, iktidarın yerel temsilcileri gelip, ‘Maden çıkacak ama ormana dokunmayacaklar, suya dokunmayacaklar’ diyor. Yalan bunların hepsi. Suyumuzu, toprağımızı vermeyeceğiz. Ruhsatın iptali için mücadele edeceğiz.”

İdare Mahkemesi’nde itiraz edilecek

Bölge halkı iki ilçede verilen maden arama ruhsatının iptali için İdare Mahkemesi’ne başvurma hazırlığı yapıyor.

Alanda son 45 günde 200’ün üstünde maden arama ruhsatı verildiğini aktaran Avukat Yakup Okumuşoğlu, “Burada doğaya hücum var. Halkımızla beraber buna karşı hukuki mücadele içerisinde olacağız. Türkiye’nin neredeyse üçte ikisi madencilere ruhsatlanmış vaziyette ve bitmeyen, doymak bilmeyen bir hırsla devam eden bir süreç var. Bu süreci durdurmaya, yavaşlatmaya çalışıyoruz” dedi.

Fındık bahçeleri ve bal ormanları tehdit altında

Bölge halkı, nesiller boyu, fındık ve ormancılık ile yaşamını devam ettiriyor. Maden aranacak olan bölge ve çevresindeki köylerde, yaklaşık bin aile, gelirini fındık bahçelerinden elde ediyor.

Ruhsat alan Mavera Madencilik‘in maden arayacağı bölgede kalan köylerde ve bölgede doğal hayatın yok edilmesinden, ormanların ve diğer canlıların zarar görmesinden endişe duyduklarını belirten bölge halkının verdiği bilgilere göre, maden arama ve çıkarılması düşünülen ormanlık alanlarda, kestane meşesi, ceviz ormanları gibi ağaç türleri ile birlikte nesli tükenmekte olan diğer canlılar mevcut. Derelerde kırmız benekli alabalık türleri yaşıyor, birçok endemik bitki türü mevcut. DSİ tarafından inşa edilen içme suyu göletleri de maden sahası içinde kalıyor.

Yedigöller Doğal Tabiat Alanı‘na kuş uçuşu 7 km. mesafede olan maden sahası, Düzce-Akçakoca Demirciönü Tabiat Koruma Alanı‘nın sınırında. Bölgedeki ormanlık alanlar tarihi, bal ormanları.

AB için ‘küresel net sıfır’ yarışında Çin ve ABD hakimiyeti uyarısı

Strategic Perspectives tarafından hazırlanan yeni bir rapora göre, enerji krizine yanıt olarak yenilenebilir enerji kaynaklarının ve ısı pompalarının hızla yaygınlaştırılması, Avrupa Birliği’nde 2023 yılında net sıfır yatırımlarını artırdı.

Birliğin  2023’teki net sıfır yatırımları, 2022’dekinden 76 milyar dolar daha fazla olarak 334 milyar dolara ulaştı.

Ancak Çin, hala  tek başına küresel net-sıfır yatırımın yüzde 39’unu (2023’te 654 milyar $) oluşturuyor ve sıfır karbon değer zincirinin tamamını kontrol ediyor. Çinli üreticiler, iç pazarının büyüklüğü nedeniyle ağır sübvansiyonlardan ve önemli ölçek ekonomilerinden yararlanıyor, bu da Çin yeşil ürünlerini son derece rekabetçi hale getiriyor.

Yeni Komisyon ve Parlamentonun önümüzdeki beş yıl için politika önceliklerini müzakere ederken düzenlenen rapor, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasındaki şiddetli rekabetin, Avrupa Birliği’nin güçlü bir Temiz Sanayi Anlaşması için uyandırma çağrısı görevi görmesi gerektiğini vurguluyor.

Bütçe kısıtlamaları hedefleri riske atıyor

Mevcut en güncel verilerin karşılaştırıldığı analize göre, Avrupa şimdilik rekabetçi konumunu korusa da, Çin’in temiz teknoloji alanında küresel pazar lideri olma hırsı karşısında zemin kaybetme riski yüksek.

AB politika yapıcılarının yeterli yatırımı harekete geçirmesi, inovasyonu teşvik etmesi ve AB yapımı ürünleri desteklemesi, AB’yi yarışta sağlam bir şekilde tutmak için belirleyici faktörler olabilir. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen‘in yeni reformlar ve bir Rekabet Edebilirlik Fonu‘ndan oluşan Temiz Sanayi Anlaşması önerisi, Avrupa’yı yeni sanayi çağında yeniden konumlandırmak için tam zamanında geldi.

Uluslararası araştırma grubu Zero Carbon Analytics‘in desteğiyle sunulan mevcut verilere dayanan yeni analiz şunlara dikkat çekiyor:

  • AB, 2023 yılında Çin’den sonra net sıfır yatırımcılar için en cazip ikinci yer olmaya devam ederken, 2022 yılına kıyasla 76 milyar dolar daha fazla, 334 milyar dolara ulaşarak ABD‘nin önünde yer alacak. Ancak üye devletlerin daha kısıtlayıcı bütçeler uygulamaya koyması ve AB kurtarma planının 2026’da sona erecek olması nedeniyle bu konum risk altında.

  • Çin’in temiz teknoloji alanında dünyanın tekeli olma hırsı, AB’nin net sıfır endüstrilerini küçültme tehdidi oluşturuyor. Çin tek başına küresel net-sıfır yatırımlarının yüzde 39’unu (2023’te 654 milyar dolar) oluşturuyor. Güneş enerjisi sektörüne hakim olduktan sonra rüzgar enerjisi değer zincirinin yüzde 60’ını kontrol ediyor ve 2030 yılına kadar batarya üretimini dört katına çıkarmayı planlıyor. Dünya pazarını Çin’in yeşil ürünleriyle doldurmayı hedefliyor.

  • ABD, temiz enerji girişimlerine yapılan küresel yatırımın üçte birinden fazlasını çekerek, Avrupa’nın çok önünde, kendisini geleceğin teknoloji lideri olarak konumlandırıyor.

  • Avrupa içinde bazı ülkeler net sıfır yarışının fırsatlarını değerlendiriyor: Polonya, Avrupa’nın temiz teknoloji üretim merkezi haline gelirken, İspanya ve Danimarka rüzgar enerjisi alanında liderler arasında yer alarak binlerce kişiye iş imkanı yaratıyor. Ancak Almanya ve Fransa’nın net sıfır yatırımlarının yüzde 45’ini alması, iki vitesli bir Avrupa’ya ilişkin endişeleri artırıyor.

Temiz Sanayi Anlaşması’na vurgu

Strategic Perspectives Direktörü Neil Makaroff, Avrupa’nın iki devle girdiği üçlü yarışta geride kaldığına ve hiçbir Avrupa ülkesinin Çin’in güç merkezi ya da ABD’nin teknoloji hakimiyetiyle tek başına rekabet edemeyeceğine dikkat çekti:

“ABD ve Çin ile aramızdaki rekabetçi ve yenilikçi fark büyüdükçe, AB, Avrupalıların kendi sektörlerini net sıfır ekonomisinin ön saflarına yerleştirmelerini sağlamak için daha güçlü bir kolektif yanıt vermelidir. Avrupa’da temiz teknoloji fabrikaları açmak ve mevcut endüstrileri karbonsuzlaştırmak Temiz Sanayi Anlaşması’nın en önemli misyonlarından biridir. Bu da ancak devasa stratejik AB yatırımları, inovasyon ve AB yapımı ürünlere destek yoluyla gerçekleştirilebilir. “

Strategic Perspectives’de Enerji Analisti Aymeric Kouam da birliğin net sıfıra geçişinin sadece 2023 yılında 334 milyar dolar yatırım çektiğine ve Avrupa’da ekonomik refahın ve istihdam yaratmanın temel taşı olduğuna vurgu yaptı. Kouam, buna rağmen fosil yakıt ithalatına olan yüksek bağımlılık nedeniyle enerji fiyatlarının ABD ve Çin’e kıyasla önemli ölçüde yüksek olmasının, bu bölgelerle Avrupa arasındaki rekabet gücü farkını giderek açtığına değindi; büyük miktarda sıfır emisyonlu elektriğin  AB’nin rekabet gücünü ve ekonomik direncini sağlamak için Temiz Sanayi Anlaşmasının bir ayağı olması gerektiğini söyledi.

Raporun tamamına buradan erişebilirsiniz:

Ümraniye barınağında vahşet: Görüntü alan gönüllülere bıçak çekildi

Gebze Barınağı’nda yapılan katliamın üzerinden henüz iki gün geçmişken, bugün de İstanbul‘daki Ümraniye Belediyesi‘ne ait Hekimbaşı Hayvan Barınağı‘ndan vahşet görüntüleri geldi.

İhbar üzerine barınağa giden hak savunucuları ve hayvanseverler, kafeslerde ölü yavru kediler, dışkı ve idrar içinde korkudan paralize olmuş köpekler ve çok sayıda tarihi geçmiş mamalar buldu. Ümraniye Kent Savunması Sözcüsü ise kimliği belirsiz bir kişinin hayvan hakkı savunucularına bıçak çektiğini belirtti.

Barınak görevlileri, gönüllülere bu zamana kadar gösterilmeyen arka tarafında “yasaklı ırklar var, giremezsiniz” denilerek engellemişti. Dün barınağa, görevlilerin engelleme çabalarına rağmen güçlükle giren hak savunucuları, söz konusu bölümde çok sayıda sokak hayvanının ağır koşullar altında hapsedildiğini tespit etti.

Yaşam savunucuları barınakta kedilere tarihi geçmiş mamalar yedirildiği, küçük köpeklerle büyük köpeklerin aynı alana konarak birbirlerine zarar vermesine neden olunduğunu, bazı hayvanların kötü koşullardan dolayı yaşamını yitirdiğini belirtti.

Yavrular ısınmak için ölü kedilerin üzerinde yatıyor

Barınaktaki kafeslerde birçok ölü kedi bulduklarını anlatan gönüllüler, hala yaşayan, özellikle yavru hayvanların sağlık durumlarının kötü olduğunu, bazılarının körleştiğini ve ısınmak için ölen kedilerin üzerinde yatar vaziyette olduğunu belirtti.

Barınak görevlilerinin şikayeti üzerine Hekimbaşı’na polis ekipleri ve zabıtalar gönderildi. Zabıtalar gönüllüleri dışarı çıkarmaya çalışsa da grup avukatlar gelmeden dışarı çıkmayacaklarını belirterek hayvanların yanında kalmaya devam etti ancak bir süre sonra kolluk kuvvetler zoruyla alandan uzaklaştırıldılar.

Barınaktaki vahşeti kayda alan Ümraniye Kent Savunması Sözcüsü Bulut Can Okuducu ise kimliği belirsiz bir kişinin yaşam hakkı savunucularına bıçak çektiğini belirterek o anları kayda aldı. Ayrıca zabıta biriminin de gözaltı yapmaya çalışıldığı aktarıldı.

’50-100 arası ölmüş kedi vardı’

Gerçek Gündem’e konuşan Okuducu, “Biz zaten belirli aralıklarla bu barınağa gidiyoruz. Arkadaşlarımız hayvanların öldüğünü fark ediyorlar. Bugün de yoğun bir kalabalıkla gidince toplu şekilde içeriye girdik. Kapılar açılınca içeride dehşet verici görüntüyle karşılaşıldı. Onlarca ölmüş kedi, onlarca ölmek üzere kedi ve köpek. 50-100 arası ölmüş kedi vardı.”

Hayvanseverlerin barınakta bir sahiplenme hareketi başlattığını belirten Okuducu şunları anlattı:

“Gönüllüler teker teker hayvanlara bakıp oradan çıkartmaya çalışıyorlar. Orada hayvan bırakmamaya çalışıyor. Daha çok kedi var burada. 3-5 köpeğin olacağı alana 20-30 köpek koyuyorlar. Çoğu hasta, zaten her yer pislik içinde. Buraya gittiğimizde elimizde ölen kedi oldu. Gönüllüler onları çıkartıyordu. Polisler, zabıtalar kenardaydı. Hayvan hakları savunucuları sahipleniyordu hayvanları. Sakin bir hava vardı. Bu sırada bir kişi gelip burayı provoke etti, bıçak çekti. Bu kişi daha sonra polisler tarafından oradan götürüldü. Bu sırada şikayetçi olanı da oradan götürdüler. Bıçak çeken de bıçak çekilen de götürüldü.”

Belediyenin veteriner hekimleri ise açıklama yapmayı reddetti.

Seren Serengil: Bu barınağı da boşaltacağız, sakın hayvanları yok etmeyin

Barınağa gidenler arasında yer alan şarkıcı Seren Serengil, “Üzgünüm pazar pazar yayınlamak durumunda kalıyorum ama biz bu barınakları gönüllülerle birlikte artık takibe aldık, almak zorundayız. Burası da Ümraniye Belediyesi, AKP’ye ait. Yine burada da katliam var. Bu barınağı da boşaltıyoruz. Sakın hayvanları yok etmeyin, hepsinin kaydı var. Yarın gelip alacağız. Tüm gruplar, gönüllüler yönlenelim…”

Hayvan hakları örgütlerinden ortak çağrı: Yasayı iptal edin, ölüm kamplarını kapatın

Yaşam için Yasa‘dan yapılan açıklamada; Ümraniye Ölüm Kampı/ Bugün

Hasta köpekler, ölü kediler… ‘Öldürmeyeceğiz, barınaklara alıp ömür boyu çok güzel bakacağız ‘ diyenlere gönderin.

Bugün Ümraniye, dün Gebze! Barınaklar ölüm kampıdır” denildi. 

HAYDİKO gönüllüleri, ziyaretin ardından şunları paylaştı:

“Bir çok hayvan ölmüş, bir çoğu can çekişiyor. Katliam Yasası ile sokaklardaki kedi ve köpeklerin toplanıp bakılacağı merhamet dolu barınaklarımız bunlar… İstanbul böyleyse Anadolu nasıl düşünmek lazım… Hukuki ve fiziki olarak elimizden geleni yapmak üzere harekete geçtik.

AYM yasanın iptali için daha ne olmasını bekliyor acaba?”

Hayvan hakları savunucusu Haysev Derneği adına yapılan paylaşımda da “Sıra kedilere mi geldi? Artık yeter! Bu yasa derhal AYM tarafından iptal edilmeli” denildi.

Barınak gerçeklerini defalarca dile getirdiklerini söyleyen CHP İstanbul Milletvekili Nimet Özdemir, “Gözler kör, kulaklar sağır, yürekler taş kesildi. Bu yasa iptal edilmeli” ifadelerini kullandı.

Görüntülerden önce Ümraniye Belediyesi: ‘Minik dostlarımızı’ çok seviyoruz!

AKP’li İsmet Yıldırım’ın yönettiği Ümraniye Belediyesi ise gönüllülerin Hekimbaşı Barınağı’ndan canlı yayın yaptığı sırada, ” Minik dostlarımızı çok seviyoruz. Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde Ümraniyeli çocuklarımızı, Hekimbaşı Hayvan Bakımevi’nde sahipsiz dostlarımızla buluşturduk.   Minik hayvanseverler, dostlarına daha iyi bir yaşam sunmanın yollarını öğrendi” paylaşımı yaptı. 

Görüntülerden sonra belediyeden dava tehditi

Görüntülerin ortaya çıkması üzerine bir açıklama daha yapan belediye, “izinsiz kayıt alındığını, barınağa girenler ve sosyal medyada hakaret edenler hakkında yasal işlem başlatılacağını” duyurdu:

“Hekimbaşı Sahipsiz Hayvan Bakımevimiz, haftanın 6 günü belirli saatlerde vatandaşlarımızın ziyaretine açıktır ve bu zaman dilimlerinde sahiplendirme çalışmalarımız devam etmektedir.

Bugün, merkezimize gelen bir grup, veteriner hekimimizin kendilerini bilgilendirme çabalarını dikkate almadan, tedavi altında olan hayvanlarımızın görüntülerini izinsiz kayda almış ve yanlış bir izlenim yaratmıştır. Bu görüntüler, hayvanlarımızın bakımsız olduğu gibi bir algı oluşturmak amacıyla, bağlamından koparılarak sosyal medyada paylaşılmıştır. Ancak, bu bilgi tamamen yanlıştır.

Bakımevimizde tedavi görmekte olan hayvanlarımız, sokaktan yaralı ve hasta halde getirilmiş olup, veteriner hekimlerimizin gözetiminde iyileşme süreçlerine devam etmektedir. Hayvanlarımızın bakımı ve sağlığı en yüksek standartlarda sürdürülmektedir.

Ayrıca, bakımevimize ait, etrafı telle çevrili hayvan gömü alanımız izinsiz bir şekilde kazılarak görüntülenmiş ve bu da farklı bir amaçla sosyal medyaya yansıtılmıştır. Bu tür eylemler, gerçek durumu çarpıtma niyeti taşıyan girişimlerdir.

Hekimbaşı Sahipsiz Hayvan Bakımevimiz, her zaman hayvanseverler ve ilgili derneklerle iş birliği içinde, sokak hayvanlarının rehabilitasyon süreçlerini titizlikle yürütmeye devam etmektedir. Merkezimize izinsiz giriş yapan kişiler hakkında yasal işlem başlatılacaktır. Yine sosyal medyada hakaret içeren ifadelerde bulunanlar hakkında da yasal işlem başlatılacaktır. Yanlış bilgilendirmelere karşı duyarlı olmanızı rica ediyor ve her zaman hayvanlarımızın iyiliği için büyük bir özenle çalıştığımızı vurgulamak istiyoruz.”

 

BİFED’de büyük ödül yerlilerin mücadelesini anlatan Twice Colonized’ın

Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) 11’inci defa Bozcaada’da düzenlendi. Festivalde, dünyanın farklı coğrafyalarındaki ekoloji sorunlarına eğilen belgeseller izleyici ile buluştu, farklı atölyeler düzenlendi.

100’ü aşkın ülkeden 500’e yakın belgeselin başvurduğu ve dört gün boyunca seçilen 35 etkileyici belgeselin gösterildiği festivalin kapanış töreninde ödüller sahiplerini buldu.

Ana Yarışma kategorisinde Fethi Kayaalp adına verilen abüyük ödül Danimarka-Kanada ortak yapımı, Lin Alluna‘nın yönettiği “Twice Colonized (İki Kez Sömürgeleştirilmiş)” filminin oldu.

Madam Melpo adına sunulan ikincilik ödülü ise Johan Grimonprez’in yönettiği “Soundtrack to a Coup d’Etat” kazandı.

Jüri, ödül alan filmlerin sömürgecilik üzerine yoğunlaşan belgeseller olduklarını ve karar vermekte zorlandıklarını dile getirdi. Ayrıca Lübnanlı jüri üyesi Simon El Habre’nin ülkesindeki savaş sebebiyle oylamaya online dahi katılamadığını, savaşın bir an evvel durmasını ve ateşkes çağrısını dile getirdi.

İlk kez mansiyon ve müzik ödülleri verildi

Bu yıl ana yarışma kategorisinde mansiyon ödülü de verildi. Mansiyon ödülünü Will Parrinello’nun yönettiği “Water for Life” kazandı. Ödül ve mansiyon ödülü kazananları jüri üyeleri Rûken Tekeş, Mafalda Ade, Katharina Weingartner ve Eleonara Isunza açıkladı.

Festivalin en önemli katılımcılarından biri olan fakat geçen sene yaşamını yitiren Naci Güçhan adına verilen öğrenci ödülünü ise Juliette Menthonnex’in “Tale of the Three Flames” isimli belgeseli kazandı. Kazananı jüri üyeleri Sonay Ban ve Mattia De Virgiliis açıkladı.

Bu sene ilk kez festivale dahil edilen İdil Schneider-Bulut Müzik ve Ses Ödülü’nü ise “I am the River, The River is Me” filmi kazandı. Ödülü, jüri üyeleri Can Azbazdar, Alper Maral ve Bruno Schneider sundu.

Açık Radyo ve Gebze’de katledilen hayvanlar unutulmadı

Bozcaada Halk Eğitim Merkezi’nde gerçekleşen kapanış törenine adalıların ilgisi yoğun oldu. Salonu tamamen dolduran Adalılar, karasal yayınına son verilen Açık Radyo ve Gebze Barınağı‘nda öldürülen hayvanların anıldığı Nigâr Mat’a sözlerine alkışlarıyla destek verdi.

Kapanış töreninde konuşma yapan Festival Başkanı ve aynı zamanda Bozcaada Belediye Başkanı Yahya Göztepe, “Ülkemizde radyoların sesinin kısılması, vahşi madencilik girişimleriyle coğrafyamızın tehdit edilmesi, hayvanlarla ilgili çıkartılan son yasa sonrasında birçok üzücü haberin art arda gelmesi umutsuzluğumuzu arttırsa da, umudu yeşertecek insanların var olduğunu bilmek umut verici” dedi.

Ödül töreninde konuşan Festival Yönetmeni Petra Holzer de, “Dünyayı değiştirmek, sevgi ve barışı geleceğimizin ana kaygısı haline getirmek için hep birlikte küçük adımlar… Artık savunuculara ihtiyacımızın olmadığı bir dünya; çünkü hepimiz savunmasızları, doğayı, hayvanları, zayıfları savunuyoruz” ifadelerini kullandı.

Festival Koordinatörü Ethem Özgüven ise şunları söyledi: “Festivallere gönderilen filmlerin büyük çoğunluğu üçüncü dünya ülkelerinin sorunlarıyla ilgili ve bu belgeselleri çeken yönetmenlerin çoğunluğu da birinci dünya ülkesinden. Kısacası acılarımızı bile sömürüyorlar.”

Festivale Türkiye’nin pek çok bölgesinden, Gökçeada ve Limni Adası‘ndan davetliler ve misafirler katıldı. Üçüncü ve son gün Gökçeada’dan direkt olarak Bozcaada’ya bir feribot seferi düzenlendi ve 200 dolayında öğrenci, öğretmen ile belediye yetkilileri festivale dahil oldu.

Ödül alan belgeseller neyi konu ediyor?

Fethi Kayaalp Büyük Ödülü

  • Birinci: Twice Colonized (İki Kez Sömürgeleştirilmiş), Lin Alluna, Danimarka-Kanada

(Belgesel, Aaju Peter’ın İniut halkının haklarını korumak, dilini ve kültürünü korumak için verdiği mücadeleyi konu ediniyor.)

  • İkinci: Soundtrack to a Coup d’Etat (Bir Darbenin Müziği), Johan Grimonprez, Belçika-Fransa-Hollanda

(Caz müzik ve dekolonizasyonun iç içe geçtiği bu belgeselde Abbey Lincoln ve Öax Roach’un BM Güvenlik Konseyi’ni bastığı Soğuk Savaş vakasını yeniden yazıyor.)

  • Mansiyon: Water for Life (Hayat İçin Su), Will Parrinello, Birleşik Devletler

(Belgesel, su hakları ve yerli halkların inançları yüzünden çıkan çatışmaları üç Latin Amerikalı liderin hayatları üzerinden inceliyor.)

  • Naci Güçhan Öğrenci Ödülü

Birinci: Tale of the Three Flames (Üç Alevin Öyküsü), Juliette Menthonnex, Portekiz-İsviçre-Macaristan-Belçika

(Bu belgeselde,insanlar ve orman arasındaki ilişki büyü, sömürü ve birlikte yaşam arasında gelerek yavaş yavaş açığa çıkıyor.)

  • İdil Schneider-Bulut Ses Ödülü:

Birinci: I am the River, The River is Me (Ben Nehirim, Nehir Benim), Tahuaroa Ohia-Ad Stopp, Hollanda-Norveç-Yeni Zelanda

(Belgesel, Yeni Zelanda’nın dünya tarafından tanınan ilk nehrinin mülkiyet, fayda ve özünü çıkarma açısından düşünmemize yol açıyor ve irdeliyor.)

 

 

‘İklim krizi Helena ve Milton kasırgalarında hasarı büyüttü, etkisi yıllarca sürecek’

İki hafta arayla ABD’nin Florida eyaletini vuran Milton ve Helene kasırgalarıyla ilgili yeni bir araştırmaya göre, her iki kasırganın yol açtığı hasarın neredeyse yarısının arkasında iklim değişikliği bulunuyor.

Araştırmacılar, eyaletteki kasırgalar dolayısıyla ortaya çıkan ekonomik kayıplara iklim değişikliğinin katkısını tahmin ederek, eylemsizliğin yıkıcı maliyetini ortaya koydu.

Imperial College London’daki araştırmacılar tarafından yapılan iki hızlı etki ilişkilendirme çalışması, öncelikle fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanan iklim değişikliğinin, “Sunshine State” olarak adlandırılan bölgedeki her iki kasırganın maliyetine milyarlarca dolar eklediğini ortaya koydu.

Çalışmalar, Paris Anlaşması eşiği olan 1,5°C’nin altındaki ısınmaya rağmen iklim değişikliğinin ekonomilere nasıl zarar verdiğinin altını çiziyor.

‘Her 1C’lik ısınmayla daha güçlü kasırgalar gelecek, daha fazla hasar olacak’

Londra Imperial College Grantham Enstitüsü – İklim Değişikliği ve Çevre Direktörü Profesör Ralf Toumi şunları söyledi:

“Artık elimizde iklim değişikliği konusunda eylemsizliğin maliyetinin çok yüksek olduğunu gösteren yeni araçlar var. Her bir derecelik ısınmayla birlikte Milton ve Helene kasırgaları gibi aşırı hava olayları daha güçlü hale gelecek ve daha fazla hasara yol açacaktır. Bu çalışma, iklim değişikliğinin önemli olmadığını ya da başa çıkılamayacak kadar pahalı olduğunu düşünen herkes için bir uyandırma çağrısı olmalıdır – dünyanın emisyonları azaltması ne kadar uzun sürerse, aşırı hava olayları da o kadar maliyetli hale gelecektir.”

İklim değişikliği olmasaydı?…

Meksika Körfezi’ndeki ılık deniz sıcaklıklarının etkisiyle hızla şiddetlenen Milton Kasırgası, Çarşamba akşamı Florida’nın Sarasota İlçesi’ndeki Siesta Key yakınlarında Kategori 3 kasırga olarak karaya ulaşmadan önce güç dalgalanmaları yaşadı.

Milton, Helene Kasırgası’nın Florida Big Bend’i vurmasından ve ABD’nin güneydoğusunu kasıp kavurarak en az 232 kişinin ölümüne yol açmasından sadece iki hafta sonra meydana geldi.

Araştırmacılar, insan kaynaklı iklim değişikliğinin kasırgaların yol açtığı ekonomik zararları nasıl etkilediğini anlamak için öncelikle kasırgaların güçlü rüzgârlarını inceledi. Imperial College Fırtına Modeli ‘ni (IRIS) kullanarak iklim değişikliğinin Helene’in karaya ulaştığı andaki rüzgar hızını yaklaşık 13 mil/saat ya da yüzde 11, Milton’ınkini ise yaklaşık 11 mil/saat ya da yüzde10 artırdığını belirlediler. Bu, iklim değişikiliğinin olmadığı bir dünyada, Katogori 3 olarak gerçekleşen Milton kasırgasının aslında daha zayıf olan Kategori 2 bir kasırga olarak karaya çıkacağı anlamına geliyor. 

Araştırmacılar daha sonra bu rüzgar hızı değişimini, daha önce yayınlanmış bir hasar fonksiyonunu ve maruz kalınan değere ilişkin verileri kullanarak Helene’nin neden olduğu ekonomik zararların yüzde 44’ünün ve Milton’ın neden olduğu ekonomik zararların yüzde 45’inin iklim değişikliğine atfedilebileceğini tahmin etti.

Buradan hareketle, iklim değişikliğinin Florida eyaletinde Helene ve Milton Kasırgaları ile bağlantılı olarak evler ve diğer binalar gibi varlıklara verilen doğrudan ekonomik zararların neredeyse yarısına neden olduğu tahmin ediliyor.

Bu bulgu, hava olaylarının yoğunluğundaki görünüşte küçük değişikliklerin zararlarda nasıl dramatik artışlara yol açabileceğini vurguluyor; NOAA’ya göre, kasırga yoğunluğundaki her kategori artışı, ABD’deki zararların yaklaşık dört kat artmasına neden oluyor.

Hasar fonksiyonu Florida’da beklenen kasırga kayıplarının basitleştirilmesi olduğundan, bir dizi faktör bulguya belirsizlik katarken araştırmacılar analizin kasırgaların gerçek maliyetini muhtemelen hafife aldığını çünkü kayıp üretkenlik ve kötüleşen sağlık sonuçları gibi uzun süreli ekonomik etkileri yakalamadığını söylüyor.

Araştırmacılar daha genel olarak, fosil yakıt emisyonlarının iklimi ısıtmasıyla birlikte aşırı hava koşullarının maliyetinin arttığını vurguluyor. Bu yıl yayınlanan bir çalışmaya göre, ısınmanın 3°C’ye ulaşması halinde, iklim etkileri gayrisafi yurtiçi hasılayı küresel olarak %10 oranında azaltabilir, ancak ısınma 1,5°C ile sınırlandırılırsa, kayıpların yaklaşık üçte ikisi önlenebilir.

‘Ekonomik etkiler yıllarca hissedilecek’

İklim değişikliğinin Florida’daki Helene ve Milton Kasırgaları üzerindeki etkisini araştıran hızlı analiz, Imperial College Fırtına Modelini (IRIS) geliştiren Imperial College London’dan Profesör Ralf Toumi ve Dr. Nathan Sparks tarafından gerçekleştirildi.

Bunlar, Grantham Enstitüsü tarafından küresel çapta meydana gelen aşırı hava olaylarının ekonomik zararlar ve can kayıpları gibi etkileri üzerine hızlı ilişkilendirme çalışmaları üretecek daha büyük bir girişimin parçası olarak yayınlanan ilk çalışmalar.

Imperial College London Fizik Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Sparks, kasırga rüzgarlarındaki küçük değişikliklerin bile hasarlarda büyük artışlara neden olabileceğini kaydetti:

“İşte bu nedenle bu tür etki ilişkilendirme çalışmaları çok önemlidir – insanların iklim değişikliğinin halihazırda büyük bir yıkıcı etkiye sahip olduğunu anlamalarına yardımcı olurlar.”

Grantham Enstitüsü – İklim Değişikliği ve Çevre, Imperial College London Araştırma Görevlisi Dr. Emily Theokritoff da şu değerlendirmeyi yaptı: :

“İklim değişikliğinin zararlara doğrudan katkısının tahmini, Florida’nın Helene ve Milton Kasırgaları için ne kadar ödeyeceğinin sadece küçük bir görüntüsüdür. Verimlilik kaybından sağlık sistemlerinin zorlanmasına ve hasar gören altyapıya kadar, ekonomik etkiler yıllarca hissedilecek.”

Imperial College London’da World Weather Attribution‘ın kurucularından Dr. Friederike Otto ise iklim değişikliğinin nedeniyle neredeyse herkesi daha da yoksullaştırdığını vurguladı:

“Bu analiz, fosil yakıtları yakmayı durdurmadaki başarısızlığımızın şimdiden inanılmaz ekonomik kayıplara yol açtığını açıkça gösteriyor. “Etki ilişkilendirmesi hala genç ve gelişmekte olan bir araştırma alanıdır, ancak iklim değişikliğinin neden olduğu ekonomik kayıpların daha iyi tahmin edilmesine şiddetle ihtiyaç vardır – bu tahminler insanların iklim değişikliğiyle mücadelenin önemini anlamalarına yardımcı olacak ve büyük karbon kirleticilerini sorumlu tutmanın yolunu açacaktır.”

‘Erkeklikle’ zehirlenmiş erkeklere bir arınma kılavuzu- Kürşad Kızıltuğ

Bebek, çocuk, hayvan, yetişkin kadınlar ve egemen erkeklik kalıplarından farklılaşan (normatiflik-dışı) tüm erkeklere yönelik erkeklerin cana kasteden saldırılarının ardı arkası kesilmiyor. Çoğu zaman ölümle sonuçlanan, bir cins kırım halini almış, yaygın bir kadın nefretiyle ilerleyen bu erkek şiddeti olaylarının giderek yaygınlaşmasında elbette öncelikli olarak cezasızlık en acil sorun olarak duruyor ve bütün toplumsal tepkinin de odaklandığı nokta burası. Bu olayların sebeplerini anlamaya çalışmak ise faillerin kişiliklerine odaklanmış bireysel açıklamaların konforunu bir yana bırakmamızı gerektiriyor.

Cezasızlık, cesaretlendirici yayın içerikleri, siyasal iktidarın sayılamayacak kadar çok yanlış siyasi uygulamaları ve demagojik söylemleri, milliyetçilik yüklemesi, yabancı düşmanlığı, gündelik hayatın dinselleştirilmesi, muhafazakârlık baskısı, porno endüstrisi, kitle kültüründeki berbat erkeklik temsilleri ve daha nice başlık sayılabilir sebepler arasında.

Fail herkes; o an, şu an

Çözüm hiç de öyle hazır reçetelerle ya da ateşli sloganlarla ulaşılabilecek gibi değil. İnfial yaratan her vahim erkek şiddeti olayından sonra genç kuşakta bu konulara ilişkin farkındalık artıran bir kolektif eylem dinamizmi ortaya çıkıyor. Bu kez uzun zaman sonra liseli gençlerin tepkilerini örgütlediğini görüyoruz. Bu dinamizmin, olağan kabul edilen cinsiyet rol ve pratiklerini eleştirel gözle ele alma yönünde etkisi olacağını tahmin edebiliriz.

Bu tür toplumsal hareketlerden sonra umabileceğimiz en iyimser sonuç kısa vadede, kolluk güçlerinin gerekli durumlarda daha aktif şekilde harekete geçmesi, yasalarda değişim, yargının erkek şiddetine karşı daha etkili tutum alması, medyanın bu konuları daha özenli şekilde ele alması ve sosyal medya üzerinden yürüyen saldırganlıkların denetimi gibi taleplerin karşılık bulması. Bu tür yaptırımlarla kısa vadee bir dereceye kadar önemli etkiler sağlanabilir. Ancak gerçekçi bir yaklaşımla, önemli olan uzun vadede toplumsal değerlerdeki kökten değişime yönelik sürekli bir kolektif eğilimin ortaya çıkması.

Böyle bir değişimi başlatmak için de yol gösterecek, örnek olacak bir özne, baş rol oyuncusu, öncü güç, asli fail aramaya ya da bir toplumsal cinsiyet devrimi uğrağı beklemeye gerek yok. Fail herkes. O an şu an. Senden bana, benden sana akacak, her an sürekli pratiklerle geliştirilecek bitimsiz bir özgürleşme arayışı. Bu değişim kapsayıcı, öğretici sonuç alıcı pratiklerle ve sabırla hareket etmeyi ve erkek(lik)leri dönüştürmeyi gerektiriyor. Bu değişime erkek(lik)leri biçimlendiren otoriter zihniyeti; güce tapmayı ve boyun eğmeyi; kendi imgesine aşık ve tatminsiz eril güçsüzlüğü; duygu yoksunluğunu; dürtüselliği; empati yetisinin gelişmediği bencillik ve benmerkezciliği; özbakım sorumluluğunu üstlenme yetersizliğini; ortak yaşamı eşitlikçi şekilde sürdürme isteksizliğini; başkalarının bakım ve duygusal ihtiyaçlarına yönelik sorumsuzluğu; başkasının emeğini sömürme konusunda aymazlık ve çıkarcılığı; mülkiyetçi dayatmacılığı; kaç yaşına gelirse gelsin kendinden hoşnutsuz hasis bir ergen olma halini; öfke ve duygu yönetme yetersizliğini dönüştürmeyi gerektiriyor. Kadınların emeğini ve bedenlerini sömürmeyi doğallaştırılmayı bırakıp erkeklerin kendi yaşamının öznesi olmalarını, başkalarıyla eşitlenmelerini, ayrıcalıklıymış gibi yaşamayı bırakmayı, küçülmeyi gerektiriyor.

Özellikle anne-babaların ve sonra da eğitimcilerin (erkek) çocukları yetiştirme biçimlerinde cinsiyet ayrımcı rolleri dönüştürmesi yaşamsal önemde; bu hep söylenir, doğru da.

Daha ivedi olan ise erkeklerin erkekleri değiştirmeye çaba sarf etmeleri ve kendilerini böyle bir değişimin doğal öznesi olarak görmeleri. Bu değişim, uzun bir entelektüel hazırlık ya da erkeklikler üzerine odaklanmış bir uzman söylemini kavramış bilinçli aktivistler olmayı gerektirmiyor. Her ne kadar ileri düzeyde kültürel analizler ve sosyal bilimsel araştırmalar cinsiyet rollerinin nasıl inşa olduğunun analizlerini yapmakta çok yol alsa da bu tür çalışmalar genellikle akademi içerisinde kısıtlı bir çevrede kalmaya devam ediyor. Hem politik alanda hem de popüler kültürde etki yaratacak şekilde yaygınlaşmıyor. Bu konuda oldukça çok sayıda kültürel inceleme sayılabilir. Ancak bu çalışmaların hiçbirisi pratik bir dönüşüm sürecine eşlik edecek bir yol yordam geliştiremiyor.

‘Maskülinizm’i değiştirecek olanlar bizatihi erkekler

Maskülinizmi (erkekçilik) değiştirecek olan ne akademik çalışmalar ne politik kadınlar ne de cinsiyet rollerini “aşmış” varsayılan aktivist erkekler. Maskülinizmi değiştirecek olan maskülinizmin tüm insani deformasyonlarından şu ya da bu derecede etkilenmiş, zarar görmüş ve tahripkâr etkilerinden kurtulmak isteyecek erkeklerin kendileri. Gerçekte maskülinizmden görmemiş tek bir erkek bile olmadığını varsayabiliriz. Maskülinizm erkekler için hiç de biyolojik erkekliğin doğası gereği ortaya çıkan bir yatkınlık değil. Eşitsiz ve baskıcı toplumsal ilişkilerin ürettiği, erkek bireyi sömürgen bir varoluşa indirgeyen bir deli gömleği, bir kafes. Maskülinizm, toplumdaki bütün eşitsizlik biçimlerinin gramerini kendinde toplayan yoğunlaştırılmış biz öznellik biçimi. Bu kafesi kırmak ve bir özgürleşme süreci yaşamak ise kolektif mücadelelerin eşlik ettiği, ancak bundan çok daha derin ve uzun vadeli, bireysel olarak hayat boyu devam edebilecek bir içsel dönüşüm çabasından geçiyor.

Maskülinizm, öz-farkındalık süreciyle dönüştürebilecek bir varolma, düşünme ve davranma dizisi. Bu dönüşümün sağlayacağı özgürleşme, içsel zayıflığın üstesinden gelme, duygularını tanıma ve ifade edebilme yetisi kazanma, sevme kapasitesindeki artış, şefkatin dönüştürücü ve doğurgan gücünü keşfetme ve yaşam sevinci ise maskülinizmden özgürleşme çabasının en büyük kazanımı. Bu konuda en çok da erkeklerden erkeklere deneyim aktarımı, etkin bireysel müdahale ve olumlu davranış değişikliğini destekleyen dönüştürücü yaklaşımlar sonuç verecektir.

Sinema oyuncusu, yönetmen ve yapımcı Justin Baldoni’nin kendi dönüşüm ve farkındalık sürecini anlattığı “Erkeklik’le Zehirlenmiş Erkek – Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu” maskülinizmden uzaklaşmanın pratik ve bireysel yönüne ilişkin yazılmış bugüne kadar gördüğüm en yararlı kitaplardan biri. Akademik incelemelerin mantığı dışına çıkıp erkeklerin kendilerini dönüştürmelerinde ufuk açan, yol gösterici başka çalışmalar yapıldı. Akla ilk gelen en iyi örnekler arasında Lynn Segal’inAğır Çekim” ve bell hooks’un “Değişme İsteği Erkekler, Erkeklik Ve Sevgi” ve Tayfun Atay’ın bu konudaki kıymetli yazılarını (“’Erkeklik’ en çok erkeği ezer.” – Çin İşi Japon İşi” – İletişim Yayınları) örnek verebiliriz.

Baldoni’nin kitabının özgünlüğü şurada: Bir akademik kültürel inceleme, erkeklik incelemeleri literatürü çalışması değil. İnceleme nesnesi bizzat kendisi. Tümüyle bireysel bir hikâyenin diğer erkeklere de yol açması umuduyla, derinlemesine eleştirel olmakla birlikte son derece yapıcı bir rehber kitap olmasında. Baldoni sonu gelmez bir “yeterince erkek olma” endişesinin biçimlendirdiği kendi erkekliğini bir kriz olarak yaşadığı noktadan sonra reddetme ve dönüşüm sürecine girmiş. Erkeklerin her konuda en ideal erkek olma zorlantısından çıkmak için ne tür süreçlerden geçebileceği konusunda oldukça uyanık, dönüştürücü, ikna edici bir dili var. Aynı zamanda güçlü bir entelektüel arka planla erkeklik incelemelerinden de yararlanmış ve bunları pratik içgörülere dönüştürmüş.

Genç erkeklerin ve erkek çocukların yetişmesinde sorumluluk alan yetişkinlerin Baldoni’nin kitabı gibi kitaplar ve benzer mantıktaki dönüştürücü yazıları okuması, başka erkeklere tavsiye ederek bu konuda içgörü kazanma gayretini yayması hiç hafife alınmaması gereken bir dönüşüm sürecine katkıda bulunacaktır. Kadınların güçlenmesine paralel gelişen tepkisel yeniden maskülinizme dönüş arayışlarının çürümüş bir kolektif kimlik yaratmaya başladığı, internet ve sosyal medya mecralarının ve “alternatif sağ” da denilen hareketlerin bu kimliği özellikle çok genç erkekler arasında yaygınlaştırdığı günümüzde genç erkekler için toksik maskülinizm karşıtı pratiklerin örneklenmesi hayati önemde. Baldoni bu sağ kültürün merkezinden, incel ve alternatif sağın kaynağı olan ABD’den ve popüler kültürde dayatılan erkeklik imgelerinin orta yerinden ayrıntılı şekilde işliyor kendi deneyimini.

Maskülinizmi yerinden edecek her yaşantı kendi özgün örneğini, kurucu rol modelini geliştirebilir, kalıcı davranış değişikliğini destekleyip yeni toksik eril olmayan davranışların serpilmesini besleyebilir. Burada önemli olan haklı olarak felaket algısıyla yaklaştığımız artık kabul edilemez erkek şiddeti olaylarının aynı zamanda radikal bir özgürleşme ufkunun da işareti olarak okunabileceği bir kavrayış değişikliğine yönelmek. Bunu yalnızca yasaların ve güvenlik güçlerinin çözebileceği bir toplumsal olgu olarak görmek yerine sorunun gündelik hayatı kuşattığını kavramak. Bu infialler ve kolektif öfkeyi, toplumsal hayatı ve erkeklikleri dönüştürücü sürekli bir müdahalelerle dönüştürmek. Maksimalist bir acelecilikle değil gerçekçi bir radikalizmle baktığımızda değişimin olanaklarının gündelik yaşamın içinde gömülü olduğunu görebiliriz.

Künye

“Erkeklik”le Zehirlenmiş Erkek: Toksik Masküliniteden Arınma Kılavuzu

Yazar: Justin Baldoni

Çeviren: Duygu Bolat

Yayınevi: Okuyanus/ 2023

Radikalizm ve uzlaşmacılık arasında

[email protected]

Son bir-kaç haftadır kent yoksullarının aylık bütçelerini en çok olumsuz etkileyen gıda/ beslenme, konut/ kira ve ulaşım harcamaları üzerinde duruyoruz. Ancak yazdığım bu üç (aslında konut iki yazı olduğu için dört) yazı, türdeş nitelikte değil.

Bu yazıların bir toplam oluşturamamasının temel nedeni, “peki ne olacak/ ne yapabiliriz?” sorusunu yanıtlamak bakımından yaklaşımın içerdiği farklarla ilgili.

Kentteki yoksulların bugün içinde bulunduğu adaletsiz ve acı verici konumun değişmesi veya radikal bir biçimde iyileşebilmesi ya da yoksulluğun bu güçlüklerle ilgili çemberini biraz kırabilmesi bakımından belki iki temel bakış açısı söz konusu olabilir:

  • Yoksulların ya da yoksulluğun içindeki en önemli kategori olan emekçi kesimin kendi geleceğiyle ilgili bakışı, haklarını aramak ve elde etmek üzere (bugün grevdeki, direnişteki ya da protesto içindeki kesimlerin yaptığı gibi), gelecekleriyle ilgili kendi sözlerini söylemek ve hak temelli bir kazınım sağlayabilmek için mücadele içine girmesi veya
  • Sistemin işlemekte olan kurumlarının (iktidarla aynı politik-ideolojik yaklaşımı paylaşsın veya paylaşmasın), yoksulluğun her an çektirdiği acıların bir kısmını, kısmen de olsa hemen hafifletebilecek bazı palyatif destekler sağlamasını beklemesi.

Konut yazıları (Engels ile başladığı için belki) birinci yaklaşıma, ulaşım yazısı tam olarak ikinci yaklaşıma ve gıda-beslenme yazısı da belki her iki yaklaşıma da yakın sayılabilecek öneriler taşıyordu.

Bu iki bakış açısının anlamı üzerinde biraz tartışmak yararlı olabilir.

Birinci yaklaşım için köktenci ve çözüm bakımından daha net, sürdürülebilirlik bakımından da daha kalıcı diyebiliriz. Ancak bu kesin kazanımın sağlanıp-sağlanamayacağı ve eğer sağlanacaksa bile ne zaman sağlanacağı konusu belirsizdir. Kazanım güçlü ve büyük olmakla birlikte, onu elde edecek kitlelerin kararlı/ güçlü ve iktidarın-sermaye sınıfının zorbalıklarına karşı dirençli, ayrıca ideolojik olarak da oldukça donanımlı olması gerekir. Mücadeleyi göze alırken belki yakın bir gelecekte hak kazanımlarını sağlayamasa da büyük ideal (veya kazanım) için mücadele sırasında güçlükler yaşayabileceği düşüncesini de içselleştirmiş olması beklenir.

İkinci yaklaşımda ise, yoksullar her an açlıkla, kötü konut koşullarıyla, çok sınırlandırılmış bir yaşamla baş-başadır. Her gün çocuğunu okula gönderirken, işe giderken, işten atılma tehdidi ile karşılaşırken, sağlıkla ilgili sorunlarında çaresizken ve kirletilmiş bir çevrede çöküntüye uğramış veya uğramakta olan ruh halinde yaşarken, yeteri kadar aydınlanma/ ısınma veya hijyen koşullarına ulaşamazken büyük bir çaresizlik veya zorluklar sarmalı içindedir. Üstelik yeni kuşaklar da bu kötümserlik ve acımasızlık, hatta şiddet ortamında yetişmektedir.

Bu durumda, gelecekteki “iyi günleri” beklemeden yılgınlığa uğramış ve bir anlamda çökertilmiş veya köleleştirilmiş bu grupları hemen başarısızlığa uğramış başkasından/ kurtarıcıdan gelecek destekleri bekleyen durumdan uzaklaştırmak, küçük desteklerle, insanlık onuruna daha yakın ve belki geleceğinin kararlarını yeniden düşleyebilecek bir güce/ umuda yaklaştırmak diğer (politik-ideolojik) görüş açısıdır.

Yoksulluğu ve yoksunluğu ‘sorumlusu olmayan’dan çözmesini istemek

Bu yaklaşımların politik dünyada birincisinin karşılığı için kabaca sosyalizm veya genellikle sol olduğu, ikincisinin de sosyal demokrasi veya genellikle kapitalizm içinde restore edici (ancak laik) yaklaşım türünde olduğu söylenebilir. Ancak her iki yaklaşım da hiçbir zaman katı sınırlar içinde durmadıklarından bazı tarihsel momentlerde birbirlerine daha yakın ve iç-içe bazen de oldukça uzak ve hasım konumlarda olabilirler.

Durumu biraz daha netleştirmek için ulaşım konusundaki önerilere geri dönelim. Bu köşede, kentlerde kamusal/ raylı ulaşım türlerinin geliştirilmesi, bu ulaşımların giderek ücretsiz ulaşıma doğru geliştirilmesi araştırmalarının yapılması vb. türünde önerilere oldukça sık rastlamış olduğunuzu anımsıyorsunuzdur. Aktarma konusunda kesilen ilk biletin, metropolün durumuna göre, yaklaşık 90 veya 120 dakika boyunca yeni bir ücret ödemeden bütün bağlantılı yolculuklarda geçerli olabilmesi çağrısı yapılıyordu.

Bir-kaç gün önce yayımlanan Eleman.net’in düzenlediği ankete göre, katılımcıların yüzde 76’sı geçen yıla oranla yol harcamalarının yüzde 50 arttığını bildirmişti. Anketin belki en önemli sonuçlarından biri, kamusal kentsel ulaşımın geliştirilmesi isteği belirtiliyordu (07.10.2024, Birgün).

Aktarma önerisi bir bakıma sorunu enflasyoncu politikaların da enflasyona karşı politikaların da derin yoksulluğu yaratan diğer ekonomik kararların da sorumlusu olmayan sosyal demokrat belediyelerin çözmesini istemek anlamına geliyor. Kentlilere yaşatılan bu eziyeti  metropol belediyelerin kendi çok kıt kaynaklarından ayıracakları paylarla azaltmaya çalışması öneriliyor.

Yoksulluğu asıl yaratan ve yoksulların cebinden alarak sermaye sınıfını güçlendirmeye çalışan iktidarı zorlamayan bu öneri, bir bakıma sosyal demokrat belediyelerin kendi programını uygulamasın güçleştirmek ve başarısızlığa yönlendirmek, ayrıca kitlelerin sert direnişe/ karşı hamleye hazırlanma potansiyellerini de törpülemek biçiminde de yorumlanabilir.

İkinci yaklaşımın bütün olumsuzluklarını taşıyan bu öneri ne kadar doğru ve hakça olabilir? Bununla birlikte yukarıda anılan her iki yaklaşımın pozitif yönlerinden yararlanarak ve kent yoksullarının bugün içinde bulunduğu durumu dikkate alarak, “yeni bir öneri geliştiremez miyiz?” sorusu hala önümüzde duruyor. Önerinin olumlu ve olumsuz etkilerinin/ sonuçlarının neler olabileceğini de öngörebiliyoruz.

Bu durumda, iki yaklaşımın da olumsuzluklarını azaltabilecek yeni bir politik öneri geliştirebilir miyiz? Bu politika, yerel kamu yönetimlerinin kent toplumuyla gerçekten demokratik bir ilişki içinde, iki tarafın da olanaklarını ve darboğazlarını karşılıklı olarak görüşüp-tartıştıkları bir süreç biçiminde düşünülebilir mi? Önerinin ve politikanın doğru biçimlendirilmesi, bu köşede çokça tartıştığımız katılımcı demokratik süreçlerle/ toplumun yoksul kesimleriyle iç-içe çalışmayı içeren bir yaklaşımla sağlanamaz mı?

Temel sorunlarda katılımcı demokrasinin rolü

Eğer sosyal demokrat veya başka bir politika izleyen belediyeler ulaşımın ucuzlatılması, gıdanın daha taze ve doğrudan tüketiciye sunulması, kiralık ev inşası gibi programlar geliştirmek istiyorlarsa bu projeleri asla “teknik” olarak ve kendi kurumlarının uzmanlarıyla yapmamalı. Bu projelerin uygulanmasını “yukarıdan” gerçekleştirir, bir anlamda kurtarıcı/ baba/ yoksul dostu gibi bir imgeyle ve temsili bürokratik demokrasi aracılığıyla yaparsa, bu tam olarak yoksulların nesneleştirilmesi ve aşağılanması anlamına gelecektir. Oysa önerilecek politika yoksulların bugünkü sorunlarını çözerken kendileri ve çocukları için direnebilme kapasitesini geliştirmeli ve gelecekte özgür ve hak arayışında etkin bir demokratik grup haline gelmelerini de sağlayacak nitelikte olmalıdır.

Yoksulların en temel sorunlarıyla ilgili konularda belediyeler, temsili/ bürokratik-teknokratik olmayan katılımcı ve demokratik bir yaklaşımı gerçekleştirmeyi başarabilirlerse, o zaman hem bugünkü çıkmazını belediyelerin kaynaklarının elverdiği ölçüde kırılacak hem de gelecekte daha gürbüz ve kişilikli emekçi gruplarının oluşmasını destekleyebilecektir. Çözümlerin tam yeterli olamaması durumunda da (özellikle kiralık konutta) emekçi kesimler nedenin iktidarın belediyeleri baltalamasından kaynaklandığını görecektir.

*

Yazdıklarım, “kağıt üstünde” yeni bir yol önermiş olduğumu düşündürebilir ama uygulamaya geçmenin önündeki engelleri/ güçlükleri de bilmiyor değilim.

Gerçek demokrasiyi inşa etme arayışlarını, güncel ve en önemli sorunları çözerken inşa etmeye kalkmak riskli de olabilir. Bununla birlikte belki daha basitleştirilmiş, hatta “sulandırılmış” formattaki düşüncelerden başlayarak bu konuları biraz daha fazla tartışmak, fena mı olur?

 

 

 

[Bir şarkının hikayesi] Shine On You Crazy Diamond/ Pink Floyd

5 Haziran 1975 günü Abbey Road stüdyosunda bulunanlar, tarihi ve bir o kadar da duygusal bir olaya tanıklık edeceklerini tahmin edemezdi. O gün, Pink Floyd grubunun üyeleri dokuzuncu stüdyo albümlerinin tematik şarkısı Shine On You Crazy Diamond”ın vokal kayıtları için Abbey Road stüdyolarına gelmişti.

Roger Waters ve David Gilmour kayıt masasında çalışırken odaya sessizce giren ve bir kenarda oturup onları izleyen kişiyi fark etmemişti. Stüdyoya sonradan gelen Richard Wright, garip davranışlar sergileyen bu kişinin kim olduğunu öğrenmek istemişti ama sanki hiç kimse onu tanımıyordu. Aradan bir süre geçtikten sonra bu esrarengiz kişinin, kazınmış saçları ve kilolu haliyle geçmişteki karizmatik görüntüsünden oldukça farklı bir görüntü sergileyen eski grup arkadaşları, Syd Barrett olduğunu anladılar.

Yıllardır görmediği eski grup arkadaşlarını ziyaret etmek için tam da kendisine ithafen yazılan bir şarkının vokal kayıtlarının yapıldığı günü seçmesi, kaderin bir cilvesi olsa gerekti. Olaya tanıklık edenler, Roger Waters’ın çocukluk arkadaşını tanıyınca göz yaşlarını tutamadığına şahit olmuşlardı. Şarkı hakkında fikri sorulduğunda, “biraz eski” bulduğunu söyleyen Syd Barrett, bir süre sonra geldiği gibi sessizce stüdyoyu terk etmişti.

Abbey Road Stüdyoları’ndaki kayıt sırasında Roger Waters ve Syd Barret.

Paralel evrendeki kayıp ruha veda

1965 yılında, Roger Waters ve Nick Masson tarafından kurulan T-Set grubu kısa bir süre sonra dağılmıştı. Waters, eski okul arkadaşı Syd Barrett’ı yeni kuracakları gruba davet etti. Richard Wright’ın da katılımıyla kurdukları gruba, iki caz gitaristi Pink Anderson ve Floyd Council’in ilk isimlerinden oluşan “Pink Floyd “adını verdiler.

1967 yılında yayınladıkları ilk albümleri The Piper at The Gates of Dawndaki şarkıların tamamını Syd Barrett yazmış ve seslendirmişti. Grup, “psychedelic rock” tarzındaki bu albümlerini Abbey Road stüdyolarında kaydederken, aynı günlerde ve  aynı stüdyoda The Beatles ünlü albümleri “Sgt.Pepper’s Lonely Hearts Club Bandi kaydediyordu. Pink Floyd’un o dönemdeki menajeri Pete Jenner’in şu sözleri müzik tarihine kayıt düşmeye değer: “The Beatles’ın kayıtlar sırasında bizden bir şeyler kopyaladığına emindim, bizim de koridorlarda onların stüdyosundan gelen sesleri kopyaladığımız gibi…”

Albüm, İngiltere listelerinde altıncı sıraya kadar çıkmıştı. Elbette liste başını The Beatles’ın “Sgt.Pepper’s Lonely Hearts Club Band”i işgal ediyordu. Uluslararası bir üne kavuşmak için birkaç yıl daha beklemeleri gerekecekti.

Başlangıçta grubun tüm şarkılarını yazan ve doğal lideri konumundaki Syd Barrett, uyuşturucu kullanmaya başlamıştı. Ünlü gitarist, aşırı doz LSD kullanımı sonrasında, gerçeklikten uzak bir paralel evrende yaşıyor gibiydi ve çoğunlukla nerede olduğunun farkında değildi. Bazen tüm konser boyunca tek bir nota çalıyor ya da gitarının akorunu bozuyordu. Grup onun eksikliğini tamamlamak için yeni bir gitarist ile anlaştı. David Gilmour’un hem gitarist hem de besteci olarak gruba katılımı Pink Floyd’u yeni bir seviyeye taşıyacaktı. Syd Barrett ile vedalaşmak ise artık onlar için kaçınılmaz olmuştu.

1969 ve 1973 yılları arasında tamamen deneysel albümler çıkaran grup,1972-1973 yılları arasında Abbey Road stüdyolarında, ses mühendisi Alan Parsons’ın katkısı ile 8.stüdyo albümleri, The Dark Side of The Moonu kaydetmiş ve kimi yorumculara göre de müzik dünyasını sonsuza kadar değiştirmişti. Tüm zamanların en çok satan üçüncü albümü olan “The Dark Side of The Moon”, gruba büyük bir şöhret sağlamıştı.

Parılda çılgın elmas

Böylesi başarılı bir albümden sonra tekrar stüdyoya girmek konusunda oldukça isteksiz olan grup üyeleri, 1975 yılının ocak ayında, dokuzuncu albümleri için stüdyoya girdiler. David Gilmour’un kendi ifadesiyle “La minör akorunda gezinirken kazayla bulduğu” 4 notalı bir motif, albümün tematik şarkısı için Roger Waters’a ilham kaynağı olmuştu.

Waters, Gilmour’un yazdığı 4 notalı gitar motifinin “Syd’ın kaybolmasıyla ilgili bir tür “tanımlanamaz ve kaçınılmaz” melankoliyi özetlediğini söylemişti. Sanatçı, şarkı sözlerinde Syd’in yeteneğine olan hayranlığını ifade ederken bir yandan da onun bu dünyadan soyutlanışını anlatıyor ve yol arkadaşını kaybetmiş olmanın üzüntüsünü dile getiriyordu.

 

“Hatırla genç olduğun günleri, hani güneş gibi parladığın
Parılda Çılgın Elmas”

Artık gözlerinde gökyüzündeki kara delikler gibi bir boşluk var.
Parılda Çılgın Elmas”

David Gilmour, şarkıyı 20 dakikalık bir single olarak yayınlamak istese de, Waters şarkıyı iki bölüm halinde, albümün açılış ve kapanış parçaları olarak yayınlama konusunda grup arkadaşlarını ikna etmişti. “Yokluk” temasını işleyen albümde Syd Barrett’dan esinlenerek yazılan tek şarkı “Shine On You Crazy Diamond” değildi.

David Gilmour ve Roger Waters’ın beraber tamamladıkları ender şarkılardan biri olan “Wish You Were Here”, “Hayattan kopuş duygusu” ile ilgiliydi ve ilham kaynağı da şizofreni ile mücadele eden Syd Barrett idi.

“Shine on You Crazy Diamond”, ışıltısı ve yeteneği ile kuruluş yıllarında Pink Floyd’un sesi olan ve küresel başarıya giden yolda, müziği ile onlara rehberlik eden olağanüstü bir yeteneğe, benzersiz bir övgü olmuştu. Bugün 78 yaşında olan David Gilmour en sevdiği Pink Floyd şarkıları arasında “Shine”ı birinci sıraya koyuyor.

20 Milyon kopya satan “Wish you Were Here” albümü, Rolling Stone dergisi tarafından tüm zamanların en iyi 500 albümü arasında gösteriliyor.

Shine, You ve Diamond kelimelerinin baş harflerinin, talihsiz gitaristin ismini oluşturduğunu da bir not olarak belirtelim.

Kaynakça

  • Benitez Tina E., The Story Behind Pink Floyd’s Bookending Opus to Syd Barrett: “Shine On You Crazy Diamond”, 13.05.2023
  • Cohen H., Pink Floyd’s ‘Shine On You Crazy Diamond’ Fetes Ex-Band Member, 25.03.2023
  • Tomkins J., Story Behind The Song -Shine on You Crazy Diamond, You Tube
  • Wikipedia, Pink Floyd, The Piper at The Gates of Dawn, Shine on You Crazy Diamond,