Ana Sayfa Blog Sayfa 2007

Ege’de biyogaz oyunları

Ege Bölgesi’nde son birkaç yıldır çok sayıda biyogaz enerji santrali, üstelik Çevresel Etki Değerlendirme Raporu (ÇED) hazırlanmasına bile gerek duyulmadan kuruluyor. Belediyelerden özel sektöre kadar pek çok kuruluş Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Enerji Verimliliği ve Çevre Dairesi’nin desteğini de alarak; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı il örgütlerinin verdiği ‘ÇED gerekli değildir’ kararıyla biyogaz tesisleri yapmaya ve bu tesislerde elektrik üretimine başladı. Özellikle belediyeler biyogaz tesisi yapma politikalarını ‘çöpten elektrik elde ediyoruz’ diyerek topluma sunuyor. Ancak genellikle toplum tarafından pek tepki çekmeyen bu tesisler, kurulmak istenen bölgelerde yaşayan insanların yaşam alanlarında yaratabileceği çevre ve sağlık sorunları nedeniyle direnişlere neden oluyor. Hatta yöre halkının yasal hakları olan karşı duruşları Manisa’nın Salihli ilçesi Çapaklı Mahallesi’nde de görüldüğü gibi güvenlik güçlerinin sert müdahalelerine kadar giden çatışmalara bile yol açabiliyor.

‘Yenilenebilir kaynaklar’ arasında

Peki, biyogaz nedir? Organik bazlı tarım ve kentsel atıkların oksijensiz ortamda (anaeorobik) fermantasyonu sonucu ortaya çıkan renksiz – kokusuz, havadan hafif, parlak mavi bir alevle yanan ve bileşimininde yaklaşık; % 40-70 metan, % 30-60 karbondioksit, % 0-3 hidrojen sülfür ile çok az miktarda azot ve hidrojen bulunan bir gaz karışımının genel adı; biyogaz… 1 m3 biyogazın sağladığı ısı miktarı 4700-5700 kcal/m³ civarında… 1 m³ biyogaz; 4,70 kWh elektrik enerjisi eşdeğerinde; bu nedenle de elektrik üretiminde son yıllarda artan bir oranda kullanılıyor. Biyogazın üretiminde kullanılan başlıca organik atık veya artıklar ise hayvansal ve bitkisel atıklarla, organik içerikli kentsel ve endüstriyel atıklar…

Organik içerikli kentsel ve endüstriyel atıkların içinde kanalizasyon ve dip çamurları, kağıt, sanayi ve gıda sanayi atıkları, çözünmüş organik madde derişimi yüksek endüstriyel ve evsel atık sular da yer alıyor. Biyogazdan elektrik üretimi, yenilenebilir enerji kaynakları içinde sınıflandırılıyor. Çevre mühendisleri ve onların meslek örgütlerine ve bazı akademisyenlere göre biyogaz tesislerinin kurulması günümüzde bir zorunluluk. Biyogaz teknolojisinin tüm dünyada kullanıldığına ve organik kökenli atık/artık maddelerden hem enerji elde edilmesine hem de atıkların gübre olarak toprağa kazandırılmasına imkân verildiğine dikkat çekiyorlar. Üstelik bu tesisler çok tehlikeli bir sera gazı olan metanı da yok ediyor.  

Harmandalı Biyogaz Tesisi.

O zaman Salihli’nin Çapaklı köyünde güvenlik güçlerinin böyle bir tesis kurulmasını istemeyen bölge sakinlerine sert müdahalesine kadar giden protestolar neden çıkıyor? Burası  dışında bölgede yürütülen ve bazısı çalışmaya bile başlayan azımsanmayacak sayıda biyogaz tesisi var. İzmir Büyükşehir Belediyesine ait Harmandalı Düzenli Katı Atık Depolama Tesisi’nde yapılan biyogaz tesisi çalışmaya başladı bile. Büyükşehir Belediyesi şimdi de yöre halkının itirazlarına rağmen Bergama, Ödemiş ve Menderes ilçelerinde de benzer tesisleri yapmaya çalışıyor. Tüm bu tesislerin ortak yanı ise Bakanlık tarafından ÇED raporundan muaf tutulmaları…

Foça’da ise “ÇED gerekli değildir” kararıyla özel sektör tarafından yapılmak istenen benzer bir tesisin inşaatı İzmir Tabip Odası ve Foça Belediyesi’nin açtığı ortak dava sonucu mahkemenin ÇED raporundan muaf tutulmasıyla ilgili bakanlık kararını iptal etmesi sonucu durdu. Şimdi tesisi yapmaya çalışan şirketin önünde iki yol var; ya ÇED çalışması başlatarak bu konuda bölgede bir ilki gerçekleştirecek; ya da yeniden bakanlıktan “ÇED raporu gerekli değildir“ kararı alacak. Bu durumda da büyük olasılıkla İzmir Tabip Odası yeniden hukuksal yollara başvuracak.

Peki, merak ettiniz mi; belediyeler veya özel şirketler neden ÇED raporu hazırlatmaktan kaçıyor? Biyogaz tesislerinin kurulması zorunluluksa, organik atıkları, metan gazını çevre ve insan sağlığına zarar vermeden en ekonomik yok etme yolu buysa ve en önemlisi seçilen bölgeler bu tesisler için uygunsa ÇED çalışmasından neden korkuluyor?

ÇED kararı zorunlu hale getirilmeli 

Bu tesislere karşı çıkan yöre halkının en büyük itiraz noktası; bu tesisler için taşınacak organik atıkların meydana getireceği koku ve başta atık sızıntı suları nedeniyle toprak ve yeraltı su kaynakları kirliliği… Bu tesisler için artacak trafik yoğunluğunun meydana getirdiği gürültü ve hava kirliliği başka bir sorun… Ayrıca bu tesislerin baca gazlarının yaratabileceği hava kirliliği de bölge insanını sağlıkları açısından dikkate alınması gereken bir konu… Yine halen ülkemizde kurulu bu tip tesislerin, savunanların iddiasının tersine çalışmaları sırasında çevrelerinde yarattıkları ve kilometrelerce uzaktan bile hissedilen ağır koku yarattığı biliniyor.

Sonuç olarak bu tesislerin yapılması bazı çevre mühendislerine, onların meslek örgütlerine ve akademisyenlere göre gereklilik olabilir. Ancak çevresindeki yaşam alanları üzerinde göz ardı edilemeyecek ve ÇED gerekli değildir kararı ile örtbas edilemeyecek düzeyde, giderilmesi mümkün olmayan etkilerinin olduğu yadsınamaz bir gerçek… O nedenle biyogaz tesislerinin yapılmadan önce mutlaka ÇED çalışmasının yapılması zorunlu hale getirilmelidir. Ayrıca ‘Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.’ diyen Anayasamızın 56. maddesinde kendilerine verilen görevi yerine getiren ve yaşam alanlarını koruyan Çapaklı köyü sakinlerine güvenlik güçleri tarafından uygulanan sert müdahale de asla kabul edilebilecek bir durum değildir. Yöre sakinleri hukuksal haklarını kullanarak mahkemeye başvurmuş ve mahkeme bölgede keşif yapmışken tesisi kurmak isteyen şirketin acelesinin kaynağı da merak konusudur.

Kimse unutmasın; Ege Bölgesi ülkemizdeki meşru çevre hareketinin başladığı topraklardır. 

 

Elon Musk: Kime istiyorsak darbe yaparız, aşın bunları

Tesla Motors‘un kurucusu ve CEO’su Elon Musk‘ın, Twitter hesabından yapmış olduğu bir paylaşım, dış basında, kendisinin geçen yıl Bolivya’da Evo Morales’in devrilmesinde payı olduğunun itirafı şeklinde yorumlara yol açtı.

Musk, ABD‘de koronavirüs nedeniyle yeni bir ekonomik destek paketi hazırlanmasıyla ilgili olarak Twitter‘dan “Halkın çıkarına olmayan bir başka hükümet teşvik paketi daha” diye yazdı.

Buna karşılık bir kullanıcı kendisine “Halkın çıkarına olmayan neydi biliyor musun? ABD yönetiminin sen oradaki lityumu alabilesin diye Bolivya‘da Evo Morales‘e karşı darbe düzenlemesi” diye yanıt verdi.

Musk ise bu Tweet’e karşılık “Kime istiyorsak darbe yaparız. Aş bunları” karşılığını verdi. Musk’ın son Tweet’i daha sonra kaldırıldı. Bir gün eklediği yanıtta ise Musk “Ayrıca lityumumuzu Avustralya’dan alıyoruz” diye yazdı.

‘Lityum Darbesi’ diye anılıyordu

Evo Morales, 20 Ekim’de ülkesindeki seçimleri ilk turda kazanmış, ardından muhalifler hile iddiasıyla sokaklara çıkmıştı. Protestoların şiddet eylemlerine dönüşmesinin ve polisin isyan etmesinin ardından Morales 10 Kasım’da ordunun çağrısıyla istifa etmiş ve siyasi sığınmacı olarak önce Meksika‘ya, ardından da Arjantin‘e gitmişti. Olay basında “Lityum Darbesi” olarak anılmıştı.

Dünya lityum rezervlerinin yüzde yedisi bu ülkede bulunuyor. Lityum, laptoplardan cep telefonlarına her türlü elektronik aletin bataryası için olduğu gibi Tesla araçları için de kritik önem taşıyor.  

Gelibolu Yarımadası’nda bir ayda ikinci büyük yangın

Çanakkale’nin Eceabat ilçesinde 26 Temmuz Pazar günü öğle saatlerinde yangın çıktı. Tarihi Gelibolu Yarımadası‘nda, ilçe merkezi ile Kilitbahir köyü arasında kalan Çamburnu mevkiinde çıkan yangının sebebi henüz belirlenemedi.

Dumanın kent merkezinden de görüldüğü yangın bölgesine Çanakkale Orman Bölge Müdürlüğüne bağlı çok sayıda ekip gönderildi. Yangına iki uçak, 10 helikopter, 35 arazöz, beş dozer ve 230 personel ile müdahale edildi.

Bölgede geçimini tarım ve hayvancılık ile sağlayan halk da ormanlık alanın beş ayrı bölgesinde çıktığı belirtilen yangınları söndürme çalışmalarına destek verdi.

Fotoğraf: AA

Beş farklı bölgede yangın

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli Çanakkale’de beş farklı noktada çıkan yangınlara ilişkin bilgi verdi. Buna göre Lapseki Adatepe‘de anız yakma sebebiyle çıkan yangın sebebiyle 1.2 hektar alan kül oldu.

Eceabat Merkez’de 15.01’de çıkan 15.10’da müdahale edilmeye başlanan yangında iki hektarı orman alanı, üç hektarı ziraat alanı olmak üzere toplamda beş hektar alanın etkilendi.Yangının çıkış sebebi olarak ise Balya makinesinin attığı kıvılcım gösterildi.

Yangın sebepleri anız yakmak ve balya makineleri

Merkez Kemel köyünde 15.02’de ihbarının alındığı beş dakika içerisinde müdahale edildiği yangında ise bir dekarın altında alan yandı. Bu yangının sebebi de yine anız yakmak olarak belirtildi.

Yukarıokçular köyünde Balyaz makinesinin kıvılcımı sebebiyle çıkan yangında ise iki hektar alan kaybedildi. Pakdemirli, bütün yangınların kontrol altına alındığını duyurdu.

6 Temmuz tarihinde de Gelibolu Yarımadası’nda büyük çağlı yangın çıkmıştı. Kontrol altına alınması 19 saat süren yangın sonucunda 450 hektar orman arazisi kül olmuştu.

 

 

Ayasofya’da travmatik ve iyileştirici hafıza üzerine

Ayasofya’nın çıkış kapısının üzerinde İmparator Konstantin‘in şehri, İmparator Jüstinyen‘in de Ayasofya‘yı Hazreti İsa‘ya takdim ettikleri bir mozaik yer alıyor. Akdeniz‘in başkenti şehir ve dünyanın en büyük ibadet yapısı imparatorların cihan hakimiyetini simgeliyorlar. Ancak bu hakimiyetin aynı zamanda ruhani dünyayla ilişkili olduğunu, bir adanmışlık, hizmetkarlık anlamına geldiğini de.

Jüstinyen‘in elindeki Ayasofya temsili  ya da Konstantin‘in elindeki şehir temsili ise farklı bir şey. Onlar elle tutulabilecek, iletilebilecek şeyler. Bu metaforlar onları şeylere indirgiyor ama bilinemezliklerini ortadan kaldırmıyor. Canlıların ve cansızların dünyası ile aşkınların, ruhani olanların dünyası arasındaki bağlantıyı kuruyor.

Ayasofya eşi görülmemiş büyüklükteki ana kubbesi, üzerine oturduğu iki yarım kubbeyle genişletilmiş  iç mekanı, diğer yönlerdeki kemerlerin altında yer alan açıklıkları, taşıyıcıların arkasında yer alan boşlukları ile görenleri büyülüyordu. Bu cephelerden içeri giren ışık huzmeleri söylendiğine göre günün değişik saatlerinde iç mekanın sürekli değişik şekillerde aydınlanmasını, renkli mermerler, iç tezyinat, mozaikler ile hareket halinde olmasını getiriyordu. Aklın hayalin alamayacağı büyüklükte ve sürekli değişik ışık oyunlarıyla göz alan bir iç mekan ve buna uygun bir mimari strüktür yaratmak, hiç şüphesiz mükemmel bir tasarım dehasının örneğiydi. Ancak bu mükemmel tasarım, imparatorluğun değişik yerlerinden getirilmiş olan mimari öğelerle, birbirine eklemlenmiş imgelerle muazzam bir birikimi bir araya getiriyordu.

Ayasofya bir Ortaçağ yapısı olarak bir çok imgenin bir araya getirilmesinden oluşur. Bu imgelerin bu büyük tasarım fikrinin içinde kendilerini imlediğini söylemek mümkündür. Yani modern mimarlık fikirlerinin mekanı tümüyle temsil etme iddiasına karşılık, onun birbirine eklemlenen imgelerden oluştuğunu söylenebilir. Bu karmaşık bütün içinde ögelerin her biri, yapının bir bölümünü oluşturur ve aynı zamanda kendi imgelerini imler. Bu nedenle bu Bizans imparatorlarının ellerinde tuttukları nesneler,  (onlar aracılığıyla hakimiyetlerini sergiledikleri kozmos) ancak sınırsız bir muhayyile dünyasıyla, bir ruhani güçle  irtibatlı olabilecek simgelerdi.   

Sekülerleşmemiş her müdahale ötekini silmeye dayanıyor

Günümüzde de iktidarların Ayasofya‘yı bir hakimiyet simgesi olarak görmeleri bu hafızanın devamı olarak görülebilir. Ancak bir ulusdevlette mekanın farklı hafızaların taşıyıcısı olarak kabul edilmesi yeterli değil. Çünkü her bir müdahale bunun idrak edilmesini değil, ötekini silmeye dayanıyor. Bu da iletişimsizliği dayatıyor. Dolayısı ile her karşılaşmada görünen, yüzeye çıkan bir hafızayla birlikte bir de görünmeyen ortaya çıkıyor. Ayasofya bir kültürel miras girişimi etkisiyle ‘müze’ yapıldığında, yani devlet aracılığıyla sekülerleştirildiğinde yine bastırılmış olan hafıza, aynı iktidar alanına taşınmıştı. ‘Müze’ de böylece hiç bir zaman müze olamadı, şehir halkıyla, dünyayla iletişimi kopardı. Bastırılmış olanı dikkate almadı. Bin yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan (ve kolayca silinemeyecek bir hafızaya sahip olan) Ayasofya camiinin de problemi bu: Bastırılmış olanı kendine musallat etmek.

Ayasofya‘nın cami olarak ibadete açılması kararı sonrasında kültürel miras alanında çalışan akademisyenler, meslek kuruluşları açıklamalar yaptılar. Bunların kamuoyunda yankı bulduğunu söylemek mümkün değil. Endişem de onların yaptıkları bu açıklamaların hiç bir etkisinin olmayacağıydı. Nitekim devlet aracılığıyla toplumu sekülerleştirme girişimi örneği olan bildiğimiz türdeki bir ‘kültürel miras girişimi’ tarafından entelektüel üretim felç edilmiş olduğu için bu siyasal olay, devletle sivil toplumun tipik bir özdeşleşme ilişkisine dönüştü. Ayasofya için ‘müze olarak kalsın’ ya da kültürel miras girişimi bir anda buharlaştı.

Bilgiyi siyaset karşısında değersizleştiren ideoloji mi yoksa gizlenmiş kimlikçiliği mi?

Tanzimat sonrası İstanbul’a davet edilen Fossati Kardeşler, bakımsız kalmış bir yapıyla karşılaşmışlardı. Ama bu yalnızca bir ihmal değildi. Sultan Abdülmecid ve Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, artık işlevini yerine getiremeyen klasik Osmanlı vakfının yerine başka kaynakları harekete geçirmiş, yapıyı modern sayılabilecek bir tarzda onarımla birlikte bir bilgi nesnesi olarak inşa etmeye girişmişlerdi. Ayasofya‘nın bir arkeoloji ve mimarlık tarihi nesnesine dönüşmesini getiren bu müdahaleyi, günümüze uzanan modernleşme sürecinin başlangıcını temsil eden bir ‘kırılma noktası’ olarak görmek mümkün.

Şimdi gelelim bu meselenin düğüm noktasına: 

Nedir akademik söylemi potansiyelsizleştiren? Onu siyaset karşısında değersizleştiren nedir? Karşısındaki ideolojinin çok güçlü olması mı? Yoksa (insanı bıktıracak kadar tekrarlandığı gibi) halkın taleplerinin farklı olması mı? Ya da kendi çelişkisi mi? İktidar karşısında ‘muhalif’ görünümü ile kendi kimlikçiliğini ele vermeme, gizleme çabası mı?

Yassıada‘da, AKM‘de, Taksim‘de v.s. olduğu gibi bu tür sekülerleşmemiş bir ‘muhalefet’in işlevi bir yerin ‘nasıl kalması’ gerektiğini söylemekten ibaret. Bu tavır, bir eylemsizlik halini dayatıyor. Keşfetmek, hafızayı özgürleştirmek ise doğal olarak tahayyül ve pratik dışı. Böylece sözkonusu olan yer bir boşluğa dönüşüyor ve imtiyaz sahipleri tarafından işgale hazır hale geliyor. İktidar, kriz anlarında kimliğe tutunmak üzere hatırlar ve hatırlatırken, kültürel üretim kanallarını ellerinde bulunduranlar ise kendi kimlikçiliklerini sekülerlik görüntüsü altına saklıyorlar.

Seküler olmayan kültür mirasını koruma girişimini, kendisini ele vermeyen bir kimlikçiliğin içinde tanımlanıyor. Bürokratik dayatmalar eşliğinde, küçük bir zümrenin kendi kamu yarar anlayışını temsil ediyor. Bu nedenle potansiyelsizleşiyor, çıkarlarını korumak için her siyasal girişime, çıkarlara kolayca teslim oluyor. Sanki kendisini pamuklar içinde sarmalayarak muhafaza eden, hatta yaşıyormuş gibi gösteren iktidarla gizli bir anlaşma içinde. Bu bir ‘iktidar içinde iktidar oyunu’. Devlet aracılığıyla toplulukları sekülerleştirme girişimi şimdiye dadanan, musallat olan sömürgeleştirici bir şiddet içeriyor.

‘Böyle kalsın’ politikası

Kamu gücünü kullanarak neyin değerli, neyin değersiz olduğunu belirleyen arşivleme yöntemleri (tescil işlemleri) gibi Ayasofya‘nın eşsiz hafıza katmanlarını, özelliklerini işleyen  ‘müze’de de aslında hiç bir hayat belirtisi yoktu. Ama elbette ki ölü de değildi. Bu işlemeyen haliyle bile temsil ettiği bir ideoloji, devlet gücünü kullanarak imtiyaz elde eden bir zümre vardı. Bu yüzden ‘böyle kalsın’ talebi, Ayasofya‘nın camiye dönüşmesini engelleyecek bir girişime değil, yalnızca bu imtiyazlı seçkinlerin varlıklarını muhafaza ve yeniden üretme pratiklerinin sürmesine işaret ediyor.

Kültürel mirası koruma girişiminin resmi kanonlar içinde imtiyaz sahiplerinin nesneleştirici ve bağımlı eylemselliğinden söz edilebilir. ‘Böyle kalsın’ talebi tam da sorunu dondurmaya, yaratıcılığın kanallarını tıkamaya hizmet ediyor.  Düşünme imkanlarını elinden alıyor. Bence onun siyaset karşısındaki kırılganlığını oluşturan da bu.

Milliyetçilik ise kendi muhayyilesini kolektif bir melankoli duygusu (kimlik) ve isyan (arzu) üzerine kuruyor. Seslendiği kitleyi sanki “eleştirel bir fail” ya da “mağdur” haline getiriyor.  Kendisini iktidar tarafından bastırılmış gibi görüyor.

Bunun onu düşünmekten alıkoyduğunu söylemek mümkün. Sorunun kendisinin farkında olsa bile, bu rolü oynamak onun için bir var oluş meselesine dönüşüyor. Burada “bilgi”nin sınıfsal bir rol kazandığını, bir kimlik biçimine dönüştüğünü söylemek mümkün. “Bilgi” bu durumda bir şeyler değiştirmekten çok, bir devlet iktidarı tabakasının temsiline dönüşüyor, kendi imtiyazlarını yeniden üretmeleri için kullandıkları bir araç olarak algılanıyor.

Kimlikle bu histerik özdeşleşme, daha çok paranoid bir kaygının, bir bağ kuramama çaresizliğinin belirtisi gibi görünüyor. İşaretsizleştirici bir eylemin, sınıfsal bir şiddetin karşısında güçle özdeşleşme ve her türlü bağ kurma çabasına, ilişkilere, ötekinin varlığına duyulan bir hiddete dönüşüyor. Tıpkı ‘kültürel miras’ olarak tescil edilmiş olan binaların bizzat sahipleri tarafından yıkılması-yakılması gibi. 

 Bu yöntemle, geçmişle travmatik özdeşleşme biçimiyle iyileşmek mümkün değil.

Çünkü travma, özbilinci düşünmekten, bir muhasebe yapmaktan alıkoymaya çalışıyor. Bu nedenle kültürel miras problematiğinin meselesi binalar, taşlar değil. Asıl meselesi kapitalist modernleşmenin onları koşullandırdığı travmatik hal. Ancak bu sınıfsal meseleyi dikkate alan deneyimler üzerinde mekanlar, anıtlar, taşlar, topraklar güncel bir anlam kazanabilir. 

Tıpkı güncel sanat eylemselliklerinde olduğu gibi.

Howey Ou: İklim grevi yaptığım için ailem, polis ve üniversiteler karşımda [İklim Kuşağı Konuşuyor-6]

Howey Ou 17 yaşında Çin‘in ilk iklim aktivisti, Guilin‘de yaşıyor. Büyük cesaretinden dolayı hayran olduğum Howey, Çin’de hiç kimsenin konuşmadığı iklim krizini anlatmak için tek başına iklim grevlerine başladı.

Bu süreçte ailesi tarafından uyarılarak eve kapatıldı, polisler tarafından defalarca sorgulandı. Şu anda ise üniversiteler onu tehlikeli gördüğü için grevleri bırakana kadar onu almayacaklarını söylüyor. Howey ülkesindeki şartlara rağmen iklim aktivistliğini sürdürüyor.

Atlas: Çin’deki ilk iklim aktivistisin. Nasıl aktivist oldun, protestolarına başlama sebebin ne idi ve aktivizmine nasıl devam ediyorsun?

Howey: Küçükken doğada arkadaşlarımla oynamayı severdim, yaşadığımız üniversitenin bahçesinde çimlerin üzerinde öylece oturup, güneşin tadını çıkarırdım. Kıvrımlı dağları ve suyu ile tanınan uluslararası bir turizm şehri olan Guilin’de ağaçlar ve çayırlarla dolu bir üniversitede doğduğum için çok şanslıyım. Ama sadece odadan çıkarken ışıkları kapatmak,  su tasarrufu yapmak için muslukları kapatmak üzerine eğitildim, neredeyse hiç kimsenin iklim hakkında konuştuğunu veya okulda bu konuda dersler aldığını duymadım.

Kimse bana iklimden bahsetmedi ve burada bu konuyu öğrenecek hiç bir yer yok. Bu yüzden 2015 Kasım’ında Başkan Xi, Paris Anlaşması’nı imzalamak için COP21’e gittiğinde garip gelmedi, hatta oraya uçup imzalamak gerçekten gerekli miydi, şüpheliyim. O sıralarda, toplumda Paris Anlaşması hakkında bazı tartışmalar vardı ve bir 7’nci sınıf öğrencisi olarak bunu ben de duymuş oldum. O zaman biyoloji ve coğrafya dersleri en yüksek notlarım arasında yer alıyordu. Ancak öğrenciler sadece ders çalışmayı ve derslere odaklanmayı öğreniyordu, ben hala National Geographic dergilerini okuma alışkanlığını koruyorum ve bu da doğa hakkındaki bilgilerimi geliştirmeye devam ediyor (National Geographic dergisine kıyasla, Çin’deki coğrafya dergiler nadiren iklim krizinden bahsediyordu).

‘Çin Hükümeti Paris Anlaşması ile uyumlu hareket edene kadar her gün grev yapmaya söz verdim. Yedinci günün sonunda Ulusal Güvenlik Bürosu tarafından gözaltına alınıp 4 saat boyunca sorgulandım’

‘İnsanların benimle hareket edip edemeyeceğini merak ettim’

Ancak, lise ilk dönemimin başları olan 2018 Aralık tarihinde Al Gore’un Uygunsuz Gerçek’ belgeselini seyredene kadar, iklim krizinin insan uygarlığı ve tüm ekosistem için en büyük tehdit olduğunu bilmiyordum. Aynı sıralarda Greta’nın hikayesini birçok Çin medyasında okumaya başlamıştım.  “Benim yaşımda bir kız dünyanın iyiliği için birçok şey yapabiliyor ve dünyanın dört bir yanındaki insanlar tarafından saygı görüyor” diye düşündüm. Biraz agresif olduğunu düşünsem de, aynı zamanda büyük saygı duymaya başladım.

Birkaç ay boyunca, zaman zaman Greta ve iklim krizini medyada duymaya devam ettim ve 120’den fazla ülkenin katıldığı 15 Mart İlk Küresel Okul Grev Günü‘nde Climate Reality Project’in  bülteni elime ulaştı. Belki de ilk defa bu müthiş küresel gençlik hareketinin bir parçası olabileceğimi hayal ettim. Bu düşünce beni de şok etti, daha fazla bilgi almak ve Çin’de yaşayan insanların benimle hareket edip edemeyeceğini öğrenmek istedim.

‘Yalnız hareket etmem gerektiğini anladım’

Daha sonra Wikipedia’da “İklim için Okul Grevi” başlığını kontrol ettim, katılan ülkeler oldukça uzun bir listeye sahipti, aşağı kaydırarak okumaya devam ettim, asırlar boyu zaman harcadım sanki içinde , ancak Çin Halk Cumhuriyet’ini listede bulamadım. İnanamadım ve ikinci kez taradım. Doğruydu. Dünyanın en büyük nüfusuna sahip en fazla karbon salan bu büyük ülkenin, nasıl bu derece ilham kaynağı ve şahane bir harekete katılmadığını anlayamadım.

Muhtemelen 24 Mayıs 2019’da yalnız hareket etmem gerektiği sonucunu kabullenmem birkaç saat sürdü. Kararımı verirken gerçekten tereddüt içinde ve heyecanlıydım. Gazetelerde daha önce hiç sivil toplum eylemi duymadım, görmedim. Kimse bana tavsiyede bulunamazdı. Bu sahneyi protesto tarihinden önce yüzlerce kez hayal ettim. Uluslararası iklim aktivistleriyle bağlantı kurmaya çalıştım ama internet kısıtlamaları yüzünden yapamadım, bu yüzden sadece insanlara soru sormak için İngilizce eğitim uygulaması Tandem’i kullandım. Arkadaşlarım ve ailem bana protestolarıma devam edersem vurulma ihtimalim olduğunu ve korkunç, dar bir hapishaneye kapatılabileceğimi söyledi.

Pankartlarında ne yazıyor ve ne anlama geliyor?

24 Mayıs 2019’da “İklim Krizi İnsan Uygarlığına En Büyük Tehdittir” yazdım “Guilin, Çin. Anakara Çin ilk kez birleşiyor ”, “Sana İhtiyacımız Var ”, “ 9 ayda, 1 kişiden 1,2 milyon kişiye çıktı”. 26-31 Mayıs 2019 tarihleri ​​arasında üst üste her gün grev yapınca, bir tane daha yazdım. Canva’da İklim için Okul Grevi pankartı hazırladım. Ulusal güvenlik bürosuna ait polis tarafından el konulan ve üzerinde “SS4C” yazan pankartımdan sonra bir tane daha yaptım, maalesef bu sefer de yenisine ailem tarafından el konuldu.

Çin’de destek bulmak için, STK’ları ve İklim ve Araştırma Merkezlerini, yenilikçi işletmelerin yanı sıra permakültür merkezlerini ziyaret ettiğimde – iklim ve sürdürülebilirlikle ilgili olan aktivistlerin, artık yemekleri yediğini ve 24 saat açık kitapçılar, FamilyMart gibi 24 saat açık dükkanlar, üniversite bankları, otel salonları, yurtların ikinci kat koridorları gibi sağda solda uyumak zorunda kaldıklarını gördüm. Hefei Departmanı, Nanjing Hükümeti, Şangay Hükümeti önünde protestolar yaptım ve buralarda beşinci yeni pankartımı taşıdım. Onu da Toronto Universitesinden Fridays For Future hareketinden üç arkadaşım ile beraber yaptık. (bundan dolayı çok heyecanlıyım ve gurur duyuyorum! :))

‘Ailem tepkili, beni eve kapadılar’

Ailen, arkadaşların veya STK’lardan destek görüyor musun?

Önce ailem bana protesto ve bunun gibi radikal şeyler yapmamamı hatırlattılar. Özellikle de polis tarafından benden hariç sorgulandıktan sonra, beni ciddi bir şekilde, protesto yapmamam konusunda uyardılar ve beni röportaj vb vermemem için “eve kapadılar”.

İklimle ilgili belgesel seyretmemi destekliyorlar ama protesto konusunda değil. Arkadaşlarım #PlantFor Survival kampanyasında bana bir iki kez katıldılar. China Youth Climate Action ise görevi ajanları takip etmek olan Halk Güvenlik Polisinin beni sorgulaması sebebiyle tehlikeli bulduklarından, toplantılarına katılmama izin vermediler.

BM İklim Zirvesi NY’ye davet edildin, ama oraya hiç gitmedin. Neden?

Çünkü bir İngiliz pilotlar birliğinin Küresel İklim Eylem Haftası olan 27 Eylül 2019’da grev yapacağını gördüm. Bu yüzden New York’a yelken açmak için yeterli zaman yoktu ve uçmaktan utandım. Bu yüzden Küresel İklim Eylem Haftası’ndan itibaren Çin’in 70. Ulusal Bayramı’na kadar her gün 17 günlük bir süreçte ağaç dikmeye karar verdim.

İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’ne göre, 2030’dan önce dünya çapında 1 trilyon ağaç dikmek iklim krizi ile mücadelede en etkili yol. Herkes ortalama 150 dikmeli. Bu yüzden benim talebim de Çin Hükümeti’ni Ulusal Halkın Zorunlu Ağaç Dikim Kodlarına “yılda 18-20 ağaç dikme” ekleme yapmasını teşvik etmek.

‘Her cuma Yunnan’da ağaç dikiyorum ve tek başıma grev yapıyorum. Elektronik cihazlarıma ebeveynlerimin talebiyle öğretmenlerim el koydu. VPN olmadan haftada sadece 1 saat ücretsiz internet erişimim var (Bir kuyuya atılmış ve tüm aktivist arkadaşlarımdan kesilmiş gibi). Sadece arkadaşım ve aktivist Danny’e QQ aracılığıyla (VPN gerektirmeyen) fotoğrafları diğer platformlara gizlice göndermesi için sorabiliyorum.’

Çin’in dünyanın önde gelen karbon emisyonu salımı yapan ülkesi olduğunu biliyoruz, Çin halkının iklim krizi ile ilgili endişesi nedir? Çin’deki Z Kuşağı hakkında ne düşünüyorsun?

Çinli insanlar çevre hakkında konuşmazlar ve çevre sorunlarını pek düşünmezler, hatta neredeyse çoğu, ömür boyu iklim değişikliğinden hiç bahsetmez. En azından Guilin gibi küçük bir şehirde bu böyle. Şanghay gibi kıyı bölgelerinde, insanların farkındalığı artmaya başladı, bazı ilkokul öğrencileri iklim eğitimi alıyorlar, çünkü okullarla çevre STK’ları işbirliği içinde. Bence Çin’deki Z Kuşağı, uyanmaya ve uluslararası dünyaya uyum sağlamaya başlayan bir nesil.

‘Fark yaratmak için inatçı ve fedakar olmak gerek’

Gerçekleştirdiğin eylemlerle Çin’deki sistemi hangi yollarla değiştirebileceğini düşünüyorsun? Ve bir insanın sistemi değiştirmesi için ne yapması gerekir?

Şiddetsiz protesto ve lobicilik, şiddetsiz sivil itaatsizlik ve şiddetsiz müdahale ile Şiddetsiz İklim Aktivizmi gibi taktiklerin üzerinde, strateji çok önemli. Çin’deki diğer sivil toplum örgütleri ile kitlesel olarak işbirliği yapmalı, ortak geleceği kurtarmak ve açık bilimi yaymak için meşruiyetimizi göstermeliyiz. Özellikle iklim krizinden muzdarip yerel ve savunmasız çiftçiler ve köylülerle işbirliği yapılmalı.  Bir “fark yaratan”ın en temel karakteri yaşanabilir bir gelecek için cesur, inatçı ve fedakar bir canavar olmaktır.

‘Hayatınızdaki her karar önemlidir’

Gelecekte dünyayı nasıl hayal ediyorsun?

Geleceğimiz hakkında seçenekler bizim elimizde yani bu gezegende yaşayan tüm insanlara kalmış bence. Sevdiklerimizi kurtarmak amacıyla bu büyük tehditle yüzleşmek için kolektif zeka, muazzam dayanışma ve cesaret kullanarak, yanlış sistemi kırmak ve yaşanabilir bir dünya kurmak cesaret ister. Ya da birisinin ayağa kalkarak bizi kurtarmasını umarak bu konuyu başkalarına bırakabilir ve göz ardı edebilirsiniz – iklim krizi atmosferde karışıklığı tetikleyen, hastalıklı insanlığın göstergesi olan, karmaşık faktörlere sahip, büyük ve karmaşık sistemdir, bu bir matematik modelidir. Hepimiz Kelebek Etkisini biliyoruz, karmaşık bir sistemde, başlangıç ​​faktöründeki en ufak bir değişiklik sonuçta büyük farklılıklar yaratabilir. Şimdilik durum bu.

Şimdi yaptığımız her şey bu büyük modelde dikkate alınacak ve sonuçlar tamamen farklı olacak. Herkes önemlidir, hayatınızdaki her karar önemlidir, bize katılıp katılmamanız da önemlidir. Sevgi ve huzurlu bir dünya özlemi içimizde özümüzü oluşturduğu sürece mevcut toksik sistemi değiştirebiliriz.

‘Yaptığım ilk ölüm’e yatma (die-in) eylemi. Ailem ve diğer iki arkadaşım bu eylem için bana yardım etti. Onlara teşekkür borçluyum.’

‘Pandemi insani krizleri görünür kıldı’

İklim krizi ile Covid arasında ilişki kurabilir misin? Sence bir bağlantı var mı?

Hepimizin küresel olarak etkilendiği Covid-19 salgını elbette iklim krizinden kopuk değil. Pandemi en fakir ve en savunmasız kişilere acı veren bir darbe. Ayrıca bu pandemi sürmekte olan insani krizleri de görünür kıldı. Şimdiye kadar doğadaki değişiklikleri sıklıkla görmezden geldik. Geçmişteki, bugünkü ve gelecekteki krizleri görmezden geldik. Bu salgın bizi tüm gezegenin çatışmalarına, adaletsizliklerine ve sorunlarına uyandırdı. Covid-19 salgınının tüm gezegen için sonuçları olduğu gibi, iklim krizinin de sonuçları olmaktadır. Bu, birbirimize ve doğaya olan bağımızı bize hatırlattı.

Her hükümetin iklim aktivistlerine karşı farklı algısı var, hükümetin eylemlerini nasıl algılıyor ve bu algı aktivizmini nasıl etkiliyor?

Ben sessizce otururken Guilin Halk Hükümeti‘nin, casusları  gözlemleyen, ulusal güvenlik bürosu tarafından 4 saat boyunca sorgulandım. Bana sessizce yaklaştılar ve tek bir fotoğrafımla bile tüm bilgilerimi bildikleri halde, bana ne yaptığımı sordular. Polis arabalarını ve polisi görmek,  FFF Çin’e katılan arkadaşların da bırakıp gitmesi, duygusal ve psikolojik olarak normal bir yaşam sürememek,  korku hissi verdi. Ancak aktivistlerin dayanışma göstermesi ve “biz birlikteyiz” demesi, baskı altındayken daha sık iletişim kurmaları, şiddet içermeyen gerekli ilkeler ile ilerlememiz: cesaret, sadakat, inat, şiddetsizlik ve asla itaat etmemek, gerçekten önemli.

 

Howey Ou: First my parents, then the police warned me to stop striking. Now, the universities… [Climate Generation Talks-6]

Howey Ou, 17, China’s first climate activist, lives in Guilin. I admire her for the great courage she displays. Howey started climate strikes by herself to explain the climate crisis that no one spoke in China.

During this process, she was warned by her family and they closed her inside the house. She has been repeatedly questioned by the police.  Now, she says, universities will not take her until she stops striking because they see her dangerous. Despite the conditions in her country, she continues to be a climate activist.

Atlas: You are China’s first climate striker. How did you become an activist, what triggered your protests and how are you continuing your activism?

Howey: When I was little, I loved to play with my friends in nature or just simply sat and enjoyed the sunlight on the lawn in university I lived. I am so lucky to born in a uni with trees and lawns, in a international tourism city Guilin well-known as its meandering mountains and water. But I was only educated to turn off taps to save water and turn off the lights when I left the room, I almost never heard about anyone talked about the climate or have lessons about it in school.

No one talked about climate and nowhere to learn about it. So, it’s not strange when 2015 Nov, our President Xi went to COP21 to sign the Paris agreement, I even doubt that if it is really worthy for him to fly there and sign. At that time, there is some discussion in the society about Paris Agreement so me, as a 7th grade student, I heard about it as well. That time, my biology and geography is my best grade subjects of all and rank the top. But students only taught to study and focus on grades, but I still keep the habit to read magazines about geography and that keep enhancing my knowledge about nature (while many Chinese geographic magazine seldom talked about climate crisis compared to National Geographic).

‘I promised to strike every day until Chinese Govt Align in with Paris Agreement, protest for 7 days then interrogated for 4 hours by National Security Bureau’

‘I wondered if Chinese people can act with me’

However, only until 2018 Dec, my first semester in high school, I watch the An Inconvenient Truth by Al Gore, and it is the very first time, I realize the climate crisis is to the biggest threat to human civilization and entire ecosystem. At the same time, I read about Greta’s story in lots of Chinese medias, I felt like “Oh wow, a girl has same age as me can do so much for the world common goods and get respected by people around the world. I felt she is a little bit aggressive to me, but also received my highest respect.

Later a few months, I heard about her from time to time in medias, and I received the Climate Reality Project’s newsletter in 15th March the First Global School Strike Day, 120 plus countries joined. That’s the first time I thought maybe I can be part of the amazing world youth movement. This thought shocked myself as well, and I want to get more info and check if there is Chinese people can act with me.

‘I realized I have to act alone’

Later I checked Wikipedia about “School Strike For Climate”, it has a quite long list including all countries joined, I scrolled it down, spending like a century-long time, but didn’t find mainland China. I can’t believe and scrolled over it for a second time. It’s true. How can China as the biggest carbon emitter with largest population in the world don’t join such a inspiring and amazing movement? It take a few hours to accept the results and it means probably that I have to act alone on 24th May 2019. I am really hesitated and excited for the self-decision.

I haven’t seen any civil society actions before even never heard about it in newspapers. No one can give me advice. I imagined the scene of me protesting for hundreds of times before the date. I tried to connect with international climate activists but I can’t because the internet restrictions, so I can only use English study app Tandem to ask people. My friend and family told me I might got shoot if I protest there and might be arrested in some terrible narrow small jail.

In front of Nanjing People’s Govertment

What do your sings say and what do they mean?

In 24th May 2019 I wrote “Climate Crisis Is The Biggest Threat to Human Civilization” “Guilin, China. The First Time Mainland China joined” “We Need You” “1 person to 1.2million, in 9 months”. When I strike in a row from 26th to 31th May 2019, I wrote another one “School Strike for Climate in canva. I made another after the former confiscated by national security bureau’s police also writing “SS4C”, unfortunately, this confiscated by my parents.

When I drifting about in China to find support, visiting NGOs and Climate and Research Centers, innovative business as well as permaculture centers—just everywhere and every activists related to the climate and sustainability, eating leftovers and sleeping in everywhere. I can find like 24 hours bookstores, 24 hour shops like Family Mart, benches in universities, halls in the hotels, second floor corridor of youth hotel… I protest along the way in Hefei’s Department, Nanjing’s Government, Shanghai’s Government, I made a new one which is the fifth and it’s the one I am using now, it’s draw by three of my friends and me, one of the friend organised FFF as the first one  in Toronto University later (I am so excited and proud of that! :))

‘My parents locked me at home’

Do you have any support from your family, friends or any NGO’s?

First, my parents just remind me not to protest and do radical things in China. Especially when they were interrogated by the police separately (me as well), they warned me not to protest and “lock me at home” strictly avoiding me to receive interviews, etc. My family support my climate documentary screening but not protest. My friends used to join the #PlantForSurvival for some time once or twice. NGOs like China Youth Climate Action Network refused me to attend their meeting because they think I am dangerous, has been interrogated by the Public Security Bureau which’s duty is to monitor spies.

You were invited to UN Climate Summit NY, but you never went there. Why?

Because I saw a British pilots union would strike in 27th Sep 2019 which is our Global Climate Action Week as well. So I felt shamed to fly to New York while there is no enough time to sail there. So I decided to plant trees everyday from Global Climate Action Week to China’s 70th National Holiday, lasting for 17 days.

According to Swiss Federal Institute of Technology, to plant 1 trillion trees worldwide before 2030 is the most effective way to tackle the cc (climate crisis). Everyone should plant 150 in average. So my demand is to urge Chinese Government to put “planting 18-20 trees per year” in the National People’s Compulsory Tree Planting Codes.

‘Every Friday I am planting trees and striking alone in Yunnan. My electronic devices were confiscated by teachers under my parents demanding. I have free internet access only 1 hour a week without VPN (Like I was thrown to a well and was cut off from all my activists friends). I can only aski my friend and activist Danny to send it secretly to other platforms via QQ(no need for VPN)’

We know that China is the world’s leading greenhouse gas emitter, what is the level of concern of the Chinese people in relation with the climate crisis? What do you think about Generation Z in China?

Chinese people don’t talk about environment and not many times to think environmental issues and almost have never mentioned the climate change in lifetime. At least in small city like Guilin, it’s like this. And in coastal areas like Shanghai, people’s awareness begin to raise, some primary school students get climate education because there is environmental NGOs cooperate with the schools. I think Gen Z in China is a generation starting to wake up and align with international world.

In what ways do you think you may change the system in China with your actions? And what does it take for a person to do to change the system?

Nonviolent Climate Activism by nonviolent protest and lobbying, nonviolent civil disobedience and nonviolent interfering. This is the tactics, above the tactics is strategy. We need to cooperate massively with other civil societies in China and show our legitimacy to save the common future and spread the clear science. Especially cooperate with local and vulnerable farmers and peasants who suffering from cc already. The very basic character of a change maker is to be brave, persistent and sacrificial beast for a livable future.

‘Everyone and every decision in your life counts’

How do you envision the world in the future?

It’s still up to us, all the humans in this planet, to choose our own future. Whether to use collective intelligence and tremendous solidarity and courage to face the biggest threat to save our loved ones, daring to break the wrong system and build a livable world. Or to look away and left this issue to others, hoping someone will stand out and save us —cc is just a symptom of human’s society’s disorder that triggered the natural environment’s like atmosphere’s disorder, it is a massive complex system with the most complex factors, it’s a math model. We all know the Butterfly Effect, in a complex system, the initial factor’s slightest change can cause drastically differences in result. Now it is the situation. Everything we do now will taking to account in this big model and results as completely different. Everyone counts, every decision in your life counts, whether you join us or not counts. We can change the current toxic system because love and the eagerness to a peaceful world is the core.

‘The first Die-In. One of my parents and two friends helped me for this action. I feel really grateful for them.’

‘Covid-19 made humanitarian crises visible’

Can you relate between the climate crisis and Covid? Do you think there is a connection?

The Covid-19 pandemic that we have all been affected by around the world is not disconnected from the climate crisis. The pandemic is a painful strike to the poorest and the most vulnerable. It has made visible other ongoing humanitarian crises. We have often ignored changes in nature until now. We have ignored the crises of the past, the present and those that will come in the future. This pandemic has woken us up to the conflicts, injustices and problems of the whole planet. Just as the Covid-19 pandemic has consequences for the whole planet, so does the climate crisis. It is has reminded us of our connection to each other and to nature.

Every government has a different preception of climate activists, how does your government percieve your actions and how does it effect your activism?

I was interrogated by the national security bureau which monitors spies for 4 hours, taken from the Guilin People’s Govt when I was sitting in silently. They come to me silently as well, ask me what I am doing while they have known all my infos even by a single photo. It gave me a sense of fear, while seeing police cars and police, also make the friends who joined FFF China quitting and can’t live a normal life emotionally and psychologically. But it’s really important for activists to show solidarity and “we are together” and communicate more often while facing suppression, we need to keep the nonviolent principles: courage, staunch and unyielding, nonviolent and never render obedience.

Bu han-ı iştiha…

Bugün size nüanslarla farklılaşan örneklerini sıkça görmeye alışık olduğumuz bir “halkın malı elinden nasıl alınır” öyküsü anlatacağım. Öykü bir öğretmenevi ile ilgili. İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan Kadıköy Kızıltoprak’taki bir öğretmenevi bu. Adı Fatma Şadiye Toptani Öğretmenevi. Bakalım neler olmuş…

Fatma Şadiye Toptani adlı hayırsever yurttaş, Esatpaşa Köşkü olarak anılan, 2744 m2 arsa üzerinde iki katlı ahşap köşk ve müştemilatından oluşan tapulu mülkünü 1952 yılında muallimler yurdu olması şartıyla İstanbul Valiliği Özel İdaresine hibe ediyor. Söz konusu hibeye ilişkin İstanbul 6’ncı Noterinde düzenlenen hibe senedinde kelimesi kelimesine şöyle yazıyor:

“İleride İstanbul Belediyesi ile Vilayeti ayrıldığı takdirde mezkûr köşk İst. Vilayeti Hususi İdaresine terk ve tefrik edilecektir. Tapuda memuru huzurunda namıma işbu hibe takririni vermeye ve hibe şartlarını her zaman için idare ve murakabeye İst. Valisi Sayın Ordinaryüs Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ı vekil ve idarei umura memur tayin ettim. İşbu köşkün daimi olarak Muallimler Yurdu olarak kalmasını ve maksadı hibenin hiçbir suretle değiştirilme(me)si kat’i arzumdur. Varislerimin işbu hibe(ye) hörmet ve riayet göstereceklerine emniyetim berkemaldir.”

Düzenlenen bu hibe senedi doğrultusunda, 12 Kasım 1952 tarihinde, bahçeli müştemilatı olan ahşap köşk niteliğindeki taşınmazın tapusu İstanbul Vilayeti Özel İdaresi adına düzenleniyor. Tapu senedinde taşınmazın iktisabı kısmında yine kelimesi kelimesine şu ifade var:

“Tamamı Fatma Şadiye Toptani namına kayıtlı iken hibe etmiştir. Mezkür gayrimenkul muallimler yurdu olmak ve ileride İstanbul Belediyesi ile Özel İdare ayrıldığı takdirde Özel İdareye ait olmak üzere hibe edildiğinden tescil edilir.”

Görüldüğü gibi hem hibe senedinde, hibe eden Fatma Şadiye Toptani köşkün muallimler yurdu (öğretmenevi) olarak kullanılması şartını açıkça belirtiyor hem de tapu senedinde bu şart yer alıyor. Bu şarta uygun olarak, köşk 1952-1967 yılları arasında İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Fatma Şadiye Toptani Öğretmenler Dinlenme Yurdu olarak işletiliyor. Daha sonra 24 Kasım 1967 tarihinde düzenlenen bir protokolle yurdun idare ve idamesi İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünün murakabesi altında Türkiye Emekli Öğretmenler Cemiyetine veriliyor.[1] İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği arasında 14 Ağustos 1991 tarihinde ikinci bir protokol imzalanıyor ve bu protokolde tesisin adı Kızıltoprak Fatma Şadiye Toptani Emekli Öğretmenler Evi olarak geçiyor. Tesisin yönetiminin her iki kurum tarafından ortaklaşa gerçekleştirileceği ve Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği Genel Merkezi/nin de bu tesiste bulunması da ayrıca protokol hükümlerinden. 2020 yılı başına kadar yaşananların özeti böyle.

Birdenbire ortaya çıkan vakıf!

68 yıllık süreç mayıs ayında Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği’ne gelen bir yazı ile bambaşka bir kanala giriyor. İstanbul Vakıflar II. Bölge Müdürlüğü derneğe gönderdiği 20.05.2020 tarihli yazıyla bahse konu taşınmazın Sultan Selim Hanı Kadim Vakfı’na ait olduğunu, derneğin köşkteki üç odayı sekretarya olarak işgal ettiğini ve 30 gün içerisinde tahliye etmesi gerektiğini belirtiyor.

Derneğin genel başkanı Erdoğan Kadir Karadeniz’den aldığım bilgiye göre 1952 yılında sahibi tarafından öğretmenevi olarak kullanılmak şartıyla hibe edilen köşk 29 Ocak 2020 tarihinde 5737 Sayılı Yasası’nın 30. maddesine göre Sultan Selim Hanı Kadim Vakfı’na devredilmiş. Bakalım neymiş bu yasa maddesi:

5737 Sayılı Yasa Madde 30: “Vakıf yoluyla meydana gelip de her ne suretle olursa olsun Hazine, belediye, özel idarelerin veya köy tüzel kişiliğinin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur.”

Özet olarak ve resmi belgelere dayanarak aktardığım köşkün tarihi ile bu maddenin uzaktan yakından ilgisi yok. Üstelik adı geçen vakfın ne olduğu da meçhul. İnternette bu gizemli vakıfla ilgili, söz konusu köşke ilişkin haberler dışında tek satır bilgi bulunmuyor. İşin özü şu; hayırsever bir yurttaş kendi mülkünü devlete, yani halka bağışlıyor. Bu bağışı yaparken de mülkün sadece öğretmenevi olarak kullanılmasını şart koşuyor. Ne var ki, bağıştan 68 yıl sonra gizemli bir vakıf ortaya çıkıyor ve devletin resmi kurumu, geçmişi belgeleriyle ortada olan söz konusu mülkün bu gizemli vakfa ait olduğunu söyleyerek, öğretmenlerimize siz işgalcisiniz, terk edin diyor.

İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurdu

Akıllara zarar bu idari işlem Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği tarafından yargıya taşındı. İstanbul 4. İdare Mahkemesi 07.07.2020 tarihinde dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi. İşlemin iptali istemine ilişkin dava süreci ise halen devam ediyor. Bu arada elleri öpülesi öğretmenlerimiz ve gönüllüler de herhangi bir oldubittiye meydan vermemek için öğretmenevinde nöbet tutuyorlar.

Bakalım idare, yani “köşk vakfa aittir” diyen İstanbul Vakıflar II. Bölge Müdürlüğü bu iddiasını neye, hangi belgelere dayandıracak? Açılan davaya ilişkin idarenin savunması henüz dava dosyasını girmediği için şimdilik bunu bilmiyoruz. Ancak, davaya konu idari işlemin gerekçesi dışında özet olarak aktardığım köşkün tarihçesi bütünüyle resmi belgelere dayanıyor.

Artık neredeyse her gün yeni bir iç karartıcı olayla karşı karşıya kalıyoruz. Sanki birileri bu ülkenin ne kadar maddi ve manevi birikimi varsa yok etmeye, onları toplumun elinden alıp yalnızca belli bir kesimin çıkarlarına hizmet eder hale getirmeye ant içmiş gibi. Bir yandan doğamızın en güzel, en eşsiz parçaları yerli ve yabancı şirketlerin üç kuruşluk arsız rant emellerine feda edilirken, bir yandan da devletin, yani halkın olan varlıklar kerameti kendinden menkul vakıflara dağıtılıyor. Açıkça halk yok sayılıyor, bizler yok sayılıyoruz, çocuklarımızın geleceği yok sayılıyor.

Bu durum, öyle anlaşılıyor ki böyle devam edecek. Bize düşen görev hem uyanık olmak hem de mutlaka yararlı olsa da, yalnızca sosyal medyada paylaşım yaparak gerçek çözüme ulaşılamayacağının farkına varmak. Onunla birlikte, önyargılardan arınmış, bilgiye ve akla dayanan örgütlü demokratik mücadele şart. Bizim ve çocuklarımızın haklarını bizden başka koruyacak kimse kalmadı çünkü.

*

[1] Türkiye Emekli Öğretmenler Cemiyeti (Derneği) 1964 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile kamu yararına çalışan dernek statüsü kazanmış bir sivil toplum kuruluşudur.

 

 

 

 

Çevre ve şirketler

Merhaba.

Bu haftadan itibaren bu köşede Yeşil Gazete gündemindeki, kısaca çevre sorunları (çevre, doğa, gıda-tarım, iklim krizi ve hayvan hakları) olarak adlandıracağım konulara “şirketler” ve ekonomi çerçevesinde bakmaya çalışacağım. Bu kapsamda, şirketlerin çevre sorunlarıyla ilgili olarak ortaya serdikleri iyi ve kötü örnekler, çevreyle ilgili şirket davranışlarını etkileyen faktörler, şirketleri daha duyarlı olmaya yönelten kamu düzenlemeleri veya sivil toplum girişimleri, kurumsal sosyal sorumluluk (corporate social responsibility-CSR) uygulamaları, teknolojinin şirketler tarafından kullanımı ve çevre ile ekonomik konular arasındaki ilişki gibi başlıklar üzerine yoğunlaşacağım. Bunu yaparken hem Türkiye’den hem de dünyadan şirketleri, uygulamaları ve gelişmeleri mercek altına alacağım.

Şimdi doğal olarak sorabilirsiniz, “neden şirketler?” Elbette devletler veya kamu otoriteleri düzenleyici, denetleyici ve yaptırım uygulayıcı güçleriyle her alanda olduğu gibi bu konuda da en önemli oyuncular. Bütün ülkeler için bu geçerli. Bunu tartışmıyorum. Bunun dışında devletlerin ekonomik alanda, kurdukları ticari işletmeler kanalıyla yürüttükleri faaliyetler de var.  Ancak, devletlerin bu işletmeler kanalıyla ekonomi üzerinde yaratmış oldukları etki, bazı istisnalar dışında, gittikçe azalmakta. Birçok ülkede bir zamanlar var olmuş olan devasa kamu iktisadi kuruluşları artık ya tamamen ortadan kalkmış veya özelleştirilmiş durumda.

Devasa cirolar, bir çok devletin GSYİH’sından fazla 

Özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte bu sürecin hızlandığını biliyoruz. Türkiye’de 1970’lerde ithal ikameci modelin sorunlar yaşamaya başlaması üzerine 1980’lerde Turgut Özal’la birlikte gündeme gelen özelleştirme furyası ve özel sektör odaklı büyüme stratejileri de bunun bir yansıması. 1980’li yıllarda sosyalizm ve sosyal devlet üzerine gelen Friedman-Reagan-Thatcher eksenli yoğun ideolojik baskıyı ve Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların gelişmekte olan ülkelere özel sektör odaklı büyüme ve kalkınma politikalarını dayattırdıklarını da unutmayalım. Bütün bu gelişmeler sonucunda devletin iktisadi faaliyetlerinin azalması, özel sektörün ağırlığının daha da artması anlamına geliyor.

Amazon’un sahibi, dünyanın en zengin insanlarından Jeff Bezos.

Ekonomide kamunun ağırlığının azalmasından daha da önemlisi, teknolojik gelişmelerin ivmesinin artışı ve küreselleşmedeki gelişmelerin özel sektörün hem dikey hem de yatay olarak ağırlığını ve etkisini fazlasıyla artırması. Özel sektörün kar güdüsüyle daha hızlı karar alıp harekete geçebilmesi, esnek karar ve yönetim yapılarına sahip olması, halka açılarak sermaye toplayabilmesi, Çin gibi devlet kapitalizminin egemen olduğu ülkelerde bile özel sektörün ağırlığının sürekli artmasına yol açıyor. Bunların sonucunda büyük küresel şirketlerin toplam cirosu birçok ülkenin GSYİH’sını aşmış durumda. Örneğin, 2019 yılında ABD süpermarket devi Walmart’ın cirosu 514, Toyota’nın 272 ve Amazon’un ise 233 milyar dolar olarak gerçekleşmiş. Walmart’ın cirosu, aynı yıl itibarıyla, Dünya Bankası veri setindeki toplam 184 ülkenin 160’ının GSYİH’sından daha fazla. Bir başka küresel şirket olan otomobil devi Toyota’nınki ise 142 ülke GSYİH’sının üzerinde. Aynı Toyota’nın dünya üzerinde 5 bölgesel yönetim merkezi, 20 tasarım ve ARGE merkezi ve Türkiye dahil 27 ülkede 67 adet üretim tesisi var. Şirket 170’den fazla ülkede araç satıyor ve toplam çalışan sayısı 370 bin civarında.

Bu kadar büyük çaplı mal ve hizmet üreten ve dünyanın her tarafına yayılmış olan bu ve benzeri şirketler doğal olarak çevre sorunlarının da en önemli aktörlerinden birisi haline gelmiş durumdalar. Dolayısıyla, şirketlerin tek tek ülkeler ve dünya ekonomisi üzerindeki ağırlıklarının ciddi boyutlara gelmiş olduğu noktasından hareketle, bu köşede şirketlerin çevre sorunlarıyla etkileşimi üzerine odaklanacağım.

Şirketleri topyekun ‘düşman kamp’a  mı koymalı? 

Şirketler, genel olarak, çevreyi kirleten aktörler arasında en başat oyuncular olarak ön plana çıkıyorlar. Bu nedenle, onları kolayca “düşman” kampına koyup topyekûn arkamızı dönebiliriz. Ancak, şu anda az olmakla birlikte gittikçe artan sayıda yerel ve küresel şirket çevre duyarlılığına sahip olarak ve samimiyetle çok olumlu uygulamalara da imza atabiliyorlar. Şirketlere sırtımızı tamamen döndüğümüzde bu olumlu aktörleri göz ardı etmiş oluyoruz. Benim yaklaşımım, şirketlere yönelik çevre politikalarını belirlerken, pozitif örnekleri ön plana çıkarıp, onların desteğini de alarak olumsuz örneklerle mücadele etmenin daha doğru olacağı yönünde.

Şirketler, çevre sorunlarına karşı tutum ve davranışlarını belirlerken en çok bu amaçla hazırlanmış yasal düzenlemelerden etkileniyorlar. Bu düzenlemelere uyma zorunluluğu, eğer etkin çalışan bir kamu otoritesi varsa ve yaptırımlar ağırsa, çevreye büyük fayda sağlayabiliyor. Dolayısıyla, şirketlerin çevre sorunlarına duyarlı davranmasını isteyen birey ve kuruluşların birincil olarak odaklandıkları alan, ilgili kamu otoriteleri nezdinde yapılacak girişimler ve bu konuda yürürlüğe konulabilecek, denetim ve yaptırım hükümleri de net ve uygulanabilir olan düzenlemeler oluyor.

Son 20-30 senedir gelişmekte olan ve şirketlerin topluma karşı olan sorumluluklarından yola çıkarak “GÖNÜLLÜ” olarak uygulamaya başladıkları “kurumsal sorumluluk ilkeleri” ikincil önemdeki etki kanalı olarak görülüyor. Bu konuyu önümüzdeki haftalarda daha ayrıntılı ele alacağım. Burada, şirketlerin dünyadaki değişimden etkilenmeleri ve toplumun beklentilerine uygun hareket ederek bir rekabet üstünlüğü elde etmek amacıyla gönüllü olarak bazı ilkeleri yaşama geçirmeleri söz konusu. Örneğin, LEGO firması, kendi iradesiyle 2030 yılına kadar kullandığı enerjinin tamamının “yenilenebilir” olmasını hedeflemiş ve bu yönde adımlar atıyor. Uluslararası dev bir firma olan Unilever ise yine kendi inisiyatifiyle bir yandan sera gazı emisyonunu, atık üretimini ve su kullanımını azaltarak, diğer yandan da üretimde kullandığı hammaddeleri sürdürülebilir kaynaklardan sağlayarak 2030 yılına kadar karbon ayak izini yarı yarıya düşürmeyi amaçlıyor.

Şirketler tarafından yapılan bu “gönüllü” uygulamalara çok ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor. Şirketlerin çoğu, müşterilerinin, çalışanlarının, tedarikçilerinin ve genel kamuoyunun duyarlılıklarını dikkate alarak, bu uygulamaları sadece bir PR/reklam aracı olarak görmekte, göstermelik bazı ilkeler ilan etmekte ve şaibeli kuruluşlarla iş birliği yaparak bunları kamuoyunu yanıltma amaçlı kullanmakta. Ancak az sayıda da olsa bazı şirketlerde, özellikle yöneticilerin duyarlılıkları nedeniyle, bu ilkeler şirketin misyon ve faaliyetinin ana unsuru haline getirilmekte ve gerçekten mikro bazda da olsa bir değişim yaratılabilmekte. Önümüzdeki haftalarda bu alandaki olumlu ve olumsuz örneklere daha yakından bakacağız.

 

Hayvanların gizli yaşamı: Biz aynıyız!

İnsanlar da hayvanlar gibi sevebiliyor, birbirinin acısını paylaşıyor, empati kuruyor ve birbirleriyle konuşuyor. Cümleyi, duymaya alışık olduğumuzun tersinden kurunca, bir an için kulağa garip geliyor değil mi? Ekoloji üzerine kaleme aldığı popüler bilim kitaplarıyla dünya çapında çok satanlar listelerine giren Peter Wohlleben, yeni kitabında tam da bu hissi aşılıyor.

Yazarın 2016 yılında Almanca olarak kaleme aldığı Hayvanların Gizli Yaşamı (Das Seelenleben der Tiere), geçtiğimiz haftalarda Kolektif Kitap tarafından yayımlandı. Carl Jung, Hermann Hesse, Robert Musil, Rainer Maria Rilke, Stefan Zweig gibi yazarlardan yaptığı çevirilerle tanıdığımız Zehra Aksu Yılmazer’in berrak Türkçesiyle dilimize kazandırdığı Hayvanların Gizli Yaşamı, ilginç anekdotlar ve hazine niteliğinde bilgiler içeren, hayvanların iç dünyasına perde aralayan bir çalışma.

1964 doğumlu ormancılık uzmanı Peter Wohlleben, üniversitede aldığı ormancılık eğitiminden sonra yirmi yılı boyunca Rheinland-Pfalz eyaletinin Orman Müdürlüğü’nde çalışmış. İşinden ayrıldığından beri çevre üzerine kitaplar yazıyor ve yaşadığı köyde kendisine ayrılan ormanlık alanı çevre dostu yöntemlerle yönetme görevini yürütüyor. Yazdığı popüler bilim ve çocuk kitaplarıyla ağaçları, hayvanları, doğayı bize içeriden anlatan Wohlleben’in akıcı kalemi, bilimsel veriler ve yıllardır yaptığı gözlemlerle birleşince okuyucunun elinden bırakamayacağı ve bir solukta okuyacağı bir kitap çıkmış ortaya.

Hayvanların ne hissettiği pek çoğumuzun ilgi duyduğu bir konu. Ama bu ilgi tüm türleri, özellikle de tehlikeli ya da iğrenç bulduğumuz hayvanları kapsamaz. ‘Kene ne işe yarıyor ki?’ sorusunu çok sık duyar, her defasında da şaşırırım. Çünkü herhangi bir hayvanın ekosistemde diğerinden daha önemli bir misyonu olduğunu sanmıyorum. Bir ormancının ağzından bunu duymak tuhaf gelebilir, ama her varlığa hak ettiği saygının buna benzer bir bakış açısıyla gösterildiği kanısındayım.”

‘Hayvanları daha kolay sömürmek için duygularını inkâr ediyoruz’

 Wohlleben, duygular konusunda hayvan ve insan dikotomisinin ötesine geçmeye çalışarak insanların hayvan olduğunu bir daha hatırlatıyor, “evrimleşirken farklılaşmış, insanlardan geride kalmış” hayvanlardan bahsetmenin absürtlüğünü gözler önüne seriyor. Sevgi, empati, utanç ya da nefret gibi hislerin insan türüne özgü olmadığını, hayvanlarla insanların farklı hissetmediğini örneklerle ortaya koyan yazar, “Hayvanların da duygusal ve hassas olduğu kabul edilseydi, onlardan böyle fütursuzca faydalanılmazdı, et yerken ya da deri ceket giyerken vicdan azabı duyulur, bütün bunların tadı kaçardı” diyor.

Hayvan ve insanı farklı kategorilere ayırarak bu ikisinin farklı şekilde evrimleştiği düşüncesinin çürütüldüğünü vurgulayan yazar, insanların -belki- düşünmek konusunda daha iyi olabileceğini, ama iş hislere ve duygulara geldiğinde hayvan ve insan ayrımının geçersiz bir hale geldiğini savunuyor. Wholleben, duygu sahibi olmanın zekâ gerektirmediğini, duygulara yön veren etkenin aslında içgüdüler olduğunu, dolayısıyla da hayvanlar ve insanlarda farklı düzeylerde mevcut olan duyguların her ikisi için de hayati önem taşıdığını, yani pek de farklı olmadığımızı anlatıyor.

‘İnsanların faydalandığı hayvanların çoğu sefil bir yaşam sürer’

Bazı bilim insanları ve özellikle de tarımdan sorumlu politikacılar, hayvanların mutluluk ve acı hissetme yetisine sahip olduğu fikrine neden bu kadar karşı çıkıyor? Bunun en önemli sebeplerinden biri, daha önce de sözü edilen, domuz yavrularının uyuşturulmadan kısırlaştırılması gibi ucuz besi yöntemleriyle teşvik edilen endüstriyel çiftçiliktir. Diğeriyse, her yıl yüzbinlerce memeli hayvanın ve kuşun katledildiği ve bu haliyle tamamen çağdışı kalan av sektörü.”

Peter Wohlleben, kitabın büyük bir kısmında aşık kargalar, yas tutan geyikler, ebe domuzlar, paylaşımcı yarasalar ya da birbirlerinin isimlerini bilen sincapları örnek göstererek sevgi, zekâ, arzu, yas, acı, korku, iyilik ve kötülük gibi birçok kavram üzerinden hayvanların duygu dünyasını gözler önüne seriyor. Hatta, çoğu bölümde, evlerde birlikte yaşadığımız hayvanların bizi sevip sevmediği gibi muzip sorularla okuyucuyu şaşırtarak düşündürüyor.

Kitabın son bölümlerinde ise, insan eliyle hayvanlara verilen zararlara yoğunlaşılmış. Wohlleben, Sanayi Devrimi’yle birlikte çoğalan hava kirliliği ve çevreye verilen zararı, yapay habitatlara hapsedilen, insanlara hizmet etmeye zorlanan hayvanların allak bullak edilen hayatlarını, betonun, yapay ışıkların, karayollarının ve trafiğin sebep olduğu ölümleri bir bir anlatarak, okuyucuyu düşünmeye, daha dikkatli tüketmeye, yani aslında kendini merkeze koymaktan vazgeçmeye çağırıyor.

 Bir bütünün parçaları: Ağaçlar, ormanlar, hayvanlar ve insanlar

Yazarın ilk kitabı, Ağaçların Gizli Yaşamı (2015), 40 dile çevrilmiş ve dünya çapında milyonlarca okura ulaşmıştı. Yalnızca Almanya’da 800 binden fazla satan kitap iki yıl boyunca ülkenin en önemli dergilerinden Der Spiegel’in “Bestseller” listesindeki yerini korumuştu. Yayımlandığı tarihten bu yana Amazon’un çok satanlar listesinde, ağaçlar, doğa, hayvanlar kategorilerinin her birinde hâlâ birinci sırada yer alıyor. Kitap, ağaçların oluşturduğu ekosistem ve iletişim ağlarını (World Wide Web’den yola çıkarak Wood Wide Web) anlatarak ağaçlara ve ormanlara bambaşka bakmamızı sağlamıştı.

Peter Wohlleben, Türkiye’deki çevre gündemine de yabancı olmayan bir yazar. Kazdağları’ndaki Kirazlı altın madeni projesi hakkında geçtiğimiz sene Deutsche Welle’ye verdiği bir röportajda,  Kanadalı Alamos Gold şirketinin girişimi hakkında, “Alternatif olmasına rağmen çevre katili siyanürle işlem yapılacak olunması çifte ahlaksızlık.” demiş ve Kazdağları’ndaki ağaç kesiminin Türkiye için bir felaket olduğunu ifade etmişti:

Özellikle Türkiye için bu bir felaket. Çünkü yaz aylarında sıcaklık çok artıyor ve ormanın olmadığı dağlık bölgelerde de kuraklık artıyor. Almanya’da yürüttüğümüz araştırmalar, ormanın yaz aylarında hava sıcaklığını 10 dereceye kadar azaltabildiğini ortaya koydu. Türkiye’de de durum farklı değil. Özellikle daha yüksek sıcaklığa ve daha büyük kuraklığa yol açacağını bildiğimiz iklim değişimini de dikkate aldığımızda tek bir ağacın bile vazgeçilmez olduğu bir gerçek.”

Hayvanların Gizli Yaşamı, yukarıda bahsettiğimiz konuları 214 sayfada ve 41 bölüme ayrılmış bir şekilde, okuyucuyu bilgi bombardımanına tutmadan anlatan bir kitap. Yazarın bir taraftan bilimsel makalelerden yola çıkarak bize anlaşılır bir dille anlattığı veriler, diğer taraftan da mesleği gereği otuz yılı aşkın bir süredir yaptığı gözlemlerle zenginleştirdiği bu anlatı, hayvanlara karşı işlenen şiddet suçlarının gündeme oturduğu ülkemizde, herkesin okuması gereken bir eser.

Antarktika’nın metanı Karagöl’ün betonu

Küresel iklim krizinin en önemli iki sorumlusu karbondioksit ve metan gazı! Karbondioksitin olağanüstü düzeyde artmasının nedeni direkt olarak artan insan faaliyetleriyken, metan gazının büyük bölümünün oluşmasından ziyade atmosfere salınmasına neden olan değişikliklerin doğrudan sorumlusu yine insan. Metan gazının salınmasında insan faaliyetlerinin kaynak olduğu noktalar da var ancak geçtiğimiz günlerde Antarktika’da keşfedilen okyanus dibi metan sızıntısı ile son yıllarda artan oranda rapor edilen Sibirya permafrostlarındaki metan sızıntılarının yarattığı kaygının yanında biraz sönük kalabilecek düzeyde.

Normalde her ikisi de bu kadar hızlı olmaması gereken sızıntılar. Bu kadar hızlı yayılmadıkları takdirde ekosistemin baş edebilecekleri bir seviyeye sahipler. Ancak bu gazları bertaraf edebilecek canlıların (çoğunluğu bakteriler) sayısı ve artış hızı ile metan gazının salım hızı arasında metan gazı lehine bir orantısızlık olursa, o zaman, metan gazı atmosfere daha fazla salınacak ve var olan sıcaklık artışını da hızlandıracak.

Bu durum geçmiş döneme ait iklim modellerinde göz ardı edilmiş bir durum. Çünkü bu problemlerin varlığı yeni yeni keşfediliyor. Antarktika’daki metan sızıntısını keşfeden ekibin lideri Andrew Thurber mevcut durumu “Metanın kaynağı muhtemelen çökeltiler altında gömülü binlerce yıllık alg birikintilerinin bozunması. Aslında okyanusların çoğunda, deniz yatağından sızan metan gazı, dip sedimentinde veya daha yukarıdaki su sütununda var olan mikroorganizmalar tarafından tüketilir. Böylelikle metan gazı atmosfere neredeyse salınmadan döngü içerisinde işlenmiş olur. Ancak Cinder Cones sahasında var olan mikroorganizmaların yavaş büyümesi ve alanın sığ olması, metanın atmosfere sızmasını neredeyse kaçınılmaz hale getiriyor” şeklinde özetliyor ve ekliyor “Gerçekten endişelenmeliyiz çünkü bu hiç hesapta olmayan bir şey”

Birbirini besleyen zincirleme tehditler

Araştırma bize şunu açıkça gösteriyor: İnsan faaliyetleri artık hiç hesapta olmayan saklı tehditlerin de gün yüzüne çıkmasına neden oluyor. Fosil kaynaklara olan bağımlılığımızın kendisi iklimi değiştirirken, değişen iklim de doğal şartlarda hapsolmuş halde kalması gereken başka tehditlerin de hesaba katılmasını zorunlu kılıyor.

Bu saklı kalması gereken tehlikelerden biri olan Antarktika’da keşfedilen metan sızıntısı olayı tekil bir olay değil. Benzer şekilde yine buzul altında hapsolmuş metan gazı için de benzer bir endişe söz konusu. Çünkü gerek deniz dibinden gelen sızıntıların artması, gerekse de artan sıcaklıklar nedeniyle buzulların erimesi sonucu hapsolmuş metanın atmosfere salınması, endişelenmemiz gereken durumun sanılandan daha da büyük olma ihtimalini doğuruyor. Bunlar insan faaliyetlerinin dolaylı etkisinin yarattığı kötü sonuçlar.

Bir de insanın direkt etkisinin yarattığı sonuçlar var. Üstelik bu sonuçlar iklim krizi gibi uzun vadeye yayılan bir şekilde ortaya çıkmıyor. Daha hızlı ve etkisi daha hissedilir olabiliyor. Bu etkilerden biri de doğaya yapılan doğrudan müdahaleler. Doğaya yapılan müdahalelerin zincirleme etkisi konusunda çok söz söyledik. Bu durum birbiriyle ilişkili birçok faktörün harekete geçmesine ya da dengesizleşmesine neden oluyor. Bozulan sistem yeni bir denge durumuna gelene kadar (ki bu her zaman garanti değil ve yeni bir denge oluşsa da bu dengenin eskisine hiç benzemeyeceği gerçeği de var) ekosistemlerin bozulup ortadan kalkması ve bağlantılı olarak türlerin yok olması gibi durumların ortaya çıkmasına neden oluyor. O halde çözüm belli, doğa ile uyumlu yaşamak.

Salda Gölü.

Görünen ise tam tersi! Doğal olana uyumlu olmayanı doğal ortamlara dayatma inadı sürdürülmeye devam ediyor. Neredeyse tüm doğal zenginlikler zaten yeterince insan faaliyetleri baskısı altındayken bir de yeniler ekleniyor. Bu durum Salda Gölü için de, Gökpınar Gölü için de, Trabzon Uzungöl için de Artvin Karagöl için de geçerli. Tüm bu yerler doğal güzelliğiyle baş başa bırakılması gerekirken, beton yığınlarıyla mahvediliyor. Absürt estetik algısıyla tarumar edilen eskileri yetmezmiş gibi biraz olsun bakir kalabilmiş yenileri de bu absürtlükten nasiplensin diye olmadık işlere girişiliyor. İçinde çevre, park, koruma doğal gibi isimler bulunan kurumlar eliyle yapılması ise hikâyenin trajikliğini ortaya koyuyor.

İnsan olarak doğal olana düşman olduğumuzu Artvin Karagöl’e kondurulan ucube beton yığınıyla, Uzungöl’ün içler acısı haliyle, ısrarla sürdürülen termik santral inadıyla, katlanarak artan plastik üretimiyle, Kanal İstanbul ve 3. Havalimanı’yla ve daha niceleriyle ispat etmeye devam ediyoruz. Doğa da bu durum karşısında bize yıkım ve tükenişi geri veriyor. Çünkü ne ekiyorsak onu biçiyoruz. Doğa kendisine baltayla yaklaşana ne yazık ki artık daha fazla tolerans gösteremeyecek kadar tükenmiş durumda. Bunu fazlasıyla hissediyoruz. Hal böyleyken neden talanda, bozmada ya da tahrip etmede ısrar ediyoruz?