Ana Sayfa Blog Sayfa 2008

İnsanlığın ortak geleceği KURUTULAN Meke Gölü ve su altında BIRAKILAN köyler mi?

Başlıkta büyük harfleri özellikle yazdım. Çünkü bir süredir Antroposen’e (insan merkezli yaşam) kafa yoruyorum. Yalnızca küresel iklim değişikliği kapsamında değil, aynı zamanda insanın doğayla iletişiminde nelerin etken olduğunu düşünmeye çalışıyorum. Çünkü doğa pasif bir özne değil. Kendi içindeki evrimi insan eliyle hızlandırılabiliyor ya da yavaşlatılabiliyor. Doğanın kendi etkileriyle olan devinimi; endüstri devrimi sonrası ve özellikle son 60 yıl içindeki insan faaliyetleri sebebiyle oldukça tahripkar bir şekilde ilerlemiş durumda.

Öyleyse aktif özne nedir, ona odaklanmalıyız. Gelecek 10 yılda şu kadar insan sular altında kalacak, bu kadar canlı türü yok olacak gibi öznesi belli olmayan pasif cümleler kurmayalım artık. Kim sebep olacak, nasıl olacak, nedenlerine ve ne yapabileceğimize bakalım. Dünya çapında yaşadığımız Covid- 19 pandemisi süreci bize insanlık olarak büyük krizler karşısında ne kadar çaresiz olduğumuzu, gündelik yaşamlarımızın kırılganlığını, sistemin iklim kriziyle gelmekte olan yıkıma tamamen hazırlıksız olduğunu gösterdi.

Independent Türkçe’nin 9 Nisan 2019 tarihli haberine göre, Türkiye’de ‘Yarım asır içinde 36 göl kurudu. Geri kalan az sayıda göl ise kuruma riski altında.’  Dikkatinizi çekmek isterim ki bu durum tespiti bir yıldan fazla zaman önce yapılmış.

Meke Gölü beni oldum olası çok etkilemiştir. İstanbul Fotoğraf Sanatçıları (İFSAK) vasıtasıyla yıllar önce izlediğim Meke Gölü görüntüleri vasıtasıyla bir zamanlar doğa fotoğrafçılığına merak salmıştım. Meke yalnızca Türkiye’nin değil belki de dünyanın tek nazar boncuğuydu… Şimdiki kuruTUlan Meke Gölü ise bir korku filmi platformu gibi. Geçenlerde sosyal medyada karşıma çıkan, fotoğraf sanatçısı Gökhan Çelebi’nin kısa bir paragrafı da bu konuyla ilgili yazmamı öncelikli kıldı. ‘İnsanlığın ortak mirası kuruyan Meke gölüdür, eriyen buzullardır, avlanan ayılardır, milyonlarca mültecidir.” diyordu.

Evet, asıl sorunu nasıl yönetildiğimizde bir başka deyişle sistemde arayalım. Ama bu topraklarda yaşıyorsak, buradan besleniyorsak yerel özellikleri bilelim.

Sorun da çözüm de bizde…

Dünyada ortalamam insan ürettiğinin dört katını tüketiyorsa (bazı küresel patronlar şüphesiz ki daha fazla) sorunu ve çözümü kendimizde; düşünce yapımızda ve politik stratejimizde arayalım. Korona süreci, enerjimizi adeta dışarıda bir suçlu arayıp onu dövmeye harcamak bizi pek bir yere götürmediğini göstermiyor mu? Bu yolda belki de sorumluluk almayanları teşvik etmenin yanında deşifre etmemiz de gerekebilir.

Çünkü ekosisteme ve canlılara karşı işlenen suçların günahı elbette herkese eşit dağıtılamaz. Doğanın yağmalanmasından çıkar sağlayanları, ekosisteme saldıranları ifşa etmeye devam edelim ama bir başka türde… Belki farklı bir yapılanma ile… Üstümüze daha hızlı gelen çığa karşı bir araya gelip gücümüzü birleştirip değişik örümcek ağları kurabiliyor muyuz… ya da bok böceği, ona bakalım. Ekosistem ve dünyadaki canlılara yapılan haksızlıklar ne yazık ki daha çok fakirleri ve alt sınıfları silkelemeye devam edecek. Dolayısıyla ekolojik mücadele en çok adaletsizliğe uğrayanların ve fakirlerin mücadelesidir diye boşuna söylenmiyor.

Kendini doğadan koparmış insan

İnsanlar geçmişte topografya, coğrafya, yeraltı hareketlerine uygun vb yerel etkilere duyarlı olarak yapılı çevrelerini şekillendirmiş. Hatta dilleri, kültürleri, su ve gıda gereksinimlerini dahi ona göre biçim almış. İnsanların yaşamlarını suya, doğaya göre şekillendirmesine pek çok örnek verilebilir. Örneğin, bu sel felaketinin olduğu bölgede kuş diliyle haberleşme 2016 yılında UNESCO’nun kültürel miras listesine geçmiş durumda. Kariya medeniyeti döneminde Ege ve Akdeniz’deki insanlar İzmir’den Antalya’ya kadar olan alanda su ve gıda gereksinimlerini bu bölgenin durumuna göre gidermişler. Keza Mezopotamya insanı da tarih boyunca ihtiyaçlarını Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölge içindeki duruma göre şekillendirmişler. Eski İstanbul’da her evin altında yağan yağmur sularının biriktirileceği bir sarnıç bulunması da başka önemli bir örnek. Antik kentin ve sarayın su ihtiyacı dahi bu şeklide karşılanıyormuş. Ne oldu da insan doğanın efendisi olunca bunları unuttu?

Çevre ve Ekoloji Hareketi avukatlarından (ÇEHAV) Yakup Okumuşoğlu Bianet’e verdiği röportajda Artvin ve Rize’de meydana gelen sel ve heyelanlar hakkında bu iki ilin arazi yapısının iklimi, doğası dışında başka ortak noktaları olduğunu belirtiyor:

Elektrik üretimi için derelerin üzerine kurulan HES’ler ve barajlar, ıslah edilsin diye betonlar arasına sıkıştırılan dereler, yol için doldurulan bir deniz ve 1800 metre tepelerinden geçecek bir yol… Islah projeleri suyun akışını hızlandıran, hızlı akış sonrasında da en ufak bir engel çıkması durumunda taşmasına neden olan projeler. Normalde Karadeniz gibi yerlerde su kendi akışında dönemeçler oluşturuyor, hızını düşürecek şekilde bir taraftan gidip öbür kıyılara vuruyor ve hızı azalarak akıyor. Fakat ıslah ettiğiniz zaman dereyi bir beton oluk içerisine alıyorsunuz ve yatağı daraltıyorsunuz.

Bir de bunlar çok hızlı sürede sularını denize boşaltan dereler olduğu için hızla gelen sular beton oluktan daha da hızlanarak akıyor. Su eğimin düştüğü yerlerde göllenmeye başlıyor. Ön tarafta da Karadeniz Sahil Yolu nedeniyle yapılmış olan Çin Seddi gibi bir bariyer var. Dolayısıyla bu bariyeri aşamayan, ıslah nedeniyle derenin dışına taşan su da tekrar geri dönemediği için yine göllenmeye sebebiyet veriyor ve bu seller gerçekleşiyor.”

Ve gelecekte 17 köyün daha sel tehlikesi altında olduğunu da ekliyor.

Su hayattır, hem yeraltı hem de yeryüzü için… Yıllar önce yazdığım bir yazıda insanların su hasadını öğrenmek yerine akiferde bulunan hazır sudan su çekmesini konu ederek “Akiferden çekilen her damla su gelecek kuşakların hakkından çalmaktır” demiştim. 

Konya Ovası‘nda kuruTUlan göller için dışarıdan su getirilip orasının GAP Bölgesi gibi yeşertilebileceği de TRT’nin geçen sene yaptığı bir belgeselde açıklanıyor. Meteoroloji verilerine göre Türkiye’de yıllık yağış miktarının 500 mm civarında olduğu dikkate alınırsa zaten kuraklıkla yüz yüze olan bir ülkeyiz. Acaba Konya Ovası’nı yeşertecek suyun getirildiği bölgelerdeki canlıların hayatından çalınacağı düşünülüyor mu?

Kanal İstanbul başta olmak üzere kent planlarına baktığımızda sanki güya aralarda kendileri için bırakacakları bir avuç yeşilin dahi yer altında birçok bütünselliğin parçası olduğunu unutuyorlar. Bazı kendini duyarlı gibi gösteren, yapılaşmaya izin veren belediyelerin dahi uygulamalarına baktıkça içim ürperiyor. Yeraltındaki su kapanlarını besleyen alanlar betonlaştırıldıktan sonra oluşturacağınız bir avuç yüzeysel yeşillik hiçbir şey ifade etmiyor. O derenin suyunun nereden besleneceği düşünülmediği sürece, o vadiden beslenecek biyolojik çeşitlik yok olduktan sonra, binalarınızın yenilemeyeceğini göreceksiniz. O milli su sel felaketi olarak köprüleri yıkıp geçtiğinde asfaltlarınızı söküp attığında doğayı hiçe sayarak yaptığınız o Karadeniz’deki Yeşil Yol‘unuzdan da geçemez olabilirsiniz.

Doğayı ve kadını boyunduruk altına alan patriyarkal kapitalist endüstriyalist militarist sistemle teknolojiyle her şeyin üstesinden gelebileceğini sanan beyaz adam zihniyeti ise bunu nasıl aşacağız?

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Türkiye’de koronavirüs: 937 yeni tanı, 17 can kaybı

 

Bakan Koca’nın paylaşımı şöyle:

Toplam test sayımız 4,5 milyona yaklaştı. İyileşen hasta sayımızla yeni vaka sayımız arasındaki fark, DÜNE KIYASLA AZALDI. Yoğun bakım ve entübe hasta sayımız; erken tanı, yaş, kronik hastalık ve benzeri durumlara bağlı olarak düşüş ve yükseliş gösteriyor.”

 

 

Ayasofya’da ilk namaz

Danıştay’ın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etmesinin ardından Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Diyanet’e devredilen Ayasofya’da ilk namaz bugün kılındı. Ayasofya’nın yeni ismi ise ‘Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi‘ olarak duyuruldu.

Türkiye’nin dört bir yanından binlerce insan 86 yıl sonra Ayasofya’da kılınacak cuma namazı için İstanbul’a geldi. Erdoğan, Kur’an-ı Kerim’den Fatiha suresini ve Bakara suresinin ilk beş ayetini okudu.

Dört minareden dört müezzin ezan okudu

Dua programının ardından Ayasofya Camii’nin dört minaresinden dört müezzin cuma namazını okudu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, İletişim Başkanı Fahrettin Altun, AKP İstanbul Milletvekili Şirin Ünal ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli‘nin yanı sıra çok sayıda kişi Ayasofya içerisinde saf tuttu.

Ayosofya içerisine girmek için dağıtılan 500 davetiyeden birine sahip olamayan binlerce kişi çevredeki camilere yöneldi. Burada yer bulamayanlar ise evlerinden getirdikleri seccadeleri cami çevrelerinde bulundukları yere ve ayrılan alanlara sererek, cuma namazını kıldı.

Fotoğraf: AA

 Erbaş minbere kılıç ile çıktı, Fetih suresini okudu

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Ayasofya Camii’nde kılınan ilk namazda minbere Osmanlı’daki kılıç geleneğini devam ettirerek kılıçla çıktı.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, “Ayasofya: Fethin nişanesi, Fatih’in emaneti” başlıklı hutbe verdi.  Hutbe sonrası cuma namazının farzını kıldıran Erbaş, Fetih suresini okudu.

Namaz sonrasında hutbeye kılıçla çıkmasını da değerlendiren Erbaş, “Fethin sembolü olan camilerde bu bir gelenektir. 481 yıl kesintiye uğramadan kılıçla çıkılmıştır. Bu geleneği bundan sonra da devam ettireceğiz İnşallah” diye konuştu.

Fotoğraf: AA

Cuma hutbesi: Vakıf malına dokunan lanete uğrar

Hutbesinde Ayasofya’nın kıyamete kadar cami olmak kaydı ile Fatih Sultan Mehmet Han tarafından vakf edilerek müminlere emanet edildiğini hatırlatan Erbaş şu ifadeleri kullandı:

Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar. O Ayasofya İslam’ın engin merhametinin bir kez daha dünyaya ilan edildiği yerdir. Fetihten sonra Ayasofya’ya sığınıp haklarında verilecek hükmü bekleyen ahaliye Fatih Sultan Mehmet ‘Bu andan itibaren özgürlüğünüz ve hayatınız hakkında korkmayınız.

Kılıç: Atatürk’e lanet okundu

Kimsenin malı yağma edilmeyecek, kimse zulme uğramayacak. Kimse dininden dolayı cezalandırılmayacak’ demiştir.

Erbaş’ın hutbesinde yer verdiği sözler büyük tepkiyle karşılaştı. İlahiyatçı Cemil Kılıç yaptığı paylaşımda “Unutma! Bugün minberden isim vermeden Kadir Mısıroğlu‘na rahmet, Atatürk’e de lanet okundu. Bugün Atatürk’ün kurduğu devletin bir memuru Atatürk’e lanet okudu. Susanın kanı kurusun” ifadelerini kullandı.

Yunanistan kiliselerinde bayraklar yarıya indi

Öte yandan Yunanistan’da Atina Başpiskoposu Ieronymos, Ayasofya için yas tutacaklarını söyledi. Ieronymos, yaptığı açıklamada kiliselere bayraklarını yarıya indirme çağrısında bulundu. Yunanistan kiliseleri bu çağrıya uyarak bayraklarını gün boyunca yarıya indirdi.

Yunanistanda protestolar

AFP’de yer alan habere göre ilerleyen saatlerde milliyetçi ve dinci gruplar, başkent Atina ile Selanik‘te UNESCO‘nun dünya mirası olarak tanıdığı tarihi bina için protesto gösterileri düzenledi.

Protesto sırasında bir grup eylemci “Erdoğan=Diktatör” ve “Ayasofya bir Hristiyan kilisesidir” yazılı pankartlar açtı.

 

Hayvana tecavüzde ceza yok, bahane çok

Hayvanlara yönelik şiddet, işkence ve tecavüz belki de toplumda en yaygın görülen ama çok duyulamayan sorunlardan. Ancak buna rağmen gündeme gelmeyi başarmış olaylarda da failler ya hiç ceza almadan ya da çok küçük cezalar ile serbest bırakılıyor.

Son olarak Ankara ve Hatay illerinde yaşanan iki olay ile hayvanlara yönelik kötü muamele yeniden kamuoyunun gündemine taşındı.

Ankara ve Hatay’da köpek katliamı

Ankara’nın Çankaya ilçesinde Volkan Uzun isimli şahıs kendisine emanet edilen köpeğe tecavüz ederek köpeğin ölmesine sebep oldu. Evden gelen çığlıklarını duyan komşuların ihbarı üzerine gözaltına alınan fail, önce ifadesi alınarak serbest bırakıldı. Ancak yükselen büyük tepki üzerine akşam saatlerinde yeniden gözaltına alınarak, tutuklandı.

Başka bir köpek cinayeti de Hatay’ın Samandağ ilçesinde yaşanmıştı. Sinan Aydoğan isimli şahıs ‘Goldi‘ isimli köpeği bıçakla yaraladıktan sonra gözaltına alınmış ve daha sonra serbest bırakılmıştı. Serbest bırakılan Aydoğan, geri dönüp yeniden bıçaklayarak köpeğin ölümüne neden olmuştu.

Biltekin: Göründüğünden çok daha yaygın

Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nden Fatma Billtekin Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada bu basına yansıyan olayların hayvan ihlallerinin yalnızca çok küçük bir bölümü olduğu değerlendirmesinde bulundu.

Hayvana şiddetin suç kapsamına alınması yönünde çalışma başlattıklarında kendilerine yaşananların münferit olaylar olduğu söylenerek düzenlemeye gerek olmadığının söylendiğini belirten Billtekin “Biz de bu olayların aslında münferit olmadığını göstermek için hayvan hakları ihlallerini raporlamaya başladık” dedi.

‘Evlerin içinde ne oluyor, bilemiyoruz’

Biltekin “Raporlarımız bize tam da bizim düşündüğümüz gibi hayvana tecavüz ve işkencenin çok yaygın olduğunu gösterdi. Her yerden haberler geliyor. Ki gerçekte yaşananlar bizim yayınladığımız olayların kat ve katı. Evlerin içinde, mahalle aralarında neler olduğunu bilmiyoruz” ifadelerini kullandı.

Bazı bölgelerde ise yaşanan olayların üstünün özellikle örtüldüğünü dile getiren Biltekin “Çorum’da böyle bir olay oldu. Köylüler üstüne kapatmaya çalıştı. Çünkü yaşadıkları yerin ismini kötüye çıkaracağını düşündüler” dedi.

Ata tecavüz eden erkeğin bahanesi: Bana göz kırptı

Şiddet, tecavüz ve öldürme kanıtlandığı zaman da zanlılar akıl almaz bahaneler ile yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışıyor. Biltekin en yaygın görülen bahaneler arasında “Bana göz kırptı”, “kadın yoktu ne yapayım?”, “Şeytana uydum” gibi ifadelerin yer aldığını belirtti.

Nisan ayında yaşanan bir olayı örnek veren Biltekin “Bir adam bakıcılığını üstlendiği bir ata tecavüz ediyor. Atın ‘sahibi’ durumdan şüphelendiği için ahıra kamera koyarak olayı kanıtlıyor. Adam ise açıklama olarak ‘at bana göz kırptı’ diyor” diye konuştu.

‘Salgını sırasında şiddet de arttı’

Koronavirüs salgını sırasında kendilerine bildirilen ihlal sayısında daha önce görülmemiş bir artış yaşandığını belirten Biltekin “Biz koronavirüs salgınında insanlar evlerinde durur, hayvanlar da biraz rahat eder diye seviniyorduk. Ancak sokakta gönüllülerin olmaması sebebiyle çok fazla şiddet yaşandığını görüyoruz. İnsan var oldukça hayvanlar şiddete uğramaya devam edecek” dedi.

Toplumda bu kadar yaygın bir sorun olmasına rağmen, ortaya çıkan ihlallerde de zanlılar ya hiç ceza almıyor ya da ufak para cezalarıyla kurtuluyor. 5199 numaralı Hayvanları Koruma Kanunu’nda hayvan ihlallerine yönelik en küçük ceza 181 lira tutarındaki ‘Sorumluluğunu üstlendiği hayvanın bakımını yapmamak” suçu. En yüksek ceza ise 9 bin 563 lira tutarındaki “Pitbull yuvalandırmak’.

4 aydan 3 yıla kadar hapis

Eğer hayvan ‘sahipli’ olarak geçiyorsa sorumluluğunu üstlenen kişi ihlali yapan kişiye ‘mala zarar’, ‘hırsızlık’ veya ‘malın değerini düşürmek’ gibi suçlamalar ile dava açabiliyor. Bu durumda da kişi 4 aydan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor.

Biltekin, sokakta yaşayan hayvanlara yönelik ihlallerde ise bunların hiçbirinin uygulanamadığını belirtti. Ayrıca son değişikliklerle birlikte daha önce iki yılın altındaki cezalara verilen ‘ertelemeli hapis cezasının’ sınırının üçe çıkarıldığını aktaran Biltekin “Yani yargılandıktan sonra hapis cezası almaları mümkün olmuyor” dedi.

Salgın geldi, yasa beklemeye alındı

Sahipli sahipsiz hayvan ayrımının kaldırılması, hayvan dövüştürme gibi suçların hapis cezasına dönüştürülmesini öngören Hayvan Hakları Yasası üzerinde çalışıldığını belirten Biltekin bu çalışmaların salgın sebebiyle kesintiye uğradığını ve yasanın ne zaman çıkacağını bilmediklerini söyledi.

Biltekin’in vurguladığı bir konuda aslında Türkiye’de önleyici anlamda hiçbir çalışma yapılmaması. “Böyle bir çalışma olmadığı için biz de en azından caydırıcı olur diye cezaların artırılması için baskı yapmaya çalışıyoruz” diyen Biltekin hayvanlar için etkili bir koruma yönteminin önleyici ve caydırıcı yöntemlerin birlikte ele alınmasıyla olacağını vurguladı.

Kazdağları mücadelesinin birinci yıl dönümünde eylem çağrısı

Kazdağları’nda yapılmak istenen maden faaliyetlerine karşı Kirazlı‘da başlatılan çadır nöbeti 26 Temmuz tarihinde birinci yılına giriyor. Aktivistler birinci yıl dönümü için eylem çağrısında bulundu.

Maden faaliyetlerine karşı mücadeleye destek verenler 25 Temmuz Cumartesi günü saat 21.00’de Çanakkale Merkez’de önünde, 26 Temmuz Pazar günü ise saat 16.00’da Kirazlı Balaban Çeşmesi’nde bir araya gelecek.

‘Kesimleri durdurun, sorumluları yargılayın’

Eylem çağrısına Her Yer Kazdağları, Kazdağları Kardeşliği, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Kazdağları İstanbul Dayanışması ve Kazdağları Dayanışması ile Kazdağları Kirazlı Direnişi destek verdi.

Dört talep

“26 Temmuz’da ‘Alamos’u tahliye et’ demek için gelin, hep birlikte sesimizi yükseltelim” denilen çağrıda şu talepler sıralandı:

  1. Kirazlı’da bir an önce ağaç kesiminin durması
  2. Kirazlı’daki çalışmaların sonlandırılması
  3. Hukuki süreç bitmeden 2017 yılında sahada çalışma yapılmasına, ağaç kesimine müsaade edilmesine, GSMH’nın onaylanmasına izin veren tüm yetkililerin yargılanması
  4. Kirazlı başta olmak üzere Kazdağları ekosistemi içinde yer alan tüm metalik madencilik ruhsat ve projelerinin iptal edilmesi

Ayrıca Türkiye’nin dört bir yanından Kazdağları’na destek vermek isteyen kişiler bu tarihlerde ‘Her yer Kazdağları’ diyerek bulundukları yerde eylemlere destek verebilecek.

Plastik atıkların sayısı 20 yıl içinde 1.3 milyar tonu bulabilir

Dünyanın acil olarak harekete geçmemesi halinde 2040 yılına kadar  doğadaki plastiklerin sayısı 1.3 milyar tona ulaşacak. Leeds Üniversitesi‘nden Dr Costas Velis’e göre sayılar her ne kadar şok edici olsa da bu gidişi durdurmak mümkün.

Yapılan çalışmanın önemine değinen Velis “Bu, gelecek 20 yıl içinde olacakları açıka gösteren ilk tablo. Bu kadar büyük bir miktarı anlayabilmek güç ama şöyle düşünelim, plastikleri düz bir zemine yayarsak, boyutu Birleşik Krallığı 1.5 kez kaplamaya yetecektir” dedi.

‘Okyanusa giden atıklar yüzde 80 oranında düşürülebilir’

Araştırmaya fon sağlayan ABD merkezli Pew Charitable Trusts adlı kuruluştan Winnie Lau da BBC‘ye konuşarak, tüm olası çözümlerin seferber edilmesinin hayati önemde olduğunu söyledi ve “Eğer böyle yaparsak, 2040’a kadar okyanusa giden plastiklerin sayısını yüzde 80 oranında düşürebiliriz” dedi.

Araştırmacılara göre atılması gereken adımlar ise şunlar:

  • Plastik üretimi ve tüketimi üretim hızını azaltmak
  • Plastiğin kağıt ve benzeri materyallerle ikamesi
  • Geri dönüştürülebilir ürünler tasarlamak
  • Yoksul ve az gelirli ülkelerde geri dönüşüm olanaklarının arttırılması
  • Plastik atık ihracatını azaltmak

’11 milyon atık toplayıcının güvencesi yok’

Ancak Velis’in  söylediklerine göre, tüm bu adımlar atılsa dahi, önümüzdeki yirmi yıl içinde doğada 710 milyon daha plastik olacak.

Velis’e göre sorunu çözecek bir sihirli değnek yok. Ancak bu çalışma, çoğulukla gözardı edilen bir gerçeği ortaya koyuyor: 2 milyar insanın yaşadığı Güney Yarımküre’de yeterli geri dönüşüm olanaklarının bulunmuyor.

Bu nedenle pek çok insan, atıklarından kurtulmak için onları çöpe atmak ya da yakmak zorunda. Velis ayrıca 11 milyon atık toplayıcının, plastik atıkların azaltılmasındaki küresel rollerine rağmen temel haklarından ve güvenlikten yoksun biçimde çalıştığına da dikkat çekiyor.

Mersin’de eylem ve etkinliklere beş gün yasak

Mersin genelinde beş gün boyunca her türlü eylem, etkinlik, yürüyüş ve tören yasaklandı. 24 Temmuz’dan itibaren başlatılacak yasak beş gün süreyle geçerli olacak.

Mersin Valiliği tarafından yapılan açıklamada yasak gerekçesi olarak “terör örgütlerine yönelik operasyonlar” ve “toplumsal ayrışma ve kargaşaya neden olabilecek her türlü olayın önlenmesi” gösterildi.  Valiliğin internet sitesi üzerinden duyurduğu açıklamanın tamamı şu şekilde:

 

Binlerce Twitter kullanıcısından AKP’li Şirin Ünal’ın Ayasofya paylaşımına soru yağdı: Nadira’ya ne oldu?

AKP İstanbul Milletvekili Şirin Ünal’ın sosyal medya hesabında Cuma namazı için gittiği Ayasofya içerisinden yaptığı paylaşıma tepki yağdı.

Ünal, paylaşımında, “Ayasofya Camisindeyiz. Nasip eden Allahımıza şükürler olsun. Emeği geçen herkesten başta REİS’imiz olmak üzere Allah razı olsun” ifadesini kullandı.

Binlerce Twitter kullanıcısı ise paylaşımının altında Ünal’ın evinde şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden ancak ölümünün kısa sürede üstünün kapatıldığı 23 yaşındaki Nadir Kadirova‘ya ne olduğunu sordu.

 

Nadir Kadirova’ya ne olmuştu?

Nadira Kadirova, bir yıldır bakıcı olarak çalıştığı AKP’li Ünal’ın evinde, 23 Eylül 2019 tarihinde, akşam üstü silahla vurulmuş şekilde bulunmuştu.  Kadirova’nın ölümünün üzerinden henüz iki gün geçmişken, Ankara Emniyeti “intihar” yönünde açıklama yaptı.

Kadirova’nın naaşı da jet hızıyla ülkesine gönderilerek, toprağa verildi. Ankara Başsavcılığı, Şirin Ünal’ın bilgisine başvurdu. Ünal, “olayın intihar olduğunu” savundu.

Kadirova’nın arkadaşından taciz iddiası

Kadirova’nın İstanbul’da yaşayan Özbek arkadaşı ise “Şirin Ünal’ın onu taciz ettiğine” yönelik iddialarda bulundu. Savcılık, Kadirova’nın kesin ölüm sebebinin açığa çıkması için Adli Tıp Kurumu’ndan rapor istedi.

Adli Tıp, olayın üzerinden beş ay geçmesinin ardından Kadirova’nın ölümüne ilişkin raporunu savcılığa gönderdi. Raporda, Kadirova’nın “bitişik atış yapmak suretiyle göğüs bölgesinin 5-6 santimetre üzerine isabet eden mermi neticesi öldüğü”, dolayısıyla “olayın intihar olduğunun değerlendirildiği” bilgisine yer verildi.

 

Yunanistan ve Türkiye Yeşiller’inden ortak çağrı: Ayasofya kültürel müştereğimizdir

Yunanistan ve Türkiye Yeşilleri 86 yılın ardından müze statüsü değiştirilerek bugün Müslümanlar için ibadete açılan Ayasofya hakkında ortak bir metin kaleme aldı.

Ayasofya’nın bütün kültürlere ev sahipliği yaptığının vurgulandığı açıklamada “Alınan kararla Ayasofya, bir grubun iradesi altına girmiş bulunuyor. Bu karara yönelik şerhimizi, tarihe not düşmek istiyoruz” denildi.

‘Ayasofya kültürel müştereğimizdir’

Altında Yunanistan Yeşilleri’nin uzantısı PRASINOI ile Yeşiller Meclisi’nin imzası bulunan ve hem İngilizce hem de Türkçe dillerinde yayınlanan metnin tamamı şu şekilde:

 

24 Temmuz günü Ayasofya ibadete açılıyor: Ancak, sadece Müslümanlara… Bir sonraki ziyarete yetişme telaşındaki turist gruplarının akınına uğrayan müzenin statüsü böylesine kadim bir binanın korunması için yetersiz bulunmuş olabilir.

Oysa, mevcut statü en temel ihtiyacımızı uygun şekilde karşılıyor, Ayasofya’yı küresel müştereğimiz olarak tescilliyor, bu özelliğini güvence altına alıyordu.

‘Birlikte koruduk’

İmparator’un uhdesindeki kutsal bilgeliğe adanmış bir basilika olarak inşa edilen Ayasofya, giderek insanlığın ortak bilgeliğine adanmış bir anıta dönüşmüştü.

Bizler, Hristiyanlar, Müslümanlar, ve sekülerler bu mekanı inşa ettik ve onardık; tüm insanlığın istifade etmesini gözettik; nöbetleşe koruyarak bugünlere getirdik.

1500 yıl ayakta kaldıktan sonra, Ayasofya’da herkes kendine bir yer buldu. Dünyanın bütün ülkelerinden ve kültürlerinden, inançlı ya da inançsız herkes, kökeni her ne olursa olsun her bir insan, kendini buraya ait hissedebildi; burada ortaklaştı, burayı sahiplendi.

Derinden bölünmüş bir dünyada, Ayasofya karşıt uçları birleştirdi, insanlığın kutuplaşmasını ve nefreti aşabileceğimize dair derinlerde yatan o inancımızın simgesi oldu.

Alınan kararla Ayasofya, bir grubun iradesi altına girmiş bulunuyor. Bu karara yönelik şerhimizi, tarihe not düşmek istiyoruz. Yunanistan ve Türkiye Yeşilleri olarak, Ayasofya’nın insanlığın ortak bilgeliğinin sembolü olarak kalmasını talep ediyoruz.

Ayasofya’nın tüm insanlığın müştereği olarak varlığını sürdüreceği, kültürel hazinelerine sınırsız erişimin baki kalacağı bir statüde, dışlayıcı değil kucaklayıcı, ötekileştirici değil paylaşımcı bir statüde kalmasının uygun olduğunu düşünüyoruz.

Mekanı diğerlerini dışlayan şekilde tek bir grubun tasarrufuna tahsis etme politikası, insani ortak değerlerimizi böylesine güçlü temsil eden bir tarihi miras için kural olamaz.

Her dinden kişiye bireysel olarak ibadet, inançsızlara ise geri çekilme ve düşüncelere dalma imkanı tanıyan sakin ve korunaklı ortamların oluşturulmasını kabulün ötesinde arz ederiz. Farklı insan gruplarını ve sembollerini aynı mekanda bir arada var etmenin yolları bulunabilir. Ortak geçmişimizin mirası bizlere yol gösterecektir.

Ayasofya’ya insanlığın müştereği olarak sahip çıkmak, ortak gündemimize sahip çıkmaktır. Tahammülsüz milliyetçiliği reddetmek ve ortak evimize, gezegenimize sahip çıkmaktır.

Ayasofya’nın insanlığın müştereği olmasını talep etmek, ortak gündemimize sahip çıkmak; tahammülsüzlüğü ve milliyetçiliği reddetmek; ortak evimiz olan gezegenimiz için mücadele etmektir .

 

Yargıtay’dan emsal 15 Temmuz kararı: Darbe sebebiyle müebbet alan erlere beraat

15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili açılan davada 14 er hakkında verilen müebbet hapis cezası Yargıtay kararıyla bozuldu. Yargıtay gerekçesinde “Askerlerin emirleri yerine getirmekten başka çaresi olmadığını” açıkladı.

 Zorunlu askerlik görevi yaptıkları sırada gerçekleşen darbe girişimi sırasında TRT Harbiye binasında bulunan erler hakkında “Anayasal düzeni bozmak” suçlamasıyla müebbet hapis cezası verilmişti. Erler dört yıl boyunca tutuklu kalmışlardı.

Yargıtay: Emir altındaydılar

Hürriyet’ten Oya Armutçu’nun haberine göre Yargıtay 16’ncı Ceza Dairesi, müebbet kararını bozdu. Mahkeme gerekçesinde, “Askerlerin, emir altında oldukları, komutanlarının verdiği emirleri yerine getirmekten başka çaresi olmadığı” vurgulandı.

Yargıtay, TCK’nın 30/4 maddesindeki, “İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz” maddesini uygulayarak, beraate hükmetti.

Erlerin “gecikmeli” de olsa darbeye teşebbüsü fark ettikleri, üstleri tarafından verilen “halka ve güvenlik görevlilerine ateş etme emrine uymadıkları”, “amirlerin ısrarlı kanunsuz emirleri karşısında” ise “hal ve koşullara göre başka şekilde davranma olanağının bulunmadığı düşüncesiyle”, “silahla havaya ateş etmenin bir haksızlık oluşturmayacağı sonucuna vardıkları” vurgulandı.

Tutuklu yüzlerce kişi için emsal bir karar

15 Temmuz gecesi Boğaziçi Köprüsü, Orhanlı Gişeleri, Sultanbeyli ve Sabiha Gökçen Havalimanı gibi lokasyonlarda yaşanan olaylar ile ilgili açılan davalarda yüzlerce askeri öğrenci ile zorunlu askerlik görevini yapan er müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

Yargıtay’ın bozma kararı, “tatbikat” ya da “terör saldırısı” gerekçesi ile 15 Temmuz gecesi, TV izleyip olaylardan haberdar olma imkanları da bulunmayan, üstlerinden aldıkları emirleri yerine getirmek için silahlanarak sokağa çıkarılan, davaları süren veya bu emre itaaten başka eylemleri, “FETÖ bağlantıları ve örgüte mensubiyetleri kanıtlanamadığı” halde “anayasayı ihlalden” mahkum olan sanık erlere beraat yolunu açıyor.