Ana Sayfa Blog Sayfa 1870

TTB: Bir günde beş sağlık çalışanını kaybettik

Türk Tabipleri Birliği (TTB) sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda son dönemlerde sayısı iyice artan koronavirüs nedeniyle hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına dikkat çekti.

TTB tarafından yapılan paylaşımda pazar günü içerisinde beş sağlık çalışanının hayatını kaybettiği bilgisi aktarıldı. Açıklamada “yönetemiyorsunuz”, “tükeniyoruz” ve “ölüyoruz” etiketleri yer aldı. 

Pazar günü hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının ismi ise şu şekilde verildi: Ferhat Gencer, Harun Dönmez, Dr. Salih Kanlı, Yasemin Çolak ve Dr. Turaan Yıldırım. Geçtiğimiz hafta içinde yitirilen 8 sağlık çalışanı ile birlikte, 8 günde yaşamını yitiren sağlık çalışanı sayısı 13 oldu.

Eylül ayının sonunda “Covid-19 salgınında 6. Ay Değerlendirme Raporu”nu açıklayan TTB, 6 aylık süre boyunca 95 sağlık çalışanın hayatını kaybettiğini belirtmişti.

 

Kavala’nın tutsaklığının üçüncü yılı: Aradığınız suç bulunamadı

İş insanı ve insan hakları savunucusu Osman Kavala‘nın tutukluluğunun üçüncü yıl dönümünde Kavala’ya Özgürlük platformu sosyal medya hesaplarından bir video yayınladı.

İngilizce ve Türkçe iki farklı dilde paylaşılan videoda aralarında savcı cübbesi ile takım elbise giyen kişilerin Türk ceza kanununu incelediği ancak içerisinden tek bir cümle bile alamadığı gösteriliyor. Videonun sonunda ise “Aradığınız suç bulunamadı” yazısı beliriyor.

https://twitter.com/FreeOsmanKavala/status/1317730204844847106

Neler yaşandı?

18 Ekim 2017’de gözaltına alınan Osman Kavala 1 Kasım 2017’de “Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs, hükümeti ortadan kaldırma” iddiasıyla tutuklandı.

İddianamesi tutukluluğunun 16’ıncı ayında hazırlanan Kavala, ilk olarak 15 kişinin daha dahil olduğu Gezi Davası’nda yargılandı. 18 şubat tarihinde mahkeme Kavala’nın beraatine ve tahliyesine karar verdi. Aynı gün içerisinde 15 Temmuz soruşturması kapsamında tekrar tutuklandı.

9 Mart tarihinde ise hakkında bu kez TCK 328’inci maddede yer alan “Siyasal ve askeri casusluk” gerekçe gösterilerek yeniden tutukluluk kararı verildi.

Son olarak 9 Ekim 2020 tarihinde Kavala hakkında yeni bir iddianame hazırlandı. Kavala hakkında hazırlanan yeni iddianamede Kavala hakkında ‘anayasayı ortadan kaldırmak’ gerekçesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis ve ‘casusluk’ suçlamasıyla 20 yıla kadar hapis cezası istendi.

 

Kuzey Kıbrıs’ta cumhurbaşkanlığı yarışını Ersin Tatar kazandı

Kuzey Kıbrıs cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu için Pazar günü yeniden sandık başına gitti.  Ulusal Birlik Partisi‘nin (UBP) adayı ve şu anki başbakan Ersin Tatar oyların yüzde 51.74’ünü alarak cumhurbaşkanı seçildi.

Seçim sonuçlarını açıklayan Kuzey Kıbrıs Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı Narin Ferdi Şefik, Ersin Tatar‘ın yüzde 51.74 oy alırken seçimlerde yeniden aday olan şu anki cumhurbaşkanı MustafaAkıncı’nın ise yüzde 48.26 oy aldığını belirtti.

Kıbrıs Türk halkı, 1974’ten bu yana 10’uncu kez cumhurbaşkanını seçmek üzere sandığa gitti. 199 bin 29 bin seçmenin 133 bin 953’ünün sandığa gittiği seçimde katılım oranı yüzde 67.30 oldu.

Akıncı: Normal olmayan bir seçim süreci geçirdik

Sonuçların açıklanmasının ardından Mustafa Akıncı, seçimin galibi Ersin Tatar’ı tebrik etti. Açıklamasında seçim sonuçlarını ’45 yıllık siyasi hayatının sonu’ olarak tanımlayan Akıncı, şu ifadeleri kullandı:

Normal olmayan bir seçim süreci geçirdik. Tatar’ı kutlarım, başarılar dilerim. Bu sonuçların çıkmasında rol oynayanları da tebrik ederim. Bu sonuçlar 45 yıllık siyasi hayatımın sonudur. Halkımıza hayırlı olsun.

Tatar: Halkın iradesiyle seçildim

Seçimin kazananı Tatar ise Lefkoşa İlçe Merkezi önünde konuştu. Kıbrıs Türk halkının sandığa yansıyan iradesiyle kendisini cumhurbaşkanı seçtiğini belirten tatar şunları söyledi:

Oy veren, vermeyen herkese teşekkürler. Bizim için önemli olan kutuplaşmak değil, birlik, beraberlik ve bütünlük içerisinde KKTC’yi daha güzel günlere taşıyabilmek, çoluk çocuğumuza, gençlerimize bu topraklarda güvenli bir gelecek sunabilmek için çalışmaktır.

Fotoğraf: AA

Erdoğan ve Oktay’a teşekkür

Tatar, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) dolayısıyla kamu maliyesinde yaşanan sıkıntılarda Türkiye’nin desteği dolayısıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay‘a teşekkür etti.

Tatar konuşmasında ‘Her zaman Kıbrıs Türk halkının yanında olan, buraya evlatlarını gönderen, şehitler veren Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte olmaktan övünç ve kıvanç duyuyorum. Seçim malzemesi yapmak için Türkiye’ye laf uzatanları kınıyoruz” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’dan tebrik mesajı

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ersin Tatar’ın seçim galibiyetinin ardından sosyal medya hesabı üzerinden yayınladığı tebrik mesajında şu ifadelere yer verdi:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı seçilen Sayın Ersin Tatar’ı şahsım ve Türk Milleti adına tebrik ediyorum. Türkiye, Kıbrıs Türk halkının hak ve hukukunun korunması için gereken her türlü çabayı göstermeyi sürdürecektir.

Oktay: Demokrasi bayramı

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ise paylaşımında KKTC’de demokrasi bayramı olduğunu söyledi ve “Şeffaflık içinde gerçekleştirilen ve Kıbrıs Türk halkının demokrasi kültürünü tüm dünyaya en açık biçimde gösteren seçimlerde Cumhurbaşkanı seçilen Sayın Ersin Tatar’ı içtenlikle tebrik ediyorum. Seçim sonuçlarının, sandıkta ortaya koyduğu özgür irade ile KKTC’nin geleceğine sahip çıkan Kıbrıs Türk’ü kardeşlerimiz ve bölgemiz istikrarı için hayırlı olmasını diliyorum” dedi.

Dışişleri Bakanlığı: Doğu Akdeniz’deki çıkarları destekleyeceğiz

Türkiye Dışişleri Bakanlığı da Kuzey Kıbrıs’taki seçimlerle ilgili bir açıklama yaptı. Açıklamada “Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin örnek demokrasisini ve Kıbrıs Türk halkının siyasi olgunluğunu yansıtan biçimde gerçekleştirilmiş olmasından büyük memnuniyet duyuyoruz” denildi.

Açıklamada ayrıca “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tüm kurumlarıyla yakın eşgüdüm halinde çalışmayı, Ada’nın ortak sahibi Kıbrıs Türkü’nün egemen eşitliğini ve Doğu Akdeniz’deki meşru hak ve çıkarlarını her koşulda desteklemeyi, ahdi ve tarihi sorumluluklarımızı hassasiyet ve kararlılıkla yerine getirmeyi her zaman olduğu gibi sürdüreceğiz” ifadelerine yer verildi.

Seçime damga vuran Maraş tartışması

Kuzey Kıbrıs’ta cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki sürece Ersin Tatar’ın 46 yıldır kapalı olan Maraş sahillerinin halka açıklanacağına dair açıklaması damga vurmuştu.

Açıklamaya tepki gösteren Akıncı, bu kararın seçim malzemesi yapılmasını eleştirmişti. Akıncı bu durumu “ülke demokrasisi açısından yüz karası” olarak nitelendirmişti.

Açıklamanın ardından iktidardaki Ulusal Birlik Partisi (UBP) – Halkın Partisi (HP) koalisyonunun ortağı HP’nin koalisyondan çekilme kararı almasıyla birlikte Kuzey Kıbrıs’ta hükümet düşmüştü.

 

 

Kabataş’taki işlevselcilik karşıtı performatiflik üzerine       

İşlevselciler bir kolaylık yaratma sanatı olduğunu iddia ederler, mimarlığın. İşlevselcilik, bu nedenle geçmişte epey bir eleştiri aldı, mekana bir ruh katmadığı için. “İş görsün, ihtiyaçlar karşılansın” yaklaşımı epeyce bir sorgulandı.

Ancak son zamanlarda şehir planlama, mimarlık gibi tasarımı rasyonelleştirme çabalarının bu eleştirel yaklaşımların tamamen yok sayıldığı yeni bir karşıt akımın yaygınlık kazandığı görülüyor.

Güncel tasarım disiplini imtiyaz sahibi bir zümrenin bir tercihi, bir kamu yararı anlayışı olarak gösterilmekte. Böylece modernleşme sorunsalı iyice büzülerek, kamusal alanlardan dışlanarak hayırseverlik etkinlikleri içine izole edilmekte.

Bu akımın dikkat çekici örneklerinden biri de Kabataş‘ta, dolgu alanında yapılmaya çalışılan “şey” (*). 2018 ve 2020 Ekim (bugün) bu şeyin Büyükşehir tarafından ilan edilmiş iki ayrı açılış tarihi olduğu için benim de dikkatimi çekti. 5’inci İstanbul Uluslararası Tasarım Bienali‘nin açılış tarihi (Ekim 2020) Kabataş Transfer Merkezi Projesi denen şeyin ikinci (ve ertelenmiş) resmi, yani 2018’de ilan edilmiş “açılış tarihi”ydi.  2018 yılı ise, 2016 yılında başlayan inşaatın birinci resmi, yani ilan edilmiş “açılış tarihi”ydi. Kabataş‘taki bu karşıt etkinliğin de Tasarım Bienali‘nin açılışlarına rastgelen bir zamansallığı olduğunu tahmin ediyorum.

Çırpındıkça batmak…

Öncelikle bu tür müdahalelerin bilinen anlamıyla tasarım disiplinini, ona kamusal nitelik kazandıracak kritik düşünce biçimini yok etmeyi amaçlayan radikal bir mesajı olduğunu düşünüyorum. Bu kapsamlı ve süreklilik gösteren bu tür etkinlikleri bir bütün olarak “İstanbul Tasarım Anti-Bienali” olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır.

Kamusal alanlarda gerçekleştirilen bu tür etkinlikler zaman ve para harcandıkça çözüme yaklaşılacağına işin içinden çıkılması giderek zorlaşan, “bataklıkta çırpındıkça daha çok batmak” gibi yaşanan bir süreç olarak değerlendirilebilir.  Bu açıdan da İstanbul Tasarım Bienali ile yalnızca bir karşıtlık oluşturmadığını, ortaya koyduğu performatiflik ile yönetimsellik açısından irdelenmek üzere fırsatlar sunduğunu düşünüyorum.

Tünelli, martılı şeyin adı her neyse, burada, Kabataş’ta yapılan etkinliğin giderek kalıcılaşan bir zorluk yaratma müdahalesi olarak tasarlandığı çok açık. Bu yüzden Kabataş‘ta, “transfer merkezi” olarak tasarlandığı iddia edilen şeyin bu kısa yazıda küçük bir analizini yapmaya çalışacağım.

 İstanbul Anti-Bienali’nin teması nasıl belirlendi?

2017 yılında Mevlut Uysal bey Kadir Topbaş beyin yerini aldığında zannedersem o da o şeyi ne yapacağını bilemedi. Ne de olsa “yüksek mimar” diploması sahibi olan selefi bu şeye “ustalık eserim” demişti. Bilmem söylemeye gerek var mı? Ayrıca o şeyin inşaat alanına asılan tanıtım panosunda şehrimizin saygın üniversitelerinin neredeyse hepsinin adı yer alıyordu.  

Daha baştan ne işe yarayacağı bile belli olmayan “battı-çıktı” tünelin trafiği bir on sene içinden çıkılmaz hale getireceği nihayet belli olduğunda bir karar vermek zorunda kaldı. Arkeolojik eserler olma ihtimaline karşı müzenin denetiminde elle kazı yapılacağı ve o martı biçimindeki şeyin maliyeti ortaya çıktığında, “projenin devam ettiğini, iptalin söz konusu olmadığını ancak bunların (martı ile tünelin) kaldırıldığını” açıkladı. Ayrıca mutat olduğu üzere, ikinci buluşma tarihi olarak, bu şeyin 2020 Ekim’de, iki sene sonra bütünüyle tamamlanacağı müjdesini verdi. Bir de tasarım konseptinden söz etti:  Martının yerini “Yeni-Osmanlı tarzı” iskele yapıları alacaktı.

Hiç şüphesiz hayal gücü ve ustalığı kendisinden önceki gibi başkan Topbaş kadar olmayan Uysal bey bilindiği gibi göreve geldikten sonra çalışma arkadaşları ile tam iki sene teşriki mesai yapıp, başka daha hangi sürprizlerin İstanbulluların başına gelmek üzere olduğunun farkına varmaya başladığında, bu düzenlemeye bir mola vermek zorunda kalmıştı. Setüstü denen dik yamacın kıyısına, hiç bir işe yaramayacağı belli olan ama belki de bir on sene daha inşaatı sürdürecek, elle oyulacak dolgu alanına bir de tünel inşa etmek zorunda kalacaklarını anlayınca.

Tünel gitti, martı gitti… geriye ne kaldı? Zemine çakılmış yüzlerce kazık üzerinde denize doğru uzanan yüzlerce metrelik betonlar. “Render” tabir edilen görüntülere baktığınızda önce dikkati çeken yüzlerce metrelik denize uzanan iskele platformları. Eğer bayağı uğraşılırsa N.Y.’taki 300 metrelik transatlantikleri karşılamak için geçmişte yapılanlara bile benzetilebilir.

Buradaki ana mesaj (ki zannedersem buna “İstanbul Anti-Bienali’nin Teması” da diyebiliriz) vapurlara ulaşmaya çalışanların bu platformları zor koşullarda test etmeleriydi. Besbelli ki, bu performatif etkinlik de yeterli görülmemişti, bu işlevselcilik karşıtı mesajı iletmek için: Katılımcılar ile iskele arasında bir de dairesel bir meydan tasarlanmıştı, transfer alanındaki ögeler arasındaki ilişkileri zorlaştırmak ve mesafeleri artırmak için. Böylece kullanıcılara, özellikle vapura yetişme koşullarını bir “challenge” haline getirmek üzere,  yaklaşık beşyüz metrelik engelli bir parkur hazırlanmıştı. 

Ancak dediğim gibi, mesajın daha iyi vurgulanması için bu performatif etkinliğin kademeli olarak zorlaşan bir parkur oluşturması hedeflenmişti. Bunlarla da yetinilmemiş, mesajın başka veçhelerini geliştirmek için de sonuna kadar çaba gösterilmişti. Bunlardan biri de bu parkurun füniküler adı verilen (ve nasıl olduysa gerçekten çok iyi tasarlanmış) sistemin çıkışından başlatılmasıydı. Katılımcıların bir o kadar, yani bir beşyüz metre daha engelli bir koşuya katılması gerekiyordu, vapura değil, yalnızca demin sözünü ettiğim özel olarak düzenlenmiş parkura ulaşması için. Üstelik fünikülerin girişinin uzakta bir yere özenle saklanmış olması da bu parkurdaki heyecanı ve zorlukları artıran dikkat çekici bir başka özelliği.

Bu işlevselcilik karşıtı etkinliğin İstanbul Tasarım Bienali‘ne koşut olarak sergilenmesi, bu şeyin her noktasında özenle ifade edilme, vurgulanma becerisine şapka çıkarmak gerektiğini söyleyebilirim. Bu girişimin başında söylendiği gibi hiç bir “ustalık eseri” olma iddiası taşımayan, eski düzende füniküler adı verilen sistemden çıkıp bir elli metre sonrasında vapura ya da deniz otobüsüne ulaşmanın mümkün olması ise (yalnızca günümüzde değil, hafızalardaki yarattığı karşıtlıkla) mesajı güçlendiren ayrı bir unsur olmalı. İşlevselciliğin ruhuna fatiha okutan bu mesaj yeterli görülseydi, belki o zaman olanla yetinip katılımcılar için ödül töreni ile tamamlanabilirdi bütün bu parkur.

İstanbul Anti-Bienali’nin etkinlikleri

Şimdilik burada, şehrin önemli bir transfer merkezi olan Kabataş’ta deniz ulaşımının ana bağlantısı metro ile, Taksim’le. Bağlantıyı sağlayan füniküler adı verilen sisteme ulaşmak için yaklaşık bir yarım kilometre yol yürümek gerekiyor. İnsanın sağ kulağını sol eliyle tutmaya çalışması gibi bir özellik. Hadi bir gayret vapur iskelesine ulaşıldı, diyelim. O ise daha da büyük bir felaket. Yağmurda, rüzgarda hamileler, çocuklar, yaşlılar, engelliler herkes perişan oluyor.

Bu müdahale öncesinde hem deniz otobüsüne, hem vapura, hem motora, hem tramvaya iki dakika içinde ulaşılıyordu. Protesto edilen bu şeyin ilk ortaya atıldığı tarih ise onbir yıl öncesine kadar uzanıyor. Eğer Setüstü‘nün önüne yapılacak tünelden de vazgeçilmeseydi inşaat belki bir on sene daha uzayacaktı. Ne tünellerin ne de martının inşaat başladığında daha uygulama projeleri ortalıkta vardı. 2019 yılında, inşaatın açıklanan resmi bitiş tarihinden bir yıl sonra (2018) Kabataş’ta tünelden vazgeçildiği açıklandı. Şöyle bir düşünelim, vazgeçilmeseydi ne olacaktı? Kazı yapılacağı için Meclisi Mebusan Caddesi‘ndeki trafik bin bir güçlükle deniz tarafındaki parka verilecek, kalan son ağaçlar da kesilecek ve büyük olasılıkla inşaat bir on sene daha sürecekti.

Peki bu tünelin İstanbul’a maliyeti ne olacaktı? Bu konuda rivayet muhtelif…

Bu tünelin bir başka örneğinin ise Sütlüce‘de olduğunu anımsayalım. Bu tünel de insanlara toz içinde ve egzost, kurşun, amyant soluyarak yetmiş santimlik bariyer arkasında yürüyüş alanı sunmakta. Tescilli kültür varlığı olan Sütlüce Mezbahası‘nı yıkmalarının nedeni de altından bu otoyol tünelini geçirmekti. Bu inşaat dünyanın hiç şüphesiz en pahalı ve en berbat “Kültür Merkezi” oldu. Sonra, yönetilemeyeceği anlaşılınca, adı “Kongre Merkezi”ne dönüştürüldü. 250 milyon Dolar’a mal olduğu söylendi, Paris‘teki Centre Pompidou‘dan, Sidney‘deki Opera Binası‘ndan bile fazla. Ama tahmin edeceğiniz gibi kimsenin gıkı çıkmadı. Çünkü proje paylaştırma düzeni 28 Şubat sürecinin zorlu koşullarında gerçekleştirilmişti.

Bu şey ile aynı tarihlerde ortaya atılan diğer başka Anti-Bienal etkinliklerini de sayalım: Sivriada‘ya döner semazen şeyi inşaatı örneğin. Yeteri kadar performatif bir durum yaratamayacağı düşünüldüğü için bundan vazgeçilmiş olmalı. Bir başkası Haliç‘te Da Vinci‘nin genişliği ancak bir dereyi geçebilecek tek açıklıklı, kemerli yığma köprü eskizi. Bu şey de inşa edilmiş olsaydı, katılımcıların yüz metre kadar köprüye tırmanmaya çalışmaları gerekecekti. Kullanılma imkanı ya da zorunluluğu olmadığı (mesajın yeteri kadar anlaşılmayacağı düşünüldüğü) için bundan da vazgeçilmiş oldu. Bir başka örnek ise Haliç Metro Köprüsü. Onun da amatörce yapılmış boynuzlu çizimleri sonradan Venedik Üniversitesi‘ndeki bir köprü uzmanı, Prof. Enrico Siviero tarafından bir uygulama projesine dönüştürülerek başlangıçtaki mesajı örtük halde kaldı.

Da Vinci köprüsü, model.

Pekala başlangıçtaki gibi daha radikal bir yöntemle inşa edilmeye çalışılabilir ve günümüzde hala sorun yaratarak performatifliğini sürdürebilirdi. Bu işlevselcilik karşıtı Anti-Bienal‘in mesajının  en iyi vurgulanacağı yerlerden biri de hiç şüphesiz Taksim‘di. Az kalsın şehrin merkezindeki tek yeşil alanı, Gezi’yi yok edecek, GümüşsuyuSıraselviler gibi şehrin düzenli caddelerini çukur haline getirerek yok edecek bu şey de Cumhuriyet ile Tarlabaşı caddelerinin meydanın altına alınmasıyla sınırlı kaldı.

Sonuç olarak:

Kabataş‘taki şeyin bir Anti-Bienal etkinliği olarak tasarlanmış olduğu ve mesajı daha baştan, yıllar öncesinden belliydi. Yeni yönetimin, şehir için alternatif bir yönetim hayal eden Ekrem İmamoğlu‘nun ekibinin bu şey için özellikle seçimden önce bir açıklama yapmasını bekledim. Yönetime geldikten sonra mesajında, ya da temasında bir değişiklik olup olmayacağını. Hala merakla bekliyorum. Onun da Mevlut bey gibi iki yıl bekleyip, bir sonraki İstanbul Tasarım Bienali‘ni hedeflemesinden korkarım.

* Belirtmem gerekir ki, bu yapılmaya çalışılan şeye “proje” demeye dilim varmıyor, çünkü bir proje, işlevselcilik karşıtı da olsa, bir sistematiğin ürünü olmalı.

2.500 akademisyenden ortak ses: Cihan Erdal’ı serbest bırakın!

Kanada’daki Carleton Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan Cihan Erdal’ın, tez saha çalışmasını sürdürmek üzere İstanbul’da bulunduğu sırada, Kobani Operasyonu kapsamında gözaltı alınmasının ardından başlatılan Cihan Erdal’a Özgürlük (#freecihanerdal) imza kampanyasına iki haftalık bir sürede toplam 2 bin 500 akademisyen imza verdi.
 
Kampanyaya destek verenler arasında Enzo Traverso, Judith Butler, Etienne Balibar, Noam Chomsky, Silvia Federici, Toni Negri ve Wendy Brown gibi dünyaca ünlü birçok akademisyen bulunuyor.
 
Erdal’ın Avrupa’daki gençlik kültürleri üzerine doktora çalışmalarını yürüttüğü Carleton Üniversitesi, tutukluğun ilk gününden bu yana çok sayıda açıklama yaptı. Tez danışmanı Prof. Jackie Kennelly de hafta başında Kanada medyasına yaptığı açıklamada, öğrencisinin Türkiye’deki aktif politikanın içinde uzun yıllardır yer almadığını vurguladı ve akıbetinden endişeli olduğunu ifade etti.

Kanada’nın en büyük iki bursunu kazandı

Aralarında Kamu Çalışanları Ulusal Sendikası, Kanada Öğrenci Federasyonu, Kanada Antropoloji Topluluğu ve Kanada Sosyoloji Derneği gibi ülkedeki başlıca sendika ve derneklerin yer aldığı toplulukların ise iklim aktivisti, sosyolog Erdal’ın serbest bırakılması talebiyle hükümetlerine baskı yaptığı bildirildi. Cihan Erdal’a Özgürlük (#freecihanerdal) imza kampanyası devam ederken Erdal’ın ne zaman hâkim karşısına çıkarılacağı bilinmiyor.

Cihan Erdal, Kanada’nın en büyük araştırma bursu olan Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırma Konseyi Fonu ve Ontario Eyaleti Doktora Bursu’nu bu yıl aynı anda almaya hak kazanmış olan tek akademisyen.

İmza metninden:

Türkiye hükümetinden Cihan Erdal’ı serbest bırakmasını talep ediyoruz

Kanada hükümetinden bu sürecin takipçisi olmasını istiyoruz. Haksız ve yersiz bir suçlamaya dayanan bu tutuklama, sosyal bilimler alanında parlak ve genç bir araştırmacının geleceğini riske atıyor. Dünyanın dört bir yanındaki üniversiteleri ve yüksek öğretim kurumlarını Cihan Erdal’ı tam bir özgürlük içinde araştırmalarını sürdürebilmesi için desteklemeye çağırıyoruz.”

Ne olmuştu?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla başlatılan Kobani olaylarına ilişkin 7 ilde gerçekleştirilen operasyon kapsamında 82 HDP’liyle birlikte akademisyenler; Cihan Erdal, Prof. Dr. Beyza Üstün ve Can Memiş de 25 Eylül Cuma günü gözaltına alındı. Kanada’da doktora öğrencisi olan Erdal, tez araştırması kapsamında İstanbul’daydı. Erdal, 2 Ekim Cuma günü kendisi gibi HDP’nin eski MYK üyelerinin de aralarında olduğu 17 kişiyle birlikte tutuklandı.

Kapitalizmin yeni oyunu: Para-algı[1] çevreciliği

Kapitalizmin hemen bütün dünyayı egemenliği altında tutmasının sırrı insan ruhunu çok iyi okuyabilmesinde yatıyor olsa gerek. Günümüz insanı, kim ne derse desin iki şey için yaşar: Para ve algı. Modern(!) insan nasıl olursa olsun para kazanmalı, kendi ne olursa olsun iyi insan algısı yaratmalıdır. Kapitalizm para ve algı üzerinden yürüyen yepyeni oyunlar kuruyor, garibim insanlar da bu oyunların gönüllü oyuncağı rolünü üstleniyor. Kapitalizm ambalajlayıp orman satıyorum dese, elleri patlayana kadar alkışlayanı çok olur, iddia ediyorum. Dikey ormanı, dikey bahçeyi alkışlayan olduktan sonra…

Ormanın dikeyi olur mu?

Kapitalizm isterse olur. İstedi ve oldu da. Salgın bir hastalık gibi dalga dalga yayılıyor üstelik. Bu müthiş pazarlama taktiğinin mucidi İtalyan bir mimar olan Stefano Boeri. Milano’nun kalabalık bölgelerinden biri olan Isola mahallesine kondurduğu biri 110 diğeri 76 m yüksekliğindeki iki kuleye bu ismi, daha doğrusu bu ismin İtalyanca karşılığı olan “Bosco Verticale”yi verdi.

Doğal olarak, kuleler yalnızca isimleriyle orman çağrışımı yaptırmıyor. Kulelerin dış cephelerinde yer alan balkon ve teraslarda yaratılan toprak alanlara dikilen ve resmi internet sitesindeki verilere göre 800 ağaç, 4 bin 500 çalı ve 15 bin civarında süs bitkisi ile dışarıdan bakıldığında, askeri yöntemlerle ve bitkiler kullanılarak kötü bir şekilde kamufle edilmiş yüksek bir bina olarak görünen dikey ormanlar bir miktar yeşillik hissi vermiyor değil. Dikey ormanlar aynı mimarın imzasıyla kısa sürede Çin’e ve Hollanda’ya, başka firmalarca Belçika’ya, diğer ülkelere ve nihayet Türkiye’ye de ulaştı.

Bu yetmedi dikey bahçe[2] furyası baş gösterdi neredeyse eş zamanlı olarak. Bir sürü firma türedi dikey bahçe yapan, dikey bahçelerin topluma, kentlere ve ekosisteme yararlarını ballandıra ballandıra anlatan. Ardından bu, sözüm ona bahçelerin havayı nasıl temizlediğini, nasıl toz ve partikül tuttuğunu, nasıl oksijen ürettiğini, gürültüyü nasıl azalttığını anlatan bilimsel(!) çalışmalar yapılmaya, makaleler yazılmaya başlandı. Kapitalizmin azgın dişlileri dönmeye başlamıştı ve önünde durmak mümkün değildi. Değildi, çünkü birileri çok para kazanacaktı ve üstelik de para kazanırken çevreci görüneceklerdi. Para-algı çevreciliği devreye girmişti.

İBB dur dedi!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi 25 yıl sonra farklı bir zihniyetle yönetilmeye başlanınca farklı şeyler görmeye de başladık. Belediyenin Yeşil Alanlar Daire Başkanlığına hem teori hem de uygulamayı iyi bilen, orman fakültesinde görev yaptığı yıllarda yakından tanıyıp takdir ettiğim Prof. Dr. Çağatay Seçkin atandı. 2020 yılının başında, belediye geniş katılımlı bir yeşil alanlar çalıştayı düzenledi.

Benim de, değerli dostum Erdoğan Atmış’la yeşil altyapı üzerine bir bildiri sunarak katıldığım toplantıda katılımcı uzmanlar sık sık iklim krizinden ve bu krize adaptasyondan, krizle mücadele açısından önem taşıyan yeşil alanlardan, yeşil alan düzenlemelerinde karbon tutma potansiyeli yüksek, kuraklığa dayanıklı, sulama, ilaçlama ve gübreleme ihtiyaçları az ya da hiç olmayan doğal türlerin tercih edilmesi gereğinden söz etti. Bundan dolayıdır ki çalıştayın sonuç bildirgesine şu karar yansıdı:

Dikey bahçe uygulamalarında yerli üretim ve doğal bitkiler kullanılmalıdır. Bitki türü seçimi tasarımın amaç ve hedefine uygun olmalı, az su isteyen kuraklığa dayanıklı bitki türleri tercih edilmelidir. Yapım ve bakım maliyetleri çok yüksek olan dikey bahçe uygulamalarından gerekli olduğu sınırlı yerler dışında kaçınılmalıdır.

İBB, uzman görüşleri doğrultusunda hareket ederek bakım maliyetleri çok yüksek, yerli olmayan, kuraklığa dayanmayan türler kullanılarak yapılan, sulama, gübreleme ve ilaçlama ihtiyaçları yüksek seviyedeki dikey bahçeleri kaldırmaya başladı. Ve ne olduysa ondan sonra oldu; doğal ormanları yararak otoyol yapılmasına, var olan havalimanı yıkılarak ormana havalimanı inşa edilmesine, bir kenti ikiye bölerek yapılacak ve kentin ormanlarını, tarım alanlarını, göllerini yutacak kanal projesine, madenlere, HES’lere, termik ve nükleer santrallere, yeşil yol projelerine… hasılı kelam doğa ve toplum dostu olan ne kadar değer varsa hepsine savaş açmış parasever, zenginsever projelere gıkını çıkaramayan para-algı çevrecileri hep bir ağızdan yeşilden, doğadan, çevreden, oksijenden bahsetmeye başladı.

Çünkü onların görevi buydu: Nerede sermayenin yanında durmak gerekiyorsa, nerede güçlünün yanında durmak gerekiyorsa, nerede gerçekle ilişkisi olmayan bir algı yaratma ihtiyacı varsa onlar devreye girerdi, girdiler de.

Yeşil düşmanlığı değil, akılcılık

Daha önce de yazdım, çok yerde söyledim; balkonumuzdaki saksıda yetiştirdiğimiz küçücük bir süs bitkisinin bile doğaya bir katkısı vardır. Hiçbir katkısı olmasa fotosentez yaparak oksijen üretir. Öyleyse neden karşı çıkıyorum dikey orman ve bahçelere? Açıklayayım:

  • Her şeyden önce verilen isimlerde sıkıntı var. Bu uyduruk mimari tasarımlara orman ya da bahçe dediğimizde zaten doğadan iyice kopuk ortamlarda yetişmek zorunda kalan yeni kuşaklarda orman ve bahçe kavramının böyle bir şey olduğu düşüncesinin yerleşmesi tehlikesi var.

  • Attığınız taş ürküttüğünüz kuşa değmez. Bu tasarımlar son derece yüksek maliyetlidir. Örneğin dikey bahçelerde bitki yetiştirebilmek ve onları canlı tutabilmek için öncelikle duvarlara o bitkileri taşıyacak platformlar kurmak zorundasınız. Sonra metrelerce, belki kilometrelerce sulama borusu döşemek, saksılar monte etmek, toprak taşımak ve nihayet bitkileri dikmek zorundasınız. Üstelik bunlar yalnızca kuruluş maliyetleri.
  • Dikilen bitkilerin sürekliliğini sağlamak için sulamak, gübrelemek, hastalıklara karşı ilaçlamak zorundasınız. Kuruyanı, ömrü dolanı (dikey bahçelerde kullanılan türlerin çoğu bir ya da birkaç yıllık ömre sahiptir) değiştirmeniz gerekir. Bunlar da bakım masraflarıdır. Kaynakları zaten kıt olan bir ülkede böyle bir kaynak savurganlığının akılcı tek bir açıklaması olamaz. Burada amaç, olsa olsa bazı firmalara para kazandırmak olabilir. Bunun yerine doğal yeşil alanları korumak ya da bu tür tasarımların bir birimi için harcayacağınız parayla uygun alanlarda, içine insanların girebileceği, doğaya dönük yararlarının yanı sıra kültürel ekosistem hizmetlerini de maksimum düzeyde üretildiği on birim yeşil alan yapmak çok ama çok daha rasyonel bir davranış şeklidir.
  • Denilebilir ki, yeşil alan yapacak uygun alan mı var? Eh, olmaz tabii, yıllarca halkın yeşil alanlarını ya da yeşil alan olabilecek potansiyel alanları imar planı değişiklikleri ve çeşitli oyunlarla sermayeye ve bazı cemaatlere dağıtırsanız. Üsküdar Belediyesinin TİBAŞ tarafından kültür merkezi ve park yapılmak üzere bağışlanan alanı Aziz Mahmut Hüdayi Vakfına yurt yapılmak üzere tahsis etmesi, Vakfın da yapılan binanın altını dükkâna dönüştürüp para kazanması hemen aklıma gelen örneklerden biri.
  • Her nedense sözünü ettiğimiz dikey tasarımlarla ilgili yapılan çalışmalarda üzerinde durulan konular bu tasarımların yararlarına odaklanan tek yönlü çalışmalar. Oksijen üretme, toz ve partikül tutma, gürültü azaltma vb. Bunları ortaya koymak için çalışma yapmaya ne hacet? Bir yerde bitki varsa bunlar da otomatik olarak olur. Peki ya bu tasarımlardaki bitkileri yaşatmak için zorunlu olarak yapılması gereken sulama, gübreleme ve ilaçlamanın ekonomik ve daha da önemlisi ekolojik sonuçları? Bir iki yılda ömrü dolan bitkilerin çürümesi ile havadan alınan karbonun yeniden atmosfere salımı? Yapılan çalışmaların çoğunda bu konulara ya hiç değinilmiyor ya da pahalılık, bakım ve sürdürülebilirlik sorunları gibi genel ifadelerle geçiştiriliyor. Neden? Çünkü bunlar detaylıca açıklanırsa bu işlerden para kazanılmaz da ondan!

Yazıyı gereksiz yere uzatmamak için belli başlı noktalara değindim yalnızca. Para-algı çevreciliğine kanmayın. Gezegenimiz çok büyük bir krizle karşı karşıya. İklim krizi ile onu doğuran ya da onun sonucu olan olay ve olgular bütünü gezegenimizdeki yaşamın devamlılığı açısından büyük bir tehdit. Bu tehditle duvara asılan saksıda çiçek yetiştirilerek mücadele edilemez. Bu tehditle gereksiz yere yollar yapıp, yol kenarlarını duvarlarla kaplamakla, sonra da o duvarları bahçe diye yutturmakla da mücadele edilemez. Bu tehditle mücadele etmek için önce elimizdeki doğal alanları; ormanları, yaylaları, dağları, gölleri, nehirleri, denizleri, sulak alanları… gözümüz gibi korumalıyız.

Sonra yaşam felsefemizi temelden değiştirmeli, yaşam gereksinimlerimizi ve yaşam alanlarımızı küçültmeliyiz. Kentlerimizi doğaya değil doğayı kentlerimize sokmalıyız. Zorunlu olarak yol yapmamız gerekiyorsa bile, o yolun kenarını duvarla çevirmek yerine doğal şevler halinde bırakmalı ve o şevlerde yarattığımız zararı oradaki ekolojik yapıya uygun tür ve yöntemlerle onarmaya çalışmalıyız. Uygun olan her yerde doğaya en yakın tasarımlarla parklar, yeşil alanlar yapmalıyız.

Kentlerin kimliği doğası, tarihi ve o kentte yaşayanların yaşam tarzlarıyla belirlenir. Saksıda çiçek yetiştirmekle övünen, bunun kentin kimliğini belirlediğini söyleyen kentler acınası kentlerdir. Ne İstanbul’un ne de ülkemizdeki diğer kentlerin, kasabaların ya da köylerin böylesi akıl dışı harcamalara ihtiyacı yok! Yine de bunlardan hoşnut olanlar varsa, halkın parasıyla halkın alanlarına yapılmasını istemek yerine kendi paralarıyla kendi mülklerine yaparak tatmin olabilirler. Ellerinden tutan mı var?

*

[1] Tarafımdan uydurulmuş olan bu terimde para Türkçe anlamıyla birlikte eski Yunancadaki anlamlarından biri olan “anormal”, “doğru olmayan” anlamında da kullanılmıştır.

[2] Yabancı literatürde vertical garden (dikey bahçe) ya da green wall (yeşil duvar) gibi kavramlar kullanılmaktadır.

Kamçatka faciası

Kamçatka, Rusya’nın kuzeydoğusunda, Ohotsk denizi ile Bering denizi arasında yer almaktadır. Oldukça uzun kıyıları olan bu alan, üzerindeki aktif birçok volkandan ve ikliminin aşırı soğuk olmasından kaynaklı olarak ateş ve buz ülkesi olarak da nitelendiriliyor. Sıcaklığın zaman zaman -31.7 derece, zaman zaman da +30 dereceye ulaşabildiği bu alanı çevreleyen denizler de oldukça verimli. Öyle ki kıyısı bulunduğu Pasifik Okyanusu, pasifik somonunun en yoğun popülasyonlarını içeriyor. Bunun yanında yoğun deniz canlılığı ile de adeta bir yaşam cümbüşü söz konusu. Ancak son birkaç haftadır bu alanda gerçekleşen nedeni belirsiz ölümler şok etkisi yaratmış vaziyette. Binlerce deniz canlısının ölü olarak kıyıya vurduğu bu büyük olayın nedeni ise hala belirsiz! Ancak bilinen o ki ortada ters giden bir şeyler mevcut.

Greenpeace Rusya tarafından 6 Ekim’de yayınlanan bir bilgi notunda yarımadadaki ekolojik felaketin kaynağının hala belirsiz olduğu belirtiliyor. Yüzlerce deniz canlısının karaya vurduğunun ve suyun renginin de parlak yeşile döndüğünün belirtildiği açıklamada zehirli bir maddeden şüpheleniliyor. Kaynağı ve içeriği bilinmeyen bu zehirli maddeler için potansiyel kaynak olarak da Kozelsk toksik atık depolama sahası işaret ediliyor. Çünkü yapılan incelemelerde ilgili alanın depolarının koruyucu yapılarında hasar olduğu tespit edilmiş. Araştırmalarını hala sürdüren Greenpeace Rusya, yaşanan felaketin boyutunun ürkütücü olduğunu belirtiyor. Gerçekten de internete düşen fotoğraflarda onlarca farklı deniz canlısı türünün binlerce bireyinin öldüğü anlaşılıyor.

https://twitter.com/greenpeaceru/status/1314300897615400963

Ancak bunun yanında bazı bilim insanları ise bu toplu ölümlerin nedeninin toksik bir alg türünden kaynaklandığını belirtiyor. Çünkü ilgili bölgede sörf yapan ya da denize giren birçok insanda da çeşitli zehirlenme belirtileri görülmüş. Bu belirtilerin ise Gymnodinium cinsine ait türlerden bazılarının yaydığı toksinlerin neden olduğu semptomlarla uyumlu olması, alg patlaması ihtimalini güçlendiriyor.

Ancak bu durum sadece ilgili alandan alınan numunelerdeki Gymnodinium bireylerinin sayısından hareketle iddia ediliyor. Bu tür durumun tespit edilmesi için ölen canlıların dokularında da buna dair kanıtlar elde edilmesi gerekiyor. Henüz böyle bir bulgu olup olmadığına dair net bir bilgi söz konusu değil. Ayrıca aynı bölgede yine Sibirya’da kısa süre önce meydana gelen petrol sızıntısının bir sonucu olabilecek maddelerin yoğunluğunun da fazla bulunması ortada bazı soru işaretleri olduğunu da gösteriyor. Bu tür toplu ölümlerin genellikle en bilinen iki nedeni kirlenme ve zehirlenme. Bununla beraber ani sıcaklık dalgalanmaları ve oksijen seviyesindeki ani düşüşler de bu tarz toplu ölümlerin meydana gelmesine neden olabiliyor.

İnsan, en büyük fail

Eğer ki bahsedildiği gibi bir alg patlaması söz konusu ise bunun da nedeni aşırı nutrient artışı olabilir. Nutrient dediğimiz ise besin tuzları. Bunların da en önemli kaynağı insan faaliyetleri. Eğer ki alg patlaması değil de bir kirletici kaynağı böyle bir toplu ölüme neden olmuşsa onun da en birinci şüphelisi yine insan. Sonuçta ortada insan faaliyetlerinin birincil şüpheli olduğu bir toplu ölüm vakası var.

Hali hazırda 40 kilometre uzunluğundaki bir alanda gerçekleşen bu toplu ölümler Japonya’ya doğru ilerleyen bir seyir gösteriyor. Yani ölümler bitmiş değil. Bu da sorunun kaynağının alansal bir kirlilik etmeninden kaynaklandığını gösteriyor. Bu kirlilik kaynağı da etkisini hiç kaybetmiyor gibi. Umarız bir an önce sorunun kaynağı belirlenebilir. Ancak daha önce benzer şekilde, arıların da toplu olarak öldüğü bir olayda sorunun kaynağı oldukça uzun süre sonra belirlenebilmişti. Çünkü olayın asıl nedeni toksik kimyasallardan oluşan bir koktelydi. Bunun belirlenebilmesi de uzun sürmüştü. Kamçatka bölgesinde meydana gelen toplu ölümlerin nedeni de benzer şekilde farklı faktörlerin birlikte etkisi olabilir.

Bedene atanan sınır ve yargılara turuncu isyan: Moris Wicklewhite ve Turuncu elbise

Güldünya Yayınları’ndan çıkan, Stonewall Çocuk ve Genç-yetişkin Edebiyatı Onur Ödül‘lü, Moris Micklewhite ve Turuncu Elbise, küçük bir çocuk olan Morris hakkında. Morris resim, yapboz yapmayı, elma suyu içmeyi, bağıra çağıra şarkı söylemeyi seviyor. Bir de ona “kaplanları, güneşi ve annesinin saçını” hatırlatan turuncu elbiseyi giymeye bayılıyor. Elbise o yürürken hışır hışır ve buna tıkır tıkır sesler çıkaran ayakkabılar eklediğinde neşesi daha da yerine geliyor.

Ama sınıf arkadaşları Morris’in elbise giymesinden hiç hoşlanmıyor. Morris kırıcı sözler ve alaylarla karşı karşıya kalıyor, en kötüsü de okuldaki çocuklar onun uzay gemilerine girmesine izin vermiyor. Böyle geçen günlerin ardından bir cuma günü incinmiş ve üzgün Morris, karnı ağrıyormuş gibi davranarak evde kalıyor. Annesinin sevgi dolu ve destekleyici tavrıyla rahatlayıp bütün bir hafta sonu resim çizip rüyasında uzay safarisine çıkıyor. 

Pazartesi geldiğindeyse tekrar turuncu elbisesini giyiyor, içeri alınmadığı uzay gemisine karşılık kendi özgür uzay gemisini inşa ediyor. Diğerlerinin aksine o, arkadaşlarını uzay gemisine alıyor. Oyun bittiğinde arkadaşları “astronotların elbise giyip giymemesinin önemli olmadığını” anlıyor.

Etiket takmadan, sadece çocuk

Yazar Christine Baldacchino, beklenen “cinsiyet” kalıplarına ve zorbalığa dair karmaşık konuları özenli ve şefkatli bir biçimde ele almış. Morris’in katlandığı alay ve izolasyonu yumuşatmamış. Morris’in turuncu elbisesinin onun hoşlandığı birçok şey arasından sadece biri olduğunu rahatça göstermiş. Yazar, Morris hakkında  “Ben onun transeksüel, eşcinsel, ya da düz olsun, hiç bir etiket taşımasını istemiyorum. Morris şu anda kendini ifade eden bir çocuk ve umursamamız gereken bu” diyor.

Amerikan Kütüphaneler Birliği’nin Gökkuşağı Listesi’nde bulunan Moris Micklewhite ve Turuncu Elbise, ABD’nin prestijli kitap dergisi Kirkus tarafından yılın en iyi kitapları arasında gösterildi. 

Kitapla ilgili beni düşündürten tek konuysa Morris’in omuzlarına ne kadar çok sorumluluğun düştüğü. Her zaman dik durmak, hiç taviz vermemek, yeni bir uzay gemisi inşa etmek, arkadaşlarını kendisine katılmaya teşvik etmek zorunda. Oysa Morris’in dönüştürücü olmak gibi zorunluluğu yok aksine bizler dönüşmek durumundayız. Ancak ne yazık ki bir şeylerin değişebilmesi için zorbalığa uğrayanın yeni bir buluşma alanı yarattığı bu hikâye dünyamız için daha gerçekçi bir resim çiziyor.

*

Künye: 

Yazar:  Christine Baldacchino
Resimleyen: İsabelle Malenfant
Çevirmen: Deniz Özülke
Kitap Tasarım: Michael Solomon
Yayınevi: Güldünya Yayınları

 

‘Sonsuzluk Boşluğu’ sergileneceği şehri arıyor

İtalya’da yaşayan Türk tasarımcı Öznur Pınar Çer ve ve ortağı Danilo Petta tarafından tasarlanan Sonsuzluk Boşluğu + Zamansız Kinetik (Hole Zero + Timeless) adlı çalışma Public Artwork in Mexico City yarışmasında 340 uluslararası tasarımcının eserleri arasında beş finalistten biri oldu.

Tasarım hem güneşin hareketlerine göre hem de insanların hareketi ile, kendi kafes yapısı içinde 360 derece dönebilme özelliğine sahip. Üzerindeki güneş panelleri sayesinde elektrik üretme özelliğine de sahip olan tasarım ile sanatçılar, insanlığa zorlu pandemi günlerinde, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğu mesajını vermeyi amaçlıyor.  Bu özgün tasarımın herhangi bir şehri süslemesi için ise 270 bin avroluk yani yaklaşık 2.5 milyon liralık bir maliyet gerekiyor.

Kurulum maliyeti 270 bin euro

Sonsuzluk Boşluğu + Zamansız Kinetik, talep eden olması durumunda yaklaşık altı ay içinde kurulabilecek ve yaklaşık kurulum maliyeti 270 bin euro olacak. Bu da Türk Lirası cinsinden 2.5 milyon liraya yaklaşıyor.

Öznur Pınar Çer tasarımıyla ilgili şunları söylüyor: 

“Bu sanat yapıtını   tamamen canlı bir heykel olarak adlandırıyoruz. Güneşin gün içerisinde değişen konumuna göre paneller, güneş ile optimize şeklinde çalışacak. Dönüşleri güneşin yönüne ve verimine bağlı olacak. Paneller aynı zamanda insanlarla etkileşimli olacak. Bu tasarım aynı zamanda güneş enerjisi konusunda farkındalık yaratacak bir tasarım. Uygulanacak araziye göre, 1300 panelin bir yüzeyinde bulunan ince solar paneller sayesinde, bulunduğu lokasyonun iklim ve güneş verilerinden faydalanarak, modüllerin dönüşü için ihtiyaç duyulan elektrik enerjisini kendi kendine sağlayacak. Fazla olan elektrik verilerini depolayacak ya da transfer edebilecek” 

Çer, tasarımının insanlığa vermek istediği mesajı ise şöyle özetliyor: “Gelecekteki duyguları ve yeni bir beklentiyi temsil ediyor. Pandemi süreci dünyada gelecek açısında umutsuzluk yarattı. Bunun dışında iklim değişikliği, savaş, açlık gibi birçok sorunla mücadele ediyor. İnsanlar bu tasarım yapımıza bakarken yeni bir yaşamın ve geleceğin hayalini kurmanın, imkânsız olmadığını ve gelecek için yeni bir umut olduğunu hissedecekler.”

Musa Orhan’ın yargılanmasına başlandı

Uzman çavuş Musa Orhan‘ın, “nitelikli cinsel saldırı” suçundan 12 yıldan az olmamak üzere hapis istemiyle yargılandığı davanın ilk duruşması Siirt 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Davayı Cumhuriyet Halk Partisi‘nden (CHP) ve Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) vekiller ile baro ve derneklerden isimler de izlemek istedi, ancak salgın nedeniyle yalnızca Er ailesi avukatlarından beş kişi ile müdafilik talebini vermek için gelen milletvekilleriyle beraber toplam 20 kişinin duruşma salonuna girmesine izin verildi.

Savunma yapmadı

Sanık Orhan’ın Ankara‘dan Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katıldığı duruşmada, İpek Er‘in annesi Hakime Kılınç, babası Fuat Er, ağabeyi Kemal Er müşteki sıfatıyla katılırken, taraflarına avukatları da hazır bulundu.

Sanık Musa Orhan duruşmada önceki beyanlarını yineleyerek ve susma hakkını kullanmak istediğini söyleyerek savunma yapmadı. Duruşma avukatların savunmalarıyla devam etti.

Ne olmuştu?

Batman‘ın Beşiri ilçesinde, 18 Ağustos’ta hayatını kaybeden İpek Er, geride bıraktığı mektupta Musa Orhan’ın kendisine cinsel saldırıda bulunduğunu yazmıştı. 

Kamuoyunun tepkisinin ardından 18 yaşındaki Er’i bir evde alıkoyarak 20 gün cinsel saldırıda bulunduğu ve ölümüne neden olduğu gerekçesiyle “nitelikli cinsel saldırı” suçlaması ile hakkında dava açılan Musa Orhan tutuklanmasının ardından tahliye edilmişti.

Tahliyeye gelen tepkilerin ardından İçişleri Bakanlığı, Musa Orhan hakkında açıklama yapmış ve Orhan’ın, Jandarma Genel Komutanlığı‘ndan ihraç edildiğini duyurmuştu.