Ana Sayfa Blog Sayfa 1869

İçişleri Bakanı’nın ‘alçak’ ve ‘uşak’ sözleri ifade özgürlüğü kapsamında görüldü

İstinaf mahkemesi olarak karar veren Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, Prof. Dr. Baskın Oran‘a yönelik kullandığı  ‘alçak’ ve ‘uşak’ ifadelerinin düşünce özgürlüğü kapsamı içinde kaldığına hükmetti. İstinaf mahkemesi böylece Baskın Oran’ın manevi tazminat davasını reddeden yerel mahkeme kararını onamış oldu.

Dava süreci, Prof.  Baskın Oran’ın 23 Haziran 2017’de, birbiri ardına kronolojik olarak sıralanmış gazete haberlerinden oluşan ‘Kürtler Üzerine Bazı Trajikomik Deneyler‘ başlıklı yazısıyla başlamıştı. Bakan Soylu, söz konusu yazıyla ilgili olarak Twitter hesabından “Kendisini ilim adamı diye pazarlamış yazısının her kelimesini alçakça kurgulamış bir uşak Baskın Oran hakkında suç duyurusunda bulunuyorum” paylaşımı yaptı.

Savcılıktan ‘takipsizlik kararı’

Soylu’nun bu paylaşımının ardından İstanbul Başsavcılığı, Baskın Oran hakkında soruşturma açtı. Savcılık soruşturma sonunda, yazıda suç unsuru bulunmadığını belirterek, kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. 

Oran, karar üzerine kişilik haklarını zedelediği için Soylu’ya Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde manevi tazminat davası açtı. Soylu’nun avukatı bu dava dilekçesine, “… davacının söz konusu yazısının şiddete teşvik, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve terör örgütü propagandası içerdiği”ni söyleyerek cevap verdi.

Prof. Dr. Oran ise duruşmada hakime şöyle seslendi:

“Bana davalının tweet’iyle yöneltilen sözlerin, benim tarafımdan davalıya aynen yöneltilmesi halinde ne karar verecek idiyseniz, o şekilde karar vermenizi talep ediyorum. Eğer ben Bakan Soylu’ya ‘Kendisini devlet adamı diye pazarlamış, yazısının her kelimesini alçakça kurgulamış bir uşak Süleyman Soylu’ diye hitap etseydim ne olurdu? Sadece onu düşünerek karar veriniz, yeter.” 

‘Ağır eleştirilere cevap verme hakkı’

Mahkeme, Oran’ın tazminat davasını reddetti. Gerekçeli kararda, “Soylu’nun ‘suç unsuru taşıdığını değerlendirdiği’ eylemler konusunda halkı bilgilendirdiği, devlete ve güvenlik güçlerine ağır eleştirilere cevap verme hakkını kullandığı, kişilik hakları ve ifade özgürlüğünü hedef almaksızın Baskın Oran’ı eleştirdiği ve bunun ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etki yaratacağının söylenemeyeceği” belirtildi. Mahkeme kararında, Baskın Oran’ın makalesinden ise ‘bildiri’ diye bahsedildi. 

Baskın Oran’ın bunun üzerine davayı taşıdığı istinaf makamı olan  Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi, yerel mahkemenin ret kararının kaldırılmasını oybirliğiyle reddetti.

Kararda özetle şöyle denildi:

Bakan Soylu’nun tweet’i kendisinin kişisel değer yargısı niteliğindeki görüşleri ve davacının değerlendirmelerine karşılık cevapları olup, ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamı sınırları içinde kaldığı ve davacının da eleştiriye açık olması gerektiği için, davacının isteminin tümden reddine karar verilmesi doğrudur.”

Prof. Dr. Baskın Oran, istinaf mahkemesinin kararını temyiz talebiyle Yargıtay’a taşıdı.

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2020’de on film izleyiciye sunulacak

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2020 (SYFF) seçkisi, sürdürülebilir yaşamın ancak gezegendeki tüm canlıların yaşam ortamı ve koşulları sürdürülebilir olduğunda mümkün olduğunu; iyi olmamız için mevsimin, havanın, suyun, toprağın, yabanın, çiftçinin, tohumun, ormanın, böceğin, domatesin, komşunun iyi olması gerektiğini hatırlatıyor.

Festival kapsamındaki filmler şöyle:

Uzun Metraj Filmler

  • Gıdayla Gelen Dönüşüm / Food for Change (Yönetmen: Benoît Bringer, 2019, 55′)
  • Gölgede Yetişen Kahve / Shade Grown Coffee (Yönetmen: Alexander Kinnunen, 2020, 76’)
  • Johannesburg Altını / Jozi Gold (Yönetmen: Sylvia Vollenhoven, Fredrik Gertten, 2019, 74′)
  • Kârlı Tohumlar / Seeds of Profit (Yönetmen: Linda Bendali, 2019, 50′)
  • Mega Yangınlar / Megafires (Yönetmen: Cosima Dannoritzer, 2020, 93’)
  • Suyun Efendileri / Lords of Water (Yönetmen: Jérôme Fritel, 2019, 56’)
  • Yabanın Dönüşü / Rewilding (Yönetmen: Vincent Perazi, 2019, 52′)

Kısa Filmler

  • Bir Avuç Çöp / A Fistful of Rubish (Yönetmen: David Regos, 2019, 14’)
  • Biyotaklit / Biomimicry (Yönetmen: Leila Conners, 2015, 22’)
  • -Umut Veren Topluluklar / Communities of Hope (Yönetmen: Diego ve Lou, 2020, 29’)

Festival 19 Kasım’da başlıyor. 19- 22 Kasım’da Pera Müzesi‘nde gerçekleştirilecek, 1-6 Aralık’ta ise Surdurulebiliryasam.tv üzerinden çevrimiçi olarak izleyicilerle buluşacak.

Yeşil toparlanma paketleri hem gayri safi yurt içi hasılayı hem de istihdamı artırıyor

Yeni yayınlanan bir analiz, yeşil toparlanma programlarının gelir, istihdam ve gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) konularında normalleştirme planlarında öngörülen teşvik tedbirlerinden daha etkin olduğunu ortaya koyuyor. Bunun yanı sıra yeşil planlar emisyon azaltım konusunda da katkı sağlıyor.

We Mean Business koalisyonu tarafından yürütülen çalışma kapsamında Cambridge Econometrics tarafından hazırlanan raporda Avrupa Birliği, Almanya, Polonya, İngiltere, ABD ve Hindistan ele alınıyor.

Rapor bu ülkelerin tamamında KDV oranlarında indirime giderek insanların harcama yapmasını teşvik eden normal teşvik yaklaşımlarına kıyasla daha etkili olduğunu söylüyor.

İki senaryonun maliyeti aynı

Analiz, beş unsurdan oluşan “yeşil toparlanma programı” ile “normalleştirme” planını karşılaştıran modellemeyi içeriyor. Her iki senaryonun hükümetler üzerinde oluşturduğu maliyet benzer seyrediyor. Yeşil toparlanma programı KDV’de daha küçük ölçekli bir indirim içeriyor ve aşağıdaki önlemleri ele alıyor:

• Enerji verimliliğine sunulan kamu yatırımları
• Rüzgâr ve güneş enerjisine yönelik teşvikler
• Şebekelerinin iyileştirilmesine yönelik kamu yatırımı
• Teşviklerin yalnızca elektrikli araçlara sunulduğu hurda planları
• Ağaç dikme programları

AB’de bir milyon daha fazla kişiye iş vadediyor

Her iki kurtarma planı da üretim ve istihdama destek sağlıyor, ancak yeşil toparlanma programının olumlu etkisi daha fazla oluyor. Raporda sunulan temel bulgular ise şu şekilde:

  • AB’deki yeşil toparlanma programı, 2024 yılına kadar 2 milyon daha fazla istihdam yaratıyor. ABD’deki yeşil toparlanma programı ise, normalleştirme planıyla kıyaslandığında yaklaşık bir milyon daha fazla kişiye istihdam sağlıyor.
  • Küresel ölçekte, beş aşamalı yeşil toparlanma programının uygulamaya konulması durumunda, 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarında %7 azaltım gerçekleşiyor.
  • Paris Anlaşması’nın hedefleriyle uyumluluk açısından yeterli görülmese de yeşil toparlanma programının sağladığı azaltım, bu konuda daha fazla politikanın hayata geçmesi için temel oluşturuyor.

‘Ülke dinamiklerine göre uygulanmalı’

  • Beş adet yeşil teşvik önlemi arasında, elektrikli araç satışlarını artırmaya yönelik hurda planı, 2030 yılına kadar oluşacak istihdam ve GSYİH artışında en önemli katkıyı sağlıyor.
  • Etkinin artırılması için, yeşil toparlanma programlarının ülke dinamiklerine göre uyarlanması gerekiyor. Örneğin, Almanya’daki hurda planı ekonomik açıdan artı değer sunmanın yanı sıra istihdam yaratıyor. Bu önlem, enerji verimliliğini ve yenilenebilir kaynakların kullanımını artırmaya yönelik uygulamalarla birlikte değerlendirildiğinde, emisyonlarda yüzde 12 ila 14 düşüşle sonuçlanabiliyor.
  • Ağaç dikme planları, dikim için mevcut araziye sahip ülkelerde istihdam yaratılmasında etkili olup, Hindistan’daki ek GSYİH’nin %10’unu ve oluşacak istihdamın yüzde 27’sini sağlıyor. Ağaç dikme planları, Polonya’da yaratılacak istihdamın yarısını oluşturuyor.

‘Şirketlere, ekonomiye ve vatandaşlara faydalı’

We Mean Business koalisyonunun CEO’su Maria Mendiluce “Bu rapor, birçok şirketin hali hazırda bildiği gerçekleri doğrular nitelikte. Sıfır karbonlu geleceğe yatırım yapmak, iş dünyasının başarısını garanti altına almanın en etkin yoludur” dedi.

Hükümetlerin harcama politikalarını, yeşil teknolojileri ve teknolojik yenilikleri artıracak şekilde oluşturması ve uyarlaması gerektiğini belirten Mendiluce, “Bu durum, şirketlere, ekonomiye ve vatandaşlara fayda sağlamanın yanı sıra, emisyonları azaltıyor. Yatırımları bu şekilde planlamamak, ekonomilerin direncini artırmanın zorunlu olduğu günümüzde, dünyayı ekonomik ve çevresel felaketlere sürüklemek anlamına geliyor” ifadelerine yer verdi.

Whittington: Direnç geliştirmeye ihtiyacımız var

Avrupa Kurumsal Liderler Grubu (European Corporate Leaders Group, CLG Europe) Direktörü Eliot Whittington “Covid-19, sistemik riski ne şekilde değerlendirdiğimiz konusundaki sorun alanlarını ortaya çıkardı. Küresel salgın öncesindeki iş yapış şekline dönmek, önümüzdeki sorunları anlamada başarısız olduğumuzu gösterirken, bu sorunlarla yüzleşme kapasitemizin azalacağı başka sorun alanları yaratıyor” dedi.

Pandemi gibi ekonomilerimize ve toplumlarımıza yönelik krizlere karşı direnç geliştirmeye yönelik acil bir ihtiyaç bulunduğunu söyleyen Whittington, “İklim değişikliği, tam da bu kapsamda bir tehdit olarak öne çıkıyor. Bu raporda sunulanlar, iklim değişikliği kriziyle mücadele kapsamında ekonomileri istikrara kavuşturmamızı ve yeniden büyütmemizi sağlayan yeşil toparlanmayı ortaya koyuyor. Rapor yeşil toparlanmanın mümkün olduğunu göstermenin yanı sıra, bu durumun gerekliliğine işaret ediyor. Önümüzdeki yegane yol, dayanıklı, kapsayıcı ve iklim değişikliğine katkı sağlamayan kurtarma planıdır” ifadelerine yer verdi.

Fransa’da başı kesilerek öldürülen öğretmen için binler yürüdü

Fransa‘da, öğrencilerine ifade özgürlüğünü anlattığı sırada Hz. Muhammed karikatürü gösteren ve başı kesilerek öldürülen öğretmen Samuel Paty‘nin dün ülke genelinde yapılan anmasına binlerce kişi katıldı.

Gösterilerin en büyüğü başkent Paris‘in Place de la Republique meydanında yapıldı. Burada toplanan kalabalık ellerinde “Ben öğretmenim” yazılı pankartlar taşıdı. Place de la Republique 2015’te, Hz. Muhammed karikatürleri yayınlamasının ardından ofisi basılarak çalışanları öldürülen Charlie Hebdo dergisine  yapılan saldırıların ardından yapılan anmaların da merkezi olmuştu.

Paris’in yanı sıra ülkenin Lille, Lyon, Nantes, Toulouse, Strasbourg, Marseile ve Bordeaux gibi büyük kentlerinde de binlerce kişinin katıldığı eylemler yapıldı.

Çarşamba günü de 47 yaşındaki öğretmen Paty için ulusal anma töreni düzenlenecek.

Saldırıya tepkiler

Cumartesi günü France Inter radyosuna konuşan Bordeaux’da bir caminin imamı Taraq Oubrou, “Masum bir insanı bir medeniyet değil, barbarlık öldürür” dedi.

Fransa’nın terörle mücadele biriminin başkanı Laurent Nunex de France Info‘ya verdiği röportajda “sınırların aşıldığını” söyledi ve saldırının “öğrenim özgülüğüne karşı barbarca bir eylem olduğunu” ifade etti.

Charlie Hebdo dergisi ise Twitter hesabından yaptığı paylaşımda şöyle yazdı:

Charlie Hebdo görevi sırasında bir fanatik dinci tarafından öldürülen öğretmenin ardından hissedilen dehşet ve öfkeyi paylaşıyor. (Öğretmenin) ailesine, sevenlerine ve tüm öğretmenlere en içten dayanışma duygularımızı sunuyoruz.

Tahammülsüzlük bir eşiği daha aştı ve ülkemizi terörize etmekten vazgeçeceğe benzemiyor. Bu faşist ideolojinin ancak siyasi kararlılık ve dayanışmayla hakkından gelinebilir.

Ne olmuştu?

Tarih ve coğrafya öğretmeni Samuel Paty, ifade özgürlüğünü Hz. Muhammed karikatürleri üzerinden anlatmıştı. Paty, konuyu işlemeye başlamadan önce karikatürleri görmek istemeyen Müslüman öğrencilerin sınıftan çıkabileceğini söylemişti.

Bu davranışı dolayısıyla ay başında bazı Müslüman veliler tarafından okul yönetimine şikayet edilen Paty, geçen cuma bir saldırgan tarafından başı kesilerek öldürüldü. Olay gecesi açıklama yapan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, saldırının “İslamcı bir terör saldırısı” olduğunu söyledi. Polis aynı gün, öğretmeni öldüren Abdoulakh A. isimli kişiyi vurarak öldürdü. Soruşturma kapsamında 11 kişi gözaltına alındı.

Sandık çıkış anketlerine göre Bolivya’da seçimin galibi Morales’in adayı Arce

Bolivya’da yapılan devlet başkanlığı seçimlerini sandık çıkış anketlerine göre sosyalist aday Luis Arce kazandı. Sonuçların kesinleşmesi halinde ordunun baskısıyla geçen yıl istifaya zorlanan Evo Morales’in partisi Sosyalizm Hareketi (MAS) yeniden iktidara gelmiş olacak.

DW Türkçe‘nin aktardığına göre, Ciesmori tarafından yapılan hızlı sayım (Farklı sandıklardan alınan sonuçlar aracılığıyla seçim sonuçlarının tahmin edildiği yöntem) Bolivya televizyonu Unitel‘de yayınlandı. Haberde Arce’nin oyların yüzde 52,4’ünü, rakibi Carlos Mesa‘nın ise yüzde 31,5’ini aldığı belirtildi. El Deber gazetesinde yer alan haberde de sağ kanat protesto lideri Luis Fernando Camacho’nun yüzde 14,1’lik oy oranıyla üçüncü olduğu ifade edildi.

Bolivya yasalarına göre adaylardan birinin seçimi kazanabilmesi için oyların en az yüzde 40’ını alması ve bir sonraki adaya 10 puanlık fark atması gerekiyor. Adaylardan birinin bu koşulları sağlayamaması halinde ikinci tur seçimlere gidilecekti.

Arce’yi aday olarak seçen ve seçim kampanyasına danışmanlık yapan Morales, “Gördüğümüz bütün veriler Sosyalizme Doğru Hareket Partisi’nin zafer elde ettiğini gösteriyor” dedi.  Bolivya halkının “demokrasiyi sağladığını” ifade eden Arce de, “Yaptığımız hatalardan öğreneceğiz ve parti  olarak bu hataları bir daha yapmayacağız” diye konuştu.

Geçici olarak Devlet Başkanlığı görevini yürüten Jeanine Anez de mevcut sonuçlara göre Arce’nin seçimleri kazandığını söyleyerek sosyalist adayı tebrik etti.

Morales Meksika’ya sığınmıştı

Bolivya’da 20 Ekim 2019 tarihindeki devlet başkanlığı seçimlerinde hile yapıldığı suçlaması yöneltilen Morales 10 Kasım 2019’da ordunun baskısıyla istifa etmek zorunda kalmıştı. Morales istifasının ardından Meksika’ya sığınmıştı. ABD Başkanı Donald Trump Bolivya’daki iktidar değişikliğini memnuniyetle karşıladığını açıklamış ve demokrasinin muhafaza edildiğini belirtmişti. Bolivya’da Jeanine Anez yönetimindeki geçici bir hükümet kurulmuş ve hükümet ABD’ye 11 yıl sonra tekrar büyükelçi atamıştı. 

Diyarbakır’ı ortadan ikiye bölecek duvarın yapımına yeniden başlandı

Devlet Demiryolları’nın yaşanan trafik kazalarını gerekçe göstererek yapımına başladığı ancak gelen tepkiler üzerine durdurduğu duvarın yapımına yeniden başlandı.

Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre 16 Ekim Cuma günü sabah saatlerinde çalışmaya başlayan ekipler daha önceden tamamlanan beton duvar üzerine Kayapınar ilçesi sınırlarından geçen demiryolu boyunca çift taraflı 100 metrelik panel çit yaptı.

Yapılmak istenen duvar için yeraltında 20, yüzeyde 50 santimetre yüksekliğinde beton, 180 santimetre tel kafes panel ve 50 santimetre jilet tel çit kurulması planlanıyor.

Sivil toplum örgütleri tepki göstermişti

Kenti boydan boya ikiye bölecek duvar projesi, Devlet Demiryolları Malatya 5’inci Bölge Müdürlüğü tarafından hazırlandı.

Kenti, Kuzeybatı ve Güneydoğu istikametinde bir yay biçimde 10 kilometre uzunluğunda, bölmesi planlanan çitin yapımına tepki gösteren kentteki 21 meslek örgütü ortak açıklama yayınlamış, duvar ile kentin batıdan doğuya ikiye bölündüğünü belirterek projeden vazgeçilmesini istemişti.

Proje ile olası can ve mal kayıplarının önüne geçileceği ileri sürülse de kentteki sivil toplum kuruluşları yaptıkları açıklamada, Diyarbakır’daki sosyo-ekonomik ve kültürel hayatın darbe alacağı vurgusu yapmıştı.

Tepkiler üzerine geri adım atan kurum ise Eylül ayı başlarında duvar projesini durdurmuştu.

Taksim, Bakırköy ve Salacak meydanları için oy verme işlemi başladı

İstanbul Taksim, Bakırköy ve Salacak‘taki yeni meydan tasarımları için oylama bugün başladı. Her meydan için üç tasarım yarışırken, 12 Kasım sonunda kazanan projeler hayata geçecek.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ve İstanbul Planlama Ajansı’nın (İPA) ortak çalışmasıyla yarışmaya açılan üç meydan için İstanbullular, TC kimlik numaralarıyla istanbulsenin.org sitesi üzerinden oy kullanacak. 

Projeler meydanlarda sergileniyor

Yarışmalarda dereceye giren eşdeğer projeler, Taksim, Bakırköy ve Üsküdar meydanlarında kurulan “Karar Senin” merkezlerinde ya da siteden incelenebilecek. Meydanlara kurulacak Beyaz Masa çalışanları da İstanbulluları oy verme süreci hakkında bilgilendirecek. 

Üç meydan için açılan tasarım yarışmaları için toplam 233 proje teslim alındı ve jüri tarafından her bir yarışma için üçer eşdeğer ödül belirlendi. Bugün başlayan oy verme işlemi sonucunda en çok beğenilen tasarım hayata geçirilecek.

 

Yeni Zelanda’daki seçimlerde iklim belirleyici faktör oldu: Jacinda Ardern, yeniden başbakan

Yeni Zelanda‘da geçtiğimiz cumartesi düzenlenen genel seçimleri iddialı iklim planlarıyla bilinen Jacinda Ardern‘in liderliğini yürüttüğü İşçi Partisi açık ara farkla kazandı.

İşçi Partisi oyların yüzde 49’unu alarak 120 üyeli parlamentoda 64 sandalyeye sahip oldu. Böylece Ardern başbakanlık koltuğunu garantilemiş oldu. 

İşçi Partisi’nin galibiyetiyle birlikte, 1996’dan bu yana koalisyon hükümetleriyle yönetilen ülkede ilk kez bir parti tek başına iktidar olabilecek. Ancak gene de Ardern, Yeşiller Partisi’nden kişileri de çeşitli pozisyonlara getirebilir.

Yeşiller oyların yüzde 8’ini aldı

Son üç yıldır, İşçi Partisi hükümeti Yeşiller‘e ve popülist Yeni Zelanda First‘e bel bağlıyordu. Yeşiller Partisi oy payını yüzde 6’dan yüzde 8’e yükseltirken, iklim kararsızlığı Yeni Zelanda First’e tüm koltuklarını kaybettirdi.

Ana muhalefet Ulusal Parti’sinin oy payı ise yüzde 44’ten yüzde 27’ye düştü. Parti, hükümetin yeni açık deniz petrol ve gaz arama yasağına karşı çıkmıştı. Parti lideri Judith Collins ise Yeni Zelanda’nın emisyonlarının küresel olarak önemli olamayacak kadar düşük olduğunu savunmuş ve etsiz pazartesi günlerini “komünizm” olarak nitelendirmişti.

İklim acil durum ilanı seçim vaatleri arasında

Ardern seçim sonuçlarının belli olmasının ardından İşçi Partisi kampanya gönüllülerine ve destekçilerine teşekkür etti ve “tüm Yeni Zelandalıların taleplerini gözeten bir parti olacaklarını” ifade etti.

Ardern, 2017’de ilk kez seçildiğinde, Yeşiller Partisi’nden James Shaw‘u İklim Bakanı olarak atamıştı. Hükümeti, 2050 için net sıfır karbon hedefi kanunlaştırdı ve bağımsız bir iklim komisyonu kurmuştu.

Geçen yılın kasım ayında parlamentoda alınan, 2050’ye kadar karbon emisyonlarının sıfıra indirileceği yönündeki karardan gurur duyduğunu söyleyen Ardern iklim değişikliği için “zamanımızın en büyük zorluğu” demişti.

İklim politikalarını engelleyen parti artık yok

İthal fosil yakıtlı otomobiller için önerilen vergi ve elektrikli araçlar için sübvansiyon paketleri gibi bazı yeşil politikalar ise Yeni Zelanda First tarafından, engellenmişti.

Ancak bu partinin şu anda parlamentoya girememesi sebebiyle artık daha kararlı iklim eylemlerinin önünde bir engel bulunmuyor.  Ardern hükümeti, sadece 25 Yeni Zelandalıyı öldüren koronavirüsü ele alışından ötürü de büyük övgüler almıştı.

Çevrimiçi olarak düzenlenecek BIFED’in finalistleri belli oldu

Bozcaada Belediyesi organizasyonuyla ve Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi işbirliğiyle bu yıl çevrimiçi gösterilmesi planlanan Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali‘nin (BIFED) finalistleri belli oldu.

2-8 Kasım’da düzenlenecek festivalde ana yarışma kategorisindeki 15 belgesel haricinde Panorama ve Türkiye Panoraması kuşağında da 23 belgesel gösterilecek. Ayrıca festival kapsamında yönetmenlerle canlı röportajlar ve paneller de gerçekleştirilecek.

Bu yılki slogan: Savunucuları savunun

BIFED’in finalistleri arasındaTürkiye’deki ekolojik sorunlara dikkat çeken iki belgesel yer alıyor. Sular altında kalmakta olan Hasankeyf’te 21 günlük yaşam döngüsünü anlatan Rûken Tekeş imzalı “Aether” ile inşaat ve otoyol projeleriyle Karadeniz kıyılarına verilen tahribatları gözler önüne seren Türkiye-Almanya ortak yapımı “Kuzey Ormanları”.

ABD yapımı ‘Artifishal’ filmi Washington, Oregon bölgesindeki nehirlerde vahşi somon balıklarının karşı karşıya olduğu yok oluş sürecini ve nehirlere atılan ama hiçbir fayda getirmemesi bir yana hastalık getiren suni somonlarla ilgili.

‘Amussu’ filmi Afrika’nın en büyük gümüş madenine karşı yerel halkın direnişinin destanı. Bir diğer yapım ‘Green Blood (Yeşil Kan)’ çevre gazetecilerinin dünyanın her yerinde açık ve savunmasız birer hedef haline geldiğini anlatan acı bir öykü.

Sağlık konusuyla ilgili iki film

Yer alacak filmler hakkında bilgi veren festival yönetmeni Petra Holzer bu yılki festivalde sağlık konusu ile ilgili de iki film olduğunu söyledi.  Almanya ve Avusturya yapımları olan bu filmler ‘TrustWho’ ve ‘Fever’ filmleri.

Holzer bu iki yapım hakkında “Şu sıralar tüm dünyanın gündeminde olan Dünya Sağlık Örütü ile ilgili film buradaki bozulma ve işlevsizlikle ilgili. Aslında her iki film de ilaç endüstrisine getirilmiş çok ciddi eleştiriler olarak da görülebilir” bilgisini paylaştı.

Bu yapıtlar dışında beş aktivist filmin daha yer alacağını belirten Holzer “Zaten bu yıl BIFED’in sloganı da: Savunucuları Savunun” ifadelerini kullandı.

Jüri listesi yayınlandı

Birçok ülkenin katıldığı festivalde Türkiye haricinde İtalya, Fas, Katar, Birleşik Devletler, Hindistan, Fransa, Çekya, Almanya, İsviçre, Letonya, Norveç, Litvanya, Birleşik Krallık, Avusturya ve Meksika yer alıyor.

Festivalin jürisinde yer alan yedi isim ise şöyle: Türkiye’den sinema yazarı Necla Algan, yönetmen ve Anadolu Üniversitesi öğretim üyesi İlknur Ulutak ile Birleşik Devletler ile Türkiye’de yapımlarıyla bilinen yönetmen ve yapımcı Emre Şahin, Sloven yönetmen ve yazar Sonja Prosenc, İskoçya’dan SF Green Film Festivali kurucu ve yönetmeni Rachel Caplan, Karadağ’dan yönetmen ve Yeşil Karadağ Uluslararası Film Festivali yönetmeni Blagota Marunović ile Arjantin’den FINCA Uluslararası Çevre Film Festivali’nin teknik koordinatörü Mariano Pozzi.

İzmirli yaşamına ve suyuna sahip çıkıyor

Geçtiğimiz hafta içinde 500 İzmirli, 50 avukat aracılığıyla Efemçukuru Altın Madeni’ne karşı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) tarafından açılan davaya bu kurumun yanında müdahil oldular. Ancak 18 yıldır süren kentin tek su havzasını koruma kavgasında, kentin gerçek sahibi İzmirlilerin avukatları, davanın 16 Ekim cuma günü sahada yapılan keşfine sokulmadı.

Kentin tek su toplama havzasında

Efemçukuru İzmir’in içinden kafanızı kaldırıp; kenti çevreleyen dağlara baktığınızda rahatça görebileceğiniz bir bölge… Üstelik su fakiri olan kentin tek su toplama havzasının içinde yer alıyor. İşte bu kritik noktada kentin su havzasını tehdit eden altın madenine karşı İzmirlilerin ve İzmir’e sağlıklı, güvenilir su sağlamakla görevli İZSU’nun mücadelesi yıllardır devam ediyor.

1998’de bölgede kurulmak istenen madenin İzmir’in içme ve kullanma suyu kaynakları üzerinde olması nedeniyle başta İzmir Tabip Odası (İTO) ve TMMOB’ne bağlı çok sayıda meslek odası ile İzmirlilerin açtığı davalar uzun süren mücadelelerin sonunda kazanılmıştı. Fakat buna karşın şirket her seferinde mahkeme kararlarını hiçe sayarak Çevresel Etki Değerlendirme olumlu kararını (ÇED) ve işletme ruhsatını almayı başarıp 2011’de çalışmaya başladı. Bununla da yetinmeyen şirket 2012’de ise 2,5 kat kapasite artırımı için yeniden ÇED hazırlayarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığından olumlu kararı aldı. Bu aşamada ise başta İTO ve TMMOB bağlı bazı meslek odalarıyla, çeşitli çevre örgütleri ve İzmirliler yılmayıp, ÇED olumlu kararının iptali için dava açtılar. Açılan davada mahkeme ÇED olumlu kararını iptal etti ve altın madeninin kapasite artırımının önünü kapattı.

16 Ekim günü yapılan keşifte İzmirlilerin ve meslek odalarının avukatları maden sahasına sokulmadı/ Fotoğraf: Tuğrul Şahbaz.

Bunun üzerine madene Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından mahkeme kararlarını işlevsiz bırakmaya dönük olarak çıkarılan 2009-7 sayılı genelgeye dayanılarak; 30 gün içinde, adeta hukukun ve bilimin kararını hiçe sayarak 17.11.2015 tarihli yeni bir ÇED olumlu kararı verildi.  Onun iptali için de yılmadan meslek odaları ve İzmirliler tarafından dava açıldı. Üstelik mahkeme ilk kapasite artırımı ÇED olumlu kararını iptal ederken atadığı bilirkişi bölgeden toprak numuneleri almış ve yapılan analizler sonucu ağır metal oranı Dünya kabuk ortalamasının çok üzerinde bulunmuştu.

Bu arada bu mahkeme kararı Danıştay’ca ‘İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü laboratuvarının akredite olmadığı ve bilirkişilerin İzmir üniversitelerinden olması’  gibi nedenleriyle bozuldu ve bu karardan sonra 17.11.2015 tarihli ÇED olumlu kararına da gerek kalmadı. Maden ilk ÇED olumlu kararıyla çalışmaya devam etti. Mahkeme bu sefer İzmir dışından bir bilirkişi atadı. İzmir’in suyunu içmeyen bu bilirkişi alandan numune bile almaya gerek görmeden, yedi sayfalık bir raporla ÇED olumlu kararını akladılar.  Bu ikinci aşama kararı da başta meslek odaları olmak üzere davacılar tarafından temyiz edildi. Danıştay bu sefer alandan numune alınmamasını da göz önünde bulundurarak davacılar lehine kararı bozdu.

Davanın avukatlarından biri olan Arif Ali Cangı bundan sonraki gelişmeleri ise şöyle özetliyor:  “Bu bozmadan sonra da keşif ve örnek alma işlemleri şirketin engellemeleri ve baskısı altında gereği gibi yapılamadı ve sonunda davamız bir kez daha ret edildi. Bu davanın temyiz sonucu geldi. Danıştay 6.Dairesi; 31.12.2012 tarihli ÇED’in iptalinden sonra 17.11.2015 tarihli yeni bir ÇED olumlu kararı verilmiştir, o durumda 31.12.2012 tarihli ÇED olumlu kararının bir geçerliliği kalmamıştır. O nedenle davanın reddi kararını bozuyorum ve dava konusunda karar verilmesine yer olmadığına kesin olarak karar veriyorum’ dedi.

Bu durumda Efemçukuru Altın Madeni kapasite artırımı projesine ilişkin 17.11.2015 tarihli ÇED olumlu kararı da geçerli hale geldi. Meslek odaları, çevre örgütleri ve İZSU yine yılmadı ve yeniden madenin kapasite artırımına karşı dava açtı.  Dava numarası daha küçük olduğundan önce İZSU’nun davası görülmeye başlandı ve meslek odaları ile çevre örgütlerinin açtığı dava dosyası beklemeye alındı. Bunu üzerine adil yargılanma hakkının sağlanması için meslek odaları ile çevre örgütleri bu davada keşif ve bilirkişi incelemesi ve yargısal işlemlerine dahil edilmek için dilekçe verdi.

Efemçukuru tek örnek değil

Bu dilekçeye mahkeme hiçbir yanıt vermeyince İzmirliler ‘500 İzmirli 50 Avukatla Efemçukuru davasına İZSU yanında müdahil oluyor’ kampanyası başlattı ve İZSU’nun yanında müdahil olmak için mahkemeye başvurdu. Ancak mahkeme bu dilekçeye de bir yanıt vermedi. Sonuçta İZSU’nun açtığı davanın cuma günü madende yapılan keşfine İzmirlileri de, onların avukatlarını da, İzmir Tabip Odası Çevre Komisyonu üyelerini de sokmadı. Keşif için maden alanına sadece İZSU’nun avukatları ve teknik personeli ile Çevre Bakanlığı ile madeni işleten firmanın avukatları ve teknik personeli, hakim, mübaşir, katip ve bilirkişiler bulunabildi.  Bu arada mahkemenin tayin ettiği bilirkişinin de İzmir dışından olduğunu ve daha önce madeni aklayan raporu veren isimlerden oluştuğunu belirtelim.

Ülkemizin doğal kaynaklarını insanlarımızın sağlıklarını tehlikeye atmak pahasına zengin kapitalist ülkelerin çok uluslu şirketlerince sömürülüyor. Zengin kapitalist ülkelerin çok uluslu şirketleri Kazdağları‘nda, Efemçukuru’nda, Eskişehir’de, Doğu Karadeniz’de ve daha birçok yerde doğal kaynaklarımıza umarsızca el koyuyor, insanımızın yaşamını hiçe sayıyor. İşletmek istediği rezervler bitince büyük çoğunluğu tehlikeli atık sınıfından olan atıklarını da  arkada bırakarak gidiyorlar. Sadece bugünün değil; gelecek kuşaklarının yaşamını da düşüncesizce tehlikeye atıyorlar.

Ülkemizde çevre mücadelelerinin 80’li yıllarda ilk başladığı kent olan İzmir’de yaşayanlar bugünde kentlerini, havalarını, sularını savunmak için dün olduğu gibi bugün de kararlı mücadelelerini sürdürüyorlar. Efemçukuru onların yaşadığı kentin; İzmir’in su havzası, 1 Haziran 2011’den beri çalışan altın madeni onların havzasını, yaşam alanlarını kirletiyor. İzmirliler yaşamın sürdürülebilmesi açısından hiçbir gerekliliği olmayan altına karşın yaşamın onsuz sürdürülemeyeceği su kaynaklarını korumak için yukarıda özetlenen uzun ve önüne her türlü engel çıkarılan hukuk yolunu bilimin ışığında izlemekte kararlılar…

İzmir’in bu yaşamsal sorununa karşı sadece bu kentte yaşayanlar değil; kimsenin duyarsız kalmaya hakkı yok. Çünkü yapılan mücadele sürdürülebilir bir yaşam mücadelesidir. Unutmayalım, kaybedersek yaşam da biter…