Ana Sayfa Blog Sayfa 1825

Ekim ayında Yeşil Gazete’de en çok neler okundu?

Ekim ayı Türkiye açısından koronavirüs salgının etkisini artırdığı, ekonomideki kötü gidişatının hız kazandığı ve bunlarla paralel olarak ülke çapındaki ekolojik yıkımın daha da büyüdüğü bir ay oldu.

Biz de Yeşil Gazete ekibi olarak gündemde öne çıkanları sizlerle paylaşmak ve gündeme gelmeyen konuları gün yüzüne çıkartmak için yoğun bir ayı geride bıraktık. Bu ay içerisinde sizler tarafından en çok sevilen haberlerimize aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz:

1- Hollanda’da bir evin çöp torbası nasıl oluyor da Türkiye’de bir yol kenarına bırakılıyor?

Ekim ayında gazetemizin en çok okunan haberi Jeroen Wester tarafından kaleme alınan ve Mehmet Can Akpınar‘ın Yeşil Gazete için Türkçeye kazandırdığı haber oldu.

Hollanda’nın plastiği, Çin’in plastik atık ithalatını yasaklamasından bu yana her geçen gün daha fazla bir şekilde Türkiye’ye gönderiliyor. Resmi mevzuata göre bu ihracatın mümkün olması atıkların Türkiye’de iyi bir şekilde değerlendirilmesi şartıyla mümkün. Peki nasıl oluyor da Hollanda’ya ait, örneğin bir şekerleme ambalajı, Türkiye’de bir yol kenarına atılmış olarak bulunuyor?

2- Eleştirel Erkeklik Datça İnisiyatifi kuruldu: Biz sizin bildiğiniz erkeklerdeniz

Eleştirel Erkeklik Datça İnisiyatifi “Eril dünyanın paydaşları ve suç ortakları olarak vermemiz gereken bir hesap, kendisinden özgürleştirilmesi gereken bir “erkekliğimiz” olduğunu ve bu özgürleşmenin yolunun, önce yüzleşmekten ve hesaplaşmaktan geçtiğini biliyoruz” diyor.

Haberin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Eleştirel Erkeklik Datça İnisiyatifi

3- Kan grubu ve koronavirüs riski arasında nasıl bir ilişki var?

Koronavirüs salgını her geçen gün daha fazla kişiyi etkilerken, salgın hakkında öğrendiklerimiz de yapılan araştırmalar ile gün geçtikçe çoğalıyor. Artan kanıtlar kan grubunun enfeksiyon riski ve hastalığın ne kadar şiddetli geçeceği ile ilişkisi olduğunu gösteriyor.

Dünya çapında kan grubu ile koronavirüs salgını arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmaları ve bilim insanlarının bulgularını derlediğimiz haberimize buradan ulaşabilirsiniz.

4- HES zorunluluğu nedeniyle İstanbulkartlar kişiselleştirilecek

Sağlık Bakanlığı’yla İstanbul Büyükşehir Belediyesi arasında sağlanacak entegrasyon ile, tanısı konmuş hastalar ve temaslı kişilerin İstanbulkartların askıya alınacağı ve anonim İstanbulkartların da kişiselleştirilmesine karar verildi.
Söz konusu karar ile ilgili hazırladığımız haberi okumak için burayı ziyaret edebilirsiniz.

5- Kapitalizmin yeni oyunu: Para-algı çevreciliği

Gezegenimiz çok büyük bir krizle karşı karşıya. Bu tehditle ne duvara asılan saksıda çiçek yetiştirerek ne de gereksiz yere yollar yapıp, yol kenarlarını duvarlarla kaplamakla, sonra da o duvarları bahçe diye yutturmakla mücadele edilebilir.
Yeşil Gazete yazarlarımızdan Cihan Erdönmez tarafından kaleme alınan bu yazı sizler tarafından da oldukça sevildi. Haberin devamına buradan ulaşabilirsiniz.

6- Ekim ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?

Serinleyen havalarla birlikte bedenimizin ihtiyaç duyduğu C vitamini ve kalsiyum, magnezyum, potasyum gibi mineraller açısından zengin sebze ve meyveler sofralarda yerini almaya başladı. Peki ekim ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?

Bu soruya yanıt bulmak isteyen okurlarımızın ziyaret ettiği haberimize buradan göz atabilirsiniz. Kasım ayındaki sebze ve meyve listesine bakmak isterseniz de burayı ziyaret edebilirsiniz.

7- Fukuşima’nın radyoaktif atık suyu okyanusa boşaltılacak, uzmanlar ‘ekokırım olur’ diyor 

Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali‘nin radyoaktif maddeler içeren bir milyon tondan fazla atık suyunun okyanusa boşaltılması kararı alındığı iddia edildi. Santralin işletmecisi Tepco şirketi, 2022 yazına kadar santralde atık suların depolandığı tankların tamamen dolacağını söylüyor.

nukleersiz.org Proje Koordinatörü ve Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan, atık suların okyanusa boşaltılması kararını ‘ekokırım’ olarak nitelendiriyor. Haberin devamını bu linkten okuyabilirsiniz.

8- Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri- Su iyesi

Her toplumun mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar. Batılı ülkelerin çeşitli sanat kolları ile bize tanıtmış olduğu Zeus’u, Afrodit’i çok iyi biliriz ama Türk mitosları ve Anadolu efsaneleri pek bilinmez.

Ekim ayının en çok okunanlarından biri de Dilge Güney tarafından kaleme alınan Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri yazı dizisi oldu. Aralarında Su İyesi’nin de bulunduğu bu yazı dizisine buradan ulaşabilirisiniz.

9- Balıkesir Balya’da iki köy maden faaliyetleri yüzünden haritadan silinmek üzere

Orhanlar Köyü, Balıkesir’in Balya ilçesinde, Kazdağları’nın kuzey eteklerinde yer alıyor. Bu bölgede yer alan birçok yerleşim yeri gibi burası da uzun yıllardır devam eden maden faaliyetlerinden mustarip.

Orhanlar Köyü’nden emekli coğrafya öğretmeni Sabahattin Altıparmak en yakını köye 34 metre mesafedeki sondaj çalışmaları hakkında ‘Dağlarımız delik deşik oldu. İki yıldır 24 saat ikili vardiya halinde çalışıyorlar. Gürültüden köyde durulmuyor’ diyor. Yeşil Gazete’den Elif Ünal‘ın kaleme aldığı özel haberimize bu adresten ulaşabilirsiniz.

10- John Snow bildirisi ve sürü bağışıklığına doğru…

5 bine yakın bilim insanı ve kuruluş, imzaladıkları John Snow bildirisiyle uyarıyor: Covid-19’un toplumda yayılmasını kontrol etmek, toplumlarımızı ve ekonomileri önümüzdeki aylarda güvenli ve etkili aşılar ve ilaçlar gelene kadar korumanın en iyi yoludur.

Yeşil Gazete yazarlarımızdan Ahmet Soysal’ın okurlar tarafından da çok fazla ziyaret edilen bu makalesine ulaşmak için bu adresi ziyaret edebilirsiniz.

CHP’li Karaca: Denizli halkını ranta kurban etmeyin

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, Denizli Belediyesi‘nin eski Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’ye ait olan şirkete satmak üzere Denizli‘deki bir araziyi şahsa ait arsadan eğitim alanına dönüştürdüğünü iddia ediyor.

Karaca, bu yanlıştan geri dönülmesi gerektiğini belirterek ‘Denizli’nin halkını ranta kurban etmeyin’ diyor.

CHP’li Gülizar Biçer Karaca, Denizli Pamukkale ilçesi Eskihisar Mahallesi, Merdanlarkırı mevkiindeki şahsa ait arsanın ‘konut dışı kentsel çalışma alanı’ olarak planlandırıldığını söylüyor.

Eğitim alanıyken satın alındı

Fakat bu arsa şahsa ait iken Denizli Büyükşehir Belediyesi kararıyla eğitim alanına çevriliyor. Arsanın eğitim alanına çevrilmesinden sonra eski Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’ye ait olan Turkuaz Motorlu Araçlar Tic. ve San. A.Ş. tarafından satın alınıyor.

Karaca, Zeybekci’nin satın aldığı bu alanın eğitim alanı iken piyasa değeri daha uygun olan, vasfı konut dışı alana dönüştürüldüğünde ise piyasa değeri oldukça yükselecek bir alan olduğuna dikkat çekiyor.

‘İkinci kez imar rantı sağlandı’

Ayrıca Karaca, Denizli Büyükşehir Belediyesi’nin Nihat Zeybekci’ye ikinci kez imar rantı sağladığına vurgu yaparak şunları söylüyor:

Denizli Büyükşehir Belediyesi bununla birlikte bu kez eğitim alanından konut dışı alana çevrildiğinde inşaat yoğunluğu 0,25 emsal iken 9 Kasım 2020 tarihli Büyükşehir İmar Komisyonu onayıyla 0,25 emsal inşaat yoğunluğu 1 emsale çıkartılmıştır. Tam 4 kat inşaat yoğunluğu artışı ile Nihat Zeybekci’ye  ikinci kez imar rantı katmerlendirilerek hediye edilmiştir.

‘Denizli’nin halkını ranta kurban etmeyin’

Karaca, ranta geçit vermemek için CHP olarak itirazlarını kamuoyuyla paylaştıklarını vurgulayarak ranta geçit vermeme çağrısı yapıyor:

Ranta geçit vermemek için CHP olarak itirazlarımızı kamuoyuyla paylaşıyor, 9 Kasım 2020’de İmar Komisyonu’nda görüşülen ve Kasım ayı içerisinde Büyükşehir Belediye Meclisi gündemine gelmesi beklenen imarlı ranta geçit vermemeleri için Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Zolan ve Meclis üyelerine çağrımızı yapıyoruz: Denizli halkı için görevinizi yapın, Denizli’nin hakkını ranta kurban etmeyin.

İzmir depremi çocuk hakları gözlem raporu: Bazı çocuklar istismara maruz bırakıldı

İzmir Seferihisar açıklarında 30 Ekim tarihinde meydana gelen ve arkasında büyük bir yıkım bırakan depremin ardından İzmir-Seferihisar Depremi Çocuk Hakları Temelli Gözlem Raporu yayınlandı. 

BUSOS, Çocuk Hakları Merkezi, Derin Yoksulluk Ağı ve Rengarenk Umutlar Derneği tarafından yayınlanan raporda deprem sonrası geçici barınma alanlarında yaşayan bazı çocukların istismara maruz bırakıldığı belirtiliyor.

İzinsiz fotoğraf çekimi

Çadır bölgesinde yaşananların derlendiği raporda çocuklarla yapılan etkinlik alanlarının etrafının çevrildiği ve ‘İzinsiz fotoğraf ve video çekmeyin’ uyarısının asıldığı yazıyor. Ancak buna karşılık alanda bulunan yetişkin ya da çocukların sürekli olarak video ya da fotoğraflarla kayıt altına alındıkları vurgulanıyor. Raporda bu durum şöyle ifade ediliyor:

Çadır alanlarının neredeyse enkaz turizmi halini alması, çocukların unutulma haklarını hiçe saymaya, çocukların özel hayata saygı ve gizlilik haklarını ihmal ve istismar edilmesine yol açtığı için endişeye yol açmaktadır.

Bazı çocuklar istismara maruz bırakıldı

Raporu hazırlamak için görüşülen Belediye yetkilileri geçici barınma alanlarında bazı çocukların istismara maruz bırakıldığını aktarıyor. Yaşanan bir olay ise şöyle anlatılıyor:

İki çocuklu bir kadının kaldığı çadırın yan çadırında, orta yaşın üstünde evli bir çiftin olduğu, bu çadırın sakinlerinden birinin çocuklarla istismarı düşündürecek biçimde yakın temas halinde olduğu, diğer eşin ise travmatize olması nedeniyle hiç iletişim kurmadığı bildirilmiştir.

Çocuklar travmatize oluyor

Alanda çalışan bir dayanışma ağı gönüllüsü, çocukların depremde yaşanan travmatize edici olaylara tekrar tekrar maruz bırakıldığını, çocukların yanında devamlı depremden konuşulduğunu ve çocukların da kendi aralarında bu konuşmaları yinelediklerini ifade ediyor.

Ayrıca, hemen her çadır alanında çocuklar için çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Çocuklara çadır alanlarında çok sayıda oyuncak dağıtıldığı, bazı bakım verenlerin çocukları için 5-6 oyuncak paketini taşıdığı aktarılıyor. Bu durum da çocukların gelişimini olumsuz etkileyen etmenlerden. 

Kütüphaneye izin yok, gönüllüler denetleniyor

Bir çadır alanında Âşık Veysel Dayanışması adıyla çocukların güvenli ve steril bir şekilde oturup kitap okuyabileceği bir çocuk kütüphanesi oluşturulduğu fakat izin verilmediği için henüz açılamadığı da raporda aktarılan bilgiler arasında.

Bunun yanında geçici barınma alanlarındaki gönüllülerin kim olduğu ise devlet tarafından denetleniyor. Bazı grupların alanı girişimi nedensizce kısıtlanıyor.

Geçici barınma alanlarında firma tanıtımı

Çadır bölgelerinde günün her saati yemek dağıtımı yapılıyor. Yemekler Kızılay, bazı sivil toplum örgütleri ile belediye ekiplerince dağıtıldığı, bu grupların yanı sıra bazı yerel ve ulusal firmalar tarafından da bölgede yiyecek ve içecek dağıtımının yapıldığına değiniliyor.

Ancak Kızılay ile birlikte dağıtım yapan bazı girişimler ve firmalar bu alanları kendi tanıtımları için kullanıp alanda ihtiyaçtan fazla malzeme stoğu yapıldığına da dikkat çekiliyor.

Koronavirüs tedbirsizliği

İnsanlar çadır alanlarında, tabldot halinde dağıtılan yemekleri almak için sıraya giriyor. Fakat bu esnada ve yemek sırasında koronavirüs salgınına karşı sosyal mesafe önlemi alınmıyor. Henüz hiçbir çadır sakinine koronavirüs testi yapılmadığı da verilen bilgiler arasında.

Yüz boyama ve benzeri yakın temas gerektiren, çocukların sağlığını tehlikeye atan etkinliklerin ise alanda fazlasıyla yapıldığı çalışanlar tarafından ifade ediliyor.

Mülteciler çadır alanına gelemiyor

Çadır alanlarında yaşayan kişilerin aktarımlarına göre, bazı mülteci aileler saldırı ve ayrımcılık tehdidi nedeniyle çadır alanlarında konaklamaktan çekiniyor ve daha uzak bölgelerde kendi imkanları ile çadırlar kuruyor. Oradan kamp bölgelerine gelerek gıda ve kıyafet gibi ihtiyaçlarını temin ediyor.

Çadır alanlarında mülteci çocuklara özel, anadillerinde herhangi bir çalışma, bilgilendirme ise söz konusu değil.

 

‘İklim haberciliği ifade özgürlüğünün bir parçası’

Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ve UNDP Türkiye işbirliğiyle düzenlenen AB İklim Diplomasisi Haftası kapsamında İklim Haberciliği söyleşisi düzenlendi.

AB Türkiye Delegasyonu İklim Değişikliği Sektör Yöneticisi Alper Acar’ın kolaylaştırıcılığını üstlendiği söyleşide konuşmacı olarak Media4Democracy projesinin faydalanıcıları İklim Haber‘den Barış Doğru ve Osman Bulut Bagatır ile Yeşil Gazete‘den Alev Karakartal yer aldı.

Konuşma boyunca iklim haberciliğinin diğer habercilik türlerinden farkının ne olduğu, iklim savunuculuğuyla birlikte nasıl inşa edilebileceği ve insanlara ulaşmada ne gibi araçlar kullanabileceği gündeme alındı.

‘İfade özgürlüğünün bir parçası’

Etkinlik, Gazeteciler Cemiyeti‘nin Avrupa Birliği finansmanıyla yürüttüğü Media4Democracy projesinin direktörü Yusuf Kanlı’nın konuşmasıyla başladı.

Çevre duyarlılığının ortak geleceğimiz için şart olduğuna vurgu yapan Kanlı, iklim konusunun yalnızca politikacıların eline bırakılmayacak kadar önemli olduğunu belirtti.

İklim haberciliğinin bir yandan da ifade özgürlüğünün bir parçası olduğunu belirten Kanlı, “Çünkü bilgi edinmek hakkımızdır ve demokrasinin temel bir taşıdır” ifadelerini kullandı.

Horelová: İklim değişikliği siyasi bir konu

Sonrasında söz alan AB Türkiye Delegasyonu Siyasi İşler Bölüm Başkanı Eva Horelová, konuşmasına projede emeği geçen herkese teşekkürlerini sunarak başladı.

İklim değişikliğinin çok teknik bir konu olarak görüldüğünü ancak bu konunun oldukça politik olduğuna değinen Horelová, “İklim değişikliği siyaseti, iş verenleri, hayatlarımızı ve gelecekteki siyaseti de etkileyecektir” ifadelerini kullandı.

Avrupa Birliği olarak iklim değişikliği üzerine bilgilendirilmiş bir tartışma ortamı yaratmayı önemsediklerini belirten Horelová, bu doğrultuda düzenlenen İklim Diplomasi Haftası’nın oldukça önemli olduğunu belirtti.

Acar: Günlük hayatımızı doğrudan etkiliyor

Oturumun kolaylaştırıcısı Alper Acar ise yaptığı açılış konuşmasında iklim haberciliğinin önemine vurgu yaparakCovid süreci gösterdi ki hayatımızda alışılmadık krizlerle karşılaştığımızda birey, kurum ve devletler olarak gerekli tedbirleri almakta zorlanabiliyoruz. İklim değişikliği de ivedilikle ele alınması gereken bir konu” dedi.

Türkiye’de günlük hayatımızı doğrudan etkileyen seller ve kuraklık gibi etkilerin görüldüğünü belirten Acar, iklim değişikliği konusunun hem ifade özgürlüğü çerçevesinde hem de toplumsal adalet çerçevesinde ele alınması gerektiğini belirtti.  Acar, sonrasında sözü çeşitli sorular yönelttiği konuşmacılara bıraktı.

Karakartal: Düşünüldüğü kadar teknik değil

İlk olarak söz alan Yeşil Gazete Genel Yayın Yönetmeni Alev Karakartal, uzun yıllar boyunca ana akım medya kuruluşlarında edindiği deneyiminin ardından Yeşil Gazete’de çalışmaya başladığını anlattı.

Gazetedeki ilk yıllarını değerlendiren Karakartal, “Gazeteye geldikten sonra bu konuyla ilgili ne kadar az bilgi sahibi olduğumu fark ettim. Ana akımda çevre diye geçer ancak iklim üzerinde çalışan yoktur. Benim için de ilk etapta öğrenmek, ders çalışmak gerekti. Aslına bakarsanız öğrendikçe şunu fark ettim. Düşünüldüğü kadar teknik bir konu değil. Bilimi takip ediyorsanız, uzmanların söylediklerine kulak veriyorsanız bal gibi de yapılabilir bir habercilik. Yapılması da gerekiyor zaten” ifadelerini kullandı.

‘Yalnızca bir felaket haberciliği değil’

İklim habercileri olarak yalnızca felaket haberciliği yapmadıklarını belirten Karakartal, burada gazeteciye düşen sorumluluklar olduğunu hatırlattı ve şu ifadeleri kullandı:

İklim krizinin etkilerine dair felaket haberleri yapıyoruz. Ancak bununla kalmayıp olaylar arasındaki ilişkiyi göstermek, birbirleriyle bağlantılarını kurmak ve çözüm önerilerinin neler olduğunu doğru kaynaklara dayanarak yazma görevimiz de var.

Karakartal konuşmasının devamında telifli haberler vasıtasıyla iklim haberciliğiyle ilgilenen gazetecilerin sayısını artırmayı ve daha fazla gazetecinin bu alana yönelmesini sağlamayı amaçladıklarını söyledi.

Doğru: Savunuculuk faaliyetlerine katkı sunuyoruz

Sonrasında söz alan İklim Haber’den Barış Doğru ve Bulut Bagatır ise kendi iklim haberciliğine giden serüvenlerini anlattı.

Öncesinde de ana akım dışındaki mecralarda görevler aldığını belirten Doğru, 2010 yılında başlayan Eko IQ ile İklim Haber ile birlikte hayatta istediği yere geldiğini düşündüğünü söyledi.

İklim Haber olarak gazetecilik faaliyetinin yanı sıra savunuculuk faaliyetlerine de destek vermeyi amaçladıklarını belirten Doğru, bu kapsamda yıllık olarak anketler düzenleyerek kamuoyunun iklim değişikliği konusundaki görüşlerini takip ettiklerini belirtti. Doğru, “Bu şekilde bilgilerle hareketleri beslemeyi ve hem sivil toplumun hem de siyasilerin buradan beslenmesini amaçlıyoruz” dedi.

Bagatır: Politika, bilim ve ekonomiye odaklanıyoruz

Bulut Bagatır ise ilk olarak ana akımda finans editörlüğü üstlendiğini ve finans üzerine çalışan çeşitli firmalarda editörlük üstlendiğini daha sonra ise yollarının İklim Haber ile kesiştiğini anlattı.

Burada da politika ve bilim yanı sıra iklim değişikliğinin ekonomiyle alakalı yönüne odaklandıklarını belirten Bagatır, M4D projesi kapsamında termik santrallerde çalışan kişilerle yaptıkları röportaj serilerini yakın zamanda yayınlayacaklarını duyurdu.

Etkinlik katılımcılardan gelen soruların cevaplanmasıyla sona erdi.

26 öğrenciye yönelik cinsel istismar sanığı öğretmene 621 yıl hapis cezası

Antalya‘da 27 öğrenciye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yargılanan sanık öğretmen,  621 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
 
Antalya 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya tutuklu sanık Mahmut Aydın K., Covid-19 tedbirleri nedeniyle Ses ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katıldı, çocukların aileleri ve taraf avukatları ise duruşma salonunda hazır bulundu.

Meslekten men, indirim yok

Sanık, savunmasında, üzerine atılı suçlamaları reddederek, beraatına ve tahliyesine karar verilmesini talep etti. Mahkeme heyeti ise sanık hakkında 26 çocuğa yönelik “Tehdit, hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanma ile zincirleme şekilde basit ve nitelikli cinsel istismar” suçlarından 621 yıl hapis cezasına hükmetti. Sanığın bir öğrenciye “cinsel istismar” suçundan ise beraatına karar verildi.

Mahmut Aydın K.’nin öğretmenlikten men edilmesine karar veren mahkeme heyeti, yargılama sürecinden pişmanlık göstermemesi nedeniyle de indirim hükümlerini uygulamadı.

Antalya Barosu Çocuk Hakları Merkezi Avukatı Serap Ertuğrul, gazetecilere yaptığı açıklamada, mahkemenin verdiği karardan memnun olduklarını ve kararın bir üst mahkemece onanmasını temenni ettiklerini söyledi.

‘Bir çocuğun konuşmasıyla…’

Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği (UCİM) Başkanı Saadet Özkan da 27 çocuk içindeki bir çocuğun konuşmasıyla sanığın 600 yılı aşkın bir ceza aldığını vurguladı.

Bir çocuğun konuşmasıyla bu ülkenin bir istismarcıdan kurtulduğunun altını çizen Özkan, “6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli kararlarından birini verdi. Bize şu mesajı verdi; Adaleti doğru uygularsak çocukları kurtarabiliriz. O yüzden ‘Adalet mülkün temelidir’ yazısı gönüllerimizde vuku buldu, bugün adalet yerini buldu” diye konuştu.

UCİM Başkan Yardımcısı Yücel Ceylan da verilen karardan mutlu olduklarını belirterek, “Yasalarda bir sorun yok, ama yasa uygulayıcılarımızda bir sorun var” dedi.  

CHP’nin raporu: 18 yılda 25 bin 716 işçi, iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, AKP iktidarlarının hüküm sürdüğü 18 yıla ilişkin iş cinayetleri raporunu açıkladı. 

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin (İSİG) verilerine de atıfta bulunulan çalışmada,  2002 ile 2020 yılları arasında en az 25 bin 716 işçinin “önlenebilir sebeplere rağmen” yaşamını yitirdiği belirtildi.

Rapora göre 2002 yılında 146 kişi iş cinayetlerinde ölürken, bu sayı yıllar itibariyle arttı ve toplamda 25 bin 716 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. 

Torba yasa 

İktidarın,  “torba yasa” ile işçilerin kıdem tazminatı ve emeklilik haklarını gasp ettiğini kaydeden Tanrıkulu raporunda, “Eğer yasa kabul edilirse, güvencesiz çalışma yaygınlaşacak. 25 yaş altı ve 50 yaş üzerindeki işçiler için belirli süreli iş sözleşmesi 2 yıla kadar koşulsuz yapılabilecek. 25 yaş altında ve 10 günden az çalışanlara yönelik düzenleme ile genç işçilerin işsizlik, malullük, yaşlılık gibi sosyal güvenlik haklarından yararlanması imkansızlaşacak” ifadelerini kullandı. 

SGK verileri

Raporda Sosyal Güvenlik Kurumu verilerine atıfta bulunularak, “SGK’nın açıkladığı rakamlara göre ise, 2014 yılında 494, 2015 yılında 510, 2016 yılında 597 işçi meslek hastalığına yakalanmıştır. 2016 yılında ise meslek hastalığına yakalanan 72 işçi ‘geçici iş göremezlik’ nedeniyle ayakta, 79 kişi ise yatarak tedavi görmüştür” denildi.

Koronavirüs

Koronavirüs’ün görüldüğü mart ayından bu yana en az 325 işçinin yaşamını yitirdiği kaydedilen raporda, İSİG’in işçi sağlığı ve güvenliği açısından salgınla ilişkili taleplerine de yer verildi:  

  1. Covid-19 sağlık emekçileri için meslek hastalığı, diğer işkollarında çalışan işçiler için ise iş kazası olarak tanınmalıdır.
  2. İşyerlerinde başta üretim alanları olmak üzere ulaşım, beslenme, barınma gibi tüm alanlarda işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alınmalıdır.
  3. Kronik hastalığı olan ve belli bir yaşın üzerindeki işçiler bu süreçte idari-ücretli izne çıkarılmalıdır.
  4. İşten atmalar yasaklanmalı ve 1168 TL değil tam ücret ödenmelidir.
  5. Çalışma saatleri, ücretlerde kesintiye gitmeden azaltılmalıdır.
  6. İşçilere ücretsiz-yaygın testler yapılmalı, vakaların arttığı işyerlerinde üretime ara verilmelidir.
  7. Evden çalışan işçilerin çalışma saatleri düzenlenmeli ve iş için yaptıkları harcamalar karşılanmalıdır.

CİMER

Tanrıkulu, raporuna meslek hastalıklarıyla ilgili CİMER’e yapılan bir başvuruya gelen yanıtı da aldı. 

“2018 yılında Ankara, İstanbul ve Zonguldak Meslek hastanelerinden tarafıma iletilen cevaba göre, 2017 yılının ilk 11 ayında, bu 3 hastanede toplam 6 bin 948 hasta yatarak, 589 bin 568 hasta ise ayakta tedavi görmüştür.”

 

Kamu-Sen asgari geçim endeksine göre çalışan tek kişinin yoksulluk sınırı 3.743 TL

Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi’nin yapmış olduğu Ekim ayına ait asgari geçim endeksi sonuçları açıklandı. Türkiye İstatistik Kurumu’ndan alınan Ekim 2020 fiyatlarına göre yapılan araştırmada çalışan tek kişinin yoksulluk sınırı 3.743 TL olarak hesaplandı.

Dört kişilik bir ailenin asgari geçim sınırı 7.625 TL

Dört kişilik bir ailenin asgari geçim sınırı ise 7.625 TL olarak belirlendi. Bu sonuç dört kişilik bir ailenin asgari geçim sınırının bir önceki aya göre 58,74 TL arttığını gösteriyor. Çalışan tek kişinin açlık sınırı ise bir önceki aya göre %0,93 oranında artarak 26,73 TL yükseldi. Böylece açlık sınırı 2.892,24 lira olarak hesaplandı.

Türkiye’de dört kişilik bir ailenin ortalama gıda ve barınma harcamaları toplamının ise 2020 yılı Ekim ayında 2849,69 TL olduğu tahmin edildi.

Öte yandan yine dört kişilik bir ailenin sağlık kuruluşlarının belirlediği gibi sağlıklı bir biçimde beslenebilmesi için gerekli harcama günlük 58,204 TL olarak belirlendi.

Aylık gıda harcaması 1.746 TL

Ailenin aylık gıda harcaması toplamı ise 1.746 TL. Ekim 2020 itibariyle ortalama 4.478 TL ücret alan bir memur, maaşının %38,99’uyla gıda harcaması yapıyor.

Türkiye İstatistik Kurumunu’nun verilerine göre ise kira gideri 1.103 TL. Bu rakam da ortalama bir maaşın  %24,64’üne denk geliyor.

Gıda ve barınmaya maaşın %63’ü ayrılıyor

Bir memur, maaşının %63,63’ünü yalnızca gıda ve barınma harcamalarına ayırmak zorunda. Ortalama ücretle geçinen bir memur ailesinin ulaşım, sağlık, eğitim, haberleşme, giyim gibi diğer zorunlu ihtiyaçlarını karşılaması için maaşından geriye yalnızca 1.628,65 TL kalıyor.

‘Ek zammın verilmesi kaçınılmaz’

Asgari geçim sonuçlarını değerlendiren Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Önder Kahveci, ek zammın verilmesinin artık kaçınılmaz olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

“Böylesine bir ortamda kamu çalışanları ve emeklilerimizin mutfaklarındaki yangın daha da büyümektedir. Ekim ayı itibarı ile 4 kişilik bir ailenin harcamaları yıl başından bu yana tam 728 lira zamlanmıştır. Yaşanan bu sıkıntıların bir nebze giderilmesi adına Türkiye Kamu-Sen olarak uzun zamandır talep ettiğimiz ek zammın verilmesi artık kaçınılmazdır. Yeni göreve başlayan Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Lütfi Elvan’dan beklentimiz ekonomik gerçekler ışığında toplumun tüm kesimleri ile birlikte memurlarımızın da bu dar boğazdan çıkarılması yönündedir”

Doç. Behlül Özkan: Ermenistan-Azerbaycan ateşkesi, kalıcı barış için önemli bir fırsat

Ermenistan ve Azerbaycan arasında 9 Kasım tarihinde imzalanan ve Rusya‘nın barış gücü olarak devreye girdiği ateşkes anlaşmasının geleceğini Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Behlül Özkan yorumladı.

Özkan, anlaşmasının kalıcı barışın kurulabilmesi için bir fırsat olduğuna dikkat çekerek, liderlerin barışçıl siyasetine ihtiyaç olduğunu söyledi.

‘Anlaşma fırsat olarak görülmemeli’

Anlaşmanın Karabağ‘ı almak için fırsat olarak görülmesi halinde yaşanan trajedilerin tekrar edeceğini hatırlatan Özkan şöyle konuştu:

Anlaşma, Azerbaycan’ın sahadaki başarısını tescilliyor. Ancak bu anlaşma metnini gerçek ve kalıcı bir barışın kurulabilmesi için fırsat olarak değerlendirilirse daha bir anlam taşıyacak. Yoksa önümüzdeki gelecek dönemde Ermenistan veya Azerbaycan’ın Karabağ’ı almak için bunu bir fırsat olarak görmesi halinde bugüne kadar yaşadığımız trajediler tekrarlanacaktır. Bu anlaşma kalıcı barışın kurulabilmesi için bir fırsat sunuyor. Bu saatten sonra aklıselim ve tarihin getirdiği yıkımın ağırlığını taşıyan liderlerin barışçıl siyasetine ihtiyaç var”

Rusya’nın rolü

Rusya‘nın Batı bloğuna daha yakın olan Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan‘ın hırpalanmasını istediğini kaydeden Doç. Özkan, ülkedeki tepkileri de gözönüne alarak bundan sonra hiçbir şey olmamış gibi iktidarını sürdüremeyeceğine, büyük ihtimalle iktidardan düşürüleceğine dikkat çekti.

Özkan, Türkiye‘nin de önemli bir rol oynaması için zemin oluştuğunu kaydederek, anlaşma ile Azerbaycan ve Ermenistan’ın içinden geçen koridorlar oluşturulmasının barış inşa edilmesinde kritik rol oynayacağını ifade etti.

Barışın inşası için sertlikten kaçınılmalı

Behlül Özkan, Türkiye ve Azerbaycan’ın da kazanılan zafere rağmen, durumdan ders çıkarmasının önemine vurgu yaptı. Sert ve karşı tarafı aşağılayıcı açıklamaların düşünüldüğünün aksine kimseye bir şey kazandırmadığına vurgu yapan Özkan şunları kaydetti:

İki ülkenin aşırı milliyetçilerinin ifade ettiği gibi Karabağ’ın tamamını alma niyeti ne hakkaniyetli ne de adaletli. Her iki ülkenin de Karabağ’da yaşayan Ermenileri, bir tür otonomi içinde entegre etmenin bir yolunu bulmaları gerekiyor.”

Doç. Özkan, bölgeye kalıcı bir barış gelebilmesinin ön koşullarından birinin de Rusya ve Batı’nın ise bölge halkları ve ülkelerini, kendilerine güç devşirmek üzere birbirine karşı kullanmaktan vaz geçmeleri ve uluslararası örgütlerle birlikte ellerini taşın altına koymalarından geçtiğini kaydetti.

Özkan’ın aktardığına göre, anlaşma metninde iddia edildiği gibi Türkiye’nin Barış Gücü içinde yer alacağına ilişkin bir madde bulunmuyor. Ancak Karabağ’ın dış çeperinde bazı  güçler bulundurabilir.

Avrupa’da Yeşil Yeni Düzenin finansmanı

Yazar: James K. Galbraith

Çeviren: Gül Sevi Üçüncü

Thomas Piketty ve birkaç meslektaşı, Avrupa’da Demokrasi Hareketi’nin (DiEM25) Yeni Avrupa Düzeni’ni deniyorlar. Geçtiğimiz aralık ayında DiEM25 için yazan Yanis Varoufakis, bir önceki gündemden kaçarak, Piketty savunucularının, vergilerin ve harcamaların Avrupa çapında neredeyse hiç bileşeni olmadan her bir AB üyesi tarafından ayrı ayrı nasıl uygulanacağından söz etmişti.

Buradan hareketle, iki kamp arasındaki fikir ayrılığının bir kısmı, Avrupa yeşil yatırımı kıtasal bir proje mi olmalı, yoksa her ülke seçtiklerini az ya da çok kendi kendine mi uygulamalı konuları üzerineydi.

Ancak şimdi Piketty, bir diğer büyük farka dikkat çekiyor. DiEM25’in Yeni Avrupa Düzeni, yarım trilyon Euro’luk enerji dönüşüm ve koruma fonunu tahvillerle, başka bir deyişle Avrupa Merkez Bankası tarafından durdurulan mali genişleme politikalarıyla korumayı öneriyor.

Piketty’nin ekibi, kurumsal karlar, artan oranlı yeni bir gelir vergisi ve bir milyon Euro’nun üzerindeki varlıklar için yıllık vergi, ilaveten de azalan oranda karbon emisyonu vergisi gibi bir dizi vergi önlemleri tavsiye ediyor.

Genel olarak, Piketty’nin önerisi Avrupa gayri safi hasılasının yüzde 2’sini (ülkeler arasında değil, kendi içlerinde olmak üzere) yeniden dağıtmayı ve Yeni Yeşil Düzen’e bir başka yüzde 2’lik yatırım yapmayı amaçlıyor. Bu rakam yaklaşık 400 milyon Euro’ya karşılık geliyor ve esas itibariyle DiEM25’in önerisine de yaklaşıyor.

Uygulamada, ulusal rıza olmaksızın vergiler uygulamaya konulamadığından ve geride kalanlar, Irlanda ve Luxembourg gibi vergi cenneti olmadığından bu öneri oldukça yetersiz kalıyor. Zenginlere bağımlı olan hiçbir muhafazakar hükümet buna katılmazdı. Sarı Yeleklilerinki gibi bir ayaklanmadan korkan bir hükümet de öyle.

DiEM25’in planı, yeni vergiler olmadan yeşil bir yatırım programı başlatma sözü vererek bu problemi ortadan kaldırıyor. Ama, tek bir şey bunu yapabilir mi? Piketty ve meslektaşları buna “hayır” diyor. “Önerilen masrafların büyük bir bölümü kamu giderleri” olduğundan yeni vergiler talep ediyorlar. Bu yüzden, “bunun bedelini ödemek” için önce vergiler getirilmezse, Yeşil Yeni Düzene sahip olunamayacağını iddia ediyorlar.

Ödünç almak mantıklı

Ancak ister kamu ister özel olsun, herhangi bir harcamanın gelirlerle önceden finanse edilmesi şartı yoktur. Yatırım niteliğindeki giderler genellikle önceden finanse edilmemelidir. Eğer evinizi ipotek (mortgage) ile aldıysanız, bunu ödemek için borç almışsınızdır. Yeni bir iş kurarsanız, başlamak için genellikle sermayeyi ödünç alırsınız. Büyük bir işletme, yeni bir fabrika kurmaya karar verirse, o da bir bankadan kredi alır ya da bir tahvil çıkartır.

Gerçek kaynaklar uygun olduğunda ve zamanla faydalı hale geldiğinde borçlanma mantıklıdır. Yatırım yapmak için karar almada hükümetler, ekstra bir avantaja sahiptir; “peşin” olarak borçlanmadan çek yazabilirler. Bu çek nakde dönüştürüldüğünde, alıcı, bir tahvil için basit bir biçimde kazancı değiştirebilir (ve genellikle de yapar); bu nedenle, ‘ödünç alma’ işlemi, proje başlamadan önce değil sonrasında gerçekleşir.

Her iki taraf da, iklim değişikliği ile mücadele ve yüksek yaşam standartlarını sürdürme konularında büyük yatırımların kesinlikle gerekli olduğuna katılıyor. Asıl soru şu: hangi yaklaşım başarılı olacak?

Piketty’nin önerileri yatırımların önceden fon sağlaması için karbon vergisi aracılığıyla krizleri dayatacaktır. Bu krizleri yaratarak- Emmanuel Macron’nun dizel vergisinin Fransa’da geniş çaplı bir boyuta ulaşmasında olduğu gibi- iklim değişikliği ile başa çıkmanın tüm politik temelini yıkacaktır. Ek olarak, riayetsizlik ve vergi kaçırma göz önünde tutulduğunda, muhtemelen gelir getirme konusunda yine de başarısızlığa uğrayacaktır. Bu bağlamda, Piketty ve meslektaşları harcamadan önce vergileri koyarak bir fantezi vaat ediyorlar.

DiEM25 içinse, aksine, ilerleme bir çırpıda belli olacaktır ve sonuçlar ortaya çıkmaya başlayacaktır. Gerekli kaynaklar, tüm Avrupa genelinde şu anki işsiz (yüzde 6.8) ya da yetersiz istihdam (daha fazlası!) olan insanların seferber olması ile sağlanacaktır.

DiEM25’in önerisi, var olan ekonomik aktiviteyi yeniden organize ederek, ihtiyaç duyulan işi temin edecek ve başlangıçta alınan borçların ödenmesi için zamanla gelir üretecektir.  Bir iş garantisini de içeren tam istihdam, hem ekonomiler hem de bunun işlemesini sağlayacak gerekli politikalar, Yeni Avrupa Düzeni’nin bütünleyicisidir.

Çizilen bir yol

DiEM25’in önerisi, 1933’den 1936’ya Franklin Delano Rooselvet’in Yeni Düzeni tarafından çizilen yolu takip etmektedir. Avrupa Yatırım Bankası’nın teknik uzmanlığını kullanarak, yeşil yatırım hedeflerine ulaşmak amacıyla gereken büyük ve küçük taahhütleri belirleyecek ve planlayacaktır. Avrupa’nın kredisini kullanarak, bu projeleri düşük faiz oranlarıyla uzun vadede finanse edecektir. Avrupa Merkez Bankası’nın gücünü kullanarak, tahvillerin uygun şartlara bağlanmasını sağlayacaktır.

Piketty’nin metnindeki son argüman, konuyla ilgili kanıtlanır yaraları bulunan eski Yunan Maliye Bakanı Varoufakis’in artık Avrupa siyasetini, Avrupa Merkez Bankası’na devretmeye istekli olduğudur. Bunun tersi de doğrudur. DiEM25’in önerisinde, orijinal Yeni Düzen’de ve II. Dünya Savaşı’ndaki seferberlikte olduğu gibi, Merkez Bankası, kamu yararı için efendi değil, hizmetkar olacaktır.

*Makalenin İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

‘Yarım günde iki kadın cinayeti işlendi’

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı duyuruda bugün sabah saatlerinde iki kadının öldürüldüğünü söyledi.  Paylaşımda “Saat henüz 12, yarım günde iki kadın cinayeti işlendi” ifadeleri yer aldı.

İlk kadın cinayeti Malatya‘da gerçekleşti. 73 yaşındaki Emine P. hakkında uzaklaştırma kararı çıkardığı evli olduğu erkek tarafından tüfekle öldürüldü.

İzmir Dikili‘de yaşayan 23 yaşındaki Çilem Kılıç‘ın boşandığı erkek hakkında koruma talep ettiği, talebinin reddedilmesinin ardından ise zanlı tarafından tabanca ile öldürüldüğü belirtildi.  Ayrıca failin Çilem’in annesi ve komşusunu yaraladıktan sonra intihar ettiği bilgisi de paylaşıldı.

‘Sorumlusu kadınları koruyamayan yetkililer’

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, yaptığı paylaşımda Yaşamak için koruma kararı talep eden kadınlar öldürülüyor” ifadeleriyle duruma tepki gösterdi.

Açıklamada “İki kadın cinayetinin de sorumlusu kadınları koruyamayan, işlerini yapmayan yetkililerdir” denildi.