DünyaEkolojik YaşamManşet

Biyoçeşitliliğin koruyucuları

0

Yazan: Ulrike Prinz

Yeşil Gazete için çeviren: Eren Yılmaz

*

Amazon yağmur ormanlarının yerli halkı, kendilerini ormanın koruyucuları olarak görüyor. Çoğunluğun başarısız olduğu doğal çeşitliliği artırma konusunda başarıları nesillerdir sürüyor. Peki onların uygulamalarından neler öğrenebiliriz?

Sürekli gelişen ve halihazırda çeşitlilik açısından zengin bir çevrenin, insanlar adım atar atmaz risklere karşı savunmasız bir monokültüre dönüşmesi doğanın kanunu gibi görünüyor. Örneğin Maori’lerin ataları Yeni Zelanda’ya ulaştıktan sonra, adadaki büyük av hayvanlarının neslini tüketmeleri pek uzun sürmemişti.

Öte yandan, Antik Roma’da o kadar çok inşaat malzemesi kullanıldı ki şehrin etrafında kısa süre içinde tek bir ağaç kalmadı. Günümüzde ise Avrupa’nın en eski “balta girmemiş” ormanlarından biri olan Polonya’daki Białowieża Ormanı, kereste endüstrisinin yeni kurbanı olma tehdidiyle karşı karşıya.

Biyoçeşitlilik

Her şeye rağmen, insanın ayak iziyle birlikte monokültürün oluşması sanıldığı gibi bir doğa kanunu değil. Dünya üzerindeki diğer bölgelerden bazı örnekler, farklı bir yaklaşımın mümkün olduğunu bize gösteriyor.

Bu konuda Amazon ormanlarının yerli halkı mükemmel bir örnek teşkil ediyor: Yaşadıkları coğrafyada üzerlerine düşen “ormanın koruyucuları” rolünü doğru anlayıp uyguladıklarını da not düşmek gerek.

Peki biyoçeşitliliği nasıl sağlıyorlar? Bu yerli toplulukların çevreyle ilgili edindikleri bilgilerden başka alanlarda ve farklı amaçlarla faydalanmak mümkün mü?

Birleşmiş Milletler Dünya Biyoçeşitlilik Konseyi (Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükümetlerarası Platformu – IPBES) başkanı Robert Watson’ın Mayıs 2019’da uyardığı üzere, biyoçeşitlilik kaybı iklim değişikliğiyle benzer boyutlarda bir felaketle sonuçlanacak. Şu anda yaklaşık 1 milyon hayvan ve bitki türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Biyoçeşitlilik, birden fazla krizin ortasında savruluyor: Son 40 yılda gezegenimiz doğal ekosistemlerin yaklaşık yarısını kaybederken, aynı süre zarfında doğal kaynakları iki kat daha fazla tükettik. Bu gidişatı değiştiremezsek, Konsey’in Küresel Değerlendirme Raporu’na (2019) göre dünya üzerindeki hayvan ve bitki türlerinin 8’de 1’i birkaç yıl içinde yok olacak.

İnsanlar, Dünya’daki altıncı kitlesel yok oluştan bahsetmeye başlarken, acilen harekete geçmemiz gerektiği ortada.

Bölgede insanlığın tarihi

Alukular

Amazon havzasında yapılan arkeolojik çalışmalar, Homo Sapiens’in doğa üzerindeki yıkıcı etkisinin kaçınılmaz olması mitinin tamamen doğru olamayacağını gösterdi. Kazılardan elde edilen sonuçlar, bölgedeki muhteşem biyoçeşitliliğin kısmen insanların ürünü olduğuna işaret ediyor.

Amazonya’yı bozulmamış bir doğal alan olarak düşünmek, gerçek dışı bir resim çizmek demek. Amazon bölgesi, Güney Amerika’nın yaklaşık %70’ini kaplıyor. Bu bölge, her anlamda çeşitliliğin bir timsali denilebilir ve bu sadece biyolojik anlamda değil; bölgedeki birçok yerli topluluk kendilerine özgü kültürel kimliği koruyabilmiş ve sonuç olarak dünya üzerinde en yüksek dil çeşitliliği bu oranı burada görülmekte.

Avrupalı sömürgeciler gelmeden çok daha önce, Amazon havzası çevreye uyum sağlamış, oldukça zengin ve karmaşık yapıya sahip olan kültürlerin gelişimine tanıklık etti. Uzmanların tahminlerine göre ormanların %10-12’si,  tarih boyunca yerli toplulukların toprağı dikkatli kullanımı sonucu insan eliyle oluşmuş olabilir. Bir başka deyişle, bu balta girmemiş ormanlar, aynı zamanda bir kültürel orman.

Amazon havzasındaki arkeolojik veriler 13.000 yıl öncesine bakabilmemizi sağlıyor. Örneğin, bu verilerle insanların 7.000 yıl önce insanların bitkileri kültürleyip ektiğine işaret ediyor. Amazon insanının toprak kullanımında kendine özgü yaklaşımı, insanlar ve doğa arasındaki karşılıklı uyumu uzun vadedeki sonucu olarak görülebilir. Eski çağlarda bölgede yaşayan topluluklar, ormanlık alanlarda ekip biçerek bir bakıma bitkilerin ve tabiatın evrimine müdahale etmiş oldular.

Bölgedeki kazılar sonunda arkeologlar, biyologlarla işbirliği içinde yürüttükleri çalışmayla insan yerleşiminin içinde ve etrafındaki alanlarda yerleşim olmayan bölgelere göre hem sayı hem de çeşitlilik olarak daha fazla bitki olduğunu kanıtladılar.

Bonn Üniversitesi’nden arkeolog Carla Jaimes Betancourt, çalışmayla ilgili şu açıklamayı yaptı: “Brezilya fındığı gibi bölgenin simgesi haline gelmiş ve ekonomik açıdan değerli birçok bitki türü, Amazon havzasının her bir köşesinde görülüyor. Bu ağaç binlerce yıldır buradaki insanların geçim kaynağı konumunda. Şu anda bölgede bu kadar yaygın şekilde görülmesini eski insan yerleşimlerine borçlu olabiliriz.”

Kültürleme

Amazon bitkileri

İnsanlar ve doğa arasındaki etkileşimin arkeolojik ve ekolojik açıdan değerlendirilmesi, Amazon ormanlarında kültürlemenin de zamanla nasıl değiştiğini gösteriyor.

Arkeolog Betancourt açıklamalarına şöyle devam etti: “Sömürgecilik yerlilerin tarım uygulamalarını da alt üst etti. Bu olumsuz gelişmenin başlangıcı, muhtemelen Kolomb öncesi toplumların çöküşü ve bu çöküşün ormanları nasıl etkilediğine dayanıyor.”

Sonuç olarak arkeolojik bulgular yerli toplulukların tabiatın çeşitliliğini artırdığını ve entegre bir kültürleme yaklaşımını benimsediklerini göstermiş durumda. Betancourt’a göre bu yaklaşım ile doğa ve insan arasındaki çizgi biraz kayboluyor.

Amazon yerlilerinin uygulamalarını ve çevreyi nasıl etkilediklerini öğrenmek, kesinlikle çabaya ve bu alanda daha fazla araştırma yapılmasına değecektir. Küresel doğa koruma politikalarının yerlilerin bu tür uygulamalarından öğrenecek çok şeyi bulunuyor.

Baskılar

Uaca Indian Reserve, Oiapoque, Amapá,Brazil.Northen Region,Amazon.
T.I.Uaça, Amapá, Oiapoque, Regiao Norte, Amazonia.

Bu uygulamaların araştırılması IPBES Dünya Biyoçeşitlilik Konseyinin de taleplerinden biri, çünkü konunun disiplinlerarası bir çalışma gerektirdiği düşünülüyor. Mevcut bilimsel çalışmalar yalnızca günümüzde yaşayan yerli toplulukların yaşam biçimleriyle ve ormanların katledilmesi, kamulaştırma ve siyasi baskılarla nasıl başa çıktıklarıyla ilgilenmekte.

Konu Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’dan önce de gündemdeydi: Yerli topluluklar, yüzyıllardır iklim ve ekosistem değişikliği gibi sömürgeciliğin doğurduğu sonuçlara ve yaşam alanlarından zorla çıkarılma gibi sorunlara uyum sağlamak zorunda kaldılar. Hem sosyo-ekolojik sistemlerin denetiminde, hem de kriz ve değişim dönemlerini yönetmekte bize çok şey öğretebilirler.

Tabii onlardan gerçekten bir şeyler öğrenmek istiyorsak artık bir adım atmamız gerek, çünkü dünya üzerindeki diğer yerli topluluklar üzerindeki baskı da gün geçtikçe artıyor.

Aşırı sömürü ve monokültür uygulamalarının yayılması, yerlilerin biyolojik çeşitliliği koruma ve sürdürme uygulamalarını giderek daha olumsuz etkiliyor. Buna rağmen, toprak kullanımındaki özgün bilgi ve yöntemlerin küreselleşmiş alanlara oranla daha yavaş kaybolduğunu görüyoruz.

Lüneburg Leuphana ve Stockholm üniversitelerinin ortaklaşa yürüttüğü çalışmada, yerli toplulukların bilgi birikiminin, sürdürülebilirlik alanında bilimsel söyleme nasıl aktarılabileceği üzerine bir araştırma yapıldı. Bu araştırmada yakın zamanda yayınlanmış 81 makalenin taranması sonucunda, yerli toplulukların bilgi birikiminin sadece çevre, iklim ve toplumsal ekolojideki değişimlerle ilgili bulguları doğrulamak ve tamamlamak için kullanıldığı gözlendi.

Bilgi birikimi

Tüm bunları dile getirmek elbette harekete geçmekten daha kolay, çünkü yerlilerden ve yerel sistemlerden gerçekten bir şeyler öğrenmek bambaşka bir konu.

Bilimsel yaklaşımımız nesnelliğe ve doğrulanabilir verilere dayanıyor ve haliyle bu tanım yerlilerin ideolojileri ve kültürel değerlerinden tamamen farklı.

Yukarıda bahsedilen çalışmanın baş yazarı olan sürdürebilirlik araştırmacısı David Lam, her bilgi sisteminin kendi bütünlüğünü korurken diğer sistemleri de çözümlemeye çalışmasının oldukça önemli olduğunu ifade etti.

Yerli topluluklarda bilgi, hem uygulamalı hem de sözel olarak, nesilden nesile aktarılan gözlem ve deneyimlere dayanır. Lam sözlerine şöyle devam etti: “Bu bilgi türü maneviyat ve inançtan önemli ölçüde etkilendiği için, bilimsel araştırmalarda genellikle ciddiye alınmıyor. Biyolojik çeşitliliği yerli topluluklarla birlikte incelemek istiyorsak, öncelikle hangi ölçütlerin onlar için neden önemli olduğunu anlamamız gerekir.”

Yerli toplulukların bilgi sistemleri manevi ve dini pratikleri de içermekte. Bu pratikler yeni nesillere aktarılırken bu süreçte gelişim gösterir ve böylece çevredeki yeni değişimlere de uyum sağlayabilir. Yaşayan tüm canlılar (insan dahil) ve çevre arasındaki ilişkinin kendisi de bir canlı varlık olarak görülür. Bu tür görüşleri bilimsel yaklaşıma aktarmak gerçekten zor.

İnsan ve bitki arasındaki bağ

Canelalar

Çok da uzak olmayan bir geçmişte, bir şamanın orman hakkındaki görüşleri ilkel bir inanç olarak reddedilir ya da sadece egzotik bir anlatım olarak görülürdü. Günümüzde ise bu tür bilgilerin uydurma olamayacağını artık biliyoruz. Sadece daha yakından incelemeli ve anlamaya çalışmalıyız.

Canelalardan örnek verebiliriz. İngiliz antropolog Theresa Miller’a göre bu yerli topluluk, kendi ürünleri olan farklı fasulye türlerinin güzelliğine önem vermeleriyle dikkat çekiyor. Miller’ın diğer araştırmaları da Brezilya’nın kuzeydoğusunda yaşayan Ramkokamekra-Canela halklarının ekolojik estetik ve biyoçeşitliliğin korunması uygulamalarına odaklanıyor..

Canelaların özellikle vücutlarını boyadıkları desenlerle aynı çizgileri taşıyan fasulye çeşitlerini tercih ettikleri görülüyor. Ayrıca görünüş itibarıyla ritüel maskelerine benzeyen fava fasulyelerinin beş farklı türünü yetiştiriyorlar. Bu örneklerden yola çıkarak fasulyelerle insanların fiziksel özelliklerini karşılaştırdıkları söylenebilir.

Canelaların başka bir özelliği fıstık, tatlı patates, kabak ve mısır gibi bitkilerin “karar verme” yetisine sahip olduğuna inanmaları; onlara göre ekinler insanların söylediği şarkıları dinleyebilir, kendi hatıraları olabilir ve hatta bazı duyguları tecrübe edebilirler. Bu bitkiler eko-toplumların bir parçasıdır.

Bitkiler ve insanlar arasındaki bu iletişim odaklı yakın ilişki, Amazon havzasındaki tüm yerli topluluklarda gözlemlenebilir.

Biyoçeşitlilik deneyleri

Amazon bölgesindeki yerli topluluklar arasındaki tarımsal biyoçeşitlilik uygulamaları hakkında hala çok az şey biliyoruz. UNESCO ve Dünya Biyoçeşitlilik Konseyi-IPBES tarafından desteklenen “Topraklarımızı ve Kaynaklarımızı Tanıma” projesinin Güney Amerika başlığı altında, Fransız Guyanası’ndaki Afro-Amerikan Alukuların bahçelerindeki etkileyici çeşitlilik gözler önüne seriliyor.

Alukular ellerinde bulunan 38 bitki türünden 156 farklı çeşit yetiştiriyor – sadece manyok bitkisinin yaklaşık 90 farklı çeşidi mevcut. Komşuları Wayanaların ise 28 tür ve ve 129 farklı çeşit bitkiyi kültürledikleri görülüyor. Amazon havzasının yerlileri manyok çeşitliliğinde dünyada rakipsizler; ayrıca yabani biberi kültürleme üzerine uzmanları bile var.

Aşağı Içana kıyısında kıyısında yaşayan Baniwalar en az 78 farklı biber çeşidi yetiştiriyor. Farklı türlerle deney yapmaya duyulan ilginin Amazon bölgesinde birçok örneği bulunmakta.

Bölgeye özgü türlerin yanı sıra, Amazon havzası yerlileri şeker kamışı ve fasulye gibi egzotik türlerin kültürlenmesinde de uzmanlaşmış durumda.  Yeni bitki türlerini oldukça kısa bir sürede kendilerince yorumlayıp repertuarlarına katıyor ve çeşitlendiriyorlar.

Bu uygulamaların yerli yetiştiricilerin önemli bir karakteristik özelliği olduğu söylenebilir: UNESCO’nun konuyla ilgili çalışmasının 5. bölümünden sorumlu yazarlar Manuela Carneiro da Cunha ve Ana Gabriela Morim de Lima’ya göre, yerliler bitkilerin tamamen kültürlenmesi ve özelliklerinin kalıcı olması yerine yeni yabani türler üzerinde sürekli yeni deneyler yapmayı tercih ediyorlar.

Ormanlar

Guarana

Bu özellik Sateré-Mawé örneğinde oldukça belirgin görülmekte. Bu yerli topluluk bölgeye özgü Guarana meyvesinin özütleme işleminin mucidi ve bu türün “yabani kalması” konusunda uzmanlaşmış.

Günümüzde endüstriyel olarak üretilen ve guarana içeceği için büyük ölçeklerde tek tip olarak yetiştirilen guarana türlerini kullanmayı reddediyorlar. Bunun yerine yeni yabani türleri bulup çok çeşitli “orman bahçelerine” ekiyor ve hasatlarını dürüst ticaret yapan Consórcio dos Produtores Sateré-Mawé şirketi aracılığıyla pazarlıyorlar.

Bu uygulamalar, Amazon yerlilerinin sürekli maruz kaldıkları değişimlere ve geçim kaynaklarının tehdit altında olmasına karşı gösterdikleri olağanüstü direnci daha iyi anlamamızı sağlayabilir; her duruma uyum sağlayabiliyor, temel besin kaynaklarının çeşitliliğine değer veriyor ve yetenekleri elverdiğince biyo-sosyal çevrelerine adapte oluyorlar.

Araştırmanın yazarlarının da belirttiği gibi, bu yaklaşımların potansiyel faydaları hala bilinmiyor. Resmi politikalar, yerli uygulamaları dikkate almaktan halen çok uzakta.

Bölgede yaşanan zulüm

Yerlilerin bilgi sistemlerinin bilimsel olarak incelenmesi, bir başka önemli gerçeğin de kabulünü teşvik etmeli: Brezilya’yla sınırlı olmamakla beraber, topraklarında zulüm, katliam ve saldırılara maruz kalan yerli topluluklar kendilerine “ormanın koruyucuları” diyorsa, bu mesaj boş laflardan ibaret olamaz.

Savundukları konu yüzyıllardır aynı. Fakat Latin Amerika‘daki ormanları, dağları ve nehirleri korumak hiç olmadığı kadar tehlikeli bir iş haline geldi.  Yakın zamanda yaklaşık 30 gazeteci, konuyla ilgili araştırmalarının sonuçlarını “Tierra de Resistentes” platformunda yayımladı.

Sonuçlarda mesaj açık: Latin Amerika’nın yerli nüfusu, biyoçeşitliliği korumak için ağır bedeller ödüyor. 2009-2018 yılları arasında (gazetecilerin verilerine göre) yerli topluluklar 1356 saldırıya maruz kaldı ve bunlardan 375’i ölümle sonuçlandı.

Yanonomi yerlisi ve “Alternatif Nobel ödülü” olarak bilinen “Doğru Yaşam Ödülü” sahibi Davi Kopenawa şunları söyledi:

“Ormanları tüm insanlık adına koruyor ve bunu durumu iyi anlayan toprakla iç içe yaşamdan gelen bilgeliğe sahip şamanlarla birlikte çalışarak yapıyoruz. Beyazların evimizi yok etmeye hakkı yok, çünkü bunu yaparlarsa tüm dünya için işler kötüye gidecek.”

Makelenin İngilizce orijinali

Kategori: Dünya

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.