Ana Sayfa Blog Sayfa 1572

Kadınların Zincirlikuyu’da astığı ‘Ölmek istemiyorum’ yazan şikayet dilekçesi söküldü

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi‘nden çekilme kararına tepki gösteren Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘nun İstanbul’un en kalabalık güzergahlarından biri olan Zincirlikuyu‘da bir binaya astığı üzerinde “Ölmek istemiyorum” yazılı dev şikayet dilekçesi yerinden söküldü.

Platform tarafından dilekçenin sökülme anlarının da çekildiği bir video ile yapılan paylaşımda “Astığımız şikayet dilekçesine tahammül edemeyip indirdiler” ifadeleri kullanıldı.

Zincirlikuyu’ya çağrı

“Kadınlar her gün bu şiddetle burun burunayken, bir kadının şikayet dilekçesine bile tahammül edemeyip, indirdiler” diyen platform şu çağrıda bulundu:

Mücadelemizi görünmez kılamayacaklarını göstermek için Zincirlikuyu’da, dilekçenin indirildiği panonun önünde saat 18.30’da buluşuyoruz.

Buluşma adresi ise Esentepe Mahallesi Subayevleri İrfan Baştuğ Caddesi Cemil Cahit Toydemir Sokak No:7 52’nci blok önü.

Demirtaş: MHP’nin hazırladığı AKP’nin son halini verdiği iddianameyi reddediyoruz

Aralarında HDP eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş ile Akademisyen Beyza Üstün ve Cihan Erdal’ın bulunduğu 28 kişinin tutuklu yargılandığı Kobane Davası’nda tutukluluk incelemelerinin yapılacağı ara duruşma Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı.

Toplamda 108 kişi hakkında açılan dava 26 Nisan’da görülmeye başlanacak. Ancak bugün yapılan ara duruşma ile dosya kapsamında tutuklu bulunan 28 siyasetçinin tutukluluk incelemeleri değerlendirilecek.

Savcı tutukluluğun devamını talep etti

Kimlik tespitiyle başlayan duruşmada iddia makamının mütalaası ile başladı. İddia makamı, siyasetçiler hakkında suç işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesi ve somut deliller olduğunu, tutuklamanın orantılı olduğunu ve adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağını belirtti. Savcı, dosyadaki tüm siyasetçiler için tutukluluk devam yönünden karar verilmesini talep etti.

‘İddianameyi iade etmeliydiniz’

Savcılık mütalaasının ardından tutuklu siyasetçiler tutukluluk hallerine dair savunma yaptı. İlk olarak HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş konuştu.

Kronos 34’ün aktardığına göre mahkemenin, Kobani iddianamesini iade etmesi gerektiğini kaydeden Demirtaş, “İki gün önce Anayasa Mahkemesinin HDP kapatma iddianamesine yönelik aldığı kararı sizin de almanız gereken bir karardı. Bilmem kaç yüz sayfalık ‘Kobanê iddianamesi’ adı altında düzenlenmiş pespaye belgeyi iade etmeliydiniz” ifadelerini kullandı.

‘Arkadaşlarımın özgürlüğünü talep ediyorum’

Demirtaş savunmasında “MHP Genel Merkezinde hazırlandığı ve AKP Genel Merkezinde son halinin verildiği açık olan o pespaye iddianameyi reddediyoruz, mütalaayı da reddediyoruz” dedi.

Kendisiyle ilgili herhangi bir talebi olmadığını belirten Demirtaş, “Bütün arkadaşlarımın özgürlüğünü talep ediyorum. Arkadaşlarım ülkenin onurlu siyasetçileridir, hepsinin tahliyelerini talep ediyorum. Kendim hariç.” şeklinde konuştu.

Yüksekdağ: Antidemokratik bir tutum

Sonrasında söz alan HDP eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ ortada hukuki açıdan değerlendirilecek bir şey olmadığını kaydederek, “Meselenin siyasi olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu garabete bir son verilmesini talep ediyorum. Bir garabetle, anti demokratik bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Bu sadece bize yönelik de değil bütün Türkiye’ye yönelik düzenlenmiş bir saldırı ve hazırlanmış bir garabettir. O nedenle buna son verilmesi gerekiyor” dedi.

Son dönemlerde yapılan açıklamaların siyasetin seyri ve gidişatının bu yargılamaların ne anlama geldiğini çok açık ve net biçimde ortaya koyduğunu belirten Yüksekdağ şöyle devam etti:

Bizler siyasi bir operasyonla karşı karşıyayız, bu hukuki bir yargılama değildir. Sizleri hiç değilse ele güne karşı en azından daha fazla rezil kepaze olmamanız için hukuka uygun davranmaya davet ediyorum.”

‘Arkadaşlarımız serbest bırakılsın’

Demirtaş gibi kendisinin de kendi için bir şey talep etmeyeceğini dile getiren Yüksekdağ, “Ben de Selahattin gibi kendi adıma bir şey talep etmiyorum ama içine sürüklendiğimiz bu tablodan çıkış için de sizlerin vicdana göre hareket etmesini bekliyorum” dedi.

Yüksekdağ, “Arkadaşlarımızın serbest bırakılması ve bu davanın kapatılması, bu tablodan çıkışa yardımcı olacaktır. Benim için mesele bundan ibarettir” ifadelerini kullandı.

Tuncel: Mahkeme tiyatroya döndü

Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel de savunmasında, “İddianamede o kadar çelişkiler var ki. Mahkemeniz bunu nasıl kabul etti? İktidar ısmarlama bir şey yapmış” dedi.

HDP’nin kapatılması istemiyle hazırlanan iddianamenin iadesine ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “AYM de kapatılsın” açıklamasına değinen Tuncel, “Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Ciddiyeti yok bu durumun. Türkiye demokrasisinin temelini oluşturan bir partinin siyasetçilerini yargılıyorsunuz. Acele bir şekilde hazırlanmış, kopyala-yapıştır yapılmış, onun dışında somut hiçbir delil yok. Türkiye açısından vahim bir durum. Kürt meselesini tiyatroya dönen mahkeme salonlarında mı çözeceksiniz? Usulüne uydurmaya çalışıyorsunuz. Burada bir adalet çıkmaz. Bu nedenle tahliye falan istemiyoruz. Ama sizin hukuka ve kendi yasalarınıza saygınız varsa, buradaki tüm arkadaşlarımızı serbest bırakmanız lazım” ifadelerini kullandı.

Kışanak: Demokrasi tarihine kapkara bir leke

Tuncel’in ardından Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski Eşbaşkanı Gülten Kışanak’ın savunması alındı. Sözlerine “Mahkeme heyetine seslenmeyeceğim. Çünkü bu iddianamenin Türkiye yargı demokrasi tarihine kapkara bir leke olarak geçtiğini mahkeme heyeti de biliyor” diyerek başladı. Kışanak, şöyle devam etti:

Bizi de kendilerini de yormasınlar. AKP çıksın karşımıza. Irkçı ittifak çıksın karşımıza biz de onlara sözümüzü söyleyelim. Bedel neyse ödedik, ödemeye de devam edeceğim. Kendim için bir şey istemiyorum ama diğer tüm arkadaşlarımızın özgürlüğünü istiyorum.”

Ata: 6-7-8 Ekim’e ışık tutacağız

HDP’li eski vekil Ayla Akat Ata ise savunmasında “6 yıl aradan sonra açılan bir davadan bahsediyoruz. İddianameyi en azından 6-7-8 Ekim’e dair bir kronoloji oluşmuş. Ben de o dönem saldırıya uğrayan biriyim. Dosyada müşteki olarak yer almam gerekirken yargılanıyorum. Belki de bu dosyanın açılmasında bir hayır vardır. O süreçte öldürülen her insan adına araştırılmasını, yargılamasını ortaya koyacaktır. Ama şu an bizler yargılanıyoruz” dedi.

Ata savunmasının devamında “Bizler karanlıklara ışık tuttuk, bu nedenle bugün 6 yıl sonra açılan bir soruşturma var. Bu nedenle mağdur olan arkadaşlarımız sanık olarak yargılanıyorlar. Her işte bir hayır vardır. 6-7-8 Ekim’e yaptığımız savunmalarla ışık tutacağız. Yaptıklarımızı savunacağız, iddianamedeki hiçbir suçlamaya karşı savunma yapmayacağız. Belki bu vesileyle 6-8 Ekim olaylarına ışık tutmuş olacağız. Ne sizin ne de bizim söyleyeceklerimizin bu dosya kapsamında etki etmeyecektir. Bu nedenle kendim için tahliye istemiyorum ama tüm arkadaşlarımın özgürlüğünü istiyorum” ifadelerini kullandı.

Üstün: Neden altı yıl sonra?

Savunmasında bu davanın hukuktan yoksun, tamamen siyasi bir müdahale olduğunu dile getiren HDP’li eski vekil Beyza Üstün de “Bu demokrasiye, HDP’nin tüm programına müdahale. Ama hiçbir şekilde siyasetimizden ödün vermeyeceğiz. Türkiye için öncü bir siyaset yürütüyoruz. Tam da bu nedenle 6 yıl sonra Kobanê soruşturması başlatıldı. Ne oldu da 6 yıl sonra tekrar düğmeye basıldı?” diye sordu

HDP’nin o dönemki MYK’si, siyaset yapan vekiller ve siyasetçiler olarak birdenbire evleri basılarak gözaltına alındıklarını ifade eden Üstün, “Gözaltına alınma şekli de dahil olmak üzere şuan tutuklu olma durumumuz tamamen hukuksuz. 6 ciltlik iddianamenin tamamına baktık. Derme çatma bir iddianamenin karşısındayız. Tutukluluğumuz inceleniyor ama ortada delil yok. Çünkü suç yok biz siyasetçiyiz ve siyaset yapmaya da devam edeceğiz. Ben bir kadın siyasetçiyim. Hayatımda neyi gördüysem araştırmalar yürüttüm şimdi de siyaset yürütüyorum. Bu bizim özgürlüğümüze müdahaledir. Buna son verin. Hepimiz adına tahliye istiyorum” dedi.

Ayna: Savcılık hakkında dava açılmasını istedim

DBP eski Eş Genel Başkanı Emine Ayna da, savunmasında şunları belirtti: “Uzun yıllardır siyaseti bırakmış biri olarak siyaset yapasım geldi. Asıl mahkeme 26 Nisan’da başlayacak. İddianameye dair bağıra bağıra söylemek istediğim çok şey var, 26 Nisan’a bırakıyorum” dedi.

Avukatına savcılık hakkında derhal bir dava açmasını istediğini belirten Ayna,  “Çünkü yapılan suçlamalarla iddianame içinde yer alan deliller arasında en ufak bir bağlantı yok. Deliller birkaç yerde yaptığımız konuşmalar. Bu konuşmalarda Öcalan’a özgürlük istemişim. Ne alaka, bunların hepsini tek tek 26 Nisan’da açacağım. Ancak tutuklamanın devamlılığını gerektiren hiçbir şey yok. Bu nedenle hakkım olan tahliye talebimi iletiyorum” ifadelerine yer verdi.

Adıbelli ve Ölbelci’den Kürtçe savunma

Kadın siyasetçilerden Meryem Adıbelli ve Zeynep Ölbeci ise Kürtçe savunma yaptı. Adıbelli, savunmasında “İddianame baştan sona kadar boş. Suçlanacağımız bir durum yok. Ben dosyayı ve bize dair iddiaları hukuki bulmuyorum. Baştan sona kadar siyasi bir dosya. Bu nedenle hem arkadaşlarımın hem de kendim için tahliye istiyorum” dedi.

Ölbeci de, “Bu davayla bizi korkutmaya çalışıyorlar ve siyasi bir davadır. Bir Kürt kadınlar üzerinde defalarca denediler ama biz korkmuyoruz ve geri adım atmıyoruz. Çünkü bir haklıyız. Erdoğan ‘Kobanê düştü düşüyor’ dediğinde İŞİD Êzîdî kadınları kaçırıyordu. Kürt kadınlarına yapılan zulmü dünde kabul etmedik buğun de tüm kadınlara yapılan zulmü kabul etmiyoruz. Bu nedenle elimizden ne geliyorsa yapacağım isterlerse yıllarca hapis versinler” dedi.

Fotoğraf: MA

Gür: İktidarın talimatıyla açıldı

HDP Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Nazmi Gür de davanın siyasi olduğunu belirtti. Gür, “İktidarın talimatlarıyla açılmış bir dava olduğunu biz de dünya da biliyor” dedi. AİHM’in Demirtaş kararına da değinen Gür, “Sizin derdiniz 6-7-8 olaylarından ölen insanların gerçek faillerin açığa çıkarması değil. Bunun üstünü örtmektir. Bizi siyasetten alı koymaya çalışıyorsunuz” dedi.

İktidarın açık bir şekilde yargıya talimat vererek dava oluşturduğunu belirten Gür, “Bu davanın siyasi olduğunun bir diğer kanıtı partimiz hakkında açılan kapatma davasıdır. Hazırlana iddianamenin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı’nın iradesiyle açılmadığını siz de çok iyi biliyorsunuz. Bu nedenle adil bir karar vereceğinize inancım kalmadı. Mahkemenin taliye kararı vererek bu utançtan kurtulmasını talep ediyorum” şeklinde konuştu.

Altınörs: AİHM kararıyla iddianame çöktü

Savunmasında siyasi bir davayla karşı karşıya olduklarını söyleyen HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Alp Altınörs de yine kopyala-yapıştır şeklinde hazırlanmış bir iddianameyle açılmış parti kapatma davasıyla karşı karşıya olduklarını kaydetti.

AYM’nin kopyala-yapıştır olduğu için reddettiği iddianamenin kabulünden bir hafta önce AİHM’in Demirtaş kararı çıktığını hatırlatan Altınörs, “AİHM kararı bizleri de ilgilendiriyor. AİHM kararında, iddianamenin tüm içeriği AİHM kararıyla çökmüştür. İddianamenin tüm kurgusu 6 yıl geriye dönük. Ama AİHM mahkemenizi de bağlayan kararda ‘HDP’nin İŞİD terör örgütüne karşı bir çağrı’ yapmıştır diyor. Bizim çağrımız barış ve demokrasi içermektedir. AİHM de bunu net hükme bağlamıştır” ifadelerini kullandı.

28 kişi tutuklu yargılanıyor

Altınörs’ün savunmasının ardından iki saatlik ara verilen duruşma, diğer siyasetçilerin savunmalarıyla devam edecek. Dava kapsamında tutuklu yargılanan kişiler şu şekilde:

HDP eski Eşbaşkanları Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, yerine kayyum atanan Kars Belediye Eş Başkanı Ayhan Bilgen, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Emine Ayna, eski milletvekilleri Ayla Akat Ata, Beyza Üstün, İbrahim Binici, HDP eski Parti Sözcüsü Günay Kubilay, HDP yeni dönem Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Alp Altınörs, HDP Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Nazmi Gür, HDP Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üyesi Ali Ürküt, HDP eski saymanı Zeki Çelik, HDP eski MYK üyeleri Bülent Barmaksız, Can Memiş, Cihan Erdal, İsmail Şengül, Mesut Bağcık, Bircan Yorulmaz, Dilek Yağlı, Pervin Oduncu, Berfin Özgü Köse, Ayşe Yağcı, Zeynep Ölbeci, HDP eski Milletvekili Aysel Tuğluk, DBP eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, Diyarbakır eski Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak ile HDP eski MYK yesi Nezir Çakan ve Meryem Adıbelli.

 

Altı aydır tutuklu bulunan Cihan Erdal için seslendiler: Arkadaşımızı serbest bırakın

Kanada’daki Carleton Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan ve tez saha çalışmasını sürdürmek üzere İstanbul’da bulunduğu sırada, Kobani Operasyonu kapsamında gözaltına alınan Cihan Erdal, bugün mahkeme karşısına çıkıyor.

HDP eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın da aralarında bulunduğu 108 kişiden 28’inin tutuklu yargılandığı  Kobane Davası’nda tutukluluk incelemelerinin yapılacağı duruşma Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

2 Nisan Cuma günü saat 09.30’da başlayan duruşma öncesinde #CihanErdalaÖzgürlük etiketiyle sosyal medyada düzenlenen kampanyada Cihan Erdal’ın hukuksuz tutukluluğunun sonlanması talep edildi.

‘Tek delil iki sosyal medya paylaşımı’

freeCihanErdal hesabından yapılan paylaşımda “Cihan Erdal altı aydır keyfi ve hukuksuzca Sincan’da tutuklu. Hakkında sunulan tek delil iki tane sosyal medya paylaşımı” denildi.

Erdal’ın tutukluluğuna Avrupa Genç Yeşilleri‘nden (FYEG) de tepki geldi. Yapılan paylaşımda “Cihan’ın duruşması yarın sabah. Tüm siyasi tutukluların bir an önce serbest bırakılması gerektiğini yineliyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Neler yaşandı?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla başlatılan Kobani olaylarına ilişkin yedi ilde gerçekleştirilen operasyon kapsamında HDP’li isimlerle birlikte akademisyenler; Cihan Erdal, Prof. Dr. Beyza Üstün ve Can Memiş de 25 Eylül Cuma günü gözaltına alındı.

Kanada’da doktora öğrencisi olan Erdal, tez araştırması kapsamında İstanbul’daydı. Erdal, 2 Ekim Cuma günü tutuklandı. Erdal, altı aydır hukuksuz bir şekilde Ankara’daki Sincan Cezaevi‘nde tutuluyor.

2 bin 500 akademisyenden çağrı

Kanada, Avrupa ve ABD’den çok sayıda akademisyen, öğrenci ve sivil toplum örgütü, Kobani operasyonu sırasında tutuklanan sosyolog akademisyen Cihan Erdal için büyük bir kampanya başlatmıştı. İki haftalık sürede kampanyaya 2 bin 500 kişi imza atmıştı.

Kampanyaya destek verenler arasında Enzo Traverso, Judith Butler, Etienne Balibar, Noam Chomsky, Silvia Federici, Toni Negri ve Wendy Brown gibi dünyaca ünlü birçok akademisyen bulunuyordu.

İkizdereliler taş ocağına karşı eylemde: Toz fabrikası değil çay fabrikası istiyoruz

Haber: Gençağa Karafazlı ve Hüseyin Altun

*

AKP hükümetine yakınlığıyla bilinen Cengiz İnşaat’ın, İşkencedere Vadisi’nde açmak istediği taş ocağına karşı çıkan yurttaşlar, perşembe günü İkizdere Dernekler Federasyonu (İDEF) öncülüğünde bir eylem gerçekleştirdi.

Şirketin Rize’nin İyidere ilçesinde yapımını üstlendiği Lojistik Limanı proje inşaatı için gerekli taş ihtiyacının karşılanması için açmak istediği maden ocağına karşı bölge halkı bir haftadır nöbet tutuyordu.

‘Çay mı taş mı?’

Gerçekleşen eylemde, yaşam savunucuları, İHD temsilcileri, Derelerin Kardeşliği üyeleri, Çay Üreticileri Temsilciği, ÇGD, Sol Parti, CHP Kadın Komisyonu üyeleri ile yurttaşlar yer aldı.

Yurttaşlar ellerinde “Çay mı taş mı?”, “Taş ocağına değil turizme yatırım”, “Bu taşlar Cengiz’ e bedava”, “Dinamit sesi değil kuş sesi”, “İkizdere taş ocağına kurban edilemez”, “Toz fabrikası değil çay fabrikası istiyoruz” yazılı dövizler taşıyarak taş ocaklarını protesto ettiler.

‘Vadide hayat son bulacak’

Protesto eyleminde konuşma yapan yurttaşlar, AKP yakınlığıyla bilinen Rizeli Cengiz İnşaat’a seslenerek “Kalkandere senin ilçen git oradan taş al bizim cennet vadimizi bırak” diye seslendi.

Yurttaşlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslenerek acele kamulaştırma kararını yeniden gözden geçirmesini istedi. Eylemde konuşma yapan İkizdere Dernekler Federasyonu (İDEF) başkanı Ziya Yıldırım ise son çıkarılan kamulaştırma ilanları ile birlikte eşsiz doğaya sahip koruma altına alınmış turizm bölgesi ilan edilmiş İskencedere Vadisi’nin yok olmakla karşı karşıya kaldığını söyledi.

‘Korumada öncelikli 200 ekolojik alandan biri’

Başkan Yıldırım’ın ardından İDEF adına yapılan basın açıklamasını Pınar Baş okudu. Yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Doğu Karadeniz Bölgesi, Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından dünyada biyolojik çeşitlilik açısından korumada öncelikli 200 ekolojik alandan biri olarak belirlenmiştir. Bölgeye bu özelliği kazandıran ise binlerce bitki türü ve yaban hayatına ev sahipliği yapan Fırtına, Şenöz, Hemşin, Çağlayan, Arılı ve İkizdere gibi vadilerimizdir.

‘Doğal Sit Alanı’

Rize İli, İkizdere İlçesi, İkizdere Vadisi Doğal Sit Alanı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 13.08.2020 tarihli ve 170536 sayılı olur’u ile kısmen “Doğal Sit-Nitelikli Doğal Koruma Alanı ” ve kısmen “Doğal Sit-Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak tescil edilmiştir.

Bölge halkının ve ileri gelenlerinin yıllardır süren uğraşmaları sonucu, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından İkizdere Vadisi’nin bölgenin yeni turizm destinasyon alanı olması proje mevcuttur.

‘Taş kaynağı olacak’

Bunlara rağmen Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Trabzon 11. Bölge Müdürlüğü tarafından Şimşirli köyü ve Cevizli köyü, Gürdere köyü arasındaki İşkencedere Vadisi için yeni ruhsatlar verilmiştir.

İyidere lojistik liman ihalesini alan Cengiz inşaat tarafından İşkencedere vadisi Taş ocağı kaynağı olarak kullanılmak istenmektedir.

‘Mahkemeye rağmen ruhsat aldı’

2019 yılı sonunda, İkizdere ilçemizin Cevizlik köyü ile Gürdere köyü arasında bulunan İşkencedere vadisinde bir Taş ocağı ve kırma eleme tesisinin kurulması, bölge halkının başvurusu sonucu mahkeme kararı ile durdurulmuştur. Davamız şu anda bilirkişi tespit sürecindedir.

Vadide verilen ve durdurduğumuz taş ocağı ruhsatına rağmen 2020 yılı sekizinci ayında Ulaştırma ve alt yapı bakanlığı tarafından yeni bir taş ocağı ruhsat başvurusu yapılmış ve ruhsat alınmıştır. Bir önce ki projede yıllık 100 bin ton taş çıkarılacaktı.

‘Yıllık 15 milyon 724 bin 800 ton taş’

Bu yeni ruhsatta yıllık 15 milyon 724 bin 800 ton taş çıkarılması hedeflenmektedir. Bakanlık bununla da kalmamış, vadinin devamında bulunan Şimşirli köyüne de aynı tonajlı taş ocağı ruhsatını almıştır.

İki tesiste toplam yılda 31 milyon 509 bin 600 ton taş çıkartılması planlanan bölge tamamen yok edilecektir. İkizdere bölgesinde daha önce açılan üçtaş ocağına yeni açılacak taş ocakları ile birlikte İkizdere turizm bölgesi ilan edilmişken artık TAŞ OCAĞI BÖLGESİ HALİNE gelecektir.

‘Bölge halkına danışılmıyor’

Bu bölgede yaşayan köylüleri direk ilgilendiren ve geçim kaynakları yaşam alanlarını ortadan kaldıracak, doğal yaşamı ve ekolojik dengeyi alt üst edecek bu girişimler bölgedeki köylülere danışılmadan yapılmaktadır.

Dünyada sayılı vadiler arasında yer alan İkizdere vadisinin kollarından olan İşkencidere vadisi eşsiz bitki örtüsüne sahiptir. Vadide bulunan orman sayısız yabani hayata ev sahipliği yapmaktadır.

‘Deli Bal’ olarak bilinen ve vadinin önemli geçim kaynaklarından olan ürün, vadide doğal yöntemlerle yöre köylüleri tarafından senede 1 ton üretilmekte ve temel geçim kaynaklarından birini oluşturmaktadır.

‘Çay ve arıcılık son bulacak’

Taş ocağının vadiye vereceği en büyük zararlardan bir tanesi de köylülerin en önemli geçim kaynağı olan Çay bahçeleridir. Organik çay üretimi, özellikle son yıllarda hayvancılığın bitmesiyle köylülerin önemli geçim kaynaklarından biri olmuştur.

Taş ocağının yaratacağı tahribatla halk bu yaşam kaynaklarını da kaybedecektir.

‘Haklı gerekçesi yok’

Gelişmiş pek çok ülke, dünyada yaşanan iklim ve ekolojik krize karşı, İkizdere vadisi gibi essiz yerleri koruma altına alırken, bizim doğamızın ve yaşam alanlarımızın Taş ocaklarına kurban edilmesinin hiç anlamı yoktur.

Verilen yanlış kararlardan dönülmesi oldukça kolaydır. Geri dönüşümü olmayan yıkım ve talan yapıldığın da bunun sorumluluğunun hiçbir haklı gerekçesi olmayacaktır.”

Çalışmalar yakında başlayacak

Gerçekleşen protesto eylemi sonrası yurttaşlar tekrar nöbet çadırına giderek nöbetlerine devam etti.

Bölge halkı Ulaştırma Bakanlığı Trabzon 11. Bölge Müdürlüğü görevlilerinin vadiye şantiye kurmak için önümüzdeki günlerde çalışmalara başlayacağını öne sürüyor.

Mart ayında en az 28 kadın öldürüldü

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Türkiye’de kadın cinayetlerinin çetelesini tuttuğu raporun mart ayı verilerini açıkladı.

Buuna göre mart ayında en az 28 kadın cinayeti işlendi, 19 kadın ise şüpheli bir şekilde ölü bulundu. Öldürülen 28 kadından 20’sinin hangi bahaneyle öldürüldüğü tespit edilmedi.

Failler tanıdık

Bir kadın ekonomik, yedisi de boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek, ilişkiyi reddetmek gibi kendi hayatına dair karar almak isterken öldürüldü.

Rapora göre, Mart ayında öldürülen 28 kadının 13’ü evli olduğu erkek, 4’ü tanıdık birisi, 3’ü birlikte olduğu erkek, 3’ü eskiden evli olduğu erkek, 2’si akraba, 2’si kardeşi, 1’i eskiden birlikte olduğu erkek tarafından öldürüldü.

Kadınlar en çok evlerinde öldürüldü

Kadınların 18’i evinde, altısı sokak ortasında, biri ıssız yerde, biri arazide, biri arabada, biri parkta öldürüldü. Bu ay öldürülen kadınların yüzde 64’ü evlerinde öldürüldü.

14’ü ateşli silahlarla, dokuzu kesici aletle, üçü boğularak, biri yakılarak öldürüldü. Bir kadının nasıl öldürüldüğü tespit edilemedi.

‘İstanbul Sözleşmesi en büyük kazanımlardan’

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle İstanbul Sözleşmesi‘nden çekilmesine ilişkin ise şu değerlendirmelerde bulundu:

Türkiye’de kadınlar vahşice öldürülmeye, şiddet görmeye devam ederken, eşitsizlik ve ayrımcılık bu kadar derinken yıllardır uygulanması için mücadele verdiğimiz İstanbul Sözleşmesi’nden imza geri çekildi. İstanbul Sözleşmesi, tam ve etkin uygulandığında kadınların eşit ve özgür yaşamasını sağlayacak kadın kurtuluş mücadelesinin en büyük kazanımlarından biridir.

Temmuz ayından beri “eşcinsellik özendiriliyor, değerlerimiz yok sayılıyor” diyerek İstanbul Sözleşmesi tartışmaya açılmıştı. Şimdi ise siyasi iktidar LGBTİQ+’lara yönelik ayrımcılık yaparak toplumu kutuplaştırma siyaseti izliyor. Bu kutuplaştırmayı da İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekerek yapmaya çalışıyor. Ancak yapılan araştırmalardan da görülüyor ki toplumun sadece çok küçük bir kesimi bu kararı onaylıyor. Zannedildiği gibi toplumun eğilimlerinin eşitsizlik ve ayrımcılık yönünde olmadığı görülüyor. Ancak bu ayrımcı politikalar LGBTİQ+ların şiddet görmesinin önünü açıyor.

‘LGBTİQ+’lar için de mücadele edeceğiz’

“Kadın cinayetleri görmezden gelindiği yıllarda her ay yayınladığımız kadın cinayeti raporu gerçeği açığa çıkarma mücadelemizin önemli bir parçası olmuştu” denilen açıklamanın devamında şu ifadeler kullanıldı:

Bununla birlikte kadın kurtuluş mücadelesini toplumun her kesimiyle birlikte sistemli bir şekilde büyüttük. Şimdi ise yok sayılan LGBTİQ+’lara yönelik ayrımcılığı açığa çıkarmak için kararlı bir şekilde mücadele edeceğiz.”

Floyd davasında dördüncü gün: Polis nezaretinde öldü

ABD‘de George Floyd‘un geçen yıl öldürülmesiyle  ilgili ‘ikinci ve üçüncü derece cinayet’ suçlarından yargılanan eski polis Derek Chauvin‘in davasında, 25 Mayıs 2020 günü Floyd’un hastaneye kaldırılmasından kısa süre sonra olay yerine gelen Chauvin’in amiri Çavuş David Pleoger dinlendi.

Pleoger, Floyd’un boynuna dokuz dakika boyunca diziyle bastıran Chauvin’in ‘güç kullanmayı kesmesi gerektiğini’ söyledi: “Floyd artık polislere herhangi bir direniş göstermediğinde, güç kullanmayı sona erdirebilirlerdi.”

Sağlık görevlisi: Kimse yardım etmedi 

Floyd’a olay anında ilk müdahaleyi yapan ambulans sağlık görevlisi Derek Smith de Minneapolis şehrindeki Hennepin Bölge Mahkemesinde görülen davada dinlendi. Olay yerine vardıklarında, Floyd’un başında üç polis memuru gördüğünü ancak kimsenin yardım etmediğini söyledi. Floyd’un hareket etmediğini, nefes almadığını ve nabzının atmadığını aktaran Smith, “Onun orada öldüğünü düşündüm” dedi.

İtfaiye şefi: Polis nezaretinde öldüğünün farkındaydım

Acil müdahale ekibinden itfaiye şefi Jeremy Norton ise, olay yerine ulaştıklarında gördüklerinin ‘umut verici olmadığını’ söyledi. “Sedyede yatan tepkisiz bir bedendi” diyen Norton, Floyd’u hastaneye götüren ambulansı takip ettiğini ve daha sonra amirlerine yaşadıklarını anlattığını aktardı. Norton, “Polis nezaretinde Floyd’un öldürüldüğünün farkındaydım ve yetkili kişilere haber vermeleri için amirlerimle konuşmak istedim” diye konuştu. 

Kanal İstanbul güzergahında 40 milyon metrekare arazi el değiştirmiş

CHP Milletvekili Aykut Turan Aydoğan, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verdiği soru önergesinde Kanal İstanbul güzergahındaki mülkiyet değişimlerini sordu. 

Birgün’ün aktardığına göre, Kanal İstanbul projesi güzergahı üzerinde kimlerin arazi satın aldığını sorduğu önergesinde, Kanal İstanbul’un birileri ihya etme ve İstanbul’u parsel parsel satma operasyonu olduğunu söyledi.

CHP’li Aydoğan, arazi el değiştirmelerine ilişkin Meclis Araştırma Komisyonu kurulması gerektiğine dikkat çekerek, “Beton Kanal projesinin kimlere rant kapısı olduğunu araştırmalıyız” ifadelerini kullandı.

Yüzde 70’i özel mülkiyet

İktidar sözcülerinin “Bu projenin detaylarını kimseye açıklamayacağız, kimse menfaat ve rant sağlayamayacak” sözlerini hatırlatan Aydoğan şunları söyledi: “Beton Kanal projesi güzergahında bugün, 40 milyon metrekare arazi son birkaç yıl içinde el değiştirmiş. Bunların yüzde 70’inin özel mülkiyete ait olduğu biliniyor. Bölgedeki arazilerin, tapuların el değiştirme hızı, alımların kimler tarafından yapıldığı, bu alımlar sayesinde nasıl bir rant elde edildiği, arazilerin el değiştirmesinde siyasi bir nüfuz kullanılıp kullanılmadığı konusunda, kamuoyunda oluşan soru işaretlerinin giderilmesi gerekiyor.” 

‘Şeffaf bilgiler yok’

Tapu el değiştirmelerini yıllara göre ayıran Aydoğan şu ifadeleri kullandı: “2011-2018 yılları arasında 26 milyon 7 bin metrekare arazi el değiştirdi. Yine 2009-2013 yılları arasında 656 bin 774 metrekareye tekabül eden 65 tapuda, 2014 ve 2018 yılları arasında ise 4 milyon 800 bin metrekareye denk gelen 476 tapuda değişiklik olduğu ifade ediliyor. Son üç yılda gerçekleşen el değiştirilmeler hakkında ise şeffaf bir bilgi yok.

Deyim yerindeyse, kuş uçmaz, kervan geçmez bir güzergahta, milyonlarca metrekareye tekabül eden bir alanda ve bir anda yaşanan bu arazi el değişimlerinden kimlerin kazanç elde ettiği, kamunun zarara uğratılıp uğratılmadığı büyük bir soru işareti.”

Artvin’de yangın: İki katlı dört bina kullanılamaz hale geldi

Artvin merkeze bağlı eski yerleşim yerlerinden biri olan Ortaköy Köyü Soylu Mahallesi‘nde dün akşam saatlerinde henüz belirlenemeyen nedenle bir evde yangın çıktı.

Yangın, rüzgarın da etkisiyle etrafındaki evlere de sıçradı ve iki katlı dört bina, sekiz ahır, sekiz samanlık/odunluk kullanılamaz hale geldi.

17 Mart’ta da Yusufeli‘ne bağlı Dereiçi Köyü‘nde 60 evin zarar gördüğü ve 30 büyükbaş hayvanın hayatını kaybettiği bir yangın meydana gelmişti.

Söndürme çalışmaları devam ediyor

Yangının büyümemesi için Artvin, Şavşat ve Ardanuç Belediyeleri‘ne bağlı itfaiye ekipleriyle birlikte köylüler yoğun çaba sarf etti. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) ve jandarma ekipleri de yangın söndürme çalışmalarına destek verirken, çıkan yangında şu ana kadar herhangi bir can kaybı yaşanmadı.

Yangının büyük oranda kontrol altına alındığı kaydedilirken, söndürme çalışmalarının sürdüğü belirtildi.

Artvin Valiliği’nden açıklama

Artvin Valiliği çıkan yangınla ilgili yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

İlimiz merkez ilçesine bağlı Ortaköy Köyü’nün Soylu mahallesinde 01.04.2021 tarihi akşam saatlerinde çıkan yangın, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının acil müdahalesiyle gece saat 24:00 civarında kontrol altına alınmıştır.

Vatandaşlarımızın can güvenliği ön planda tutularak kontrol altına alınan yangın, soğutma çalışmaları neticesinde tamamen risksiz hale getirilmiştir.

Olaydan etkilenen vatandaşlarımızın her türlü ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli tüm çalışmalar ivedilikle başlatılmış olup barınma ile ilgili herhangi bir sorun bulunmamaktadır.

Can kaybı ve herhangi bir yaralanmanın olmadığı yangın sonrasında yapılan ilk belirlemelere göre, 2 katlı 4 bina, 8 ahır, 8 samanlık/odunluk zarar görerek kullanılamaz hale gelmiştir.

Yangın sonrası vakit kaybedilmeden başlanılan hasar/zarar tespit, enkaz kaldırma, ekonomik-sosyal destek, enerji, haberleşme gibi çalışmalar titizlikle sürdürülmektedir.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

Anayasa Mahkemesi, Gergerlioğlu kararının gerekçesini açıkladı

Anayasa Mahkemesi, (AYM) Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu‘nun milletvekilliğinin düşürülmesinin iptali istemiyle yapılan başvurunun reddi ile ilgili kararının gerekçesini açıkladı. Gerekçeli kararda başvurunun değerlendirilmesinde AYM’nin inceleme ve görev yetkisinin bulunmadığı belirtildi.

Resmi Gazete’de yer alan kararda, istifa, milletvekilliğiyle bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar ve devamsızlık hallerinden biri nedeniyle milletvekilliğinin düşmesi için Meclis Genel Kurulunca konuyla ilgili karar alınması gerektiği, kesin hüküm giyme veya kısıtlama hali söz konusu olduğunda ise bunun aranmadığı ifade edildi.

‘Hüküm giyme durumunda müracaat hakkı yok’

Milletvekilliğinin düşmesi konusunda AYM’ye başvuru hakkının bulunduğu ancak kesin hüküm giyme nedeniyle düşmede müracaat imkanının tanınmadığı belirtilen kararda şu ifadeler yer aldı:

Bu itibarla Anayasa’nın 84’üncü maddesinin ikinci fıkrası hükmü uyarınca kesin hüküm giyme veya kısıtlama sebebine dayanan ve bu konudaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesi suretiyle gerçekleşen milletvekilliğinin düşmesi hali, Anayasa’nın 85’inci maddesi kapsamının ve dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin inceleme, görev ve yetkisinin dışında kalmaktadır.”

Gergerlioğlu milletvekilliğinin düşürülmesinin ardından Adalet Nöbeti başlatmıştı.

‘Başka talepler de incelenemez’

Bu nedenle AYM’nin, Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesi işleminin iptali isteminin yetkisizlik nedeniyle reddine karar verdiği bildirildi.

Kararda ayrıca Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşmesine yönelik başka adlar altında yapılacak taleplerin de incelenebilmesinin mümkün olmadığı belirtildi.

Ne olmuştu?

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun sosyal medyadan yaptığı bir haber paylaşımı nedeniyle “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmasını öngören yerel mahkeme kararını 19 Şubat’ta onayladı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda Gergerlioğlu hakkında kesinleşen yargı kararının okunmasıyla birlikte HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliği düştü. Ardından, Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşürülmesinin iptali istemiyle AYM’ye başvuru yapıldı.

Danıştay’dan önemli karar: Basın Kartı Yönetmeliği basın özgürlüğüne aykırı bulundu

Danıştay, hükümetin değiştirdiği Basın Kartı Yönetmeliği‘ni basın özgürlüğüne aykırı buldu.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, “milli güvenlik ya da kamu düzenine aykırılık veya bunları alışkanlık edinme”, “gazetecilik meslek onurunu zedeleyecek işler yapılması” gibi muğlak gerekçelerle basın kartlarının iptal edilemeyeceğini kaydetti. Ayrıca, mevcut yönetmeliğin gazetecileri baskı ve endişe altında tutacağına dikkat çekildi.

Danıştay, basın kartı verilecek kişilerde aranacak şartları içeren temel ilkelerin bu hakka keyfi bir şekilde müdahale edilmesini önleyecek şekilde düzenlenmesi gerektiğini ifade etti.

Önemli maddelerin yürütmesi durduruldu

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından hazırlanan Basın Kartı Yönetmeliği, Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) tarafından yargıya taşınmıştı.

Danıştay 10. Daire, yönetmeliğin sadece bir maddesinin yürütmesini durdururken, ÇGD karara itiraz etmiş ve konuyu Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu‘na (İDDK) taşımıştı.

İDDK, aldığı kararda yönetmeliğin en önemli düzenlemelerinin yürütmesini durdurdu.

Kurul, İletişim Başkanlığı’nın “Basın meslek onurunu zedeleyecek işler yaptığı/yapması”, “Milli güvenlik ya da kamu düzenine aykırı davranışlarda bulunması”, “Bunları alışkanlık edindiği/edinmesi” gibi gerekçelerle basın kartları ve sürekli basın kartlarının iptal yetkisini engelledi.

Kurul, AİHM ve AYM’ye atıfta bulundu

Bağlayıcı nitelik taşıyan kararda, “hukuk devleti”, “basın özgürlüğü”, “eleştirme ve değer yargısında bulunma hakkı” ve “gazetecinin savunma hakkı”na dikkat çekildi.

“Öngörülebilirlik” ilkesinin hukukun temel ilkelerinden olduğu ve buna göre, kanuni ve idari düzenlemelerin açık ve net olması gerektiği kaydedilirken, “Buradaki amaç, ilgili kişilerin davranışlarını belirleyebilmesi ve belirli eylemlerin yol açabileceği sonuçları önceden öngörebilmesidir” ifadelerine yer verildi.

Kurul, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına da atıfta bulundu ve “belirlilik” ilkesine vurgu yaparak “Düzenlemenin keyfiliğe izin vermeyecek şekilde yani idare tarafından takdir yetkisine dayanılarak keyfi uygulamalara imkan verilmeyecek şekilde yapılması gerekmektedir” dedi.

Kararda şu açıklamalar da yapıldı:

Bağımsız ve tarafsız yayıncılığın sürdürülebilmesi için alınacak önlemler de bu ödev kapsamındadır. İfade özgürlüğünün sözü edilen toplumsal ve bireysel işlevini yerine getirebilmesi için, AİHM’in de ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında sıkça belirttiği gibi, sadece toplumun ve devletin olumlu, doğru ya da zararsız gördüğü ‘haber’ ve ‘düşüncelerin’ değil, devletin veya halkın bir bölümünün olumsuz ya da yanlış bulduğu, onları rahatsız eden haber ve düşüncelerin de serbestçe ifade edilebilmesi ve bireylerin bu ifadeler nedeniyle herhangi bir yaptırıma tabi tutulmayacağından emin olmaları gerekmektedir.”

‘Basın kartı sadece bir meslek kartı değil’

Kararda, basın kartının, gazetecilerin mesleklerini yaparken etkin çalışmaları, kendilerini savunabilmeleri için önemli olduğu hatırlatıldı.

Ayrıca, kartın her türlü kamusal faaliyete katılma konusunda akreditasyon vazifesi gördüğü kaydedildi ve “Basın kartı sadece bir meslek kartı olmayıp, aynı zamanda basın kartı sahibi olan kişiye habere, bilgiye, olaya erişebilme imkanında kolaylık sağlayan ve bu doğrultuda toplumun doğru bilgilendirilmesine araç olan bir karttır” açıklaması yapıldı.

Hangi maddeler durduruldu?

Danıştay, öncelikle Basın Kartı Yönetmeliği’nin sürekli basın kartı ve basın kartı iptallerine dayanak yapılan maddelerinin yürütmesini durdurdu.

“Basın meslek onurunu zedeleyecek işler yapması, davranışlarda bulunduğu veya alışkanlıklar edindiği”, “milli güvenlik ya da kamu düzenine aykırı davranışlarda bulunması veya bu tür davranışları alışkanlık edinmesi” gibi durumlarda kartların iptal edilebileceği belirtiliyordu.

Danıştay tarafından alınan kararda, bu ifadelerin tanımının yönetmelikte olmadığı vurgulandı ve “Düzenlemelerin basın kartı sahibi ilgilileri, mesleğini baskı altında, endişe içinde yerine getirmek zorunda bırakabileceği; bu nedenle de, anılan ibarelerin basının görevini tam olarak yerine getirmesine engel olabileceği sonucuna varılmıştır” ifadeleri kullanıldı.

Kararda, savunma hakkına dikkat çekilirken, “Basın kartının iptali konusunda tanınan yetkinin keyfi olarak kullanılabileceği ve idare ile bireyin bu anlamda karşı karşıya gelebileceği de göz önünde bulundurularak, düzenlemenin çerçevesinin açık ve net şekilde belirlenmesi gerekmektedir” açıklaması yapıldı.

Bunların yanında, basın kartının verilip verilmeyeceği yetkisinin komisyona bırakılmasına rağmen, nasıl ve kim tarafından iptal edileceğinin yönetmelikte belirtilmediği, yönetmelik düzenlemelerinin, muğlak ifadeler içermesi, net ve açık olmaması, sınırlarının tayin edilmemesi gibi nedenlerle hukuki öngörülebilirlik ve belirlilik ilkesine aykırı olduğunun altı çizildi.

Bürokratlara basın kartı yok

Danıştay, Cumhurbaşkanlığı çalışanları, bürokrat ve memurlara hiçbir şart aranmadan basın kartı verilmesine imkan tanıyan düzenlemeyi de durdurdu.

Kararda, Yönetmeliğin 14. maddesinin 1. fıkrasının a, b, c bentleri sıralandı ve ilgili kişilere basın kartı verilebileceği belirtildi.

İletişim Başkanlığı’na basın kartı düzenleme yetkisinin verildiğinin hatırlatıldığı kararda, kartın kamu görevlilerine verilmesine ilişkin düzenleme yapma yetkisi tanınmadığı vurgulandı.

Hukuka aykırılığa vurgu yapıldı

Basın kartı alacak personel için yönetmelikte sınırlama olmadığı hatırlatıldı ve “Oysa ki basın kartı verilecek kişilere ilişkin hangi ölçütlerin esas alınacağının somut olarak ortaya konulması; nesnel ölçütlerin dava konusu Yönetmelik ile belirlenmesi gerekmektedir” ifadelerine yer verildi.

Bu sebeple de söz konusu düzenlemelerin hukuki belirlilik ilkesine aykırılık teşkil ettiği kaydedildi:

Yönetmeliğin 6. maddesinde basın kartı verilecek kişiler için belirli şartlar aranırken dava konusu düzenlemelerde herhangi bir şart aranmadan kısacası bu kartın sınırlama getirilmeden her konumdaki personele verilebilir olması yönetmeliğin kendi içerisinde çelişkili hükümler barındırmasına yol açmıştır. Bu itibarla, hukuki belirlilik ilkesine aykırı şekilde düzenlenen anılan hükümlerin hukuka aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.”

Karar kesin ve bağlayıcı

Danıştay tarafından alınan karara göre, İletişim Başkanlığının kişinin basın kartı almaya hakkı olup olmadığı yönündeki şekli şartların dışına taşan yasal dayanağı ortadan kalktı.

Artık, İletişim Başkanlığı, bu yolu izlemeksizin, başvuruları komisyona iletmek zorunda olacak. Başkanlığın bu yönde inceleme yapmasını gerektirecek bir süreye de ihtiyacı kalmadı. Yine karara göre, yürütmenin durdurulması kararı derhal uygulanacak, davanın bitmesi beklenmeyecek.

Fahrettin Altun’dan tepki

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Danıştay’ın bu kararını Twitter hesabı üzerinden değerlendirdi. Altun, açıklamasında “Terör seviciler boşuna sevinmesinler” ifadelerini kullandı:

Basın Kartı yönetmenliğimizin bazı maddeleri Danıştay tarafından iptal edilmiş.

Daha iyisini yapmak için derhal çalışmaya başladık.

Görevde olduğumuz müddetçe ‘gazetecilik’ adı altında ‘terörizm propagandası’ yapanlarla mücadele edeceğiz.

Terör seviciler boşuna sevinmesinler!

Buna itiraz ediyoruz.
Bu kirli zihniyeti reddediyoruz.
Terör örgütlerinin, onların hami ve işbirlikçilerinin oluşturmaya çalıştığı şiddet ortamına teslim olmuyoruz.
Demokrasinin de, ifade ve basın özgürlüğünün de birinci düşmanı terör örgütleridir.
Haklı mücadelemiz sürecek…

Bir an düşünün.
Herhangi bir Batı ülkesinde mütemadiyen DEAŞ propagandası yapan bir kişiye “basın kartı” verilir mi?
“Ama ben gazeteciyim” diye yırtınsa sonuç alabilir mi?
HAYIR!
Ama bize gelince, devletin PKK veya FETÖ propagandası yapanları ‘gazeteci’ olarak tanıması isteniyor!”