Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

100. Gün

Neredeyse dünyanın bütün halkları, kapitalist pazar ekonomisinin kurallarının ve koşullarının egemen olduğu bir dünyada yaşıyor.

Kapitalizm ya da rekabetçi pazar ekonomisi farklı ülkelerde ve farklı dönemlerde elbette farkı özelliklere sahip oldu. Üstelik yerel kültürler, insanların yaşama biçimleriyle ilgili alışkanlıkları ve birey ve toplum olma alışkanlıkları/ biçimleri de pazar ekonomisinin yerel niteliğini etkiliyor.

Bazı ülke ekonomilerinin farklı kurallara göre işlediğini, bazılarının sosyalizme daha yakın ve kamusal yarar elde etmek amacına daha uygun olduğu, bazı ekonomilerin de daha ilkel işleyiş kurallarına, basit ve yetersiz üretim kapasitesine sahip olduklarını düşünsek bile dünyanın bütün ekonomilerinin, kalkınma/ büyüme ve dolayısıyla insanın doğa/ doğal kaynaklar ve yaşam çevresi ile ilişkisinde tüketimci olduğunu söyleyebiliriz.

*

Dünyanın bütün ülkelerinin polis örgütlerinin de, “kamusal yarar” uğruna zor kullanma ve şiddet uygulama kapasitesine sahip olduğunu biliyoruz. Bazı ülke yönetimleri, polislerini ve diğer şiddet tekelini elinde bulunduran organlarına karşı daha kurallı ve keyfilikten uzak bir tutum izlese de dünyanın bütün polisleri, kendi halkını iktidarların çizgileri içinde tutmakla yükümlü. Bunun (farklı anayasa ve insan haklarına uygunluk kapsamlarına göre) iyi ve kötü yönlerinin olduğunu düşünebiliriz.

Düzeni koruyanlar değiştirmek isteyenlere karşı

Devlet zorundan daha da kötüsü, sermaye sahipleri bazen örtük de olsa aynı insafsız zora başvurmak üzere özel ordular kurmakta ve geliştirmekte. Başta silah üreticileri, kitlesel yok edici silahlar geliştirmekten/ özel-küçük “iş bitirici” müfrezeler kurmaktan başlayarak dünya halklarına ve yeryüzüne meydan okuyorlar. Dünyanın bütün üreticileri doğayı/ suyu/ havayı ve toprakları/ ormanları tam olarak acımasızca tüketerek ya da (özellikle nükleer) teknolojinin taşıdığı riskleri hiçe sayarak enerji sağlamak, üretimlerini yapabilmek ve arttırabilmek için doğayı sadece üretimin girdisi olarak görüyor.

Hatta bazen sivil halkın, sivil toplumun bir kesiminin de sağ popülist hatta faşizan birlikler/ para-militer örgütler oluşturarak, “düzeni korumak” adı altında yoksulluğun/ işsizliğin çaresiz bıraktığı insanlarla “üretimi sürdürmek” uğruna bütün karşı çıkışları, bütün protestoları ve ormanı/ toprağı ya da doğal kaynakları vb.’yi korumaya çabalayanları bastırmaya/ susturmaya çalıştığını biliyoruz.

Yukarıdaki paragrafların anlamı, bütün farklı ekonomi kurallarının geçerli ülkelerdeki bütün halkların kendi doğalarını ve ekolojik dengelerini koruyabilmek için bazen polise ya da sermaye güvenlikçilerine veya lümpen milislere karşı mücadele etmek zorunda olduğu…

Dayanışma, birliktelik, örgütlenme

Mücadelenin elbette birçok yolu var ve bunlardan bazıları mevcut kurallar/ yasalar çerçevesinde etkili bir çözüm bulabilmekle ilgili. Ancak sivil insanların doğayı ve çevrelerini koruyabilmeleri, çoğu kez bir araya gelmeyi/ büyük gruplar halinde toplanmayı, dayanışabilmeyi, olabildiği kadarıyla örgütlenebilmeyi gerektiriyor. Onların tek gücü bu beraberlikten kaynaklanıyor: Neyi istemediklerini/ istediklerini ikna edici bir güçle göstermek ya da protesto etmek, protestonun etkisine bağlı…

Gerçi Alman Yeşilleri gibi iktidar ortağı olmak için mücadelenin eylemli türleri dışında egemen kurallar içinden doğru mücadele etmek ve bazı sonuçlar elde etmek de olasıdır. Ancak anti-nükleer mücadeleden başlayarak, sokaktaki, meydanlardaki ve kışla kapılarındaki özverili direnişi ve protestoyu bir kenara bırakarak batı ülkelerinde gelişen yeşil politikaların bugün elde ettiği gücü anlayabilmek ve anlamlandırabilmek oldukça zor olacaktır.

*

Özetle dünyanın bütün hakları, doğayı/ yer kürenin ekolojik dengelerini koruyabilmek için devletin ya da sermaye sahiplerinin hatta şiddet kullanabilen milislerin zorbalığına karşı mücadele etmek zorunda. Bunun anlamı, protestonun ve direnmenin ekolojik mücadelenin kaçınılmaz bir parçası sayılması gerektiği… Eğer yeryüzü için protesto ve mücadele eden insanlar ya da toplumlar yoksa bir süre sonra tüketilmemiş ve kirletilmemiş kaynak kalmayacak… Mücadeleler ve direnişler/ protestolar iktidarların kurallarına uygun olsun/ ya da olmasın yeryüzünü ve ekolojik değerleri korumak isteyen insanların, en önemli araçları.

Dünyanın bütün direnişçileri kardeştir

Böyle düşünecek olursak toplumsal mücadelecilerle, direnişçi ve protestocularla, ekolojik hak savunucuları arasında çok yakın bir akrabalık olduğunu göreceğiz. Eğer bir toplum mücadele kültürünü geliştirebilmiş ve mevcut kurallar ne olursa olsun karşı çıkmayı, direnebilmeyi, şiddet karşısında sinmeden başını önüne eğmemeyi ve ufka/ geleceğe bakabilmeyi becerebiliyorsa, yaratılan bu kültür aynı zamanda yeryüzünün geleceğini koruyabilmenin kültürünü de besliyor demektir.

Toplumsal mücadelelerin nedenleri çok farklı olabilir. Kimisi Boğaziçililer gibi, akademik özgürlüğe karşı keyfi bir atamanın despotizmine, kimi Migros işçileri gibi işten atılmalara/iş güvensizliğine, kimi öldürülmüş ya da kaybedilmiş çocukları için bir mezar yeri olmamasına, kimisi çöplerin toplanmasına ya da toplanmamasına, kimi kadınları patriyarkaya baş eğdirme zorbalığına, kimi bir derenin suyunun tutulmasına, kimi ormanların/ ağaçların kesilmesine, kimi ekstansif madenciliğe vb. karşı olabilir.

Ancak, sermayeye/ sağa ve zorbalığa karşı, dünyanın bütün insanlarının direnişleri ve protestoları kardeştir.

İnsanlık protesto ve direniş kültürünü ne kadar geliştirebilir ve etkili hale getirebilirse yeryüzü savunusu da o kadar güçlü olacaktır. Hiçbir mücadelenin tek bir yolu/ yöntemi olamayacağı gibi, ekolojik mücadelelerin yolu da sadece direnişlerden geçmez elbette. Ancak, bütün mücadelelerin özünde ve en başlangıcında karşı duruşun ve direnişin bulunduğunu da görmezden gelemeyiz.

Bu nedenle, dünyanın bütün direnişleri, yeryüzü mücadelesinin kardeşidir.

Bu yüzden, Boğaziçililer ve Migros işçileri, direnişlerinin 100. gününde, dünyanın bütün ekolojistlerinin, yeşillerinin ve çevrecilerin kardeşidir.

 

Kategori: Hafta Sonu