Yeni İnsan Yayınevi koronavirüs salgını sebebiyle uygulanan tam kapanma sürecinde Yeşil Kitaplar serisini ücretsiz erişime açtı.
Dileyen okuyucular, “Ekolojik Anayasa“, “Ekolojik Yaşam Rehberi“, “Yeşil Ekonomi:Küçülmek Güzeldir“, “Sürdürülebilir Tarım Mümkün mü?“, “Gıda Bağımsızlığı” ve “Tarım ve Gıdanın Dönüşümü” kitaplarını çevrimiçi olarak okuyabilecek, bilgisayarlarına indirebilecek.
Yeni İnsan tarafından yapılan açıklamada “Eşitsizliklerin daha da derinleştiği tam kapanma sürecinde tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Ekonomik desteğin sağlanmadığı, temel ihtiyaçların karşılanmadığı bu dönemde ayrıcalıklıların muafiyeti ise devam ediyor. Sürdürülebilir yaşam, adil dönüşüm tartışmaları ise bu gündem arasında kayboluyor. Umudumuz umutsuzluğa dönüşüyor” ifadeleri kullanıldı.
Yeşil kitaplar çevrimiçi! 📖🌿
Her kapanmada olduğu gibi, evinde oturan okurlarımızın yüzünü gülümsetmek, biraz düşündürmek, zoom toplantılarına malzeme vermek için yine kitaplarımızı açıyoruz.
— Yeni İnsan Yayınevi (@yeninsanyayin) May 9, 2021
Bir yayınevinin öncelikli görevinin, okurlarına nitelikli metinler sunabilmek olduğu belirtilen açıklamada “Üstelik bunu yapmacık ve şımarık bir şekilde değil, samimiyetle ve arzu ile yapabilmektir. Yeni İnsan’ın bayrak koşusunun pisti budur” denildi.
‘Paranın hüküm sürmediği bir dünyanın provası’
Her kapanmada olduğu gibi, evinde oturanların yüzünü gülümsetmek, biraz düşündürmek, zoom toplantılarına malzeme vermek için yine kitaplarımızı açıyoruz” denilen açıklama şu ifadelerle son buldu:
Buyrun kitaplarımızı okuyun. Bilgisayarınıza indirin. Dostlarınızla paylaşın. Paranın hüküm sürmediği başka bir dünyanın provasını yapın. Bizim özlemini duyduğumuz ekolojik dünyanın merkezinde şefkat var, eşitlik, özgürlük var. Türler arasında barış ve gezegenin tamamında adalet var. Kitaplarımızda da bunların patikaları var. Bizimle bu patikalardan yürümek ister misiniz?
23 Mayıs tarihine kadar ücretsiz ve çevrimiçi olarak sunulan kitaplara bu adres üzerinden ulaşabilirsiniz.
Tarihi Ermeni başkentlerden biri olan Van’ın tarih ve kültürünü yansıtan Van Evleri yok olmak üzere. Ermenilerden kalma tarihi evlerden bugün sadece birkaç ev ve bazı yıkık duvarlar kaldı.
Tarihi Van evleri, 1900’lü yılların başında, yoğun olarak Van Kalesi’nin doğusunda yer alıyordu. Ancak önemli bölümü yaşanan göç ve ilgisizlik nedeniyle yıkıldı. Bu evlerin yerinde ise özellikle 2011 yılındaki depremin ardından çok katlı binalar ve kaçak yapılar yükselmeye başladı. Son yıllarda uygulanan “kentsel dönüşüm” ve plansız kentleşme de tarihi yapıların birer birer tarihe karışmasına neden oldu. Kerpiç ve ahşaptan inşa edilen yapılardan ayakta kalabilen birkaç için ise herhangi bir koruma tedbiri uygulanmıyor.
Kentteki sivil toplum örgütleri bu tarihsel mirasın ranta çevrildiğini kaydederken Vanlılar Ermeni kültürünün izlerini taşıyan binaların bilinçli şekilde korunmadığını düşünüyor.
Evlerle birlikte yeşil de Van’ı terk etti
Van’ın kentsel yapısındaki tek harabiyet, tarihi Ermeni evleriyle sınırlı değil. Yeşil alanların düzenli olarak azaldığı kentte, bir yandan geleneksel evleri satın alan müteahhitlerin yaptığı denetimsiz ve kent dokusuna uyumsuz binalar yükselirken, bir yandan da düzensiz göçle birlikte gecekondulaşmanın da giderek arttığı dikkat çekiyor.
Tarihi Van evleri
Günümüze ulaşmış geleneksel Van evlerinin yapım tarihleri çoğunlukla 1915 tehciri ve Büyük Van Yangını‘ndan sonrasına dayanıyor. Van kent dokusunun önemli taşıyıcılarından olan yapıların yapımında taş temel üzerine kerpiç ve ahşap malzeme kullanılıyor. Ahşap hatıl destekli düz damlarla örtülü olan Van evlerinin günümüzde bazı örneklerinde görülen kırma çatılar sonradan eklenmiş. Çoğunlukla iç sofalı plan tipinde düzenlenen evler, tek katlı veya iki katlı olarak inşa edilmiş.
Van konut mimarisi, yapım tekniği ve malzeme kullanım biçimleri açısından bölgenin diğer kentlerinden farklı. Bölgede temel yapı malzemesi olarak tercih edilen taşın yerine geleneksel Van evlerinde kerpiç ve ahşap kullanıldığı görülüyor. En az üç odalı ve genellikle iki katlı inşa edilen evlerin kışın sıcak, yazın serin olmasının en önemli nedeni duvarlarının kalın olması. Kerpicin hava geçirebilme özelliği nedeniyle bu evlerde rutubet de olmuyor.
Coğrafik yapı ve iklim özellikleri bölgedeki malzeme tercihi konusunda belirleyici. Başta Van merkezi olmak üzere Van Gölü etrafındaki yerleşim yerlerindeki geleneksel evlerin yapımında kerpiç kullanılırken Bahçesaray, Çatak gibi daha dağlık olan ve yağışların daha yoğun olduğu ilçelerin bulunduğu bölgede daha çok taş kullanılıyor.
Taşradaki yapıların bir kısmı hala ayakta
Merkezdeki geleneksel yapılar yok olmak üzereyken kentin güneyinde bulunan Gürpinar ,Başkale, Hoşap ve Çatak gibi yerleşim yerlerinde yaklaşık 400 yıl önce Ermeniler tarafından yapılan ve günümüze kadar ayakta duran taş evler, halen mahalle sakinleri tarafından kullanılıyor. Evler dışında değirmen, tapınak gibi ortak kullanılan yapılar da varlığını korumuş durumda. Tarihi yapıların bazıları ise samanlık veya ahır olarak kullanılıyor. Uzmanlar bunu, bu bölgelerde kentleşmenin henüz yoğunlaşmamış olmasına bağlıyor.
Çev-der Başkanı Kalçık: Yeşil Van’dan beton Van’a döndük
Van’ın yeşilliği ve Van evleriyle akıllara geldiğini kaydeden Van Çev-Der Başkanı Ali Kalçık, son dönemde betonlaşma, kaçak yapılaşma ve rant alanlarının büyümesiyle kentte ne yeşilin ne de Van evlerinin kalmadığını söylüyor: “Bugünkü Van ile yakın tarihteki Van çok ciddi farklılıklar gösteriyor.Bundan 30-40 yıl önce kentte kuş bakışı baktığınızda bağ ve bostanlar içerisinde toprak damlı evler vardı. Buraya özgü evlerdi bunlar, yaşam kalitesi yüksekti. Şimdilerde yeşilin esamesi bile okunmuyor. Yeşil Van’dan beton Van’a döndük. Şehirleşme adına çarpık bir yapılaşma süregeliyo . Bahçeli ve en fazla iki katlı evlerin yerine iç içe geçmiş devasa bir köy hali almış kent. Yeşil yok,çarpık kentleşme almış başını gidiyor, hava kirliliği had safhada, trafik ve alt yapı sorunları da her geçen gün artıyor. Kent, kültüründen koparılarak, kimliksiz ve yaşanmaz bir hal aldı.
‘2011 depreminde hasar gören geleneksel evler korunmadı’
Van’da düzenli bir kentleşmenin olmadığını belirten Kalçık, ” Köyden kentte göç her ne kadar gelişmişliğin bir göstergesi olsa da Van’daki süreç bu açıdan değerlendirilemez. Bu göç doğal gelişim dahilinde değil, hızlıca ve zorunlu bir şekilde ilerledi. Köylerinden bir gece yarısı çıkarılan insanlar, geldiği kent merkezinde birkaç briketle yaptığı derme çatma yapılarda barınmaya çalıştı. Bu da kent çeperlerindeki gecekondulaşmayı artırdı” diye konuşuyor.
2011’de kentte yaşanan depremde hasar gören tarihi evlerin korunmadığını hatta sessizce yıkılıp yerlerine beton yapılar inşa edildiğini anlatan Kalçık, “Deprem olumsuz bir hadise gibi görünse de o günkü kurumlar sorumlulukla yaklaşsalardı bir fırsat olarak değerlendirilebilirdi. Tersine, hasar alan geleneksel evler ne onarıldı ne korundu. Yerlerine yapılan beton yapılarla da Van’da kişi başına düşen yeşil alan 2 metrenin altına düştü ” ifadelerini kullanıyor.
Yurttaşlar evlerin tescillenmesini istiyor
Vanlı vatandaşlar ise geleneksel evlere yönelik bu umursamaz tavrı, kentteki Ermeni kültürünün bilerek yok edilmek istenmesine bağlıyor ve bu yapıların tescillenmesi gerektiğini vurguluyor. Vanlı Zeki Yenigül şunları söylüyor; “Geleneksel Van evlerinin tescillenmesi gerekiyor. Bunlar Ermenilerden kalma yapılar olduğu için bakımı yapılmadı ve birer birer yok oldular. Evlerinin tam yerlerinin tespit edilmesi, ya da belgelendirilebilen evlerin yeniden bir restorasyon edilmesi gerekir. Belediyeler bu konuda duyarlı olmalıdır. Geçmişimizi geleceğimize taşımak için adım atmalıyız”
Dağ başına Van Evleri Mahallesi kuruldu
Mevcut ev ve diğer yapıların korunmadığı kentte şehir merkezinden kilometrelerce uzakta bir de Van Evleri Mahallesi kuruldu. Tuşba Belediyesi tarafından 2018 yılında maliyeti 4 milyon TL olan projeyle yapılan Tarihi Van Evleri Mahallesi, şehir merkezine yaklaşık 5 kilometre mesafede olan Kalecik Mahallesi’nde bin 830 metre yükseklikteki bir alanda inşa edildi. Van şehrinden yaklaşık 250 metre daha yüksekte olan bu evler, turistlerin tarafından da sık sık ziyaret ediliyor.
Eski bir Ermeni yerleşim yeri olan Bingöl’ün Genç ilçesinde yer alan Sağgöze (Riz) köyünün tarihi göç hikayeleriyle dolu.
1915’te bölgedeki Ermeniler, Tehcir Kanunu ile yerlerinden edildi. Köy, 1925 yılında Şeyh Sait ayaklanmasının ve 1993’te Kürt halkına yönelik askeri operasyonların ardından yakılarak yeniden boşaltıldı.
2000’li yıllar ile köye yeniden dönen halk bu süre zarfında yol dahi bulunmayan köylerini yeniden inşa etmek için çaba gösterdi.
Ancak Sağgözeliler şimdi de Bingöl’den Diyarbakır’a kadar uzanan Sarım Çayı üzerine yapılması planlanan hidroelektrik santral (HES) nedeniyle yeniden göçe zorlanıyorlar.
Fotoğraf: Deniz İke
‘Acele kamulaştırma kararı çıkarılacak’
Silvan Elektrik tarafından yapılmak istenen BİRSU HES projesinin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreci başlamış durumda. ÇED başvuru dosyasında proje güzergahında orman, hazine arazisi ve tarla vasfında arazilerin bulunduğu belirtiliyor ve şu ifadeler yer alıyor:
Şahıs arazilerinin kamulaştırma işlemleri için öncelikle rızaen kamulaştırma yapılacaktır. Parsel sahipleri ile anlaşılamama durumunda ise kamulaştırma kararı çıkartılarak acil kamulaştırma yapılacaktır.”
Dosyaya göre projenin kabul edilmesinin ardından HES’in inşaatı bir yılı hazırlık süresi olmak üzere beş yıl devam edecek. Ek olarak, 89 MW kurulu gücündeki HES’in 49 yıl boyunca enerji üretimi yapacağı belirtiliyor.
‘Köyümüzü su altında bırakmasınlar’
Bölgeye yaptığı ziyaretten edindiği bilgileri paylaşan Hewsel Koruma Platformu Eş Sözcüsü Vahap Işıklı Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Köylüler kendi elleriyle yeniden inşa ettikleri evlerini kaybetmek istemiyor” dedi.
Enerji üretilmek isteniyorsa bölgeye rüzgâr enerjisi santrali (RES) yapılabileceğini dile getiren Işıklı, “Köylüler de bunu söylüyor: ‘Arazimiz RES için uygun. Yapacaklarsa bunu yapsınlar. Köyümüzü su altında bırakmasınlar’” ifadelerini kullandı.
Fotoğraf: Deniz İke
Su samurları ÇED dosyasında yer almıyor
Köyde geçim kaynaklarının da oldukça çeşitli olduğunu söyleyen Işıklı “Bölge halkı geçimini fıstık ağaçlarından, küçükbaş hayvancılıktan ve arıcılıktan sağlıyor. 200 ton bal üretiliyor. Ayrıca köyden kaynak maden suyu çıkıyor” ifadelerini kullandı.
Proje dosyasında bölgenin endemik tür bakımından fakir olduğu belirtiliyor. Vahap Işıklı ise yaptığı açıklamada bu ibarelerin gerçeği yansıtmadığını ve bölgede çok fazla endemik tür bulunduğunu söyledi. Işıklı, köylülerin birçok kez su samuru gördüklerini aktardı. Ancak bu da raporda yer almıyor.
Fotoğraf: Deniz İke
Vatandaşların itirazları kabul edilmedi
Projenin ÇED süreci kapsamındaki Halkın Bilgilendirme Toplantısı 12 Aralık’ta gerçekleşti.
Burada köylülerin itirazlarını dile getirdiğini aktaran Işıklı, “Pandemi sürecinde toplantı yapılmasına da itiraz ettiler. Ancak itirazları kabul edilmedi” ifadelerini kullandı.
Bölge halkı şu anda yıllar sonra kavuştukları evlerini yeniden kaybetmemek için projenin iptal edilmesi için dava açmayı düşünüyor.
Rize İkizdere‘de yapılmak istenen taş ocağına karşı halkın direnişi devam ederken, bölgeye CHP Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Ordu Milletvekili Seyit Torun, CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Bekaroğlu ve CHP Amasya Milletvekili Mustafa Tuncer ziyarette bulundu.
İş makinesinin önüne oturan üç milletvekili, makinenin çalışmasını engelledi.
Mehmet Bekaroğlu, ayrıca Cengiz İnşaat tarafından demir kapı yaptırılan çalışma bölgesine danışmanlarıyla birlikte girmeye çalıştıklarını, ancak buna engel olunmak istendiğini ifade etti.
Vekiller içeriye güçlükle girerken, çalışmanın yapıldığı alana İkizdereliler alınmadı.
‘Böyle bir zenginlik yok edilir mi?’
Vadiye girebildikten sonra açıklamalarda bulunan Mehmet Bekaroğlu, söyleyecek sözlerinin kalmadığını ifade ederek, bölgede beklemeye devam edeceklerini söyledi:
Bugün ben maden mühendisleri, akademisyenlerle konuştum. Bu bölgedeki taşların hepsi aynı vasıfta. Hepsi bazalt ve bunun yüzde 40’ı deniz dolgusuna uygun. Böyle bir zenginlik yok edilerek 15 milyon ton taş alınır mı?
Uygulama, yaptığınız iş yanlış. Herkesle konuştuk, anlattık. Daha söyleyecek sözümüz kalmadı. Şimdi geldim ben buraya böyle, diğer insanları da almıyorlar.
Milletvekili dokunulmazlığından faydalanarak geldik, oturduk. Makineler sustu.
Ne yapacaklar? Bilmiyorum ne yapacaklar. Gücümüzle orantılı bir şey yapıyoruz. Benim yapacağım şey budur. Buraya oturdum, makine de durdu.”
‘Milletvekilinin üstüne taş düşmüyor mu?’
Çalışma yapılan bölgeye danışmanlarıyla girmek istediklerinde engellemelerle karşılaştıklarını da anlatan CHP’li vekil ancak tartışarak içeri girebildiklerini şöyle anlattı:
Dün bakan geldi zaten, tehdit etti bizi biliyorsunuz. Dedi ki ‘Burada toplananlar yabancılardır. Niye CHP’li milletvekilleri geliyor? Biz buradaki köylüleri dinleriz. Ama öbürlerine de göstereceğiz’ dedi.
Şimdi de gösteriyor. Geldik kapıya üç tane milletvekili. Danışmanlarımızla birlikte buraya girip tespit yapacağız, bir sürü ihlal var.
‘Hayır giremezsiniz’ diyor. Niye? ‘Giremezsiniz ben böyle emir aldım’ diyor.
Sadece milletvekilleri girebilirmiş. Ya olur mu öyle bir şey? Danışmanlarımızla birlikte gereceğiz yok. İzin yok.
‘Burada iş güvenliği açısından problem var. Taş düşebilir’ deniliyor. Peki, milletvekilinin üzerine düşmez mi bu taş?
Amaçları şu: Bizi engelleyip, bizi provake edip, bunlar olay çıkarıyor, bunlar anarşist, bunlar terörist diyecekler.
Zaten çevreyi savunanlara aynı şeyi söylüyorlar. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını savunanlara aynı şeyi söylüyorlar. Bu ülkenin tarihinde bu kadar düzgün insanlara, bu kadar iftira yapıldığı başka bir dönem olmamıştır.
bu dönem hırsızlığın, kanunsuzluğun, hukuksuzluğun ayyuka çıktığı bir dönemdir.
Gelmeye devam edeceğiz, bugün tartıştık açtılar. Yarın başka şekilde dövecekler, edecekler, orada kalacağız her neyse.
Bizim silahımız, şuyumuz buyumuz yok. Biz milletin temsilcileriyiz. Bir insan bir seçim bölgesinden seçilir. Bütün Türkiye’nin milletvekilidir.
‘Tokat milletvekilinin ne işi var?’ diyor. Senin ne işin var sayın bakan? İstanbul Milletvekili değil mi bu bakan? Senin ne işin var burada?”
Sea Watch-4 gemisi mayıs ayının ilk günlerinde 48 saat süren bir çalışmayla 455 mülteciyi kurtardı.
Arkadaşım Tuğba İyigün aracılığıyla Sea Watch-4 gemisinin, ikinci kaptanı Doğuş Şahinoğlu’na ulaştık. Doğuş’un anlatımına göre, Akdeniz’de kurtarılıp Sicilya’ya getirilen mülteciler arasında hastalar, hamile kadınlar ve çocuklar da bulunuyor. Akdeniz’de mahsur kalan mültecilerle dayanışmak için kurulmuş olan insani yardım organizasyonu Sea Watch konuyla ilgili şöyle bir açıklama da yaptı:
“Denizde üç günden beri seyreden lastik botlardan kurtarılan mültecilerin Malta ve İtalyan limanlarına getirilmesine izin verilmedi ancak daha sonra Sicilya’daki Trapani limanına gelmesine izin verildi.”
Diğer yandan Sea Watch, Libya Sahil Güvenlik Devriyesi’ni mültecileri kurtarmak yerine zorla Libya’ya doğru itmekle suçladı. Bu arada Sea Watch daha önceleri olduğu gibi mülteci dolu botları görmelerine rağmen ticari gemilerle bazı tedarik gemilerinin de mültecileri almadığını bildirdi.
Sağcı siyaset ve egemen insanlığın acımasızlığı
Hiçbir şekilde kurtulma şansı olmayan “kaçak yolcu” diye adlandırılan birçok mülteci, Sea Watch’a denk gelmeyecek kadar şanssız. Onlar insan kaçakçılığı şebekelerinin sağladığı basit lastik botlarda Akdeniz’de can veriyor çoğunlukla. Mültecilerin büyük bir kısmı Afrika’dan ve Afganistan’ın bazı bölgelerinden geliyorlar. Çok zor şartlarda, tüm paraları elinden alınmış, kaçakçılarca esir tutulan, bazıları defalarca tecavüze uğramış birçok kişi, uzun bir bekleyişten sonra Libya açıklarına diğer gemilerin insafına bırakılıyor.
Bu sürekli yaşanan ve medyaya genellikle sadece istatistik olarak yansıyan dram neden durdurulamıyor ya da durdurulmuyor? Avrupa Birliği ülkeleri, milliyetçi iç siyasetin de etkisiyle göstermelik birkaç kabul dışında pek mülteci istemiyor. AB, bu durumu çözmenin yolunu ağırlıklı Libya ve Türkiye’den geçen mültecileri o ülkelerde tutma şeklinde hayata geçiriyor. Türkiye’ye bunun için verilen paraları ve bu para az bulunduğunda Türkiye’nin “bak salarım mültecileri açarım sınır kapılarını” şeklindeki mültecileri inanılmaz aşağılayan tutumunu hepimiz biliyoruz.
Türkiye’den Avrupa’ya geçmeye çalışan mültecilerin çoğunluğunu ise Suriye, İran ve Irak gibi ülkelerden gelenler oluşturuyor. Gelelim Libya’ya. Orada da durum pek iç açıcı değil. Libya bir yandan kendi iç savaşıyla boğuşurken bir yandan da AB ile anlaşma yoluyla mültecileri kamplarda tutup bu işi bir gelir kapısına dönüştürüyor dersek abartmış olmayız. Libya, 455 milyon Avro toplam değerindeki programlar ve sınır yönetimi için yapılan eylemlerin yanında, göçmenlerin ve mültecilerin koruması ve toplumsal istikrar için kullanılan önemli miktardaki kaynaklar ile EUTF (AB Acil Durum Güvenlik Fonu) Afrika’nın Kuzey Afrika penceresinin en büyük faydalananı olmaya devam etmektedir. Libya’da EUTF kapsamında yapılan sınır yönetimi programları şu anda 57,2 milyon Avroya denk gelmektedir.
Sea Watch nedir ve nasıl hareket eder?
Sea Watch tamamen gönüllülerden oluşan ve maddi kaynaklarını dayanışmayla bireylerden sağlayan bir yardım kuruluşudur. Temel amacı Akdeniz’de karşılaştığı mültecilerin yaşam güvenliğini sağlamaktır. Sea Watch hukukta yer alsın almasın başka türlü bir hümanizma ve onun meşruluğuyla hareket ederek can kurtarır. Kaldı ki Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, bir deniz kazasından haberdar olan her kaptanın insanlara yardım etmekle yükümlü olduğunu söyler.
Tıpkı basında uzun bir süre yer alan Sea Watch – 3’ün kaptanı Carole Rockete’nin kurtardığı 40 sığınmacıyı yasak olmasına rağmen İtalya’nın Lampedusa Limanı’na getirmesi olayında olduğu gibi. Rockete yaptığı şeyden dolayı gözaltına alınmış ve gelen insani tepkiler üzerine İtalyan makamları onu serbest bırakmak zorunda kalmıştı. Olay, İtalya ve başka bazı Avrupalı yöneticileri, göçmen politikalarının çökmüşlüğünü yüzlerine vurduğu için çok kızdırmıştı. Buradan çıkan sonuç şudur: Mültecileri kendi kaderine bırakmanın “hukukunu” yaratabilirsiniz ancak bu meşru olduğu anlamına gelmez.
Sea Watch’a destek olmak için bu linki açarak gerekli bilgilere ulaşabilirsiniz.
Söz ve müziği Suriyeli Kürt müzisyen Hussain Hajj’a (Memo Seyda) ait şarkının başka söze gerek bırakmayan şu dizeleriyle bitirelim:
“Eğer sizin meydanlarınızda, caddelerde, sokaklarınızda dilenciler olduysak Özür dileriz Eğer sizin işyerlerinizde, atölyelerde, tarlanızda kaçak işçi olduysak Özür dileriz Eğer sizin kıyılarınıza, kumsala, plajlarınıza cesetlerimiz vurduysa Özür dileriz Şikayet edemem ben maazallah Timsah gözyaşlarında boğulduk vallah Ben bir mülteciyim…”*
Orta(k) Doğu Grubu, Mülteci Makamı olarak bu sözlerle seslendirdi şarkıyı.
Rize‘nin İkizdere ilçesinde yer alan İşkencedere Vadisi‘nde Cengiz Holding tarafından yapılmak istenen taş ocağı için yapılan doğa katliamına iktidara yakınlığıyla bilinen kurum ve meslek örgütlerinden destek açıklaması geldi.
Açıklamada “Yapılacak işin niteliğini hiç araştırmamış ya da yatırımlar mevzu olduğunda çevreci kesilmiş olan bu grupların amaçlarının doğa, çevre ve insan hakları olmadığını belirtmek isteriz. Zira aynı grupların 3’üncü Havalimanı, 3’üncü Köprü gibi büyük yatırımların önünü kesmek için benzer bir çaba gösterdikleri hafızalardan silinmemiştir” ifadeleri kullanıldı.
‘İyi niyet yok’
Taş ocağına karşı çıkan bölge halkının ve halkın direnişine destek gösteren kişilerin “Gezi protestoları”, “PKK”, “Ermeni Soykırımı’nı tanıma” ile ilişkilendirildiği açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
Benzer grupların ağacı bahane edip Gezi Parkı olaylarını başlattıkları ve çevreyi günlerce talan etmek sureti ile kalkışma içerisine girdikleri hepimizin malumudur.
İkizdere halkını kışkırtmak için yöreye gelen HDP’li vekiller ile 64 Baronun taş ocağı ile ilgili yaptığı açıklamayı okuduğumuzda bu çelişkiyi anlamamak izahtan varestedir. PKK tarafından Ülkenin dört bir yanında çıkartılan yangınlara bu güne kadar tek ses çıkartmayan HDP’li vekiller ile İstanbul, Ankara, İzmir, Hakkari, Şırnak gibi Baroların İkizdere ile ilgili alelacele açıklama yapmaları gerçek niyetlerini ortaya koyma bakımından çok anlamlıdır.
Yine PKK’nın siyasi uzantısı aynı parti mensupları ile bir kısım Baroların ABD Başkanı Bıden’ın 1915 olaylarını “Soykırım” olarak nitelendirmesine karşı milli baroların yaptığı ortak açıklamaya imza koymayıp ülkesini değil ABD Başkanı’nın yanında yer alan bu çevrelerin İkizdere ile ilgili yaptığı açıklamaları iyi niyetle bağdaştırmak asla mümkün değildir.
En uygun taş İşkencedere’de
“Elbetteki doğanın zarar görmesini bizler de istemeyiz” ifadesinin yer aldığı açıklamada Rize’nin coğrafi yapısı gereği arazilerin engebeli olduğu ve düz arazi bulmanın mümkün olmadığı belirtildi.
Açıklamada “Bu nedenle deniz dolgusu kaçınılmaz olmaktadır. Lojistik merkezle ilgili de en yerinde karar deniz dolgusudur. Deniz dolgusu için de İkizdere İşkencedere’deki taşın en uygun taş olduğu bilinen bir gerçektir. Taşın çıkartılması esnasında doğaya verilecek olan tahribatın taş çıkartma işi bittikten sonra giderileceği ve çevrenin eski haline getireceği Devletin en yetkili makamları tarafından taahhüt edilmiştir” denildi.
İmzacılar
Açıklama “Biz aşağıda imzası bulunan Rize İlinde faaliyet gösteren Meslek Örgütleri olarak çevreye verilecek tahribatın eski hale getirilmesi kaydıyla yatırımlara devam edilmesi yönündeki düşüncemizi kamuoyuna saygıyla arz ediyoruz” ifadeleriyle sona erdi. İmzacı olanlar ise şu şekilde listelendi:
Rize Barosu Başkanlığı, Rize Sanayi ve Ticaret Odası Başkanlığı, Rize Ticaret Borsası, Rize Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği, Rize Muhasebeciler Odası Başkanlığı, Rize Ziraat Mühendisleri Odası Başkanlığı, Rize Kent Konseyi, Rize Kent Gönüllüleri Konseyi, TÜMSİAD Rize Şubesi, MÜSİAD Rize Şubesi, 53 Gazeteciler Derneği.
Türkiye sınırları içinde 410 kilometrelik uzunluğa sahip Kuzeydoğu Anadolu’nun en büyük nehirlerinden Çoruh üzerinde yapılan barajlarla iklimi değişen Artvin‘in Yusufeli ilçesinde kiraz hasadına erken başlandı.
İlçede, Bayburt‘un Mescit Dağları‘ndan doğup Artvin‘den geçerek Gürcistan‘ın Batum kentinden Karadeniz‘e dökülen ve dünyanın akış hızı en yüksek nehri özelliğini taşıyan Çoruh Nehri üzerinde yapılan barajlar nedeniyle artık karasal ile Akdeniz ikliminin karışımı yaşanıyor.
Baraj ile su altında kalacak
Yusufeli Barajı nedeniyle su altında kalacak ilçe merkezi, yeni yerleşim alanına taşınacak bölgedeki tarım arazilerinde, her türlü meyve ve sebze yetiştiriciliği yapılabiliyor.
İlçede pirinç, zeytin, uzun dut, domates, kavun, karpuz, salatalık, ceviz, kiraz, kayısı, şeftali ve üzüm yetiştiriliyor.
Fotoğraf: Nusret Durur/ DHA
‘Hasat döneminde değiliz’
Ahalt ve Ayvalı mahallelerinde de üreticiler, olgunlaşan kirazda hasada başladı. Kilosu 25 ile 30 TL’den satılan kirazlar Erzurum, Kars, Rize ve Trabzon gibi illere gönderilecek.
Kiraz üreticisi Veysel Yiğit, DHA’ya yaptığı açıklamada “Aslında hasat döneminde tam değiliz ama kirazlar toplanmaya başlandı. Bir hafta sonra hasat dönemi de tam anlamıyla başlar. Geçen sene bu dönemde kiraz toplanmıştı hatta bitmişti. Ama bu sene hava soğuktu ve çiçekler geç açtı. Onun için de kirazlar geç olgunlaştı” dedi.
Taşınmadan önceki son kirazlar
Durmuş Yazıcı da, “Kiraz mevsimi başladı, biz de topluyoruz. Kilosu 25 ile 30 TL arasında değişiyor. Bizler de toplamaya başladık, iftardan sonra yiyeceğiz. Ayrıca marketlere de satıyoruz” dedi.
Baraj inşaatı nedeniyle ilçelerinin taşınacağını anımsatan Yazıcı, “Yeni ilçe merkezine taşınmadan artık son kirazlarımı topluyoruz. Bahçemiz de sular altında kalacak, seneye nasip olur mu bilmiyoruz” diye konuştu.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) koronavirüs salgınına karşı geliştirilen BioNTech/Pfizer aşısının 12-15 yaşındaki çocuklarda uygulanmasına onay verdiğini duyurdu.
FDA, daha önce de BioNTech/Pfizer aşısının 16 yaş ve üstü yetişkinlere uygulanması için acil kullanım onayı vermişti.
‘Ebeveynler aşıdan emin olabilirler’
Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi, 1 Mart 2020-30 Nisan 2021 tarihlerinde ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi‘ne (CDC) 11-17 yaş grubundaki 1,5 milyon koronavirüs vakasının tespit edildiği bilgisinin paylaşıldığına işaret etti.
FDA yetkilisi Janet Woodcock, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, ebeveynlerin FDA’nın bütün verileri titiz ve kapsamlı bir şekilde incelediğinden emin olabileceklerini söyleyerek, “Daha genç nüfusun Covid-19’dan korunması normale dönmeye ve pandeminin son ermesine bizi daha da yaklaştıracak” ifadelerini kullandı.
Biden: Tünelin ucundaki ışık büyüyor
ABD Başkanı Joe Biden, yaşanan bu gelişmeyi “Virüsle mücadelede çok umut verici bir adım” olarak değerlendirerek, “Eğer çocuğunu korumak ve aşı olmasını isteyen bir ebeveynseniz bugünkü karar size bu hedefe bir adım daha yaklaştıracak” dedi.
Biden ayrıca, “Tünelin ucundaki ışık büyüyor ve bugün daha da parlak” ifadelerini de kullandı.
ABD Başkanı, geçtiğimiz hafta aşılamanın 12-15 yaş grubundakileri kapsamasının önemine dikkat çekmiş ve onayın gelmesi halinde “hareket etmeye hazır” olduklarını kaydetmişti.
Ülkedeki 20 bin eczane, bu yaş aralığındaki gençlere aşı yapmaya hazırlanıyor. 12-15 yaş grubundakiler için aşılar, çocuk doktorlarına da ulaştırılacak.
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) verilerine göre, ülkede nüfusun 18 yaş üzerindeki yüzde 58’ine en az bir doz aşı uygulanırken, yüzde 44’üne ikinci doz da uygulandı.
65 yaş ve üstündeki bireylerin yüzde 83’üne ilk doz, yüzde 71’ine de iki doz aşı uygulandı.
Bursa Teknik Üniversitesi (BTÜ) Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Biyomühendislik Bölümü laboratuvarlarında, Marmara Denizi‘nin kabusu haline gelen deniz salyasından biyoteknolojik ürün geliştirmek için çalışmalar yürütülüyor.
Deniz salyası üzerine uzun zamandır çalışma yürüttüklerini belirten Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mete Yılmaz, “Deniz salyasından yapılan gübreyi toprağa katarak verimini artırmaya çalışacağız” dedi.
Prof. Dr. Yılmaz, araştırma görevlisi Kübra Şentürk ve doktora öğrencisi Vesile Esra Dökümcüoğlu ile deniz salyasından aldıkları numuneleri mikrobiyolojik, toksikolojik ve kimyasal testleri yaparak, saf hale getirdi.
Laboratuvar sonuçlarına göre geliştirilecek deniz salyasının gübre, tarım ilacı ve temizlik malzemesi olarak kullanılması hedefleniyor.
‘Kirlilik ve iklim değişikliği’
Prof. Dr. Mete Yılmaz, DHA’ya yaptığı açıklamada “Müsilaj çeşitli mikroorganizmalar tarafından oluşturulabilen bir yapı. Özellikle denizdeki mikro algler, plankton dediğimiz canlılar ortam koşulları sağlandığında aşırı derece çoğalabiliyorlar ve bazıları müsilaj maddesini salgılayabiliyor” dedi.
Marmara Denizi’ndeki kirlilik baskısı ve insan kaynaklı iklim değişikliğinden dolayı yaşanan sıcaklık artışının bu canlıların üremesini çoğalttığını belirten Yılmaz, “Canlılar aşırı derecede üreyince müsilaj salgılaması da yoğun oluyor ve deniz salyası dediğimiz olay meydana geliyor. Biz uzun yıllardır bu tür canlıların oluşturdukları müsilaj yapıları üzerine çalışıyoruz. Biliyoruz ki bunları biyoteknolojinin çeşitli alanlarına kaydırabiliriz” dedi.
‘Toprağı verimleştirebilir’
Müsilajın kullanım alanlarına ilişkin bilgi paylaşan Yılmaz, Örneğin tarımda verim artırmak için kullanılabiliyorlar, toprağın özelliklerini iyileştirebiliyorlar ya da ağır metal tutma kapasitelerinden kaynaklı olarak kurutulduktan sonra çevre temizlemede kullanılabilir. Bunun da ötesinde bazı müsilaj yapıları ilaç ham maddesi olarak kullanılabiliyor. Antiviral, antibakteriyel özellikleri var” dedi.
Birçok örnek topladıklarını dile getiren Prof. Dr. Yılmaz, “Bunların kimyasal, mikrobiyolojik, toksikolojik analizlerini yapıyoruz. Müsilaj maddesini, diğer maddelerden ayırıp saflaştırdık. İlerleyen aşamalarda bunların biyopestisit olarak kullanılabilme özelliklerini inceleyeceğiz. Bu projemizde tarımda zararlı böceklere karşı kullanılan kimyasalların yerine doğal ve doğada bozulabilen, insanlara ve çevreye zarar vermeyen yeni maddenin gelişmesi hedefleniyor. Müsilajı da burada kullanacağız. Ayrıca toprağa katarak da verimini artırmaya çalışacağız” dedi.
‘Özel hasat makineleri gerekiyor’
Deniz salyasını toplamak için sistem üzerinde çalıştıklarını belirten Prof. Dr. Yılmaz, “Doğadan toplanması ve yararlı bir ürüne dönüştürülmesi için bir özel hasat makineleri gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Çeşitli mühendislik birimleriyle birlikte müsilaj ve mikroalglerin hasadını gerçekleştirebilecekleri sistemler tasarlama konusunda irtibat halinde olduklarını söyleyen Yılmaz, “Bunların toplanıp hem çevreye zarar vermeleri önleniyor hem de bunların bir ürüne dönüştürülmesi hedefleniyor” dedi.
Rize‘nin İkizdere ilçesinde yer alan İşkencedere Vadisi’nde Cengiz Holding tarafından açılmak istenen taş ocağına karşı direnen köylülere bir destek de Tüm Üretici Köylü Sendikası‘ndan (Tüm Köy-Sen) geldi.
Tüm Köy-Sen Ordu Şubesi Başkanı Zekayi Sağra, “Halkın istemediği bir çalışmada ısrar ediliyor. Sokağa çıkma yasağı fırsata çevriliyor. Ülkenin temel sorunlarından biri haline gelen doğanın, tarım alanlarının, ormanların yok edilmesi durdurulmalıdır” ifadelerini kullandı.
‘Köylüler organik çay ve bal üretimi yapıyor’
İşkencederesi Vadisi’nin endemik türler bakımından korunması gereken bir bölge olduğu belirtilen açıklamada “Ayrıca burada üretici köylüler, organik çay üretimi yapıyor, bal üretiyor. Ormanlar ekolojik dengeyi sağlıyor. İkizdereli üretici köylülerin tepkisi doğal, Çünkü toprakları talan ediliyor, gelecekleri karartılıyor” denildi.
İkizdere halkının direnişi hakkında algı yanılması yapılmak istendiğini belirten Sağra, “İktidar ve yandaşları halkın direnişini “dışardan kışkırtıyorlar” diye karalamaya çalışıyorlar. Oysa herkes biliyor ki, halkı kışkırtanlar taş ocağı projesidir. Halk toprağına, ormanına; geleceğine sahip çıkıyor. Partilerin, derneklerin, sendikaların, ekoloji dernek ve platformların destek sunmaları kadar doğal ne olabilir?” ifadelerini kullandı.
“Halkı yalnız mı bırakmamız isteniyor?” sorusunu yönelten Sağra, “Bizler de üretici köylülerin onurlu direnişini destekliyoruz. Rize’deki arkadaşlarımız da mücadelenin içindeler. Tarım alanlarına, suyuna, ormanına; geleceğine sahip çıkan İkizderelilerin mücadelesinden de öğreniyoruz. Birlikteliğimiz ve dayanışmamız devam edecek” dedi.