Ana Sayfa Blog Sayfa 1496

Sinovac Türkiye’ye koronavirüs aşısı üretim lisansı verdi

Sinovac CEO’su Yin Weidong Türkiye ile birlikte Endonezya, Brezilya, Malezya ve Mısır‘a aşıyı ülkelerinde üretme konusunda lisans verdiklerini açıkladı.

Bloomberg’e konuşan Yin, Brezilya, Endonezya ve Türkiye’ye nüfusun yüzde 20’sini aşılamaya yetecek kadar aşı sağladıklarını söyledi.

Bu miktarın yetersiz olduğunu belirten Yin, bu sebeple de aşı üretimi için lisanslama sürecine geçtiklerini ifade etti.

‘Gerçek hayatta daha etkili’

Yin tarafından dikkat çekilen bir başka nokta da aşının etkinlik oranları oldu ve CoronaVac‘ın gerçek dünyada daha iyi sonuç verdiğini gösteren kanıtlar olduğunu iddia etti.

Brezilya’daki çalışmalarda CoronaVac aşısının etkinliği sadece yüzde 50’nin üzerinde çıkmıştı.

Endonezya Sağlık Bakanı Budi Gunadı Sadıkin ise Sinovac aşısı olan 25 bin 74 sağlık çalışanında can kaybının yüzde 100 önlendiğini, hastaneye yatışta yüzde 96 koruma sağlandığını açıkladı.

İki doz aşı olanlara aşı kimlik kartı

Sağlık Bakanlığı, Covid-19 aşısı olanlara yönelik yeni bir uygulamayı hayata geçirdi. Bu kapsamda, iki doz aşı olan vatandaşlar, bakanlığın Hayat Eve Sığar (HES) uygulamasına girerek aşı kimlik kartı düzenleyebilecek.

Sağlık Bakanlığı’nın paylaştığı verilere göre Türkiye’de bugüne kadar toplam 25 milyon 891 aşı yapıldı. İkinci doz aşısını tamamlayanların sayısı ise 10 milyon 603 bin 203 kişi.

‘Güvenli Turizm’

AA’nın aktardığına göre aşı kimliğinin üzerinde, kişinin adı-soyadı, doğum tarihi, T.C kimlik numarası ve isteğe bağlı olarak pasaport numarası yer alacak.

Ayrıca, kimlik kartında kişinin olduğu aşının adı ve yapıldığı tarih ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Güvenli Turizm” logosu bulunacak.

Kart üzerinde bulunan karekod okutulduğunda sistem e-Nabız’a yönlendirecek ve ekranda kişinin İngilizce-Türkçe bilgileri yer alacak.

İçişleri Bakanlığı: Bayramda koronavirüs denetimleri devam edecek

İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan bir açıklamayla, tam kapanma dönemine denk gelen Ramazan Bayramı‘nda da denetim faaliyetlerinin tüm hızıyla devam edeceği duyuruldu.

Bakanlık açıklamasında, şehirlerarası yollar üzerinde kolluk kuvvetleri tarafından bin 167 yol kontrol noktası oluşturulduğu; bu kontrol noktalarında da 16 bin 669 kolluk gücünün görev yapacağını kaydetti.

95 bin 948 kolluk personeli görevlendirildi

Bakanlık, Ramazan Bayramı’nı da içine alan ve 17 Mayıs saat 05:00’e kadar devam edecek olan kısıtlamalar boyunca şu uygulamaların hayata geçeceğini belirtti:

Şehirlerarası Seyahat Kısıtlamasına Dair Denetimler çerçevesinde; şehirlerarası yollar üzerinde kolluk kuvvetlerince 1.167 yol kontrol noktası oluşturulmuş olup, bu yol kontrol noktalarında 16.669 kolluk personeli görev yapacaktır.

Yol kontrol noktalarında görevli kolluk personelince özel araç veya toplu taşıma araçlarıyla şehirlerarası seyahat edenlerin ‘seyahat izin belgeleri’ tek tek kontrol edilecek ve seyahat izin belgesi olmadan şehirlerarası seyahat edenlerin tespiti halinde gerekli idari yaptırımlar uygulanacaktır.

Sokağa Çıkma Kısıtlamasına Dair Denetimler çerçevesinde; gerek şehir içi kontrol noktaları gerekse devriye ekipleriyle etkin bir denetim gerçekleştirilecektir.

Şehir içi cadde ve sokaklarda kolluk kuvvetlerince oluşturulan toplam 6.084 kontrol noktasında 79.279 kamu personeli görev yapacak olup gerçekleştirilecek denetimlerde geçerli bir muafiyetin var olup olmadığı, çalışma izni görev belgesi kontrolü ile dışarıda bulunulan durumun muafiyet nedeni, zamanı ve güzergahı ile uyumlu olup olmadığı kontrol edilecektir.

Ramazan Bayramını da içine alan süre boyunca şehirlerarası seyahat kısıtlaması ve sokağa çıkma kısıtlamasına dair yürütülen denetimlerde toplam 7.251 kontrol noktasında 95.948 kolluk personeli görev alacaktır.”

İş yeri denetimleri sürecek

Açıklamada, tam kapanma dönemi sonuna kadar iş yeri denetimlerinin de devam edeceğine vurgu yapıldı:

Bu dönemde ayrıca kolluk kuvvetlerince yaya ve motorize devriye hizmetlerine ağırlık verilerek sokağa çıkma kısıtlamasına dair denetimlere aralıksız 7/24 esasına göre devam edilecektir. Bu çerçevede her gün ortalama 13 bin 938 yaya/motorize devriye ekibinde 78 bin 230 kolluk personeli sokağa çıkma kısıtlaması tedbirine dair denetim faaliyetlerinde görev alacaktır.

Salgın denetim ekiplerince de tam kapanma dönemi sonuna kadar işyeri denetimleri tam kapasiteyle sürdürülecektir.

Üretim, imalat, tedarik ve lojistik zincirlerinin aksamaması, sağlık, tarım ve orman faaliyetlerinin kesintisiz sürdürülmesi ve vatandaşlarımızın temel gıda ve temizlik malzemesi ihtiyaçlarının tedarikinin sağlanması amacıyla am kapanma döneminde muafiyet tanınan işyerlerine (fabrikalar, organize sanayi bölgeleri, fırın, market, bakkal, manav, kasap, kuruyemişçi, tatlıcı, yeme-içme yerleri vb.) yönelik denetimler İl/İlçe Salgın Denetim Merkezleri bünyesinde görevli denetim ekiplerince (zabıta ve diğer kamu personeli marifetiyle) kesintisiz ve etkin şekilde sürdürülmeye devam edilecektir.

Tam kapanma tedbirlerinin geçerli olduğu Ramazan Bayramı süresince de aziz milletimizin tedbirlere uymaya devam edeceğini biliyor ve gösterilen fedakarlıklar için bir kez daha şükranlarımızı sunuyoruz.”

Ramazan bayramında bakkal, market, manavların açılış-kapanış saatlerinde değişiklik yok

Tam kapanma uygulamasının devam edeceği Ramazan Bayramı ve arife günü bakkal, market, manav gibi iş yerlerinin saatlerinde değişiklik yapılmayacak.

Ancak, 13 Mayıs Perşembe günü itibariyle paket servis hizmeti saat 01:00’e kadar verilebilecek.

AA‘da yer alan habere göre, bayram öncesindeki uygulamalardaki gibi bakkal, market, manav, kasap, kuruyemişçi ve tatlıcılar 10.00-17.00 saatlerinde, ekmek üretiminin yapıldığı fırın ve unlu mamul ruhsatlı iş yerleriyle bunların sadece ekmek satan bayileri gün boyunca hizmet vermeye devam edecek.

Bu iş yerleri, aynı saatlerde siparişleri adreslere paket servis olarak da ulaştırabilecek.

Paket servis artık 01.00’e kadar

Ancak, 13 Mayıs Perşembe günü itibariyle yeme-içme yerleri ve yemek sipariş firmalarının çalışma saatlerinde değişikliğe gidiliyor.

Bu iş yerleri ve firmalar, artık 24 saat değil, saat 01.00’e kadar paket servis hizmeti verebilecek.

Arsuz’da mor renkli zehirli denizanaları kıyıya vurdu

Hatay‘ın Arsuz ilçesindeki Karaağaç Sahili‘ne çok sayıda mor renkli “pelagia noctiluca” türü denizanası kıyıya vurdu.

Denizanalarının bazılarının öldüğünü fark eden vatandaşların ihbarı üzerine İskenderun Teknik Üniversitesi (İSTE) Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Fakültesi Deniz Bilimleri Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahir Özcan ve ekibi bölgeye gelerek inceleme yaptı.

Yoğun dalgalar yüzünden kıyıya vurdular

Prof. Dr. Özcan ile Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Deniz Biyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Nurçin Killi‘nin yaptıkları ortak çalışma sonucunda suyun akıntısına göre hareket eden denizanalarının, denizdeki yoğun dalgalanmalar nedeniyle kıyıya vurduğu tespit edildi.

Killi, zehirli olan bu türün son yıllarda Akdeniz’de hızla arttığını belirterek, “Temas edilmesi durumunda kızarıklık, ağrı ve acı verebilir. Temas ettiği bölge deniz suyu ile iyice yıkandıktan sonra sağlık kuruluşuna başvurmakta fayda var” dedi.

‘Denize girilmemeli’

Dr. Nurçin Killi, zehirli olan türün Akdeniz’in yerlisi denizanalarından olduğunu belirterek, son yıllarda popülasyonunun arttığına dikkat çekti. Dr. Killi, “Mor renkli bu denizanalarının ılıman koylarda yoğunluğu artabiliyor. İlkbahar aylarında kalabalıklaşabiliyorlar” dedi.

Uzun kolları olan bu türün yakıcılığının çok yüksek olduğunu belirten Killi, DHA’ya yaptığı açıklamada “Temas edilmesi durumunda kızarıklık, ağrı ve acı verebilir. Temas eden bölge hemen deniz suyu ile iyice yıkandıktan sonra sağlık kuruluşuna başvurmakta fayda var. Bunların yoğun olduğu bölgelerde denize girilmemeli” uyarısında bulundu.

19 büyükelçilikten hükümete ‘İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyin’ çağrısı

19 ülkenin Türkiye’deki büyükelçilikleri İstanbul Sözleşmesi‘nin 10’uncu yıl dönümünde ortak bir açıklama yaparak hükümete sözleşmeden çekilmemesi çağrısında bulundu.

Metne imza atanlar arasında şu ülkelerin Ankara Büyükelçilikleri yer alıyor:  Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, İspanya, İsveç, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri ve Yeni Zelanda.

Açıklamada “Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin aldığı çekilme kararını iptal etmesi umudumuzu içtenlikle ifade etmek isteriz” ifadeleri kullanıldı.

‘Bu karar bizi üzüyor’

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’ni onaylayan ilk ülke olduğuna dikkat çekilen açıklamada sözleşme sayesinde kadına yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadele konusunda eşit haklar, kadınların katılımı ve liderliği ve ulusal mevzuat açısından çok ilerleme kaydedildiğini ifade etti.

Türkiye’nin 2 Mart 2021 tarihinde Sözleşme’den çekilme kararı aldığı belirtilen açıklamada “Bu kara bizi üzüyor. Türkiye, 2011 yılında ve bundan sonraki on yıl içinde bu sözleşmenin yaşama geçirilmesi esnasında en güçlü destekçilerden biri olmuş, sözleşmeye önemli ve takdire şayan katkılarda bulunmuştu” denildi.

‘Amaç fırsat eşitliği yaratmak’

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin kadınlar ve erkekler için fırsat eşitliği yaratmayı amaçladığı ifade edilen açıklamada “Kadın ve erkekler hakkındaki bazı ısrarcı klişelerin ele alınmasına ve tüm çocukların eşit fırsatlara sahip olmasına izin verir. Savunup korumayı amaçladığımız, demokratik toplumlarımızın bu çeşitliliği, özgürlükleri ve haklarıdır” görüşü paylaşıldı. Açıklamanın devamında şunlar söylendi:

Türkiye’nin kaydettiği ilerlemeyi takdir ederek, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini Sözleşme’ye aile içi şiddet ve kadına yönelik şiddetin kabul edilemeyeceği, özel veya ailevi bir mesele olarak değerlendirilemeyeceği bir anlaşma olarak bakmaya çağırıyoruz.

Cinsiyete dayalı şiddetin, mücadele etmemiz gereken ciddi bir insan hakları ihlali olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Ulusal önlemler tek başına Sözleşme’yle aynı koruma düzeyine ulaşmıyor. Çok taraflılık, bir ilke olarak ve gerçekte kadınların ve kızların güvenliği için önemlidir.

Emre Orman / csgorselarsiv.org

‘Gizli bir gündem yok’

Burada -bazen iddia edildiği gibi- cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim ile ilgili gizli bir gündem yok. Sözleşme, ulusal hukuk sistemlerinin bu yönde uyarlamasını gerektirmez.

Devletler, İstanbul Sözleşmesi’ni ulusal kararlarıyla eşgüdümlü biçimde uygulamak için yeterli yollara sahiptir, ve aynı zamanda bu husus, Devletlerin, bütün insanların, LGBTQI’lilerin de dahil olmak üzere, haklarını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında koruma yükümlülüğünü ortadan kaldırmıyor.

İstanbul Sözleşmesi, Avrupa genelinde kadınların yaşamları üzerinde halihazırda olumlu bir etkiye sahip. Hükümetleri kadına yönelik şiddeti önlemeye, mağdurları korumaya ve yardım etmeye ve failleri cezalandırmaya çağırmak, bu tür şiddete son vermek için kapsamlı bir çabayla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin çok önem verdiği bir değer olan şiddet mağduru kadınların saygınlığını geri kazanmak anlamına gelir. İstanbul Sözleşmesi, kadınlar ve kızlar için değişimde önemli bir rol oynayabilir. Herkes için, daha iyi bir gelecek için.

Ya hep beraber batacağız ya birbirimize tutunarak yaşayacağız – Bülent Şık

Koronavirüs salgını bir buçuk yıldır devam ediyor. Salgın dünya genelinde can kayıplarının ve sağlık sorunlarının yanı sıra sosyal ve ekonomik açıdan da ciddi sorunlara yol açtı.

Dünya genelinde yaygın ve hızla yürütülecek bir aşılama yapılamazsa salgının önümüzdeki yıllarda da süreceği açık. Sadece kendimizi değil toplumsal hayatta en kırılgan, bağışıklığı en zayıf kişileri korumanın da yollarından biridir aşı olmak. Yeterli sayıda kişinin aşı olması hastalığın yayılma sürecini yavaşlatır ya da durdurur. Ancak aşılama çalışmalarının çok yavaş seyrettiği de bir gerçek.

Ekonomik açıdan gelir seviyesi düşük ve orta gelir grubunda yer alan ülkeler başta olmak üzere çok sayıda ülkenin aşıya erişimde sorunlar yaşadığı ve mevcut aşılama hızı ile salgını kontrol altına almayı sağlayacak aşılanmış nüfus oranına ancak 2024 yılında ulaşılabileceği belirtiliyor.

Koronavirüs, tıpkı grip virüsü gibi genetik yapısında değişiklik yaparak kendini-kimliğini değiştiriyor. Değişim geçirmiş virüs bağışıklık sistemimizi atlatarak hastalık tablosunu tekrar oluşturabiliyor. Bu döngüyü kırmanın ya da yavaşlatabilmenin en önemli yolu ise aşılanmış nüfus oranını hızla artırmak.

Patent hakkı çıkmazı

Dünya genelinde yaygın bir aşılama yapılamadığı ya da sürü bağışıklığı sağlanamadığı sürece salgını kontrol edebilmenin çok zor olduğu sıklıkla dile getiriliyor. Dolayısıyla aşıya erişimi kolaylaştırmak çok önemli ve bunu sağlamanın tek yolu da aşı üretim kapasitesini arttıracak çalışmaların önünü açmak.

Ancak özel şirketler tarafından geliştirilen aşılardaki fikri mülkiyet hakkı, patent koruması vb. gibi etkenler bilgi ve teknoloji paylaşımını sınırlıyor. Bu sınırlayıcı etkenlerin çok da önemli olmadığı asıl meselenin aşı üretiminin ciddi bir teknolojik altyapı gerektirmesi olduğu ama bu altyapının çoğu ülkede bulunmadığı da dile getiriliyor.

Bu bakış açısı doğru olmadığı gibi meseleyi de çok dar bir çerçeveden ele alıyor.

Koronavirüse karşı dünya genelinde üretilen çeşitli aşıların kamusal fonlardan (yani halkın vergilerinden) destek alınarak üretildiği biliniyor olmasına rağmen meselenin hala şirket yatırımları ve kârlılık çerçevesinde ele alınması, örneğin “şirketler ArGe yatırımı yapmış, elbette yatırımlarının karşılığını almalılar” ya da “şirketler kar etmezlerse bir sonraki salgında aşı üretmezler” vb. gibi argümanlar eşliğinde tartışılması gerçekten garabettir. Garabettir, çünkü iklim krizinin yol açacağı olası felaketleri görmeme, görememe, görmezlikten gelme tavrının nasıl da yaygın olduğunu ve bu tavrın ne yazık ki bilim insanları-uzmanlar arasında da ne kadar baskın olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Önümüzdeki yıllarda iklim krizi nedeniyle gezegen ölçeğinde meydana gelecek büyük ve “ani” değişimlerin yol açacağı en önemli toplumsal sorunların başında salgın hastalıklar gelmesine ve bu yıllardır dile getirilmesine rağmen hala böyle bir bilgi yokmuş gibi davranılıyor.

Salgın hastalıklar sürpriz değil

Neredeyse her ülke salgına hazırlıksız yakalandı. Oysa böyle bir salgın tehlikesi uzun yıllardır dile getiriliyordu. Dünya Sağlık Örgütü’nün ve çeşitli kurumların raporlarında, çok sayıda akademik makalede mevcut sosyal ve ekonomik şartların küresel ölçekte bir salgın tehlikesi yarattığı ve er ya da geç ciddi bir salgının ortaya çıkacağı belirtiliyordu.

Sonunda beklenen oldu…

Bir salgının içindeyiz ve bu salgın ne ilk ve ne de son olacak. Çok sayıda akademik rapor ve makalede kitlesel-endüstriyel gıda üretim sistemi, ormansızlaştırma, yaban hayatın tahribi, aşırı avlanma vb. gibi nedenlerle önümüzdeki yıllarda çeşitli hastalık etkenlerinin toplumsal hayata sıçrama fırsatı bulacağı ve bu nedenle yeni salgınlara karşı hazırlık yapılması gerektiği de belirtiliyor. Kesin sayısını bilemediğimiz ama binlerce olduğu tahmin edilen hastalık etkeninden söz ediyoruz.

Bunlara ek olarak iklim değişikliğinin salgın hastalıkların ortaya çıkışını ve yayılmasını kolaylaştıran bir işlev göreceği de uzun yıllardır dile getiriliyor.

Bu sorunlara dünya genelinde gözlenen açlık ve yetersiz beslenme sorunlarını da eklemeliyiz. Sağlıksız beslenme bağışıklık sisteminin zayıflatarak hastalıklara direnç gösterme kapasitemizi düşürüyor.

Birbirine eklenen sorunlar içinde belki de en önemlisi şu: Yeryüzü ölçeğinde etki yaratacak ani ya da beklenmedik olayların gerçekleşebileceğini de hesaba katmalıyız. Örneğin Antarktika kıtasındaki kara buzullarının erimesi olayı üzerinde yıllardır çalışılıyor. Hızla eriyen buzulların önümüzdeki on yıllar içinde deniz suyu seviyesini aşama aşama yükselteceği belirtiliyor. Ancak bu konuda yapılmış çalışmalarda bilinmeyen çok sayıda parametre var ve beklenen ya da tahmin edilenden çok daha kısa sürede bir erime olması ve deniz suyu seviyelerinin hızla artış göstermesi olasılığı her zaman var.

Buzulların erimesi yeryüzündeki karasal ekosistemlerin bir kısmının su altında kalması sonucunu doğuracaktır. Böyle büyük ölçekli bir değişim pek çok ciddi sorunun yanı sıra salgın hastalıkların görülme sıklığında da patlama niteliğinde artışlara yol açacaktır.

Aşı üretimini yaygınlaştırmak şart

Geçtiğimiz on yıllar içinde yayınlanmış ve şimdi yaşadığımız pandemi tehlikesine dikkat çeken çok sayıda rapor ve yayın olduğundan söz etmiştim. İklim krizi nedeniyle salgın hastalıklarda büyük artışlar yaşanacağına değinen çok sayıda rapor ve yayın olduğunu da belirtmeliyim. Bu bağlamda baktığımızda yaşadığımız pandeminin ve önümüzdeki yıllarda yaşanması çok muhtemel yeni pandemilerin bütün insanlığı ya da insan uygarlığını tehdit ettiği-edeceği çok açıktır.

Bu büyük sorunların üstesinden ancak uluslararası bir işbirliği ile gelinebilir. Bu işbirliğini gerçekleştirmeye yönelik bir ilk ve küçük adım şimdi yaşadığımız koronavirüs pandemisini kontrol altına almak için geliştirilen aşıların üretimini yaygınlaştırmak suretiyle gösterilebilir. Fikri mülkiyet hakkının ya da patentlerin kaldırılması ve teknolojik bilgi ve donanım paylaşımı dâhil her türlü çaba gösterilmelidir. Bu imkân heba edilmemeli.

Şu an içinde olduğumuz şartlarda pandeminin yol açtığı sorunlara kolektif bir işbirliği ve dayanışma ile çözüm bulunmasına yönelik bir tartışmanın kamusal hayatın gündeminde olduğunu söylemek zor. Bireysel çözüm arayışları daha baskın ve bu baskın düşüncenin bizi götüreceği yer ise “parası olan aşısını yaptırsın” anlayışıdır. Çok dar ufuklu, meseleyi bir gelecek perspektifi içinde göremeyen bir anlayıştır bu. Dünya Ticaret Örgütü gibi şirket çıkarlarını kamu çıkarlarından önde tutan kurumlar ve bu kurumlar adına lobicilik yapanlar aşı üretiminin yaygınlaştırılmasına yönelik girişimler önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Üstelik ticari şirketlerce geliştirilen aşılar kamusal fonlardan yararlanılarak yapılmasına rağmen…

Koronavirüs salgını bir pandeminin hayatı nasıl alt üst edebileceğini gösterdi. Elbette, yaşanan salgın herkesi eşit ölçüde etkilemedi. Gıda güvencesinden yoksun ülkeler, toplumun sağlıklı beslenme imkânından mahrum kesimleri, işsiz ve güvencesiz kesimler salgının yol açtığı sağlık sorunlarını çok daha ağır yaşadı. Ancak şu nokta çok net ve ne kadar çok söylense yeridir: Ya hep beraber batacağız ya da birlikte, birbirimize tutunarak yaşayacağız.

Aşı üretimi için gereken bilgi ve teknolojinin paylaşılması ve çalışmaların uluslararası bir işbirliği ve dayanışma ile yapılması mevcut salgını ve olası yeni salgınları hızla kontrol altına alabilmek için şarttır. Yaklaşan büyük sorunlarla baş edebilmek için iyi organize olmuş, toplumsal çıkarları ön planda tutan ve uluslararası bir işbirliği içinde çalışacak kamusal nitelikli kurumlara ihtiyacımız var. Bu tip kurumların hâlihazırdaki zayıflığı ya da yokluğu hak savunucuları için bir engel teşkil etmemeli.

Önümüzdeki yıllarda açığa çıkması neredeyse kesin olan ve etkileri çok daha ağır olabilecek yeni salgınlara hazırlık yapabilmek için şimdiden çalışmaya başlamak gerekmez mi? Sağlık sistemini yeniden kamusal hüviyetine kavuşturmak, sağlık, beslenme ve ekoloji ile ilgili meseleleri birbirine bağlayan bakış açıları oluşturmak ve elbette bu meselelerin kamu refahı gözetilerek çözümünü sağlayacak çabalar için de olmak elzemdir, vazgeçilmezdir. Aksi takdirde ortada bir toplum kalmayacak…

*

Meseleleri Birbirine Bağlamak Serisi Birinci Yazı: İklim krizi, gıda güvencesi, gıda güvenliği, halk sağlığı, çevre kirliliği, biyolojik çeşitlilik kaybı meselelerini birbirine bağlamayı, bu meselelerin faillerini, politik atmosfer ile ilişkilerini ve mağduriyet yaşayanları görünür kılmayı amaçlayan bir yazı dizisinin ilk yazısı bu.

(Bu yazı ilk kez bianet’te yayımlanmıştır.)

44 tabip odası ve TTB’den açıklama: İkizdere’den Elinizi Çekin!

Rize İkizdere’de bulunan Eskencidere Vadisi‘nde Cengiz İnşaat tarafından yapılmak istenen liman projesine ham madde temini sağlamak amacıyla açılması planlanan taş ocağına halkın direnişi devam ederken, çeşitli meslek odaları ve derneklerden de direnişe destek mesajları geliyor.

44 tabip odası ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) birlikte yayımladıkları açıklamayla İkizdere halkının yanında oldukları mesajını verdi.

‘Ekolojik yıkıma neden oldu’

44 tabip odası tarafından Eskencidere Vadisi’ndeki direnişe destek olmak için yapılan açıklamada, şirketin şimdiye kadar çok sayıda ağacı keserek ekolojik yıkıma sebep olduğu kaydedildi:

Rize’nin İkizdere ilçesinin doğa harikası İşkencedere Vadisi’nde, Cengiz İnşaat tarafından yapılmak istenen taş ocağına karşı yöre halkının direnişi sürüyor. Bölgede yapılmak istenen bir liman inşaatı için dolgu malzemesi olarak kullanılmak üzere İşkencedere Vadisi’nde iki taş ocağı birden kurmak isteyen inşaat firması, kolluk kuvvetlerinin korumasında, 23 Nisan’da uygulanan sokağa çıkma yasağından faydalanıp iş makinelerini de getirerek acımasızca vadinin ekosistemini tahrip etmeye başladı. Şirket, yaşam savunucularının direnişine rağmen çok sayıda ağacı keserek bölgede şimdiden büyük oranda ekolojik yıkıma neden oldu.”

‘Halka para cezası uygulanıyor’

Açıklamada, direnen halka yapılan gözaltılara da dikkat çekilirken, sokağa çıkma kısıtlamasını ihlal ettikleri öne sürülerek halka para cezası uygulandığı ifade edildi:

On altı milyon tondan fazla taş çıkarmak amacıyla kurulmak istenen taş ocağı, dünyada öncelikli olarak korunması gereken 200 ekolojik bölgeden biri olan İkizdere Vadisi’nin bir kolu olan İşkencedere Vadisi’ndedir. Bölge, “doğal sit nitelikli koruma alanı” ve kısmen “doğal sit-sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı” olarak tescil edilmiş durumdadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Termal ve Kış Turizmi Yeni Destinasyonu” olarak da belirlenen vadide, bakanlık tarafından “örnek yayla” modeli uygulanmasına karar verilmişti. İşte bu doğal güzellikleriyle ilgi çeken İkizdere Vadisi’ndeki turizmin getireceği çevre sorunları tartışılırken, şimdi daha büyük bir yıkım; iki tane birden taş ocağı, bölgede pandemi günlerinin sokağa çıkma kısıtlamaları da fırsat bilinerek kurulmak isteniyor. İnşaat şirketinin ağaçları kesmesine engel olmak isteyen İkizdereliler gözaltına alınıyor, üzerlerine göz yaşartıcı gaz sıkılıyor ve sokağa çıkma kısıtlamasını ihlal ettikleri GEREKÇESİYLE İkizdere halkına para cezası uygulanıyor.

‘Halkın katılımı sağlanmalı’

İkizderelilerin direnişinin desteklendiği ifade edilen açıklamada, taş ocaklarının açılmadan önce her aşamada halkın katılımının sağlanması gerektiğine işaret edildi:

Anayasamızın 56. maddesinin kendilerine verdiği yasal haklarını kullanarak; ağacıyla, kuşuyla, yaban hayatıyla, suyuyla çevrelerine ve sağlıklı bir ortamda yaşama haklarına günlerdir sahip çıkan tüm İkizderelilerin bu haklı direnişini destekliyoruz.

Taş ocaklarının açılmadan önce her aşamasında halkın katılımının sağlanmasını, bütüncül ve gerçek boyutuyla çevresel etki değerlendirmesinin yapılmasını talep ediyoruz. Ayrıca çevresel etki değerlendirmesiyle birlikte, gerçekleştirilmek istenen projenin toplum sağlığı üzerine yaratacağı potansiyel etkileri ölçmek için “sağlık etki değerlendirmesi” yöntemi, ülkemizde de yasal yapıya kavuşturularak uygulanmalıdır.”

‘Taş ocağından vazgeçilmeli’

Açıklamada vadide taş ocağı kurulmasından vazgeçilmesi ve halka pandemi kısıtlamaları gerekçe gösterilerek uygulanan tüm cezaların iptal edilmesi talep edildi:

Bugün İkizdere’de olanlar; bu zor pandemi günlerinde insanımız can derdindeyken, ülkemizin her tarafında sürdürülen, para uğruna çevre talanı ve yıkımı projelerinin tipik bir örneğidir. Türk Tabipleri Birliği olarak; yaşam alanlarını ve yüzyıllardır bölgede hüküm süren yabanıl hayatı, her türlü baskıya direnerek savunmak için nöbet tutan İkizdereliler ile dayanışma içindeyiz. Vadiye giren iş makinelerinin derhal geri çekilmesini, İşkencedere Vadisi’nde taş ocağı kurulmasından vazgeçilmesini ve bölge halkına pandemi kısıtlamalarını ihlal ettikleri gerekçesiyle uygulanan tüm cezaların iptal edilmesini istiyoruz.”

Danıştay, Cumhurbaşkanlığı’ndan İstanbul Sözleşmesi savunması istedi

Danıştay 10’uncu Daire, 20 Mart gece yarısı AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla yayınlanan bir kararnameyle İstanbul Sözleşmesi’ni feshetme kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle açılan davada Cumhurbaşkanlığı’ndan savunma istedi.

Birçok hukukçu Meclis’e sunulmadan Cumhurbaşkanı kararıyla sözleşmeden çıkılmasını Anayasa’ya aykırı olduğunu belirtirken Erdoğan, bunu Cumhurbaşkanı’na uluslararası sözleşmeleri onaylama yetkisi veren 9 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3’üncü maddesine dayandırmıştı.

Usül ve esas gerekçeleri soruldu

Erdoğan’ın fesih kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali talebiyle başta CHP, barolar ve kadın örgütleri olmak üzere çok sayıda kişi ve kurum, Danıştay‘a başvurdu.

Ankara Gazetecisi’nden Alican Uludağ’ın haberine göre açılan davaya bakan Danıştay 10’uncu Daire, yürütmeyi durdurma kararından önce Cumhurbaşkanlığı’ndan savunma istedi.

Danıştay, sözleşmenin neden iptal edildiğini hem usulü hem de esas yönünden gerekçelerini sordu. Cumhurbaşkanlığı’nın göndereceği savunmanın ardından Danıştay 10. Daire, önce yürütmeyi durdurma, ardından ise iptal talebini karara bağlayacak.

Fahrettin Koca vaka sayısının en çok azaldığı illeri açıkladı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, koronavirüs vaka sayısının bir hafta içerisinde en çok azaldığı illeri açıkladı.

Koca’nın paylaştığı verilere göre, İstanbul’da geçtiğimiz hafta 172,03 olan her 100 bin kişideki vaka sayısı bu hafta 359,99’a geriledi.

En çok azalma 211,47 düşüş ile 100 bin kişideki vaka sayısı 287,23’e düşen Kırklareli‘nde görüldü. Çanakkale, Düzce, Tekirdağ, Erzincan, Giresun, Yalova, Kocaeli ve Edirne‘deki oranlar ise şu şekilde verildi:

Bakan Koca paylaşımında, “Son hafta vaka sayısı en çok azalan illerimiz Kırklareli, Çanakkale, Düzce, İstanbul ve Tekirdağ. Vaka sayılarındaki düşüş yaygın şekilde tüm illerimizde yaşanacak” ifadelerine yer verdi.

Bakanlık tarafından açıklanan 1-7 Mayıs verilerine göre, 100 bin kişide görülen Covid-19 vakaları 80 ilde azaldı, sadece Ardahan‘da artış gösterdi.