Ana Sayfa Blog Sayfa 1485

TÜDAV: Deniz salyası biyolojik çeşitliliği tehdit ediyor

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TUDAV), Marmara Denizi‘nin kabusu haline gelen deniz salyası (müsilaj) hakkında bir açıklama yayınladı.

Açıklamada müsilaj nedeniyle meydana gelecek biyolojik çeşitlilikteki azalmanın Marmara Denizi‘nin yanında Karadeniz ve Kuzey Ege’yi de olumsuz etkileyeceği belirtildi.

‘Fotosentezi engelliyor’

Deniz suyuna giren ışığın azalmasının fotosentezi engellemesi nedeniyle dip canlılarının, başta da sedenter deniz canlılarının ölmesine neden olacağının aktarıldığı açıklamada, şunlar kaydedildi:

Müsilaj son iki yıldır çok yoğun olarak Batı Karadeniz, Marmara ve Ege Denizi’nin birçok bölgesini kaplamıştır. Çok geniş bir alana yayılan ve uzun hatlar oluşturan bu müsilaj, rüzgarın etkisiyle belli alanlarda daha fazla toplanmaktadır. Bu toplanmadan sonra ise su yüzeyinde parçalanarak kümeler halinde çöküp bentik bölgede ‘Deniz Karı’ olarak bilinen oluşumlar meydana gelecektir. Bu tür oluşumlar görece sığ olan Adriatik Denizi’nde de sıkça görülmektedir.”

Fotoğraf: AA

‘Balık ağları müsilajla kaplandı’

Marmara Denizi’nde balık ağlarının gözlerinin müsilaj nedeniyle kapanmış durumda olduğu belirtilen açıklamada “Sezon açılınca sorun büyüyecektir. Aşırı müsilaj oluşumu sadece su kolonundaki pelajik ve bentik ekosistemi olumsuz etkilemez. Başta suda çözünmüş oksijen azalması görülecek daha sonra bentik bölgede yaşayan birçok tür ortadan kalkacaktır. Bunlara örnek olarak Gorgonlar, süngerler, kabuklular gibi hareketsiz türler verilebilir” denildi.

Müsilaj olayının oluşması için su sıcaklık seviyesinin yüksek olması gerektiği belirtilen açıklamada “Şu anda sıcaklıklar mevsim normallerinin iki derece üzerinde seyrediyor” ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada “Aşırı fitoplankton artışlarının denizel ekosistemde ikinci basamakta olan zooplanktonları baskılayarak türlerin azalmasına neden olmaktadır. Bu bitkisel canlıların üstel olarak artmasının ana sebebi bu denizin başta evsel atıklarla kirlenmesidir. Ayrıca, üst akıntı yoluyla da Ege Denizi’ne taşınması ve ilkbahar dönemindeki süregelen sıcaklık artışlarıyla üremenin üstel olarak artışıdır” denildi.

Bursa Mudanya- Fotoğrfa/AA

‘Arıtma için yatırım yapılmadı’

Özellikle, Marmara Denizi’nde 20 yıl önce hiçbir binanın ve tesisin olmadığı kıyıların yerleşimle dolduğu kaydedilen açıklamada, müsilajların oluşumuna neden olan faktörler şu şekilde anlatıldı:

Arıtma için yeterli yatırımlar yapılmadı. Diğer yandan, bu denizde artan habitat kaybı, aşırı avcılık, kirlenme, yabancı türler ve iklim krizine karşı kendisini koruyacak tedbirleri alamadık. Mesela hiçbir ciddi koruma alanı oluşturamadık, kirlenme için ciddi tedbirler alamadık. Koruma için ciddi, gerekli yasal ve teknik altyapıyı kuramadık.

Yapılması gerekenlerin de altı çizildiği açıklamada “Şimdi yapılması gerekenlerden biri deniz üstünde biriken bu müsilajı fiziksel yöntemlerle mesela petrol yayılmasına engel olan teknelerin sistemleriyle toplamaktır. Böylece batınca daha fazla oksijen tüketmesine engel olmak, dolayısıyla toplu canlı ölümlerini azaltmak mümkün olabilir. Ancak bu kesin bir çözüm değildir. Batı Karadeniz, Marmara ve Kuzey Ege ‘de görülen Müsilaj için çok disiplinli izleme çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır” önerilerinde bulunuldu.

Kadınlar sormaktan vaz geçmiyor: 500 gün geçti, Gülistan Doku nerede?

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Dersim Kadın Meclisi, Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun kaybedilişinin 500’üncü günü dolayısıyla en son görüldüğü belirtilen Dinar Köprüsü’nde açıklama gerçekleştirdi.

MA‘nın aktardığına göre, kendilerini yakından takip eden polislerin Doku’yu 500 gündür bulamadıklarını hatırlatan HDP Dersim İl Eş Başkanı Nurşat Yeşil, şunları söyledi:

“Her yeri kameralarla izlenen, kişi başına nerdeyse bir polisin düştüğü 35 bin nüfuslu küçük bir şehir burası. Gülistan kaybolduktan sonra usule uygun soruşturma yürütülmedi.

Soruşturma yalnızca intihar algısı üzerine yürütüldü. Ancak gelinen aşamada buna ilişkin bir şey ortaya çıkmadı. Defalarca bulunduğumuz yerde arama yapıldı. Dalgıçların Gülistan’ın gölette olmadığını belirtmesine rağmen aramalar ısrarla burada yapılmaya devam edildi.

500-1000 günde geçse ‘Gülistan Doku nerede?’ diye sormaya devam edeceğiz. Başka Gülistanların aynı durumu yaşamaması için mücadelemize devam edeceğiz. Bunun yükü her zaman omuzlarımızda olacak. Sormaktan vazgeçmeyeceğiz.”

Açıklamanın ardından Dinar Köprüsü üzerinde renkli balonlar uçuruldu.

Ne olmuştu?

ülistan Doku, 5 Ocak 2020 Pazar günü kaldığı Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) Kız Yurdu’na geri dönmemişti. MOBESE görüntülerinde okuldan çıktıktan sonra bindiği minübüsten indikten sonra bir daha izine rastlanamayan genç kadın için ailesi ve kadın örgütleri barajın boşaltılmasını istemişti.

Doku için suda başlatılan ilk arama çalışmaları 6 Temmuz’da durdurudu. Ailenin talebi üzerine 22 Temmuz’da gerçekleştirilen su tahliye çalışmaları sonucunda baraj suyu minimum seviyeye düşürülerek tekrar su altı arama çalışmaları başladı.  18 Ağustos ise, Doku’ya dair herhangi bir ize ulaşılamadığı için arama çalışmaları tekrar sonlandırılmıştı. 

Doku ailesinin kızlarının kaybından sorumlu tuttukları ve tutuklanmasını istedikleri Zeinal Abarakov‘un ise ifadesi alınarak serbest bırakıldı.

Abakarov‘un polis memuru olan üvey babası Engin Yücel‘e ise kamu görevlisi sıfatıyla elde ettiği bilgileri paylaşmaktan kamu davası açıldı. Doku’nun avukatı Ali Çimen, daha önce açığa alındığı duyurulan şüpheli Engin Yücel’in bu dosya kapsamında ihraç edilmek üzere açığa alındığını da belirtti.

 

Ticaret Bakanlığı’ndan plastik atık düzenlemesi: Etilen polimer ithalatı yasaklandı

Ticaret Bakanlığı, plastik atık ithalatında düzenlemeye giderek etilen polimer atık ithalatını yasakladı. Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayınlanan kararla birlikte atığın ithalatı 45 gün sonra durdurulacak.

Kararda, etilen polimer atık ithalatının “ithalatı uygunluk denetimine tabi atıklar” listesinden çıkartılarak, “ithalatı yasak diğer atıklar” listesine dahil edildiği belirtildi.

İthal plastiklerin yüzde 60’ına denk geliyor

Plastik ürünler arasında oldukça yaygın olan etilen polimer kap, mutfak eşyası, plastik kutu, plastik tüp, boru, oyuncak kaplama, kabloların yalıtkan katmanları, ambalaj filmi imalatının yanı sıra poşet, torba ve plastik şişe yapımında kullanılıyor.

Plastik kirliliği üzerine araştırmalar yapan Çukurova Üniversitesi’nden Doç. Dr. Sedat Gündoğdu Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada yasaklanan plastik türünün Türkiye’ye ithal edilen plastik atıkların yüzde 50 ile 60 arasında bir oranına denk geldiğini söyledi.

Adana Dedepınarı’nda geri dönüştürülmek yerine yol kenarında yakılan plastik atıklar

‘Kontrol edilemez olduğunu fark ettiler’

Bu plastik türünün en büyük sıkıntısının ise farklı çöplerin bu kategoride sınıflandırılabilmesi olduğunu belirten Gündoğdu, “Etilen polimer etiketleri doğru olmayan beyanlarda da kullanılıyordu. Birçok çöp bu etiket altında Türkiye’ye getiriliyordu. Muhtemelen bu durumun kontrol edilemez olduğunu onlar da fark etti” dedi.

Ticaret Bakanlığı tarafından alınan kararı olumlu olarak nitelendirdiğini belirten Gündoğdu, “Artık var olan denetimlerin arttırılması ve belli bir plan ve program çerçevesinde tüm atık ithalatının durdurulması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

‘Tüm atık ithalatı durdurulmalı’

Yıllardır Türkiye’ye getirilen plastiklerin çok az bir kısmının geri dönüştürüldüğünü, geri kalanlarının yakıldığını veya gömüldüğünü hatırlatan Gündoğdu, “Geri dönüşüm için kullanılacak plastik iç piyasadan rahatlıkla toplanabilir. İç piyasadaki atık yönetim alt yapısının desteklenmeli ve ithalattan tamamen vazgeçilmeli” dedi.

Adana Dedepınarı

10 yılda yüzde 7 bin 300 artış

Türkiye’de son 10 yılda çöp ithalatı yüzde 7 bin 300 oranında arttı ve yıllık 600 bin tona çıktı. Avrupa Birliği İstatistik Ofisi (Eurostat) verilerine göre Türkiye, Avrupa’dan yapılan atık ihracatının en büyük alıcısı konumunda.

AB ülkelerinde plastik paketlerin yüzde 78,5’i ayrıştırıp toplanıyor fakat bunların yalnızca yüzde 41,5’u AB sınırları içinde geri dönüştürülüyor.

AB ülkelerinden yapılan atık ihracatı 2004 yılından bu yana yüzde 75 arttı. Yıllık 32,7 milyon tonu bulan AB’nin atık ihracatının 13,7 milyon tonu Türkiye’ye gidiyor.

İsrail saldırılarını protesto eden Filistinliler genel grevde

Günlerdir İsrail‘in ağır saldırısına karşı direnmeye çalışan Filistinliler, bu ülkenin Gazze’deki hava saldırılarını protesto için genel greve gitti. Genel greve hem İsrail vatandaşı Filistinliler hem de Filistin Özerk Yönetimi kontrolündeki topraklarda yaşayanlar katılıyor. Filistin Özerk Yönetimi’nde okullar ve bazı kamu kuruluşlarının yanı sıra dükkanlar da kapatıldı.

BBC‘nin aktardığına göre, Filistin Ulusal İnisiyatif Partisi lideri Mustafa Barguti, greve desteğin büyük olduğunu söyledi: “Bu grev çok anlamlı çünkü Filistinlilerin birliğini ifade ediyor. İster İsrail olarak adlandırılan 1948 topraklarında, ister Batı Şeria ve Gazze Şeridi gibi işgal altındaki topraklarda yaşasınlar… Hatta diasporada olsunlar” dedi.

Grevin ayrıca “barbarca bombardımana maruz kalan Gazze ile dayanışma” mesajı verdiğini belirten Barguti, “Gazze sirensiz, sığınaksız, elektriksiz, susuz” diye konuştu.

Filistinli yetkililer, İsrail’in Gazze’deki saldırılarında 61’i çocuk en az 212 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. İsrail’in hava saldırıları bu sabah da sürdü. İsrail yetkilileri ise Gazze’den düzenlenen roket saldırılarında ikisi çocuk 10 kişinin yaşamını yitirdiğini duyurdu.

Biden: Ateşkesi destekliyorum

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile telefon görüşmesi yapan ABD Başkanı Joe Biden ise İsrail ve Filistinliler arasında ateşkesi desteklediğini söyledi. Beyaz Saray’dan görüşmeye ilişkin yapılan açıklamada, ABD’nin Mısır ve diğer ortaklarla ateşkes ile ilgili olarak görüşmeleri sürdürdüğü belirtildi.

Ancak ABD, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin “İsrail’e askeri operasyonları durdurması çağrısı yapan” bir bildirinin yayımlanmasını üçüncü kez engelledi.

Basın toplantısında gazetecilere konuşan Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki, yaklaşımlarının sessiz ve yoğun bir diplomasi yürütmeye odaklandığını söyledi ve bu yolun daha yapıcı olacağını savundu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise dün İsrail’le silah anlaşması yaptığını söylediği ABD Başkanı Joe Biden’a tepki göstermiş; “Sayın Biden, sözde Ermeni soykırımında Ermenilerin yanında yer aldın. Şimdi de ciddi manada orantısız bir saldırıyla Gazze’ye saldıran ve yüz binlerce insanın şahadetine vesile olan bu olayda da siz kanlı ellerinizle bir tarih yazıyorsunuz. Filistin toprakları kanla yıkanıyor, siz de buna destek veriyorsunuz” demişti.

BM: 47 bin Filistinli evlerini terk etmek zorunda kaldı

Birleşmiş Milletler (BM) ise İsrail’in Gazze’ye insani yardım ulaştırılması için Kerem Şalom kapısının açılmasını kabul etmesini olumlu karşıladığını bildirdi. Örgüt, insani yardım sağlayan personelin giriş-çıkışı için Erez‘de de ikinci bir geçiş kapısının açılması çağrısı yaptı.

BM’ye göre Gazze’de İsrail’in saldırıları nedeniyle 47 bin Filistinli evlerini terk etmek zorunda kaldı, 130 bina da yıkıldı.

İkizdere’deki direniş alanına gazeteciler alınmıyor: Suç duyurusunda bulunulacak

Rize’nin İkizdere İlçesi’nde bulunan Eskencidere Vadisi‘nde açılmak istenen taş ocağına karşı köylülerin direnişleri 27. gününde de devam ederken, haber yapmak için bölgede olan gazeteciler alana alınmadı.

Köylülerin bulunduğu direniş alanına gazetecilerin girmesine izin verilmezken, kolluk güçleri İkizdere halkının kamerayla çekim yapmasını da engellemeye çalıştı.

Suç duyurusunda bulunulacak

Bölgeye girişleri engellenen gazeteciler, köy halkıyla evlerinde görüşebildi.

İkizdere halkının avukatı Yakup Okumuşoğlu, konuyla ilgili suç duyurusunda bulunacaklarını kaydetti.

İkizdereliler de bölgeyle ilgili bilgi vermeye devam edeceklerini ifade etti.

‘Bugün alana giremiyoruz’

Leyla Kılıç isimli bir gazeteci yaşadıklarını şöyle anlattı:

Sabah buraya geldik. Normalde köylülerin direniş alanına girebiliyorduk. Ama bugün giremiyoruz. Jandarmanın daha önce çadırları söktüğü alan burası ve direnişçilerin direnişlerini sürdürdüğü alan.

Ama bugün talimat gerekçesiyle gazetecilerin bu alana alınmadığı ve yolun bu tarafında röportajlarımızı yapabileceğimiz söylendi. Bizde onun için röportajlarımızı artık bu alanda yapacağız. Alana giremiyoruz.”

‘Yapılan suçtur’

Direniş alanına basının alınmamasını Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Rize Şubesi kınadı.

ÇGD Rize Şube Başkanı Gençağa Karafazlı, siyasal iktidarın İkizdere’de neler olduğunu kamuoyundan gizlemeye çalıştığını ifade etti:

Türkiye ve dünya kamuoyunun günlerdir yakından izlediği Eskencidere Vadisi’ndeki olaylarla ilgili neler olup bittiğini kamuoyuna duyurmak isteyen gazetecilere yasak konulması, halkın haber alma ve yayma hakkını gasp etmek, engellemek demektir.

Ülkemizde basın özgürlüğünün olduğunu her fırsatta söyleyen siyasal iktidar, maalesef İkizdere Eskencidere Vadisi’nde neler olduğunu kamuoyundan gizlemeye çalışıyor.

Bu ifade ve düşünce özgürlüğüne aykırı tutumu şiddetle kınıyoruz. İkizdere’de çalışma yapmak isteyen gazetecilerin çalışmalarının önündeki engellemelere bir an önce son verilsin. Halkın haber alma hakkına müdahale etmeye kimsenin hakkı yoktur. Bu yapılan suçtur.”

AİHM RedHack davasında hak ihlali kararı verdi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2016 yılında RedHack adlı hacker grubunun sızdırdığı Berat Albayrak‘a ait e-postaları haberleştiren gazeteciler tarafından açılan hak ihlali davasında kararını bugün açıkladı.

‘Türk mahkemeleri ‘keyfi’ davrandı

DW Türkçe‘den Kayhan Karaca’nın haberine göre, kararda, davacı gazeteciler hakkındaki gözaltı ve tutukluluk kararlarının Türk mahkemeleri tarafından yeterince gerekçelendirilmediği not edildi.

Dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’a ait, WikiLeaks platformu üzerinde de yayınlanmış e-postaları indirip haberleştirmenin “basın özgürlüğü” kapsamına girdiğine işaret eden AİHM, haber nedeniyle gazetecilerin somut kanıt olmaksızın terör örgütü üyeliğinden suçlanmasının “tarafsız bir gözlemciyi ikna etmek için yeterli olmadığı” vurgusunu yaptı.

Türk hükümeti, savunmasında da, soruşturmayı yürüten makamların Tunca Öğreten’nin “DHKP/C”, Mahir Kanaat’ın ise “FETÖ/PDY” ile irtibatlı oldukları suçlamasını yöneltmişti. Ancak gazetecilerle ilgili geçici tutuklama kararı verildiği sırada kendilerine yöneltilen suçları işlediklerine dair hiçbir olgu veya bilginin bulunmadığına dikkat çeken AİHM, bu kararı veren iç yargı organlarının “keyfi hareket ettiği” kanaatine vardı.

‘Sivil toplumu korkutmak, muhalif görüşleri susturmak amaçlı kararlar’

Kararında AİHM, soruşturmanın gizliliği nedeniyle gazetecilerin avukatlarının soruşturma dosyasına erişimlerinin kısıtlanmış ve böylelikle haklarındaki tutuklamaya karşı etkili itirazda bulunamamış olmalarını da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘ne (AİHS) aykırı buldu. Türk hükümetinin o dönem yürürlükte olan OHAL uygulamasıyla ilgili gerekçesini reddetti.

Gerekçeli kararında iade özgürlüğüne vurgu yapan Yüksek Mahkeme, davacıların “gazetecilik faaliyetleri nedeniyle” terör örgütü üyeliğinden suçlandığını hatırlatarak;  “eleştirel seslerle ilgili geçici tutukluluk kararlarının sadece tutuklanan kişi değil aynı zamanda tüm toplum açısından olumsuz sonuçlar doğurduğu, zira bu tür önlemlerin sivil toplumu korkutarak ve muhalif görüşleri susturarak ifade özgürlüğü üzerinde kaçınılmaz caydırıcı etki yarattığı” görüşünü savundu.

Bu tespitlerden yola çıkan AİHM; AİHS’nin özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili 5’inci maddesinin 1 ve 4’üncü paragraflarının ve ifade özgürlüğüyle ilgili 10’uncu maddesinin ihlal edildiğine hükmetti ve karar gereği, Tunca Öğreten’e 5 bin 700 euro maddi tazminat, davacıların her birine 14 bin euro manevi tazminat ve 2 bin 250 euro mahkeme masrafı ödeyecek.

Tunca Öğreten ve Mahir Kanaat 25 Aralık 2016 tarihinde gözaltına alınmış, 17 Ocak 2017 tarihinde haklarında tutukluluk kararı verilmişti. İki gazeteci 323 gün tutuklu kaldıktan sonra, yurtdışı çıkış yasağı ve haftada iki gün imza şartıyla 6 Aralık 2017 tarihinde tahliye edilmişti.

Öğreten ve Kanaat’in Anayasa Mahkemesi‘ne yaptıkları bireysel hak ihlali başvuruları sonuçsuz kalmış, gazetecilerin “kişi hürriyeti ve güvenliği” ve “ifade ve basın özgürlüklerinin”  ihlal edilmediği sonucuna varmıştı.

Melih Bulu’nun kayyım kadrosuna bir erkek daha eklendi: Çikolatacı Rektör Danışmanı

Boğaziçi Üniversitesi‘ne AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından rektör olarak atanan Melih Bulu bu kez de rektör danışmanlığı pozisyonuna arkadaşı Volkan Gazioğlu‘yu atadı.

18 Mayıs tarihinde ataması yapılan Gazioğlu, öğrencilerin rektör protestosu sırasında öğrencilere çikolata dağıtarak “ortamı yumuşatmaya çalışma” çabası ile biliniyordu.

Boğaziçi Direnişi: Şaşırmıyoruz

Boğaziçi Direnişi sayfasından yapılan paylaşımda “Melih Bulu, bizlere yüzsüzce çikolata dağıtmaya çalışan arkadaşı Volkan Gazioğlu’yu rektör danışmanı olarak atadı. Damatların bakan, yandaş güreşçilerin genel kurul üyesi olduğu bu koşullarda hiçbir şeye şaşırmıyoruz” dedi.

Öğrenciler aleyhine paylaşımlar

Boğaziçi Nöbeti tarafından yapılan paylaşımda ise Volkan Gazioğlu’nun sosyal medya platformlarında Boğaziçi öğrencileri aleyhine yaptığı yorumları bir araya getirdi.

Gazioğlu’nun öğrencilerin ve öğretim üyelerinin rektörün demokratik yöntemle seçilmesi talebine cevaben verdiği “Seçim olmaz çünkü orayı gettoya çevirmişsiniz” gibi yorumları bulunuyor.

Erkek kadrosu

Melih Bulu daha önce 5 Mart tarihinde rektör yardımcısı olarak görevlendirdiği Prof. Dr. Fazıl Önder Sönmez‘i Fen Bilimleri Enstitüsü‘ne (FBE) vekaleten müdür,  Öğrenci İşleri Dekanı ve de Burs Ofisi Koordinatörü olarak görevlendirilmişti.

Daha önce de öğretim üyelerinin boykotunu kırarak Melih Bulu‘nun rektör yardımcılığını kabul eden Prof. Dr. Naci İnci aynı zamanda Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü görevine atanmıştı.

Sosyoloji, siyaset bilimi, tarih, psikoloji gibi sosyal bilim dallarındaki yüksek lisans programlarını ve tezlerini koordine eden SBE’nin başına Fizik Bölümü’nden bir ismin getirilmesi tepki toplamıştı.

Cengiz Holding köylülere tehdit mektubu gönderdi: Çiftçilik yapılamaz hale geliyor

Cengiz Holding, Kazdağı‘nda bulunan Halilağa bölgesinde çalışmalarına devam ettiği altın-bakır madeni için köylülere bir mektup gönderdi.

Mektupta, köylülerin taşınmazlarının pazarlığı için görüşmeler yapılacağı kaydedilirken, görüşmelere katılınmaması ya da pazarlıkta anlaşılmaması durumunda taşınmazın kamulaştırılması için Bakanlığa talepte bulunacağı ifade edildi.

Holding, Kazdağı Bayramiç tarafında yer alan Muratlar, Hacıbekirler ve Halilağa Köyleri arasındaki altın madeni ruhsatını Kanadalı Liberty Gold ve Teck Resorurces’dan 2019 yılında 55 milyon dolara almıştı.

Köylüler, pazarlığa davet edildi

Geçtiğimiz günlerde Cengiz Holding’in iştiraki Truva Bakır Maden İşletmeleri A.Ş‘nin avukatı tarafından maden çevresindeki köylülere gönderilen mektupta, arazileriyle ilgili pazarlık yapmak için görüşmeler yapılacağı belirtilirken, köylülerin bu görüşmelere katılmaması durumunda taşınmazın kamulaştırılması için Bakanlığa talepte bulunulacağı kaydedildi:

Sayın Muhatap; müvekkil şirket 87513 Ruhsat Numarası ile madencilik faaliyetleri sürdürmektedir. Anılan ruhsat alanı içinde yukarıda tapu bilgileri belirtilen maliki/paydaşı olduğunuz taşınmaz, müvekkil şirketin söz konusu ruhsat kapsamında işlettiği madencilik faaliyeti için gerekmektedir.

Bu nedenle; öncelikle müvekkil şirket tarafından söz konusu taşınmazın satın alınması için 28.05.2021 tarihi saat 11:00’de Hacıbekirler Köyü Kıraathanesi Hacıbekirler/Bayramiç/Çanakkale adresinde bulunan salonda pazarlık görüşmeleri yapılacaktır.

Pazarlık görüşmelerine katılmadığınız ya da görüşmelere katılıp da satış konusunda anlaşamadığımız takdirde durum Noter marifetiyle tespit edilecek ve bunun sonucunda da 3213 sayılı Maden Kanunu ve ilgili mevzuat uyarınca taşınmazın 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre kamulaştırılması için ilgili Bakanlığa talepte bulunulacaktır. Bilgi ve gereği saygılarla rica olunur.”

‘İnsanların tepkisine neden oldu’

Yeşil Gazete’ye konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Muratlar Köyü’nde çiftçilik yapan Mustafa Alper Ülgen, Hacıbekirler Köyü’nün büyük bir kısmının maden ruhsatı alanı içinde kaldığını hatırlattı ve şu açıklamalarda bulundu:

Hacıbekirler Köyü’nün büyük bir kısmı maden ruhsatının içinde kalıyor. Muratlar Köyü’nün de arazilerinin baya bir kısmı burada kalıyor.

Hacıbekirler Köyü’nde ruhsat sahasının içinde olan tarla ve bahçe sahiplerine böyle bir mektup gelmiş. ‘Şu tarihte kahvede pazarlığa gelin, yerinizi satın alacağız. Eğer satmazsanız da biz kamulaştırma yaptıracağız’ deniliyor. Mektubu yollayan da Truva Bakır Madencilik’in yani Cengiz Holding’in avukatı.

Köylüler şu anda ne yapacaklarını bilmiyorlar. Henüz bir çalışma yok. Ama sonuç itibariyle böyle emrivaki, tehditvari bir şekilde mektup gelmesi, ‘Gelin yerinizi bize satın’ denmesi insanların tepkisine neden oldu.”

‘Çiftçiliği yapılamaz hale getiriyor’

Ülgen, çiftçilik yapılacak toprakların madenciler tarafından işgal edilmesinin zor olan çiftçiliği daha da zorlaştırdığını söyledi:

Şirketler, köylüleri ‘Size iş vereceğiz, istihdam edeceğiz’ diye kandırıyor. Ama köylü, arazisinin elinden alınacağını bilmiyordu. Yeni yeni görmeye başladılar.

Aslında bu süreç bizi haklı çıkardı. Biz, ‘Bakın, yerlerinizi alırlar. Gasp ederler. Acele kamulaştırma diye bir şey çıkardılar. Kamulaştırma yapılır’ diyorduk.

Onun dışında biz diyoruz ki zaten çiftçilik yapmak zorlaştı. Buğday fiyatı açıklandı ve çok düşük. Çiftçilik yapmak için çift sürdüğümüz toprakların madenciler tarafından işgal edilmesi, satın alınmaya çalışılması, ormanların, suların, canlı hayatının yok olması zaten bu bölgede ve tüm ülkede zor olan çiftçiliği yapılamaz hale getiriyor.”

‘Köylülerin yüzde 99’u istemiyor’

Kuraklık, aşırı yağmur, iklim krizi, tarımsal girdilerin artması gibi etkenlerin de çiftçiliği daha da zorlaştırdığının altını çizen Mustafa Alper Ülgen, köylülerin yüzde 99’unun maden istemediğini ifade etti:

Bir de üstüne madencilerin tehditleri bizim önümüzdeki süreçte çiftçilik yapmamıza engel oluyor. Biz bunu istemiyoruz. O bölgede yaşayan köylülerin yüzde 99’u istemiyor. İsteyen varsa da bir şekilde çıkar ilişkisi olanlar.”

Hayata geçirilmeye çalışılan Halilağa Bakır Ocağı‘nda Kapasite Artışı, Cevher Zenginleştirme Tesisi ve Atık Depolama Tesisi Projesi için çalışmalar başlamıştı.

Gazhane: Mahalleyi kirleten fabrikadan iklim müzesine

Haber: Esin İleri

*

Kadıköy Hasanpaşa’da bulunan tarihi Gazhane binasında hummalı bir çalışma var. 1993’ten bu yana atıl olan bu endüstriyel miras, bir müze ve sanat merkezi kompleksine dönüşüyor. 32 dönümlük bir alana yayılan projenin yıl içinde tamamlanması ve ziyarete açılması planlanıyor. Aldığımız bilgiye göre, Gazhane’de iki binada iklim krizi temalı kalıcı sergiler, iki tiyatro salonu, bir kütüphane, atölyeler, yeme-içme ve dinlenme alanları olacak. Hasanpaşa Gazhanesi’nin geçirdiği dönüşümü ve geleceğini, 26 yıldır bu alanın korunması için mücadele veren Gazhane Çevre Gönüllüleri ile konuştuk.

 Geçmişten bugüne Gazhane

İstanbul’da havagazı üretimi, 1853 senesinde Dolmabahçe Sarayı’nı aydınlatmak ve ısıtmak için kurulan Dolmabahçe Gazhanesi ile başlar. Ardından, 1887’de Avrupa yakasına havagazı temin eden Yedikule Gazhanesi kurulur. Hasanpaşa Gazhanesi, (Kurbağalıdere Gazhanesi ya da Kadıköy Gazhanesi olarak da anılır) 1892’de hizmete girer.

1891 senesinde, Kadıköy ve Üsküdar çevresini “maden kömüründen mamul gaz ile aydınlatma ve ısıtma imtiyazı” Fransız sanayici Charles Georges’a vermiştir. Georges, Kadıköy Gaz Şirketi’ni kurar ve uzun yıllar işletir. Hasanpaşa Gazhanesi’nin işletme sözleşmesi 1924 yılında 50 yıllığına yenilenir. Aynı sene, Georges hükümetle yeni bir anlaşma yaparak Kadıköy ve Üsküdar çevresine elektrik dağıtma imtiyazını da alır. Ancak yedi yıl sonra bu imtiyaz İstanbul Elektrik Şirketi’ne devredilir. İstanbul Elektrik Şirketi, (dolayısıyla da gazhane) 1931 senesinde millileştirilir. 1945 senesinde ise İETT’ye devredilir.

İstanbul’a doğal gazın gelmesiyle birlikte işlevsiz kalan tüm gazhaneler 13 Haziran 1993’te kapanır. Hasanpaşa Gazhanesi, o tarihten sonra, İETT garajı, kömürlük ve depo olarak kullanılır. (Nusret Alpeböz  – İstanbul Elektrik İşletmesinin Tarihçesi)

Havagazı nedir?

Endüstri devrimi ve kentleşmenin bir sonucu olarak, kömürden elde edilen havagazı, taş kömürünün ısıtılmasıyla elde edilir. Gazhane’lerde (diğer adıyla havagazı fabrikası) bulunan fırın sistemi sayesinde kömür yakmadan pişirilerek içindeki gaz çıkarılır. Gazdaki katran ve amonyak gibi maddeler ayrıştırıldıktan sonra, havagazı gazometre adı verilen depolarda saklanır ve dağıtılır. Genellikle hidrojen, metan, etilen ve karbon monoksit gibi gazlar içerir. 

19.09.1932 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Kurbağalıdere Gazhanesi ilanı.

1993’te İstanbul’daki tüm gazhanelerle birlikte Hasanpaşa Gazhanesi de kapatılır. Gazometreleri, yani gaz depolanan alanların büyük kısmı sökülür, satılır. Ancak, mahalle sakinlerinin çabasıyla yıkım durdurulur. 1994’te, Gazhane’den kalan son parçalar da sökülmek üzereyken, fabrika sit alanı ilan edilir ve dönemin Kadıköy Belediye Başkan Yardımcısı mimar Levent Ersun’un desteğiyle koruma kararı çıkarılır.

Zehir saçan fabrika sanat merkezi oluyor

1996 senesine gelindiğinde, Hasanpaşa sakinleri üniversiteler ve meslek odalarıyla iletişime geçerek mahallede bir anket çalışması yapma kararı alırlar. Mahalle sakinlerinden Hasanpaşa Çevre Gönüllüsü Işık Demirtaş dönemin ruhunu şöyle anlatıyor:

“1996’da Habitat II yapıldı. O dönem, 80’lerdeki neo-liberal politikaların çevre üzerindeki etkileri gündeme geldi. Dünya neo-liberalizme bir tepki verdi. Çevre, yeni yeni ortaya çıkan bir terimdi. Rio, Porto Allegre, yereldeki katılımcılık… Biz de o arada ‘kamusal alan’ kavramını öğrendik. Sivil toplum çalışmasının en güzel yanı o, her adımda yeni kavramlarla ve insanlarla tanışıyorsun. Bizim de kendi yaşadığımız bölgede mahalleyi zehirlemiş bir fabrika var. Böyle başladık…

O dönemde AVM’ler yoktu ama süpermarket yapalım dediler, çok katlı otopark yapalım dediler, hastane dediler, lojman dediler. Gazhane çok hedefte olan yerdi. Biz de ‘hayır, yeşil alan olacak, kültür merkezi olacak’ dedik.”

Çocukların hayalindeki Gazhane, resim sergisi.

Demirtaş, bir metin hazırlayıp kapı kapı dolaştıklarını ve insanlara “Burada ne olmasını isterseniz?” diye sorduklarını anlatıyor:

Kaptan Hasan Paşa İlkokulu’nda yapılan toplantıya yüzden fazla insan geldi. 25 kişilik bir ekip oluştu. Adımızı da o tarihte verdik: Hasanpaşa Çevre Gönüllüleri. Yavuz Top Müzik Merkezi’nde, kafelerde toplandık, hatta alanın içinde ilk defa bir etkinlik yaptık. Gazhane’de ne istediğimize dair 8 bin imza topladık ve el arabasıyla belediyeye götürüp bıraktık. Avan proje (ön hazırlık projesi) bu taleplere göre şekillendi.”

Bir mahalle örgütlenmesi

Hasanpaşa Mahallesi sakinleri ile yapılan anket çalışmasında, Gazhane kompleksinin bir kültür merkezi ve yeşil alan olarak kullanılması öne çıkar. Sürecin sonraki aşamasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) , kültür merkezi projesinin İTÜ Mimarlık Fakültesi tarafından hazırlanmasını kabul eder. Aynı sene, “Kentli Bilinci ve Hasanpaşa gazhanesi” adlı bir panel düzenlenir.

Bu etkinliği, 1997 senesinde bir sokak şenliği takip eder. “Öğrencilerin gözünden gazhane” sergisi açılır. 1998’de Gazhane Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi kurulur. 2001’de İBB, İTÜ’ye hazırlatılan projeyi onaylar. Bu projeye göre, Gazhaneye ait binalar sosyo-kültürel tesis olarak yeniden işlevlendirilecektir.

2002’den 2009’a kadar her sene gönüllüler tarafından Gazhane’de şenlikler düzenlenir. Yapılan 8 şenlik kapsamında konserler, tiyatrolar, film gösterimleri, paneller, söyleşiler ve geziler organize edilir. Hatta 2008’de 3 hafta süren bir uluslararası festival yapılır.

Gazhane için 2009 yılında restorasyon kararı alınır ve sonunda bir protokol imzalanır. Ancak 2011’e kadar ihaleye çıkılmaz. 26 Aralık 2011’de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi hizmet binasında yapılan açık ihaleye 6 firma katılır ama verilen tekliflerinin “maliyetin üzerinde bulunması” nedeniyle bu ihale iptal edilir.

Gazhane’nin restorasyonu, bu uzun sürecin ardından, 2013’ün haziran ayında başlar İçinde bulunduğumuz 2021 senesinde ise mekânın halka açılması planlanıyor.

Yeni bir mücadele evresi: Katılımcılık talebi

Gazhane’nin açılmasına haftalar, aylar kalmışken, yıllardır bu alanın korunması için mücadele vermiş mahalle gönüllüleri mekânın geleceğinde de söz sahibi olmayı talep ediyor. Bugüne kadar, Gazhane’nin yıkılmaması ve AVM’ye dönüştürülmemesi için büyük bir mücadele verdiklerini ifade eden gönüllüler, kültür sanat mekânı olarak kullanılacak Gazhane’nin geleceğinin yatay mekanizmalarla yani katılımcılıkla şekillenmesini önemsiyor.

Geçtiğimiz ay İBB ve Gazhane Çevre Gönüllüleri arasında “Kalıcı Sergi Protokolü” imzalandı. Bu protokole göre, Gazhane Çevre Gönüllüleri’nin elindeki 26 yıllık mücadelenin arşivi kalıcı olarak Gazhane içinde sergilenecek. Gönüllüler bunun bir başlangıç olmasını ümit ediyor ve yapıların tahsisi, fonksiyonu ve işletme süreçlerinde katılımcılığa yer açılmasını talep ediyor.

“Yönetme anlayışı değişmeli” diyen Gazhane gönüllüsü Serkan Öngel önerdikleri modeli şöyle anlatıyor: “Bizim için kritik olan katılımcı model. 97-98’lerde kooperatifin kurulmasıyla bölgeye dair aktör olarak halkın katılımını nasıl sağlarız sorusu ortaya çıktı. Katılımı en başından beri yoğun olarak konuştuk. Tarihiyle birlikte yaşayan bir alan olsun istedik. 2009’a kadar süren şenlikler serisi bu anlamda çok önemlidir. Sanat atölyelerinin olduğu, halkın katıldığı, mekânı kullanarak üretmeye yönelik bir çaba oldu. Bu süreç alanın nasıl kullanılması gerektiğine dair fikrin somutlaşmasına vesile oldu.” 

Katılımcılık meselesinin içselleştirilmesinde sıkıntı olduğunu söyleyen Öngel, “Kendimizi hatırlatarak buranın başka bir şey olduğunu fark ettirdik. Şimdiki soru: Gazhane nasıl şekillenecek, nasıl yönetilecek? Gönüllülerin çabası şimdi buranın öznelerini öne çıkarmaya çalışmak, halkın sahiplenebileceği özgür bir etkileşim alanı ortaya çıkarmak” diyor.

Işık Demirtaş ise bu katılımcılığı, “Yerelden, mahalleden, semtten, Kadıköy’den kopmadan, kültür endüstrisinin sermayenin kültür üzerindeki hegemonyasının olmaması, sanatın ayrıcalıklı kesimlerin tükettiği bir alan olmaması” olarak tarif ediyor:  “Özel destekli sanat kurumları steril alanlar yaratıyorlar. Etkinlik düzenleniyor, Paris’ten gelen oluyor ama mahalleli gelemiyor. Bunun olmasını arzu etmiyoruz. Mahallede üretenlerin yönetimde söz sahibi olduğu bir model olsun ve bu model demokratik katlım örneği olarak çoğalsın istiyoruz.” 2003’te Dünya Yerel Yönetimler Akademisi desteğiyle Stratejik Yönetim Modeli kitapçığı yayımladıklarını da hatırlatıyor Demirtaş:

“Bu kitap, o dönemde, henüz restorasyonu tamamlanmamış olan Hasanpaşa Gazhanesi için düşünülen kültür ve sanat merkezinin işleyişine dair bir model sunmayı amaçlıyor. Bu model ile böylesi bir alanın semtten, bölge halkından koparılmadan, yabancılaştırılmadan, birlikte düşünen ve üretenlerin merkezin yönetiminin sorumluluğunu da üstlenerek çalışmalarını sürdürmeleri öneriliyor.”

 

2010 yılında yazdıkları bir makalede, Hatice Kurtuluş ve Maya Arıkanlı Gazhane için talep edilen yönetim şeklini şöyle tarif etmişlerdi:

“Ortaya konan bu yönetim modeli; iktisadi ve toplumsal devamlılığı olan, yaşamdan bağlarını kopartmadan, semtin, mahallenin özelliklerini de dikkate alan, kültürün ve toplumsal yaşamın sadece tüketilmediği, ilgili tüm unsurların üretim süreçlerine katıldığı, iktidar alanlarının yaratılmadığı ama kaosa da yol açmayacak, toplumsal ve kültürel yabancılaşmayı en aza indirgeyecek, unuttuğumuz değerleri yeniden anımsayacağımız farklı, alternatif bir kamusallığın taşıyıcısı olmaya adaydır.”

Sanatçıların Gazhanesi

 Yaklaşık otuz yıllık bir mahalle mücadelesinin ardından, Gazhane binası bir kültür ve sanat merkezi olarak halkın kullanımına sunulacak. Bu noktada sözü mahallenin sanatçılarına veriyoruz.

Sanatçı Ayça Telgeren’in Gazhane ve gönüllüleri ile tanışması 2008 senesine dayanıyor. “Gezi’den önce Kadıköy sanatçıların yatak odasıydı, yaşam odası değildi. Yani akşam eve gelinip kafanın yatağa konulduğu bir fiziksel varlığı vardı” diyen Telgeren şunları anlatıyor: “2018’le beraber en temel derdimiz diyaloğun oluşacağı ve üretilenin sergileneceği fiziksel bir alan imkânının eksikliğiydi. Zamanla sanatçı inisiyatifi diyebileceğimiz irili ufaklı yerler oluştu. Ama gerçekten daha büyük ölçüde bir araya gelmelerin fiziksel altyapısını sağlayacak tek yapı Gazhane. Gazhane bu anlamda birçok ihtiyacı karşılayabilir.”

Telgeren, Gazhane’nin salt fiziksel mekân olarak görülmesinin büyük bir sıkıntı teşkil edeceğini ifade ediyor: “Kültür endüstrisi, burayı sadece yeni bir salon, yeni bir bienal mekânı olarak görmemeli. Gazhane’nin bugüne gelmesindeki en önemli unsur mahallelinin Gazhaneyi sahiplenmiş olması ve mahallelinin burayı bir kültür-sanat merkezi olarak talep etmesi. Bu anlamda da Gazhane biricik bir örnek.” Sanatçı, kültür sanat merkezlerinin genellikle merkezi ya da yerel yönetimler tarafından tepeden yerleştirildiğini hatırlatıyor ve bunun Gazhane’nin başına gelmemesini talep ediyor.

Gönüllülerden Serkan Öngel de Gazhane’nin 100 yıllık bir endüstri faaliyetini simgelediğini ama 25 yıllık da bir kent mücadelesinin tarihi olduğunu vurgulayarak “O mücadele tarihini içeren bir müze talebimiz bir protokolle imzalanmış durumda. Bir yerden başladık, müze meselesi bir başlangıç olarak görüyoruz” diyor ve şöyle devam ediyor:

“Sanat büyük oranda kültür endüstrisi ve tekellerin hakimiyeti altında. Küçük sanat topluluklarının kendilerini ifade edebileceği bir mekâna ihtiyaçları var. Böyle kıymetli bir alan var. Kurumlar mutlaka yer alacak, belediyenin kurumları gibi. Mesele küçük sanat gruplarına ve topluluklarına halkla buluşabilecekleri alternatif bir mekân üretilebilmesi. Ve seçkin soylulaştırılmış bir alan olmaması.”

Bundan sonra ne olacak?

Şimdiye kadar yapılan açıklamalara göre, bu kompleksin içinde iki bölümlü bir iklim müzesi, biri Şehir Tiyatroları’nın kullanımına verilecek iki tiyatro salonu ve Gazhane Gönüllüleri’nin arşivinden oluşturulacak bir kalıcı sergi yer alacağını biliyoruz.

Gazhane Gönüllüleri, her hafta turlar düzenliyor, YouTube üzerinden periyodik olarak toplantılar ve söyleşiler ile katılımcılık taleplerini kamuoyuyla yerel yönetimlere duyurmak için sıkı bir çalışma yürütüyorlar. “Gazhane çalışanlarını arıyoruz!” gibi duyurularla, mekânın geçmişine dair yürüttükleri çalışmalara kaynak topluyorlar.

Bundan sonra neler olacağını Gazhane’nin açılışı yaklaştıkça hep birlikte göreceğiz.

Gönüllülere ulaşmak ve bilgi için: [email protected]

 

 

 

 

Aramızdan ayrılan Adnan Genç’in kendi ağzından yaşam hikayesi

Yeşiller Partisi’nin kurucularından Gazeteci Adnan Genç, Covid-19 nedeniyle bir süredir tedavi gördüğü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde vefat ederek aramızdan ayrıldı.

Kendisi hem bir insan hakları hem de tutkulu bir doğa savunucusuydu. Gazeteciliğe lise sıralarındayken başlayan Genç, meslek hayatı boyunca muhabirlikten yayın yönetmenliğine birçok görev aldı. Birçok derginin ve gazetenin kurulmasında öncülük oynadı.

Kısacası, Adnan Genç arkasında sevenlerinin yanı sıra dolu dolu geçen bir ömrü bıraktı. Biz de hayatını onun ağzından dinlemek için Mesele 121’de yayınlanan yazısıyla sözü ona bırakıyoruz…

***

Medyada geçen bir ömür

Aslında medya sektörüne lise 1’deyken girdim demek, anlamsız. Düşün isimli bir dergi yapmıştık. Kültür, sanat ve politika başlıklı bir dergiydi. Mumlu kâğıda yazmış ve teksir makinesiyle çoğaltarak, arkadaşlarımıza dağıtmıştık.

Mali işlere baksın diye seçtiğimiz arkadaş, paraları Çiçek Pasajı’nda yiyince, hevesimiz kursağımızda kalmıştı. Serserinin teki olacağım derken, mesleğe pek az ara vererek ama her yerden kovularak, bugünlere geldik… O yıllardan bu yana 45 yıl geçti. On yıl önce yazmış olduğum aşağıdaki yazıda değişen bir durum yok diyerek, yaşamımın kısa bir özeti diyelim…

Kırk yıl önce mesleğe başlamıştım. ‘Kamuoyu oluşturma işlevi’ aklımı çelmişti. Bu bağlamda kamuoyunun ortalama bilinç sahibi insanlarından birkaç adım önde olmak için mesleğe daha sıkı sarılmalıydım. Okudum, biriktirdim; hem okudum, hem yazdım… 45 yıl boyunca hep çalıştım. Bu iyi bir ‘istikrar’ gibi görünüyor…

Bu arada ilk işsizliğimi 2001 krizinde yaşadım. “Bana bir şey olmaz” deme fırsatım bile olmamıştı. Sekiz ay boyunca çalışamadığım halde, ‘Free Lance’ çalışıyorum diye, işsiz gezdim. Zaten bu serbest çalışma ortamının Türkçe karşılığı işsizlikti…

Şimdi de işsizim (hatta bu yazıyı güncellemeye çalışırken, bir bakımevinde kalıyorum); ABD’de başlayan finansal kriz burada gelip gene beni vurdu. Biraz ‘Karadenizli’ bir algıyla yorumluyorum bu kriz olaylarını ama gerçek bu: Kriz geliyor ve ilk sabah beni cüzdanımdan vuruyor. Cüzdanı vursa iyi, kredi kartlarımı da telef ediyor… Çünkü kartlarımı bu kriz ortamının süratli gelişim süreci karşısında, sutre gerisine çekememiş oluyorum… Buradan iki konuyu net anlıyoruz; kriz, doğrudan Adnan Genç’i hedef alabiliyor ve vuruyor…

İkincisi de (konuyla pek ilgisi yok ama) bizim bankalara bir şey olmaz; hakikaten olmuyor. Kendi yağlarıyla (pardon benim naçiz bedenimin yağlarıyla) kavruluyorlar… Beni kavurarak… Çünkü onlar kredi kartı borçlularının ensesinde boza pişirmenin getirileriyle ‘İlk çeyrek, son çeyrek’ kârlarını, rahatlıkla oluşturabiliyor… Durduk yere ‘reel sektör’ macerasına girmezlerse ve bağlı bulundukları holdingler her şeyi çorbalamamışsa, batmazlar. Yani, olan gene bana oldu… İşsiz kaldım.

Milliyet’ten üç kez kovuldum

45 yıl önce mesleğe Milliyet/Cağaloğlu’nda başladım. Dizgi servisinin gece kahramanlarındandım. Liseyi bitirmeye çalışırken, geceleri de çalışıyordum. Zaten ‘ajans son’ lafı, genellikle saat 01’de anons edilir ve servis minibüslerine koşuştururduk.

Aslında gündüzleri sadece liseli kızları kovalamıyordum (şaka şaka, yok böyle bir marifetim); memleketi kurtarma çabası için elimde referans belgesi olsun diye, bastığımız ‘dokümanlarla’ örgüt peşinde de koşturuyorduk…

Gazetecilik yapacağız ya, teknik servisleri gözüm tutmadı. Çıkıp, yeniden döndüm Milliyet’e. Yazıişleri’ne… Yasal olarak 1475’lik kol emekçisi yerine, keçi sakalı bırakıp 212’lik fikir emekçisi olmak için şansımı yeniden denedim… Eee, kaldırım tedrisatı da görmemişim… Basın-Yayın okuyan bir mektepli çalıştırmayacaklar da, kimi çalıştıracaklar… İşe alındım.

Yazıişleri’nde sekreterim. Basın sektörünün sekreteri bir başka olur! Öyle çıtır-pıtır değiliz yani… Gündem toplantılarına katılıyoruz; sayfalarımıza uygun haberlerin seçimini kararlaştırıyoruz, ilgili servislerle haber/yazıların takibini yapıp, başlıkları falan çıkarıyoruz…

Yetmedi, sayfa planı çizip, mizanpajını yapıyoruz. Sonra yazılar dizgi servisine, sayfa planları da pikaj servisine… 1-2 saat sonra bizler de onların yanına. Bugün 3-4 kişinin yaptığı işi yapıyoruz. Çok çalışıyoruz, az kazanıyoruz… Ama gazeteciyiz. Forsumuz yerinde…

Milliyet’te işe alınıp kovulmama ilişkin macerayı; istatistiki bilgiye katkısı olsun diye söyleyeyim; muhtemelen, üç kere yaşadım. Aldılar ve kovdular… Aldılar ve kovdular… Son kovulmam, Körfez işgali sırasında oldu. “Biz de batıyoruz, kardeş” dediler… Kovdular… Tazminatsız hem de… O günlerde Borsa ile birlikte ben de çöktüm…

Transferler çağı başlıyor

Güneş gazetesiyle birlikte transfer turları başlıyor. Kimi ‘önemli’ gazeteciler, çalıştığı kurumdan bir diğerine, sonra öbürüne; sonra en baştakine iyi paralarla gidebiliyor. Bizim gibi orta kırat meslek mensupları ise kovulunca -o zamanlar- bir başka yere gidebiliyor(duk). O da Özal’ın tabiriyle 2,5 gazete kalmazdan önce. Sonra hepsinin sahibi bir kişi gibi oldu da, “Sen sağ, ben selamet” durumlarına geldik…

Kara listelere alınıp, semtinden bile geçirmediler. O zaman semt dışında ve sektörü tanımayan birilerinin gazetesine gideriz, deyip Günaydın’ın yolunu tuttuk. Sahibi kömürcü bir abi. Mafyozo bir numara sırasında öldürüldü. Gerçi pusuda öldürüldü ya, konumuz bu değil…

Günaydın…İyi günler!

Günaydın Yazıişleri’nin “yeni ve solcu” üyesi olduk. Yeni ve munis olmaklığı herkes, hemen kabul ediyor ama solculuğu pek hazzetmiyorlar. Kovulduk. Sonra patron, gazetenin işletmesini verdiği ajansı oradan kovabilmek ve kendi gazetesini ele geçirmek için bizimle anlaştı ve yeniden işe döndük. İki gazeteyi tek gazete yaptım; el çabukluğum anlaşılınca kumpas da ortaya çıktı… Marifet sahibi insan istemiyorlardı. Gene kovuldum.

Özgür Gündem…Tartışmasız son

Sonrasında Özgür Gündem’in kuruluşu gündeme geldi. Ya da biri diğerinden önce. Kumkapı’da eskiden sık sık boy gösterdiğimiz Kadırga Öğrenci Yurdu’nun girişindeki kocaman tarihi yapı… Eski (epeyce eskiden) Özel Eczacılık Mektebi’ymiş… Bir grup “Kürt sermayedar” para bulmuş, muhalif olan ama illa sahici gazete isterlermiş.

Gazete deyince yüreğimizin yağı eriyor. “Hayda, hop” diyerek trene atladık. Yazı işleri yönetmenliği yaptık ve görsel yönetmen olduk gene… İki ay geçmedi, “sermaye sahipleri” ve stajyer çocuklar bir gazetenin nasıl olacağı konusunda hemencecik hayli fikir sahibi oldular. Bize de gitmek düştü. Kovulmamıştık ama duracak yer de yoktu… Nasıl olsa, herkesin her şeyi hemen öğrenebildiği bir ırkın ahvadındandık. Kürtler mi kusur kalacaktı?

Nerede akşam orada sabah..

Gazete kurmak zordur. İki ay boyunca geceleri evinizin yolunu unutursunuz… Bazen bir banyo alıp, geri dönersiniz… Akşam’ın kuruluşunu yapmaya gittik gene, ekip olarak… Arslan Bartu’nun şefliğinde…

“Gençtir, nereden hatırlayacak. Kara listelerden bile haberi yoktur” deyip, Mehmet Ali Ilıcak’ın ilk Akşam macerasının mimarlarından olduk. Sadece “gazete” yapılacaktı. Yazı işleri çalışanı ve görsel yönetmen olduk. Keyifli iş. İşe onlarca eleman bile aldık.

Sonra, “Semra Özal aleyhine haber yapılması” istenince, zurnanın zırt dediği yere gelmiş olduk. Bitimiz kadar sevmediğimiz halde, Özal ailesi işten ayrılmamıza neden oldu. Kovulmanın bir başka türü; “işten ayrıldım”… Bizi “tetikçi” belledikleri de sözleşmelerde yazmasa da “emir baş üstüne” durumundandır. Yapmayan kapıya yönelsin… Haberciyiz, tetikçi değil…

Evrensel Gazetesi…

Gazete kurmak konusunda uzman olduk ya. Cebine para ya da “kredi” koyanlar, bir de 3-4 katlı bina buldu mu; bizi çağırır oldu. Bu kez Evrensel’i kurmaya gittik… Çalış çabala, gençleri Vilayet’e yolla, dönüş yollarını tarif et… Halısından yayın politikasına kadar her şeyi ayarla.

Eh, artık buradan emekli oluruz derken, bir küçük dış haberin “troçkist” karakter taşıması yüzünden ben ve ekonomici iki arkadaş (Nazmi Belge ve Nevzat Onaran) haricinde 30 kadar gazeteci paldır-küldür merdivenlerin yolunu tuttu. Yüzü bembeyaz olmuş kalanlarla gazeteyi birkaç ay daha yapıp, gene evin yolunu tutuyoruz.

Periferide çalışmak demek, her gün İstanbul’un rezil trafiğinde üç saat geçirmek demek… Zaten tazminat konusunu hiç duymamış arkadaşlar. Biz de bunu anlatıncaya kadar aldığımız maaşa şükrederek, ayrıldık. Kovulmamıştım ama boğazını sıktığım bir karikatürcü nedeniyle, “ayıp” etmiştim. Bu arkadaşımızı da bir trafik kazasında yitirdik… Ortalıktan kayboldum…

Ne Demokrat ne BirGün

Bunca gezginlik, bunca “solculuk meşrebi”ne karşın yolum en yakınımdakilerin gazetesine uğramadı. Kuruluşlarında bulunmadım. Demokrat için öylesine gizemli bir edayla konuştular ki, “Hayatta gelmem” dedim. Demek zorunda kaldım. Milliyet’te forsum yerindeydi. Bir de çok gizli ama günlük ve ulusal gazete yapacaktık. Ya anlatamadılar, ya da benim jeton zinhar ilerlemedi. Hayatta gelmem, lafını pek de metaforik bağlamda kullanmamışım demek ki!

25 yıl sonra BirGün’ü kurarken, bu sefer bana sormadılar diye küstüm ve başka nedenlerimi de ekleyerek bu gazetenin kuruluşunda bulunmadım… “Adam Gibi Gazete” sloganını tutmadım… Gerçi sonradan Okur Temsilcisi göreviyle “gönüllü” bir faaliyetim olduysa da, buradan da kovuldum. Evet, kovuldum!

Arkadaşlarım, “Hocam, gazeteye zarar veriyorsun; istersen biraz dinlen” dediler. Dinlenmekle dillenmek arasında gerilimli konuşmalardan sonra “yuvadan uçtum”… Bunlar 25 yıl sonrası için de bir girişimde bulunurlarsa bu sefer çalışacağım. Söz…

Her sektöre dergi yapılır

Kuruluşuna emeğim olan bir ajansa katıldım ve ilk sektörel dergimi yaptım. İTKİB (İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği) için Hedef dergisini yaptım birkaç yıl. AMD (Alışveriş Merkezleri Derneği) için adını da koyarak Arasta dergisi. TAV (Toplumsal Araştırmalar, Kültür ve Sanat İçin Vakıf) adına da Harita adıyla maruf aylık bir kültür sanat dergisi yaptım. 100. sayısında kapatmıştık…

Sonra sırasıyla ve çoğunlukla birlikte olarak turizm, tekstil, elektrik-elektronik, ev elektroniği, mimarlık, çorap, su, makine, mutfak, akıllı bina, mutfak (şef vd anlamında), inşaat, inşaat makineleri gibi sektörlere dergiler yaptım. Ama gene kovuldum. Gerekçe artık farklıydı… Tam kıvama gelmiştim ki, bunu kimseye anlatamaz olmuştum: “Her şeyi bilen insan istemiyoruz. Egemen üslubunla burada bizi zorluyorsun” dediler ve iki ajanstan da böylece kovulmuş oldum… Pir aşkına kültür sanat ve politik dergiler de yaptım; hatta “Sıkıştık hocam” dediklerinde Ramazan dergisi bile yaptım…

İnanın herkes bir yerlerden gitmek durumunda kalmıştır. Ama gazetecilik/dergicilik bu memlekette en kolay öğrenilen meslek. Güzel ve yalnız ülkemin bilmiş insanları iki ayda işin sırrını çözüyor… Hele hele para ve iktidar sahibi insanlar, ikinci sabah bunu yüzünüze vuruyor.

Öğrenince de kendileri yapmak istiyor. Haber seç, yazı topla, görselleri ayarla; bütün malzemeyi başlıklandır, spot falan derken gelsin görsel kısım. İşin en kolay yanı da zaten bilgisayar başında oluyor. “Oraya yeşil koyalım, buraya yıldız atalım” demek, eğlenceli ve kolay…

Mesleki ve etik kaygılarla vızıldanırken, arkamdan “kovuldun” diye bağırıyorlardı. Yoksa, külliyen uğursuz biri değilim. “Sendikacı Adnan Ağa” diye de anıldım. Bütün telifleri, yazıları/çizileri aldığım gün cebimden ödüyordum. Bana gelen ürünün teslim edilmesi yeterlidir. Aybaşından filanca gün sonra falan verilmez deyip, cepten ödüyordum… Bu da eleştiriliyordu.

Böylece bu tür gerekçelerle de işyerlerinde çalışamaz olmuştum. Kovulmaktan beter… Gidince, el ele baş başa kalıyorsunuz… “Free Lance” durumlara geçiyoruz…

Lise yıllarımda başlayan bu dergi yapmak, fanzin vb işler; sendikalar, meslek odaları, kimi kuruluş ve organizasyonlara yaptığım onlarca işi de söylemeliyim ki, kayıtlara geçsin… Bila bedel tabii…

‘Abi bize yazar mısın?’

Niye yazmayalım? Şu an altı aylık dergiye yazıyorum. Birinden para alıyorum. İyi mi? Burası çokomelli deyip bir güncelleme cümlesi kurayım: Vakit ve nakit bulununca çıkarılan iki etnik dergiye ve 11 siteye haber ve yazı yazıyorum…

Telifle yazmak az sayıda insana mahsus. Kapı kapı dolandırırlar, muhasebeci önünde ters takla atmanız istenir. Yazmadan da duramıyoruz. Bedavaya…

Alternatif kent kültürü, 2010 İstanbul, Beyoğlu, kentlilik, enerji politikaları, STK’lar ve yerel yönetim, turizm, Karadeniz, azınlıklar, tarihle yüzleşme vs. Yaz babam yaz… Bedavaya… Teklif var, telif yok… Bugünlerde 11 siteye yazıyorum ve sadece 4’ünden telif alıyorum. Bu bir yıl içinde 280 yazı yazmışım ve hepsinden telif aldığımı varsayarsak; yazı başına 18 liraya çalışıyorum…

Odalar…Modalar

Şöhretimiz aldı yürüdü artık. İSMMMO’ya danışman olduk. 6 yıl boyunca gazete de yaptık dışarılarda, odaya danışmanlık da… Düzeyli ve keyifli bir ilişki sürdürdük… Eskimiş ayları kırpıp yıldız yapıyorlar ya; biz de basın/yayın danışmanı olduk. Adlarına onlarca makale yazdık, haber yaptık… Dergiler yaptık… Diş Hekimleri Odası için, Özel Sağlık Kuruluşları Birliği için, İstanbul Tabip Odası için…

Her biri meslek sahibi ve örgütlü mücadeleye inanmış sahici insanlar. Ama buralarda da “malum hastalık” var; işi hemen öğrenmek yönünde hiç eksikleri olmuyor. “Hocam, biz yaparız” diyorlar… Niye yahu, ben sizin mesleğinizi yapıyor muyum? Heveslisi miyim; ne biçim moda bu? Yaptıklarınız konusunda o kadar çok fikir yürütüyorlar ki, yayın yapma adına bir forum düzenleyelim derken, kakafoni oluşuyor. Kendileri yapmak istiyor. Gidiyoruz. Aklıma gelmişken Büyükşehir belediyesi ve küçükşehir belediyelerine de danışmanlık işlerim de oldu…

Yayıncılık dediğin…

Çorba parası derken, hakikaten bir tek çorba parasıyla geçinilmiyor. İnsanın canı başka lezzetleri de çekiyor. Karşılığında çalışmak gerekiyor. Elli türlü gezi yaptık, ya oralarda ya dönünce yazdık. Öyle Japon turistler gibi vizör ardından gezi yapmak bize zor! Yaz, çek, bilgi topla, konuş, tekrar yaz…

Madem okuma faaliyetinden anlıyoruz; bari kitap işine bulaşalım da sepetin çeşidini artıralım dedik. Yayınevlerinin kuruluşunu yaptık. 5-6 yılda on milyonlarca vuruş yazı okuduk; “redakte ettik”, “edit ettik”, düzelttik…

İki yüze yakın kitapta bir biçimde imzamız oldu. Yetmedi kendimize de kitap yaptık. Meşrebimiz neye uyarsa. “Çalışkan Kadınlar Ülkesi; Hemşin”, “Solcunun Biri Bir Gün” ve Abdülhamid’in İstanbul Fotoğrafları”… Güncel bilgi: Pandemi koşullarında on kadar kitap yapıp, dördünü iki yayınevine verdim. Bakalım, salgın bitince eski hayata dönersek, basılacak…

Önüm ardım proje mezarlığı

Haydi bakalım. Yazının sonuna geldik. Çantanda ne var deseler, cüzdanın sağlam mı derim… Beyoğlu üzerine 12 kitaplık fotoğraflı bir dizi iş var çantada. Karadeniz, Park Otel ve Ayaspaşa Tarihi, Hatay Sofra Kültürü ve Sivil Toplum – Sefil Toplum başlıklı çalışmalar çantada… Her an bitebilir…

İkinci baskıyı bekleyen iki kitap çantada değil, yayınevinde… AB’nin çalışma yaşamı üzerine deneyimi ile ilgili bir telif çalışma, Ermenistan ve Hemşinlilik üzerine başka iki ortak çalışma daha… Hadi son bir güncelleme daha yapalım (2020); bir casusluk romanı bitirdim ve yayıncılarda; Hemşin kitabımı güncelledim; Beyoğlu ve Ermenistan anılarım da son okuma bekliyor; Rize Bibliyografyası adlı tuğla gibi bir kitabı da eski meclis başkan vekillerinden Sami Kumbasar’la konuşarak yaptım; Körfez Depremi bitti biter gibi, Korona Günlerinde İstanbul diye, koluma girenlerle gezi yaptırdığım anları, bir kitap daha yaptım ve bitti.

Hatırlayabildiklerim bunlar ve hepsi bir yıl içinde oldu.. Haa, bir de (kendi isteğiyle) uluslararası bir genç kadının escort günlerini yazdım. O anlattı ben okunur hale getirdim ve teslim ettim. İş onun sayılır…

Proje çok hemşerim, finansmandan haber ver…

Son söz yerine…

Projeler için, ‘yapalım, edelim’ türlü konuşmalar bizim memlekette gayet kolaydır. Batıda bir yerlerde yapsanız, iki aylık kendi halinde bir dergi kuruluş çalışmanız için 25-30 bin dolar alırsınız.

O da en basit bir dergi grubu için… Günlerce hazırlık yapıp, pek çok kişiyle konuşarak bir şeyler hazırlarsınız. Yok, derler. Sonra bir bakarsınız, sizin projeyi uygulamaya sokmuşlar. Beş kuruş ödemeden. Aylarınız heba olur… Bizim memleketin raconu böyle. Emek gaspı üzerine…

Gerçekten 40 yıl üzerine böyle bir yazı yazmak istemezdim. Bu arada öznel tarih hikâyem biraz uzadı… Yoksa, yazıyı genişletip kitap mı yapayım… Ha bir kez de, Yılın Gazetecisi ödülü de aldım. Yılın gazetecilerini seçen jüri üyesi de oldum… Boş değilim yani…

Sosyal medyada

Elbette ki, en başa kurucusu olduğum ve mahkemelerden ceza bile yediğimiz ortakhaber.com adresini almalıyım. turnusol.biz, enerjgunlugu.net, meseledergisi.com, odakdergisi.com, bianet.net, egedefteri.com kadikoydusunceplatformu.org, medyagunlugu.com, turkleronline.net, yeni1mecra.com, demokrathaber.com marmarayerelhaber.com, yesilgunebakan.com, adreslerine yazı verdim, ya da alıp kullandılar…

Son beş yıl üzerine…

İftiharla söyleyebilirim ki bugünlerde de yürüyen iki işim var. Biri, iki dilli Hemşin kültürü dergimiz GOR… 11. sayısını yaptık. İki yıldır da geceli gündüzlü, Metin Gülbay’la birlikte yaptığımız ortakhaber.com sitemiz var…

Bundan sonrası mı? Aklımız ve enerjimiz yettikçe koşuşturmaya devam. Ulen nice kırk yıllara falan diyeceğim ama midem dayanmaz buna…

Haa bir de gelen ısrarlarla, İstanbul’da ve taşrada pek çok yerde; meslek yaşamımı anlattığım etkinliklerim oldu/ oluyor. Özellikle mesleki hayatımızdan enstantaneleri, biraz şenlikli biçimde anlatıyorum.