Ana Sayfa Blog Sayfa 1351

Yangınlar, liyakatsizlik ve basiretsizlik

Günlerdir Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde çok büyük yangınlar var. Diğer ülkelerin çoğu, yangınlar üzerine komplo teorileri üretmek yerine yangınları nasıl söndüreceğine ve bir daha olmaması üzerine kafa yorarken, Türkiye yangını söndürmenin olanaklarını çoğaltmak yerine sürekli sabotaj teorileri üretiyor.

Örneğin yüzölçümü bizden çok daha küçük olan Yunanistan yangın söndürme uçağı sayısını 38’den 51 adede çıkartmış durumda. Bizdeki durumu ise hepiniz biliyorsunuz, sayının ne kadar yetersiz olduğu günlerdir tartışılıyor.

Bu demek değil ki bir sabotaj varsa araştırılmasın. Tabii ki gerekli birimler bunu araştırıp somut bir sonuca vardığında hukuki işlem yapacaktır.

Yangınlar dünyanın dört bir yanında

Her sene hemen her ülkede çeşitli sebeplerle yangınlar çıkıyor. Bunun bir kısmı insan eliyle olurken bir kısmı da doğal yangınlar olabilir. Tabii doğal derken kapitalist sistemin sebep olduğu iklim krizinin etkisiyle çıkan yangınlar ne kadar doğal tartışılır. Çünkü aşırı insan faaliyetleri sonucu ortaya çıkan anormal sıcaklık artışları ve nemsizlik yangın ihtimalini çok yükseltiyor.

Bunun en iyi göstergesi şu anda dünyanın en soğuk yeri olan Yakutistan’da bile yangınlar olması. Dünya yangın haritasına ve yakın geçmişe baktığınızda artan ve büyük alanlara yayılan yangınları çok rahat görebilirsiniz. Yangınların çıkmasının önüne geçemiyorsak şu anda bizim için acil olan söndürmek için ne yapabileceğimiz ve gelecek orman yangın politikalarını nasıl belirleyeceğimiz olmalı.

Zayıflatılan Orman Müdürlüğü Kurumu

Aslında Orman Genel Müdürlüğü 182 yıllık mazisi olan ve dünyaya örnek bir kurumdu. Türkiye daha önceleri yangın söndürme konusundaki becerisiyle kendinden söz ettirirdi. Bunu kendi tecrübelerimle de fark etmiş bulunuyorum.

Bundan yıllar önce Antalya Musa Dağı yangınında bir arama kurtarma ekibinin gönüllüsü olarak yer almıştım. Yangın bölgesine akşam vardığımızda bizi karşılayan görevliler çok iyi organize etmiş ve zirveye yakın bir yerde ateşin sıçramaması için sabaha kadar nöbet tutmuştuk.

Birlikte nöbet tuttuğumuz muhafaza memuru teknik olarak çok donanımlı ve güzel yönlendiren bir yaklaşımı vardı. Nöbet esnasında bu memurun aynı zamanda arkeolojide Master yaptığını öğrenmiş ve çok güzel sohbet etmiştim onunla.

Arazözlerin en yüksek yerlere ustaca ulaştırılması ve soğutma çalışmalarının eksiksiz yapılması bana çok şey öğretmişti. Şimdiki Manavgat yangınına gönüllü olarak desteğe gittiğim bölgede ise tecrübesiz, takım ruhundan yoksun ve yönlendirici liderlik konusunda zayıf bir ekiple karşılaştım. Tabii bu durum oradaki insanların canla başla çalışmadığı anlamına gelmiyor ancak dağınıklığı ifade ediyor.

Son 20 yıldaki değişim

Bunun nedenleri üzerine düşünürken Tarım Orman İş Sendikası Başkanı Şükrü Durmuş’un Sputnik Türkiye Radyosu’ndaki röportajına denk geldim. Ve kafamdaki bütün sorular cevaplanmış oldu.

Durmuş’un çok önemli bulduğum sözlerini ana hatlarıyla sizinle de paylaşmak istiyorum. Durmuş’a göre: Orman Genel Müdürlüğü’nün son 20 yıldır yapısı çok değişti. 1956’da çıkan orman kanununda ormanın korunması hükümleri tam da olması gerektiği gibi çok sertti.

1980’de nüfus 44 milyonken bunun 12 milyonu orman köylüsüydü. Bugün nüfus 84 milyon iken orman köylüsü sayısı ise 7.5 milyon. Genç nüfus çok azaldı buralarda. 1980 yılında çıkan yangın sayısıyla 2020 yılındaki sayı neredeyse aynı ancak yanan alan bu kadar teknolojik gelişmeye rağmen 2020’de yüzde 50 daha fazla.

Orman köylüsü olma şartı

Bunun sebebi çok açık. Eskiden orman muhafaza memuru alınırken orada yaşayan orman köylüsü olma şartı vardı. Ve orman köylüleri ormanda yapılacak işlerde çalışıp ücret alıp geçim sağlıyordu. Yasa gereği de 18-55 yaş arası köylü ormanın korunmasından mükellefti.

Bu demek oluyor ki ormanı çok iyi tanıyan bölge insanı çıkacak bir yangında ilk müdahaleyi yapıyordu. İşte hızlı ve acil müdahale sistemi. Çünkü yangın üç aşamalıdır ve ilk olarak tabanda bulunan örtü yani gazeller yanar, sonra ağacın gövdesi, üçüncü aşamada da en tehlikelisi olan kozalak fırlamasına sebep olan tepe yangınıdır.

Yangın ilk veya ikinci aşamayı geçmeden söndürülürse büyüme engellenmiş olur. Bunu da doğal eğitimli olan orman köylüsü yapmaktaydı. Son yıllarda orman işletmeciliği özelleştirildi. Yangın söndürme işi şirketlere ihale edildi.

Orman muhafaza memurunun orman köylüsü olması zorunluluğu kaldırılıp, isteyen herkes sözleşmeli personel olarak memur olabildi. Böylesine önemli bir kamusal hizmet asli unsurlarla yürütülmesi gerekirken, aidiyet ilişkisi kurmakta zorlanacak sözleşmeli personelle yürütülmektedir.

Eğitim sorunu

Yine Durmuş’tan öğreniyoruz ki yangın söndürmede en önemli enstrümanlardan olan arazözlerde altı personel olur ve bunların eğitimli olması şarttır. Daha önceden Antalya ve İzmir’de iki eğitim merkezi varken ihtiyaç yok gerekçesiyle İzmir’deki merkez kapatılmış. Elimizde uçak olsa bile bunları uçuracak eğitimli pilot olmadığını da biliyoruz. Çünkü yangın söndürme uçakları diğer uçak pilotluklarından farklı bir eğitim gerektiriyor.

Bu nedenle Rusya’dan uçak ve pilot kiralıyoruz. Uçak ve helikopter bulundurmak önemli olsa da asıl müdahalenin yerden yapıldığını 80’lerdeki çok daha az teknolojiyle ancak iyi organize olmuşluk ve eğitimle daha çok yangın söndürülebildiğini görüyoruz.

Uçakların ancak yangın büyümeden önce ve yangın sonrası soğutma çalışmalarında daha çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ekipleri sevk ve idare eden yöneticilerin de giderek yandaş ve liyakatsız insanlardan oluşması büyük bir handikap.

Rant ve ormansızlaştırma

Yangın ekologları ve çeşitli bilim insanları her yangın sonrası hemen fidan dikmenin ekosisteme vereceği zarardan bahsederken insanlar buraya otel dikerler kaygısıyla hemen ağaçlandırma faaliyetine girmek istiyor. Düşününce haksız da değiller. Her yangın sonrası kesinlikle yapılaşma olmayacak derken bunun tersi sayısız örnek var geçmişte.

Hatta yangınla açılan yerlere bile gerek kalmayacak şekilde 18 Temmuz 2021 tarihli Turizm Teşvik Kanunu değişikliğiyle ormanlık alanlar turizm amaçlı yapılaşmaya açılıyor. Bir de 2B denilen meşhur bir sistem var ki bun göre orman vasfını yitirmiş araziler insanlara satılıyor.

Ne demek orman vasfını yitirmiş? Orman durduk yere vasfını nasıl yitiriyor? Yoksa yangınlar ve usulsüz kesimlerle yitirttiriliyor mu?  Ya da maden, taş ve mermer ocaklarıyla…

Tepkiselliğimizdeki eksiklik

Benim en çok sorduğum sorulardan birisi de neden insanlar yangınlara karşı bu kadar duyarlı iken -ki tabi duyarlı olacaklar- HES, nükleer santral, termik santral, Kanal İstanbul, maden ocakları, taş ocakları, RES’ler ve kereste ticaretinde bu işi o bölgelerde yaşayan insanlar ve ekoloji aktivistlerine havale ederler?

Mesele yok olan orman ve canlı hayat ise bu projelerle her gün milyonlarca ağaç yok ediliyor. Belki birçok yangında bu kadar alan tahrip olmuyordur. Üstelik yanan bölgeyi kendi haline bırakırsanız birkaç yılda tekrar yeşerirken, kimyasal faaliyet yapılan bölgeler uzun süre kendine gelemiyor.

Eğer gerçekten doğal yaşamın yok olmaması bizim için çok önemliyse bırakalım evlerimizde vah – tüh edip yangınlara ağıt yakmayı tüm insanlığın ve insan olmayan canlıların haklarını talep edip yaşamlarını savunalım.

Doğru düzgün orman ve yangın politikaları oluşturması için muktedirleri sıkıştıralım. Oluşturmayacaklarsa da çekip gitsinler biz en iyisini yaparız.

Boğaziçi akademisyenleri: Rektörün desteklediğimiz adaylardan seçilmesi asgari talebimiz

Boğaziçi Üniversitesi‘ne Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından atanan Melih Bulu‘nun görevden alınmasından sonra yapılacak rektörlük seçimlerinde adayların başvurusu için son gün bugündü.

Konuyla ilgili açıklama yayınlayan akademisyenler, “Boğaziçi Üniversitesi’nin rektörü olacak kişinin desteklediğimiz 17 meslektaşımız arasından seçilmesi asgari talebimizdir” çağrısında bulundu.

Akademisyenler 17 kişiyi destekledi

Adayların YÖK’e başvuru yapmasından önce üniversite bileşenleri tarafından bir oylama yapılmış ve bu oylamada desteklenen öğretim üyeleri belirlenmişti.

746 akademisyenin yüzde 82’sinin katıldığı oylama sonucunda öğretim üyelerinin desteğini kazanan isimler şu şekilde olmuştu: Fikret Adaman,  Yavuz Akpınar, Yasemin Bayyurt, Taner Bilgiç, Mine Eder, Metin Ercan, Emine Erktin, Ayşe Gürel, Cengiz Kırlı, Ayşe Mumcu, V. Erkcan Özcan, Murat Saraçlar, Cem Say, Ali İ. Tekcan, M. Burçin Ünlü, Can A. Yücesoy ve Ünal Zenginobuz.

Fotoğraf: Aslı Kalaycıoğlu

‘İnci ve Kumbaroğlu’nu desteklemiyoruz’

Açıklamada “Akademisyenlerin oylamasında şu anki yönetimde yer alan Naci İnci’nin yüzde 95, Gürkan S. Kumbaroğlu’nun yüzde 93 oranlarında karşı oy aldıklarını ve bu nedenle, rektör adaylıklarını desteklemediğimizi bir kere daha ifade ediyoruz” denildi.

Akademisyenler benzer şekilde adaylıklarını Boğaziçi Üniversitesi kamusuyla paylaşmamış ve oylamaya dahil edilmemiş hiçbir adayın da desteklenmeyeceğini belirtti.

‘Büyük sorumluluk alıyorlar’

“Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerinin adayı olan 17 meslektaşımız, sakıncaları son yedi ayda iyice ortaya çıkan ve hiç şeffaf olmayan merkezi bir rektör atama sistemi içerisinde büyük bir sorumluluk alıyorlar” ifadeleri kullanılan açıklama şu şekilde devam etti:

“Hedefleri, üniversitemizin aldığı hasarları gidermek ve yasalarda değişikliğe gidilmesine önayak olarak demokratik ve şeffaf bir rektör belirleme yönteminin oluşması için çaba harcamak. Ellerini altına koydukları taşın ağırlığının farkındayız ve ayrım yapmadan her birinin müşterek bir kamusal değer olan kamu araştırma üniversitesi idealine ulaşmak için çaba göstereceğine kuvvetle inanıyoruz.

Bilimsel olarak özgür ve kurumsal olarak özerk, şeffaf, demokratik, hesap verebilir kamu üniversitesi tüm toplumun müşterek değeridir. Üniversiteyi var eden toplum, devlet ve kamuyu, müşterek değerimizi korumak ve geliştirmek yönündeki çağrımıza katılmaya davet ediyoruz. Yeni ve çok daha kapsayıcı bir rektör belirleme yöntemi geliştirilene kadar, Boğaziçi Üniversitesi’nin rektörü olacak kişinin desteklediğimiz 17 meslektaşımız arasından seçilmesi asgari talebimizdir. Kamuoyuna saygıyla duyururuz.”

Yasemin Adar olimpiyatlarda güreş dalında madalya kazanan ilk kadın sporcu oldu

2020 Tokyo Olimpiyatları‘nda Türkiye’yi temsilen mücadele eden milli güreşçiler Yasemin Adar ve Rıza Kayaalp bronz madalyanın sahibi oldu.

Kadınlar 76 kiloda yarışan milli güreşçi Yasemin Adar, Makuhari Messe’deki repesaj maçında önce Tunuslu Zaineb Sghaier ile karşılaştı. Milli sporcu, rakibini bir dakika 21 saniyede tuş etti.

Adar, bronz madalya maçında da Kırgız Aiperi Medet Kyzy‘i tuşla yenerek bronz madalyanın sahibi oldu. Adar, güreşte olimpiyat madalyası kazanan ilk Türk kadın güreşçi oldu.

Rıza Kayaalp’ten üçüncü madalya

Olimpiyatların 10. gününde, Makuhari Messe’de grekoromen stil 130 kiloda Rıza Kayaalap, madalya mücadelesinde İranlı Amin Mirzazadeh ile karşı karşıya geldi.

Rakibine karşı üstün bir oyun sergileyen ve peş peşe çırpmayla bir anda 7-0 öne geçen milli sporcu ilk yarıyı bu skorla önde geçti. İkinci devrede savunmada kalan milli sporcu, 2 sayı verse de karşılaşmayı 7-2 kazandı. Rıza Kayaalp, Tokyo 2020’de bronz madalya alarak olimpiyatlardaki üçüncü madalyasına ulaştı.

Bronz madalya mücadelesinin ardından açıklamada bulunan Rıza Kayaalp, “Buruk bir sevinç yaşayarak tarihe geçmiş oldum. Güreşte ikinci kez 3 olimpiyat madalyası kazanmış sporcu olarak tarihe geçmek nasip oldu ama altın madalya olmadı.” dedi.

Plastik yutan yavru deniz kaplumbağalarının çok azı hayatta kalabiliyor

Yeni yapılan bir araştırmada yavru deniz kaplumbağalarının büyük miktarlarda plastik yuttuğu ve okyanus kirliliğinin, bir zamanlar gelişimleri için ideal olan yaşam alanlarını riske dönüştürdüğü belirtildi.

The Guardian’ın haberine göre, plastiğin vahşi yaşam üzerindeki etkisine yönelik araştırmalar, deniz hayvanlarının plastik malzemeleri yuttuktan sonra öldüğünü ortaya çıkardı.

Kaplumbağalar da dahil olmak üzere 80 farklı türdeki hayvanın, plastik yutarak öldüğü bulundu.

121 deniz kaplumbağası incelendi

Yavru deniz kaplumbağaları üzerinde çalışan araştırmacılar, okyanuslardaki plastiğin, bir zamanlar canlıların gelişmesine yardımcı olan evrimsel adaptasyonlarla birlikte, onları riske attığını ifade etti.

Frontiers in Marine Science dergisinde yazan araştırmacılar, beş türden 121 deniz kaplumbağasında plastik varlığını inceledi. Şahin gagalı kaplumbağalar hariç, tüm türlerin gastrointestinal kanallarında plastik parçalar bulundu.

‘Çok az yavru hayatta kalabiliyor’

Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) bilim direktörü Mark Wright, yedi deniz kaplumbağası türünden altısının yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve karşılaştıkları tehlikelerden bir diğerinin de plastik kirliliği olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Nispeten az sayıda yavru deniz kaplumbağası ilk yıllarında hayatta kalıyor, bu nedenle bu olağanüstü türlerin uzun vadede hayatta kalmasını sağlamak için tehditleri azaltmamız şart.”

Büyük Menderes Havzası da kirliliğin pençesinde

Geçen haftaki yazımda Ege Denizi için üç önemli tehdit noktasının İç Ege Bölgesinin tüm evsel, endüstriyel kirliliğini Ege Denizine taşıyan Gediz, Büyük Menderes ve Küçük Menderes nehirleri olduğunu belirterek; bu nehirler içinde en büyük havzaya sahip olan Gediz Nehri ile havzasının nasıl kirletildiğini ve Ege Denizi için nasıl bir kirlilik kaynağına dönüştüğünü yazmıştım.

Yazımdan sonra 20 meslek odası ve çevre örgütünün oluşturduğu Büyük Menderes İnsiyatifi’nden Büyük Menderes Nehri’nin de Gediz Nehri’ne benzer şekilde nasıl kirletildiğini ve gerek havzası, gerekse Ege Denizi üzerinde nasıl bir tehdit oluşturduğunu anlatan uzun bir ileti aldım.

Nehrin uzun yolculuğu

Büyük Menderes Nehri, Gediz Nehri ile birlikte Batı Anadolu’nun en büyük nehirlerinden… Gediz gibi neredeyse tüm Ege Bölgesini dolaşıyor. Nehir Menderes Havzası’nın da ana sulama kaynağı…

Kufi Suyu ve Işıklı Çayı‘nın birleşmesi ile oluşan Büyük Menderes Nehri’ne Uşak’ta Banaz Çayı da katılıyor. Nehrin tıpkı Gediz gibi çıkış noktasında suyu içilebilecek nitelikte. Afyon ilinin Dinar ilçesi yakınlarından başlayan nehir, Ege Bölgesinde uzun bir yolculuk yapıyor.

Büyük Menderes Nehri Denizli ilinin Çivril, Çal ve Baklan Ovaları’nı geçiyor ve Çal’ın doğusundan kuzeye dönerek, Bekilli ve Güney ilçesine doğru akıyor. Daha sonra Uşak’a gelen ve Banaz Çayı’nı da alan nehir, Sarayköy Ovası’ndan batı yönüne dönüyor.

İşte bu noktada nehir suyu artık hiçbir alanda kullanılamayacak su özelliğine geliyor. Yani IV. sınıf su niteliğine düşüyor. Nazilli, Aydın ve Söke Ovaları’nı da sulayan nehir; 548 kilometrelik uzunluğundaki destansı yolculuğunu Söke İlçesi Dipburun Mevkii’nde Ege Denizi’ne dökülerek tamamlıyor.

İki rapor benzer çözüm

Tıpkı Gediz Nehri ve Havzasında olduğu gibi Büyük Menderes Nehri ve havzası için de hazırlanmış iki önemli rapor var. Bunlardan ilki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2016 yılında hazırlanan ‘Büyük Menderes Havzası Kirlilik Önleme Planı’.

Diğeri ise TUBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (TUBİTAK-MAM) tarafından Tarım ve Orman Bakanlığı için hazırlanan ‘B. Menderes Havzası Havza Koruma Eylem Planı’.

Her iki raporda incelendiğinde Büyük Menderes Nehri ve kirlik kaynaklarının Gediz Havzası ile benzer olduğu ve çözüm önerilerinin de aynı olduğu görülüyor.

14 OSB yer alıyor

Bu raporlara göre havzanın üzerinde tarımsal alanların yanı sıra küçüklü büyüklü 14 organize sanayi bölgesi (OSB) yer alıyor. Tekstil işletmelerinin ağırlıklı olarak Denizli ve Uşak illeri sınırları içerisinde, deri endüstrisi Uşak İli ve Aydın İli Karacasu organize sanayi bölgelerinde, zeytinyağı işletmelerinin ise genel olarak Aydın ili ve ilçelerinde olduğu Büyük Menderes Havzası Kirlilik Önleme Planı ile tespit edilmiş.

Raporla tespit edilmiş başka endüstriyel tesislerde var. Aydın‘da tarımsal gıda, madencilik ve metal sanayi kolları ve 150’nin üzerinde zeytinyağı işletmesi, Denizli‘de tekstil ve hazır giyim atölyeleri, demir çelik, elektrik elektronik, metal sanayileri…

Peki, bu endüstriyel kuruluşların ve OSB’lerin özellikle kimyasal açıdan kirlenmiş atıksuları nereye gidiyor? Aynı raporun içinde bu sorunun da yanıtı var.

Arıtma tesisleri yok

14 OSB’den sekizinin hiçbir arıtma tesisi yok ve atıksuyunun tamamını Büyük Menderes veya kollarına boşaltıyor. Menderes havzasındaki evsel atıksuların özellikle Denizli ve Uşak illerindeki 25 yerleşim merkezi başta olmak üzere yine önemli bir bölümü yine Büyük Menderes Nehrine arıtılmadan bırakılıyor.

Sonuç olarak rapor Büyük Menderes nehri üzerindeki kirlilik baskısının kentsel ve endüstriyel atıksular, tarımsal sızıntı suları ve jeotermal sular olarak özetliyor.

Tabii raporun Gediz Havzası için hazırlanan raporda da olduğu gibi çözüm önerileri var. Tabii çözüm önerilerinin başında da kentsel ve endüstriyel atıksuların arıtılması geliyor.

Ancak her zaman olduğu gibi konun uzmanları tarafından hazırlanan iki raporda ne Çevre ve Şehircilik Bakanlığı; ne de Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından dikkate alınmamış. Üstelik bölgedeki mevcut atıksu arıtma tesisleri bile elektrik faturasından kaçınmak için çalıştırılmamış.

Örgütler bir araya geldi

Uşak Uluğbey Kanyonu’ndaki Büyük Menderes İnsiyatifi’nin düzenlediği forum; aşırı sıcağa rağmen insiyatifi oluşturan tüm örgüt temsilcilerinin katılımıyla yapıldı.

Büyük Menderes Nehrini ve havzasını kurtarabilmek için Afyon, Denizli, Uşak, Aydın, Muğla, Manisa ve İzmir’de kurulu yirmiyi aşkın meslek odası ve çevre örgütü bir araya gelerek‘Büyük Menderes İnsiyatifi’ ni oluşturmuşlar.

Büyük Menderes havzasının sesini tüm Türkiye’ye duyurabilmek için insiyatif bir süreden beri toplantılar, forumlar, söyleşiler düzenliyor ve basın açıklamaları yapıyor.

Havza kirliliğinin halk sağlığına etkilerini, nehirdeki balık ölümlerinin nedenlerini, tekstil endüstrisinin ve jeotermal santrallerin havzaya etkilerini bölge halkı ile konunun uzmanlarını bir araya getirerek tartışan insiyatif; son olarak 1 Ağustos tarihinde bütün meslek odası temsilcileri ve bileşenlerinin temsilcilerinin katılımıyla Uşak’ta, Uluğbey Kanyonu’nda bir forum düzenledi.

İmza kampanyası

Forumda alınan ilk karar ise B.Menderes nehri ve havzasının bugün içine düştüğü kirlilik kıskancına dikkat çekebilmek için TBMM’ne sunulmak üzere bir dilekçe hazırlanarak imza kampanyası başlatılmasıydı.

İmza kampanyasının tüm ülkeyi tek bir yangın söndürme uçağı olmadan sıcak yaz mevsimine sokarak; alevlere teslim eden Tarım ve Orman Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığının bugünkü yönetimlerini etkilemesi belki çok zor.

Üstelik bu iki bakanlıkta B.Menderes nehir ve havzası için kısa bir süre bilim insanlarına hazırlattıkları raporlardaki çözüm önerilerini bugüne kadar dikkate bile almadılar…

Ergene, Gediz, Kızılırmak, Küçük Menderes gibi diğer can çekişen nehirlerin olduğu gibi B. Menderes Nehrinin de sesini duyun… Önünüze gelirse o metin; imzalayın; nehirdeki balıklar, nehir kenarındaki sucul kuşlar ve o nehre bağlı olarak yüzyıllardır bu bölgede yaşamlarını sürdüren insanlar ve diğer canlılar için…

Sağlıklı bir çevrede yaşam hakkını savunmaktan asla vazgeçmeyin.

Lagos sular altında: Bu yüzyılın sonunda yaşanmaz hale gelebilir

Afrika’nın en kalabalık kenti kabul edilen Nijerya’nın Lagos kenti, son yılların en büyük sel felaketini yaşadı.

Bazı bilimsel çalışmalar, deniz seviyelerinin yükselmesi sonucunda, Lagos kentinin bu yüzyılın sonunda yaşanmaz hale gelebileceğini ortaya koydu.

‘Kum madenciliği erozyonu artırıyor’

Sel felaketi başta Lagos Adası olmak üzere kentin çeşitli bölgelerini ciddi biçimde etkiliyor. NEMA sözcüsü Manzo Ezekiel, “Su seviyesindeki artış, toprağı yiyip bitiriyor” ifadelerini kullandı.

Uzmanlar, özellikle inşaat amaçlı yapılan kum madenciliğinin Lagos’taki kıyı şeridi erozyonunu artırdığını kaydetti.

Ülkede her yıl şiddetli yağışın sebep olduğu sellerin yıllık maliyetinin yaklaşık 4 milyar dolar olduğu da tahmin ediliyor. Uzmanlar, kontrolsüz kentsel büyüme nedeniyle doğal afetlerin şiddetinin arttığına işaret ediyor.

Yaşanmaz hale gelebilir

Küresel deniz seviyelerinin, bu yüzyılın sonuna kadar iki metreden fazla yükselebileceği tahmin edilirken, bu aynı zamanda kıyı şeridinin bir kısmının daha alçak olduğu Lagos’un risk altında olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmalara göre, iklim krizine bağlı deniz seviyelerinin yükselmesi sonucunda Lagos kenti bu yüzyılın sonunda yaşanmaz hale gelebilir.

Mersin yangınları: Ormanı bilenlerin erken müdahalesine izin verilmedi

Haber: Abidin Yağmur

*

Türkiye’nin güney illerinde meydana gelen orman yangınları geniş orman arazilerini yok etti. Başta köyler olmak üzere yerleşim birimlerinde evler yandı, insanlar ve hayvanlar hayatını kaybetti. Peki yangınlar neden anında söndürülemedi? Nasıl hızla yayıldı?

Emekli Yüksek Orman Mühendisi Özcan Çeltik‘e göre ilk sorunun yanıtı tek cümle: Hava aracının olmaması. Çeltik, ikinci sorunun yanıtı olarak da rüzgardan bürokrasiye birçok etmeni işaret ediyor.

Yangın bölgesini gezen Av. Şerife Arıcı Yıldız da farklı noktalarda çıkan küçük yangınlara yöre halkının müdahale etmesine izin verilmediğini, o küçük yangınların büyük afetlere neden olduğunu söylüyor.

Kısa sürede yayıldı

Orman Bakanlığı’nın verilerine göre geride bıraktığımız haftada Antalya’nın Manavgat, Akseki, Gazipaşa ilçelerinde 12, Mersin’in Silifke ve Aydıncık ilçelerinde yedi, Muğla’nın Marmaris, Bodrum, Köyceğiz ve Milas ilçesinde 7, Adana’da 20, Hatay’da üç ve Osmaniye’de dört farklı noktada orman yangını çıktı.

Osmaniye, Adana ve Hatay’daki orman yangınları kısa sürede kontrol altına alındı ancak Muğla, Antalya ve Mersin’de yangınlar çok geniş alanlara yayıldı, kırsal yerleşim alanlarını, kentsel yerleşim alanlarını ve turizm bölgelerini etkiledi.

Bakanlıklar henüz resmi rakamları açıklamadı ancak sekiz kişinin yanı sıra çok sayıda hayvan hayatını kaybetti. Evler, işyerleri, seralar ve ağıllar yandı. Yangınlarda kaç hektar alanın yok olduğu ise ancak tüm yangınlar kontrol altına alınıp söndürüldükten sonra belli olacak. Uzmanlar, rüzgar ve nem durumu göz önüne alındığında yangınların salıya kadar sürebileceğini öngörüyor.

Sabotaj iddiaları

Yangınların peş peşe neredeyse eş zamanlı olarak çıkması, özellikle sosyal medyada çok sayıda kişinin “sabotaj” iddialarını da yine gündeme getirdi. Uzmanları, yangının çıkış sebebinin çok detaylı bir araştırma sonucunda ortaya çıkabileceğini belirtiyor.

Ancak hem siyaset kurumu, hem halk sabotaj yapıldığından neredeyse emin. Cumhurbaşkanı Erdoğan, terör örgütlerini işaret ederken başta Manavgat olmak üzere birçok yerde yerleşik halk Kürtleri şimdiden hedefe almaya başladı.

Manavgat’ta bazı grupların silahlı şekilde yol kestiği, doğu ve güneydoğu illerine ait plaka taşıyan araçları durdurduğu, kimlik kontrolü yaptığı, havaya ateş açtığı Manavgat Belediye Başkanı tarafından duyuruldu.

‘Hazırlıklı olmak zorundayız’

Sabotaj tartışmalarının yanı sıra Orman Bakanlığı’nın yangınla mücadelede yetersiz olduğu tartışmaları da siyasetin gündeminde.

Mersin’in Aydıncık ilçesi ile Antalya’nın Manavgat ilçesi aslında orman yangınlarına alışık. Ama orman teşkilatı genellikle yangınları lokal bir alanda tutmayı başarmış.

Orman teşkilatının bu iki ilde etkili bir gözetleme ve yerden müdahale ağı var. Antalya bölgesinde uzun yıllar çalışan emekli yüksek orman mühendisi Özcan Çeltik, bu durumu şöyle ifade ediyor:

“Türkiye deprem bölgesi; deprem oluyor, olacaktır. Önemli olan hazır olmak. Bu söz orman yangınları için de geçerli. Antalya ormanlarında gözetlenmeyen tek bir dağ, dere, sırt yoktur. Hakim Tepelere bak bakış açıları hesaplanarak yerleştirilmiş kulelerde hizmet veren görevliler tarafından günün 24 saati boyunca gözetleme yapılır. Tek bir duman yükselmesi bile telsizle merkeze bildirilir. Meteorolojik durum değerlendirmesini günler öncesinden almış olan birimler tarafından, önceden planlanmış görev talimatları uyarınca yangının büyüme, yayılma olasılık hesaplarına göre söndürme güçleri dakikalar içinde harekete geçirilir. İnanıyorum ki bunlar Manavgat yangını için de hiç zaman kaybetmeden yapılmıştır.”

Yangınlar neden geniş alana yayıldı?

Öyleyse yangın neden anında söndürülemedi? Neden bu kadar hızla, bu kadar geniş alana yayıldı? Özcan Çeltik bu sorulara şöyle yanıt veriyor:

“Bu yangında erken önleme ihbar alınır alınmaz ilk ateşin üzerine helikopterle ve uçakla su atmakla mümkün olabilirdi. Bir ucuyla diğer ucu arasında 620 kilometre olan bölge müdürlüğünde yalnızca bir uçak varsa, yeterli helikopter konuşlandırılmamışsa bu yapılamamıştır. Olağandan on, on beş dakika fazla gecikme bile tarla, mesken, orman karışımı bir alanda, böyle bir poyraz da varsa yangını durdurulamaz hale getirir. Yani, hava aracı eksikliği yayılımın en büyük nedenidir. Yangının başlama alanının tarlalarla parçalı oluşu, tarlaların ekin artıkları ve kuru otlarla dolu oluşu, yayılımı önlemeyi olanaksız hale getirmiştir. Yer söndürme ekiplerini belli hat ve noktalara yerleştirip mücadele etmek imkansız hale gelmiş, ekipler saçılmıştır. ”

‘Bakanın gelişi çalışmaları zaafa uğrattı’

Özcan Çeltik, 30 yılı bulan deneyimlerine dayanarak, Orman Bakanı’nın yangın bölgesine gitmesinin söndürme çalışmalarını zaafa uğrattığını da iddia ediyor.

2008 yılında, Antalya Şube Koruma Müdürü olduğu dönemde Manavgat Taşağıl’da çıkan orman yangınında, 40 bin hektarın yandığını kaydeden Çeltik, bu rakamın resmi kayıtlara 16 bin hektar olarak geçtiğini söylüyor.

O yangında telsizlerden helikopter gönderin çığlıkları yükselirken bir helikopterin zamanının başbakanını karşılamaya gönderilmesi, dağlarda yangın sürerken başbakanın sönmüş alanda konuşma yapması ve iki helikopterin sönmüş alana su sıkarak medyaya görüntü vermesi de Çeltik’in anıları arasında.

Sahayı bilenler dışarıda kaldı

Çeltik, son yangında da Orman Bakanı’nın yangın alanında olmasını eleştiriyor. Ona göre sahayı bilen müdürler, amirler o ortamda seslerini bakana duyuramamış olabilir.

Çeltik’in dikkat çektiği bir diğer nokta ise mevzuatla ilgili. Daha önce yangın amiri, bölgesini karış karış bilen orman işletme müdürüyken, son değişiklik ile yangın amiri, yangın mahalline ulaşan en büyük amir olmuş. Yani yangın amiri bölgeyi hiç bilmeyen genel müdür de olabilir. Hatta bakan da olabilir. Çeltik, bu anlayışın çok orman alanının kaybedilmesine neden olduğunu söylüyor ve ekliyor:

“Kibir ve fiyaka bırakılmalı. Söndürme işini işin ehli olanlar tek ses olarak yönetmelidir.”

Avukat Yıldız: Halkın müdahalesine izin verilmedi

Mersin Barosu avukatlarından Şerife Arıcı Yıldız, Yörük dernekleri adına yangın bölgesinde incelemelerde bulundu.

Aydıncık ilçesi ile ve Silifke’nin Yeşilovacık mahallesinde incelemelerde bulunan, vatandaşlarla görüşen Yıldız genel durumu şöyle özetliyor: “Yeşilovacık’ta Işıklı ve Hırmanlı kesiminde çok yoğun bir orman yangını oldu ve evler yandı. Yeşilovacak’ın denizle buluştuğu yerden dağın zirvesine kadar yanmış. 1500 metreye kadar çıktık. Aydıncık merkez, Soğuksu, Pembecik, Karaseki mahallelerinde çok ağır bir orman kaybı söz konusu ve buralarda da evler yanmış.”

Yangının aşırı sıcaklardan, orman içindeki yabancı maddelerin tutuşmaya neden olmasan çıktığına dair genel kanıyı paylaşan Yıldız, yangının hızla büyümesinin sebepleri olarak da çam ağaçlarının çıralı yapısını ve yörenin hem poyraz, hem batı rüzgarının etkisinde olmasını gösteriyor.

Önceki hafta çıkan yangın tam soğutulmadı iddiası

Avukat Şerife Arıcı Yıldız’ın, yöre insanıyla yaptığı görüşmelere dayandırdığı bir iddia da var. Yıldız, bunu şöyle dillendiriyor:

“Yangın ayrı ayrı yerlerden çıkıyor ama ilk müdahale ile sönebilecek nitelikte. Küçük yangınlar bunlar. Hatta yerli halkın müdahalesi ile sönebilecek nitelikte. Ama jandarma ve orman yetkilileri vatandaşa engel olmuş.  Küçük yangınlara vatandaşın müdahale etmesi engellenmiş. Hemen hemen her gittiğimiz yerde bunu dinledik. Vatandaşın erken müdahalesi engellenmiş. Zaten arazi engebeli, araçlar çıkamıyor. Hava aracı da müdahale etmeyince yangın büyümüş.  Bu kadar kaybın nedeni bu. Sahadaki orman personeli iyi idare edilemedi.  Bunu biz de yangın sırasında izledik.  Ormanla iç içe yaşayan, orman yangınlarına alışık ve küçük yangınlara müdahale etmeyi bilen bir yöre halkından söz ediyoruz. Ama ekipler vatandaşın yangına müdahale etmesini engelledi. Kendi evini korumak isteyenler başarılı olmuşlar mesela. Ama birçok ev, vatandaşın müdahalesine izin verilmediği için korunamamış. Aydıncık Pembecik’te önceki hafta da orman yangını çıkmıştı. Yöre halkının tahmini soğutma çalışmalarının tam olarak yapılamaması nedeniyle önceki yangının korlarının, közlerinin rüzgarla birlikte yeniden alevlenmesi yönünde.”

‘Yörüklerin dönecekleri yurtları kalmadı’

Şerife Arıcı Yıldız, Aydıncık bölgesinde lokal olarak çıkan küçük çaplı yangınlara anında müdahale edilmediğini, yöre halkının müdahalesine de izin verilmediğini gösteren videolar da çekerek sosyal medya hesaplarından paylaştı.

Yangın söndürme çalışmaları boyunca sahada hiçbir şekilde kriz yönetimi görmediklerini, vatandaşın kendi olanaklarıyla baş başa kaldığını ifade eden Yıldız, “Yörükler şu an yaylada. O nedenle hayvan zayiatı çok az. Ama Yörüklerin kışlık yurtları yandı. Kışın dönüp gelecekleri yurtları yok artık. Yörede ziraat kaybı fazla yok ama çok büyük oranda orman ve doğal yaşam kaybı var” diye konuşuyor.

Belediyeler ve halk seferber oldu

Antalya ve Mersin’in orman köylerini bilenler, yangınların büyüdüğünü duyduklarında bunun çok büyük bir felakete yol açacağını anlamışlardı. Zira bölgede orman köyleri şehir merkezine, ana yollara oldukça uzak. Orman örtüsü ve arazi yapısı yangınların hızla yayılmasına neden oluyor.

Yani yangın sırasında köylünün evini tahliye etmesi çok kolay değil. Özellikle büyükbaş ve küçükbaş hayvan varlığı olanların en büyük sorunu hayvanları güvenli bir alana tahliye etmek ve tahliye edilen alanda yem ve su ihtiyacını giderebilmek.

Tarım ve hayvancılık daire başkanlıkları bulunan Antalya Büyükşehir Belediyesi ile Mersin Büyükşehir Belediyesi, orman köylüsüne hayvan tahliyesi için destek vermiş olsa da birçok çiftçi ailesi hayvan varlığını yangından kurtaramadı. Çok sayıda hayvan alevler arasında can verdi. Yangından kurtarılabilen hayvanlar ise belediyelerin desteğiyle tedavi ediliyor.

Mersin Büyükşehir Belediyesi yaban hayvanları ve sokak hayvanları için de ekipler görevlendirdiğini duyurdu. 4 araç yangın bölgesinde mama ve su desteği sağlarken yaralı hayvanlar tedavi için veterinerliğe gönderildi. Hayvanseverler de gönüllü ekipler oluşturarak sokak hayvanlarına ulaşmaya çalıştı.

Yangında evini kaybeden ya da evini boşaltmak zorunda kalan vatandaşlar kamu kurumlarına ve yatılı okullara ait pansiyonlarda konaklıyor. Belediyeler ve vatandaşlar, evlerini kaybeden vatandaşlar için yardım kampanyalarına başladı. Yardım malzemeleri belediyeler ve dernekler eliyle yangın bölgelerine ulaştırılıyor.

‘Tomruk hesabı yapanlar nereden yurt bulacak?’

Mersin’in Aydıncık ilçesindeki orman yangını, son konargöçer aşiret olan Sarıkeçililerin kışlık yurtlarını da vurdu. Sarıkeçililer şu günlerde Karaman taraflarındalar. Ama kışa doğru güneye, yangının vurduğu alanlara inecekler. Orman yangınının önlenebileceğini ancak göz göre göre yangının büyüdüğünü söyleyen Sarıkeçililer temsilcisi Pervin Sarvan şu soruyu sordu:

“Biz bu doğanın yoldaşıyız. Kendimize yeni yurt yeri buluruz. Ama bilmiyorum bizim yaşam alanlarımıza atanan mühendisler, müdürler kendilerine nerede yurt bulacaklar. Tomruk hesabı yapanlar, doğayı yok edenler kendilerine nerede yurt bulacaklar?”

Pervin Sarvan’ın sözlerinden bazı satırbaşları şöyle:

  • “2011’lerde dedik ki keçimizi, ormanımızı, çadırımızı vermeyelim dedik. Çünkü bir alev topu var. Kimse bu yangını görmedi. Yüreklerimizi yakan bir yok oluş var. Bu yok oluşa dur diyebilmeliyiz.
  • 10 yıldır, 15 yıldır bize kapalı olan ormanlar keçiye açılsın, ormanlar yenilensin, otlar temizlensin dedik ama kimse bizi dinlemedi.
  • 15 yıldır orman köylüsü ormanlardan kopuyor. Orman mühendisi daireye atanmış ama yöreyi bilmiyor. Yazın da memlekete izne gidiyor. Orman yangınına nasıl müdahale edeceğini bilmiyor.
  • Otlatma planı adı altında metrekarelere bölündü. Üzerimize son yıllarda çok geliyorlar. Biz yüz yıllardır bu dağlardayız. Bu dağları, bu ormanları tanıyoruz. Ama sanki bizi bilinçli bitirmek istiyorlar.
  • Birileri ateş attı diyorlar. O kişiler benim elimin parmakları sayısı kadar. Biz onların milyonlarca katıyız. Kimse bu yangına körükle gitmesin.
  • 17 Temmuz’daki yangında biz elimizle müdahale edelim diyoruz asker bizi oraya koymuyor. Ya yanacaksak biz yanalım. Orada orman yanıyor, canlı yanıyor, kurt kuş yanıyor. Çok derin bir acı bu.
  • Yangını önlemenin yolu keçinin bolluğudur. Keçi ağaçlardan dökülen yaprakları da otları da yer. Bulunduğu yeri çapalar keçi. O otlar işte orman yangınını hızlandırır.
  • İlk orman yangınında orman müdürlüğü soğutmayı tam yapamadı. Yöre halkı soğutma çalışmasını kendisi yaptı ama müdürlük yapmadı. Bu orman yangını onun için büyüdü.
  • Gözlerimizle gördük. Yangından tutuşan domuzlar acıyla koşuyor ve yangını kilometrelerce mesafeye taşıyor.
  • Benim çocukluğumda göç güzergahımız daha uzundu. Artık daha kısa. Kimse ormanı korumayı düşünmüyor. Herkes tomruk hesabı yapıyor. Elimizde kalan yoldaşlarımızı diri diri toprağa gömecek halimiz yok. Biz bu sınırlar içinde kendimize yurt buluruz. Biz bu doğanın yoldaşıyız. Kendimize yeni yurt yeri buluruz. Ama bilmiyorum bizim yaşam alanlarımıza atanan mühendisler, müdürler kendilerine nerede yurt bulacaklar. Tomruk hesabı yapanlar, doğayı yok edenler kendilerine nerede yurt bulacaklar.”

Dipsiz Göl ilk kez tamamen kurudu

Gümüşhane’nin Dörtkonak köyü sınırlarındaki Dipsiz Göl, ilk kez tamamen kurudu.

Etrafında birçok göl olması sebebiyle de ikinci göller bölgesi olarak adlandırılan Dipsiz Göl’ün kurumasını iklim krizi gibi nedenlerin yanında, maden sondajlarının da tetiklediği kaydedildi.

‘Birkaç yıldır aşırı derecede su çekilmesi oluyordu’

Dipsiz Gölde incelemelerde bulunan TEMA Vakfı Gümüşhane Temsilcisi Yusuf Oral, gölde birkaç yıldır aşırı su çekilmesi olduğunu, bunun nedenlerinden birinin maden arama sondajları olduğunu şöyle ifade etti:

Son birkaç yıldır gölde aşırı derecede su çekilmesi oluyordu. Bu yıl ise daha Ağustos ayına yeni girdiğimiz bugünlerde tam kuruma noktasına geldi.

Bunun sebeplerinden birisinin bölgede aşırı şekilde yapılan maden arama sondajları olduğunu değerlendiriyoruz. Yer altı su sistemi şehir şebekeleri gibi bir sistemdir. Biz yaptığımız her sondajda bu sisteme zarar veriyor, o yer altındaki doğal boru sistemlerini deliyoruz.”

Kayıp Azra Gülendam Haytaoğlu’nun Mustafa Murat Ayhan tarafından katledildiği ortaya çıktı

Antalya’da, kendisinden beş gündür haber alınmayan Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencisi 21 yaşındaki Azra Gülendam Haytaoğlu‘nun Mustafa Murat Ayhan tarafından cinsel istismara maruz bırakılıp, boğularak katledildi.

Mustafa Murat Ayhan, cinayeti işlediğini itiraf etti.

İlk ifadede serbest bırakıldı

Haytaoğlu ailesinin kızlarının kayıp olduğunu polise haber vermesi üzerine, genç kadını bulmak için arama çalışmaları başlatılırken, polis Haytaoğlu’nun son görüldüğü bölgedeki güvenlik kamerası kayıtlarını inceledi.

Antalya Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliği ekipleri, Azra’nın cep telefonundan en son inşaat mühendisi ve emlak ofisi sahibi Mustafa Murat Ayhan’la görüştüğünü tespit etti.

Ayhan ilk ifadesinde, “Önceden tanışmıştık. Geldi, birlikte yemek yedik, gitti. Bilgim yok” diye ifade verdi. Polis, bunun üzerine Ayhan’ı serbest bıraktı.

Mustafa Murat Ayhan

Ancak cinayet masası ekipleri, daha sonra MOBESE ve çevre iş yeri güvenlik kamerası görüntülerini incelemeye aldı. Görüntülerde Mustafa Murat Ayhan’ın, Konyaaltı ilçesindeki evinden aynı valiz ile birkaç kez çıkıp gittiğini belirledi. Bunun üzerine Ayhan, yeniden gözaltına alındı. Çapraz sorguya alınan Ayhan, cinayeti işlediğini itiraf etti.

Aile, yardım istemişti

Haytaoğlu’nun ailesi, “Emniyet telefon sinyaline pazartesi günü bakabiliriz dedi, bu çok geç kızımızı canlı kanlı saçının teline zarar gelmeden bulmak istiyoruz lütfen bize yardım edin. Şiddet gören katledilen kadınlar için en önce koşan, bu dünyanın güzelleşmesi için çaba harcayan Azramızı bulmamız için lütfen yardımcı olun” diye çağrıda bulunmuştu.

Mersin’de yük gemisinden paslı su boşaltıldığı iddiası: En ağır şekilde cezalandıracağız

Mersin Limanı MIP 2 Rıhtımı’nda bir yük gemisinden paslı olduğu iddia edilen suyun boşaltılması tepkilere neden oldu.

Yaşananlara tepki gösteren Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, “Denizimizi kirletenleri bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da en ağır şekilde cezalandıracağız!” ifadelerini kullandı.

‘Mahvettin denizi’

Gemiden denize paslı su boşaltıldığı görüntüleri, limanda tekneyle görev yapan çevre koruma ekibi tarafından görüntülendi. Videoda görevli, “Ne yapıyorsunuz? Bak bi bak ne yapıyorsun? Mahvettin denizi. Balast basıyorsunuz bak, paslı su geliyor” ifadelerini kullandı.

Görevli, çalışma arkadaşını da uyardı ve “Operasyonu ara söyle, ben de şimdi görüntüleri gruba atacağım” dedi.

‘Cezalandıracağız’

Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer ise, söz konusu videoyu paylaşarak, denizi kirletenleri en ağır şekilde cezalandıracaklarını kaydetti:

Bir yandan yanan ormanlarımızı korumaya çalışırken, az önce Mersin limanı MIP 2 Rıhtımı’nda çevre koruma ekibimizin çektiği bu çirkinliği sizinle paylaşıyorum.

Denizimizi kirletenleri bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da en ağır şekilde cezalandıracağız!”