Ana Sayfa Blog Sayfa 1174

İki video tek anlam: Preslenmiş absürtlük

Adana ile bağı olsun olmasın hemen hemen birçoğumuzun bildiği tanınmış bir içerik üreticisi var! Adı Mahsun, diğer bir adıyla Röportaj Adam. İlk olarak kumar oynamak amacıyla siyasi parti kuran Adanalı girişimcileri tiye aldığı parodisiyle tanıdığım Röportaj Adam’ın biraz kurcalayınca, ürettiği birçok içeriğin oldukça eğlenceli olduğunu fark ettim. Zaman zaman açar izlerim.

Geçtiğimiz günlerde de muhtemelen yeni olan bir içeriğini izledim. Özel olarak açıp “ne paylaşmışlar?” “yeni bir içerik var mı?” diyerek de bakmadım üstelik. Twitter’da paylaştığım bir twit üzerine birkaç arkadaşın aynı anda özel mesaj yoluyla benimle bu videoyu paylaştığı için izledim. Gayet de güldüm ancak benim paylaştığım tehlikeli olduğu kadar problemli olan twitteki içerik ne yazık ki o kadar komik değildi. Röportaj Adam’ın muhtemelen “Doğa için çal” temalı müzikal girişimi tiye aldığı parodisi olan “Allah İçin Sus 1 – Gesi Bağları / Dere Geliyor Dere” isimli çalışmaya şuradan ulaşabilirsiniz.

Plastik güzellemesinde kullanılan çocuklar

Gelelim oksimoron bir içerik olmasının yanında manipülasyon, gençlerin ve çocukların alet edilmesi (-ki literatürde buna istismar deniliyor) ve berbat prodüksiyona sahip olan bir  diğer videoya. Türkiye’nin plastik endüstrisinin en büyük lobi grubu olan bir vakfın ürettirdiği ve Röportaj Adam’ın gördüğü anda “Allah İçin Sus” benzeri bir içerik üreterek tiye alması yüksek olası olan bu video, manipülasyonun kâr için nasıl da kolaylıkla yapılabileceğini ve istenildiği şekilde de çoluk çocuğun kolayca nasıl alet edilebileceğinin açık bir ispatı niteliğinde. Tek suçları ilgili lisede okumak olan bir grup çocuğun, muhtemelen öğretmen yönlendirmesiyle “hadi biz de bir şeyler yapalım” diye giriştiği güzel seslerinin belki de ilerde dönüp baktıklarında “ne yapmışız biz ya” diyecekleri ve pişman olacakları bir işe alet olması oldukça vahim!

Şarkının sözleri her bir satırı bilimsel bilgiyle çürütülmüş ve aksi ispatlanmış olmasına rağmen birkaç kere tekrarlanmış:

Küresel ısınma ve iklim krizi
Sular seller ve eriyen buzullar
Kulak ver dünyaya bak ne diyor sana

Presle presle iyi bir geleceğe
Presle presle çevre gönüllüsüyüm
Presle presle doğa hepimiz için
Presle presle tertemiz bir çevreye

Plastik hayatın vaz geçilmezidir
21. yüzyılın malzemesidir
Okulda arabada uzayda ve her yerde
Denize sokağa değil geri dönüşüme

Karbon ayak izin daha az olsun
Kamyon ayak izin daha az olsun
Presle çöpünü yolla öyle kutuya
Gelecek nesiller sağlıklı doğsun

Plastiğin de üretiminde kullanılan petrolün iklim krizinin asıl nedeni olduğunu artık kundaktaki çocuğun bile bildiğini düşündüğümüzde ortada nasıl bir akıl tutulmasının olduğunu da anlamak mümkün. Aslında akıl tutulması değil tabii. Bu videoyu çekme fikrinin sahipleri de bunu gayet iyi biliyor. Nasıl ki tek kullanımlık dükkanı açarak çağın gerisinden gelebiliyor ve bunu da pişkince savunabiliyorlarsa muhtemelen bu son videoda da benzer bir pişkinlik sergilemişlerdir.  Çünkü video sonunda tamamen spekülatif olan ve kimden alındığı bile belli olmayan dayanaksız bilgilerle desteklenen bazı veriler bile paylaşılmış. Sanki Türkiye çöp ithal etmemiş gibi, sanki dünyanın şimdiye kadar ürettiği plastik çöplerin sadece %9’u ve onun da sadece %20’sinin (toplam üretilenin %2’sine denk) ancak layığıyla geri dönüştürüldüğü gerçeği yokmuş gibi, sanki ülkede her ay 10 tane plastik ve geri dönüşüm fabrikası yanmıyormuş gibi bir pişkinlik söz konusu. Bu pişkinliğe karşı ben de videoda geçen sözlere alternatif ve asıl olması gerekenleri yazarak karşılık vereyim:

Küresel ısınma ve iklim krizinin kaynağıdır plastik
Buzulları eriten selleri getirendir plastik
Kulak ver dünyaya bak ne diyor sana
Kullanma kullanma plastik öldürür

Kullanma kullanma lobilerin ayak oyununa gelme
Kullanma kullanma ki çevre temiz olsun
Kullanma kullanma ki plastik üretimi de dursun

Yüzyılın en büyük katilidir
Hayatımızı her alanına dayatılmıştır

Denizde çöp, sokakta pislik, geri dönüşüm fabrikasında yangındır

Kullanma kullanma plastik öldürür
Kullanma kullanma lobilerin ayak oyununa gelme
Kullanma kullanma ki çevre temiz olsun
Kullanma kullanma ki plastik üretimi de dursun

Karbon ayak izin azalsın diyorsan
Kaplumbağalar ölsün istemiyorsan
Plastikte boğulmak istemiyorsan
Plastik üretimi azaltılsın
Tek kullanımlıklar yasaklansın
Plasentaya mikroplastik karışmasın
Gelecek nesiller daha sağlıklı olsun

Kullanma kullanma plastik öldürür
Kullanma kullanma lobilerin ayak oyununa gelme
Kullanma kullanma ki çevre temiz olsun
Kullanma kullanma ki plastik üretimi de dursun

 

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Nokta ile Hata’nın macera dolu yolculuğu

Anna Taraska‘nın yazıp Daria Solak’ın resimlediği Nokta ile Hata bir anda ortadan kayboluveren en iyi arkadaşının peşine düşen küçük bir çocuğun macera dolu hikâyesi. Ancak aklınıza bildik dostluk ve yolculuk hikâyelerinden biri gelmesin çünkü bu kitapta karakterler de mekânlar da oldukça sıra dışı.

Her şey hepimizin çocukken sahip olduğu ve üzerinde henüz kelimelerin değil, çizgilerin ve noktaların bulunduğu o yerde başlıyor: Evet bu serüvenin sahnesi üç çizgili bir defter. Burada Nokta, ebeveynleri ve ablasıyla birlikte yaşıyor ve büyüdüğünde ‘i’nin üzerindeki nokta olmak istiyor.

Nokta henüz okula gitmediğinden şimdilik olabildiğince özgürlüğünün tadını çıkarmaya bakıyor ve zamanının büyük çoğunluğunu en iyi arkadaşı, siyah, tüylü ve kuyruklu Hata ile geçiriyor, onunla sayfalar arasında gezinip oyunlar oynuyor. Günlerden bir gün Hata ortadan kaybolunca Nokta da onu bulmak için güvenli ve tanıdık sayfaları bırakıp bir karalama defterinden tozlu bir ders kitabına oradan da bir şiir defterine uzanan bir yolculuğa çıkıyor.

Nokta, bu yolculukta kendisi ve virgüller kadar ünlü olmayan, alıntıların koruyucusu tırnak işaretlerinden tutun, dünyayı gezen bir soru işaretine dek birçok ilginç karakterle tanışıyor. Her biri birbirinden nevi şahsına münhasır bu karakterler Nokta’nın kayıp arkadaşını bulmak için güçlerini birleştiriyor.

Ebeveyen rüyası: Çizgisiz sayfalar, boş alanlar

Noktalama işaretlerine hayat üfleyip onların habitatını anlatan bu mizah dolu öyküde çocukların gelecek hayallerinden ailelerin hayattan beklentilerine uzanan bir çok konuya da değiniliyor: Şimdilik üç çizgili bir defterde yaşayan baba çizgisiz sayfalar hayal ederken anne böylesine boş bir alandan bahsedildiğini bile duymak istemiyor ve ikisi de biricik kızları, Nokta’nın ablası Çizgi’nin ikilik bir notanın çizgisi olmak isteyişini hazmedemiyor.

Daria Solak’ın çizimleri çocukların korkulu rüyası noktalama işaretlerini birer arkadaşa dönüştürürken kitabın ilk okul defterlerini andıran şekilde parlak kaplamalı kapağı ise nostalji uyandırıyor.

*

Yazar: Anna Taraska
Resimleyen: Daria Solak
Çevirmen: Emrah Gaznevi
Yayınevi : Final Kültür Sanat Yayınları

Anna Taraska, Lodz Üniversitesi Yabancı Diller Bölümünden mezun oldu. Fotoğrafçılık yaptı. Alman edebiyatından ağırlıklı olarak çocuk kitapları çevirdi ve editörlük yaptı. Nokta ile Hata, Anna Taraska’nın ilk kitabı.

 

 

 

 

 

 

Apple efsanesi

Geçenlerde Bağdat Caddesi’nin önemli bir yerindeki iki katlı şık bir binanın tamamının Apple mağazası olarak açıldığını görünce bu firma üzerine yazmak istedim. Çünkü mağazanın yeri ve şıklığı tam da Apple’ın hedef kitlesi, felsefesi ve müşteriye yaklaşımıyla ilgili. Dünyadaki Apple mağazalarına baktığınız zaman neredeyse hepsi şehirlerin en gözde ve merkezi yerlerinde veya yüksek gelirli grupların oturduğu semtlerde. Apple ürünlerinin de son derece şık tasarımlı, işlevsel ama aynı zamanda oldukça pahalı ürünler olduğunu biliyoruz.

 Apple, 21. yüzyıla damgasına vuran şirketlerden birisi. Belki de birincisi. Bu yazının hedefi reklam yapmak veya bir markanın üstünlüğünü vurgulamak değil; ürün, marka ve mutlu/sadık bir müşteri  kitlesi yaratmadaki başarısıyla diğerlerinden oldukça farklılaşan bu şirkete biraz daha yakından bakmak. Amacım, Apple’ın hedef müşteri kitlesi, kimlere ve nasıl üretim yaptığı ve nasıl bir üretim/satış stratejisi olduğuna dair bazı sorulara yanıt aramak. Gelin öncelikle bir Apple ürününün (I-phone4) üretim maliyetine ve kar marjına bakalım.

I-phone4’ün maliyet yapısı ve kar

Aşağıdaki grafikte I-phone4’ün maliyet kalemlerinin dökümü var. Bu telefon Çin’de ama ABD, G. Kore ve Almanya dahil birçok ülkeden gelen parçaların birleştirilmesiyle üretiliyor. Bu girdilerin toplam tutarı 187,50 dolar. Çin’deki işçilik maliyeti ise sadece 6,54 dolar. Böylece toplam üretim maliyeti 194,04 dolara geliyor. Nakliye, dağıtım ve reklam gibi ilave giderleri de ekleyince toplam maliyet 330,62 dolara çıkıyor. Telefonun satış fiyatı 600 dolar. Dolayısıyla Apple her bir I-phone4 başına 269,38 dolar, yani yüzde 45 kar ediyor. Bu inanılmaz yüksek bir kar marjı. Günümüzdeki yeni I-phone modellerindeki ve diğer Apple ürünlerindeki kar marjları da aşağı yukarı aynı seviyede. İşte Apple ürünlerinin maliyet yapısı ve fiyatlama politikası bu!

“Bu kadar yüksek kar marjıyla çalışan bir firmanın bilançosu nasıl olur?” acaba diye soranları duyuyor gibiyim. Haklısınız, bu karlılık mali tablolara da yansıyor. Apple’ın bilançosundaki nakit para miktarı Ocak 2021 itibarıyla tam tamına 195,57 milyar dolar. Bu rakam, aynı ay itibarıyla Borsa İstanbul’da işlem gören bütün şirketlerin toplam piyasa değeri olan 268,3 milyar doların neredeyse yüzde 73’üne tekabül ediyor! Apple’ın karlılığı elbette şirketin hisse senedi fiyatlarına da yansıyor. ABD’nin en kapsamlı hisse senedi endeksi olan Standard and Poor’s son 10 yılda 3,5 kat değer kazanırken Apple hisseleri aynı dönemde 10 katından fazla yükselmiş durumda. 2 Kasım 2021 itibarıyla, 2,46 trilyon dolarlık piyasa değeriyle Apple çok az farkla Microsoft’un ardından dünyanın en değerli ikinci şirketi.

Çin’de üretim boyutu

Bu diyagramın bize aktardığı önemli bir bilgi de Çin’le ve Çin’de (veya uzak doğuda düşük emek ücreti olan herhangi bir ülkede) üretimle ilgili. Biliyorsunuz bir dönem özellikle ABD ve AB ülkelerinde Çin’de üretim yapan Batılı firmalara bir tepki vardı. Hala da var aslında. İş sahalarını Çin’e taşıyarak kendi ülkelerinin işçilerini işsiz bıraktıkları ve işçi sınıfına ihanet ettikleri iddia ediliyordu. Bunda elbette gerçeklik payı vardı ama bu firmaların Çin’in işçilik fiyatlarıyla veya ona yakın fiyatlarla kendi ülkelerinde üretim yapmaları mümkün değildi. Bu örnekte Iphone4’ün bütün işçiliği sadece 6,54 dolara yapılıyor. Yani toplam satış fiyatının sadece yüzde 1’i işçilik bedeli olarak Çin’de kalıyor. Elbette Apple gibi yüksek kar marjıyla çalışan şirketler için şunu iddia edebiliriz: Aynı işi ABD’nde yaptırsaydı ve 10 katı bir işçilik bedeli ödeseydi, yine çok karlı bir şirket olmaya devam eder, üstelik kendi ülkesinde istihdam yaratırdı. İşte bu da ekonomi politikasıyla, vergi oranlarıyla ve diğer önlemlerle hükümetlerin karar vermesi gereken alanlardan birisi. Neticede her sonuç bir tercihten kaynaklanıyor!

Nitekim Apple Trump döneminde bu baskıyı bir ölçüde hissetti ve fason üreticilerinden birisi olan Tayvanlı Foxconn firması ABD’nde üretim merkezi açacağını ilan etti. Fakat son aylarda Amerikan basınında bu yatırımın ilan edilenden çok daha küçük çapta olacağına dair haberler çıkmaya başladı. Bu arada Apple’ın kendi üretim tesisi olmadığının, ürünlerini fason olarak Foxconn, Wistron ve Pegatron gibi firmalara ürettirdiğinin altını çizmiş olalım.

Apple’ın üretim ve pazarlama stratejisi

Apple’ın üretim stratejisine baktığımızda, bir kere firmanın son derece sınırlı sayıda ürün üzerine yoğunlaştığını görüyoruz. Dolayısıyla dikkatini ve enerjisini az sayıda ürüne odaklayıp ürün tasarımı ve kalitesini geliştirme imkanı bulabiliyor. Ayrıca, Apple sadece teknoloji geliştiren, tasarım yapan ve marka yönetimi yapan bir şirket. Üretimle uğraşmıyor! Oysa Apple’ın rakiplerinde durum son derece farklı. Hepsi çok geniş ürün yelpazesinde üretim yapıyor.

İkincisi Apple ürünlerinde tasarımın ve kullanım kolaylığının ön plana alındığını görüyoruz. Çok az düğme ve tuşla neredeyse sonsuz sayıda işlem yapabiliyorsunuz. Ayrıca ürünlerin birbiriyle uyumu ve tamamlayıcılığına da çok önem veriliyor. Böylece adeta bir ürün ekosistemi yaratılıyor ve tüketici bu sisteme bağlanıyor. Üçüncüsü, bu kadar kaliteli, şık ve işlevsel yanı yüksek ürünler yapabilmek için çok yetenekli insanlarla çalışmak gerek ve Apple bunu becerebiliyor. Bu sayede üstünlüğünü ve yaratıcılığını yıllardır sürdürüyor. Son olarak, Apple müşterisiyle kurduğu ilişkiye çok önem veriyor ve onların dükkanlarında veya ürünleriyle yaşadığı deneyimin özel ve etkileyici olmasını sağlıyor. Kaliteli ürünler yanı sıra kurulan bu duygusal ilişki de sadık bir müşteri kitlesi yaratmasını mümkün kılıyor. Zaten Apple müşterilerinin yarısından fazlası sadece Apple ürünleri alan kişiler.

Aşağıdaki tabloda yer alan küresel cep telefonu pazar payına bakıldığında Apple’ın I-Phone satışları olağanüstü kar marjından kaynaklanan yüksek fiyatlarına rağmen 2021 yılı ikinci çeyreğinde yüzde 14 ile üçüncü sırada yer alıyor. Önceki yılın aynı döneminde ise yüzde 16 ile ikinci sırada yer alıyor. Bu da Apple’ın kendini konumlandırma stratejisinin, yüksek fiyatlarına rağmen, dünya çapında kabul gördüğünü tescilliyor.

İşin sırrı: Sadık müşteri kitlesi

Apple kendi markasına ve ürünlerine bu kadar bağlı geniş bir müşteri kitlesi yaratınca ağırlıklı olarak o kitleyi hedef alıyor ve kar marjını yüksek tutmayı tercih ediyor. Her bir Apple ürünü adeta bir “prestij” ürün niteliği kazanıyor ve statü sembolü haline geliyor. Ayrıca, müşterisi kendisini mutlu ve ayrıcalıklı hissediyor. Apple, birçok şirketin aksine, hiçbir zaman pazar payına oynamıyor, karını ençoklama üzerine kurulu bir pazarlama ve fiyatlama stratejisi izliyor. Bu nedenle, fiyatını düşürüp daha fazla müşteriye ulaşmak gibi bir derdi de yok. Dolayısıyla, her ülkede göreli olarak alım gücü yüksek kesimlere hitap eden ama daha düşük gelirli kitlelerin bütçelerini zorlayarak da olsa satın almayı isteyeceği bir ayrıcalıklı ürün/müşteri kitlesi yaratma yaklaşımı izliyor. O nedenle mağazalarını İstanbul gibi bir şehirde sadece Zorlu Center, Akasya AVM ve Bağdat Caddesi gibi yerlerde açıyor.

Apple çağın ruhunu yakalamış ve bunun üzerinden yükselmeye devam eden son derece başarılı bir marka. Horace Dedieu isimli analistin yorumuyla “Apple kendi müşterisini yaratıyor ve hiç kaybetmiyor. Aslında bu ifade Apple’ı çok iyi anlatıyor. Apple yarattığı son derece cazip ve işlevsel ürünlerle bir müşteri kitlesi yaratıyor ve sunduğu kaliteli hizmet ve müşteri servisiyle bu müşterileri kendisine bağlıyor. Bu başarının bir sonucu olarak, 2021 itibarıyla 408 milyar dolarla dünyanın en kıymetli markası unvanına sahip durumda. Esas olarak teknolojik devrim ve küreselleşmeden en çok etkilenen, buna en çok katılan, nispeten yüksek eğitimli ve gelirli kitlelerin markası. Ama diğer kesimlerin menzilinden de çıkmadan, onlar nezdinde ulaşılma arzusunu sürekli canlı tutan bir “prestij” marka olarak kalmayı becererek yapıyor bunu. Apple’ın yaratıcılığı nereye kadar sürer, bu sadık müşteri kitlesini daha ne kadar süreyle peşinde sürükleyebilir pek belli değil. Her çıkışın bir inişi olacağı açık. Apple’ın tarihinde de bu iniş-çıkışlar var. Ama 21. yüzyılın en azından ilk çeyreğine damgasını vurmuş bir şirket olduğu da yadsınamaz.

‘Gaziemir sorunu çözülmeden, nükleer atık sözleşmeleri kağıt üzerinde kalmaya mahkum’

Nükleersiz.org koordinatörü ve gazetemizin nükleer editörü Pınar Demircan’ın Sivil Sayfalar’a verdiği nükleer sözleşmelerle ilgili röportajı aynen yayımlıyoruz. 

*

Pınar Demircan ile gerçekleştirdiğimiz uzun söyleşinin ilk bölümünde ekim ayında Resmi Gazete’de duyurulan radyoaktif atık ve nükleer enerji alanında üçüncü tarafları ilgilendiren sözleşmelere odaklandık. Demircan; yürürlüğe giren sözleşmelerin zaten Türkiye’nin imzalamaya mecbur olduğu sözleşmeler olduğunu söylüyor. Demircan’a göre bu sözleşmelere odaklanmak yerine var gücümüzle nükleer santrallerin hayata geçmesini önlemeye çalışmalıyız: “Bizim meselemiz bu sözleşmelerin TBMM’den geçmesi değil nükleer santral gibi riskli, ağır hantal, müsrif ve maliyetli bir tesisin kurulmasına izin vermemiz olmalıdır. Bu bağlamda dikkatimizi yöneltmemiz gereken şeyin engelle(ye)mediğimiz bu nükleer santraller karşısında haklarımızı korumak olduğunu eklemeliyim.”

Radyoaktif atık ve nükleer enerji alanında üçüncü taraflara karşı mesuliyetlerle ilgili yeni onaylanan kanunlarla ilgili görüşleriniz nedir? Bu sözleşmelerle birlikte uygulamalarda ne gibi farklılıklar yaşanacak? 

Pınar DemircanRadyoaktif atık konusu Türkiye’de nükleer santral olsun olmasın mevzuatta yeri olan ve olması gereken bir konudur. Zira nükleer santrallerde nükleer atık formunda radyoaktif atık oluştuğu gibi tıpta, tarımda, çeşitli endüstriyel alanlarda, mesela büyük baraj inşaatlarında dahi radyoaktif atık kapsamına giren madde ve malzemeler kullanılmaktadır. Radyasyon kaynaklarıyla çalışanların ekipman ve kıyafetleri de bu kapsamdadır. Radyoaktif atıklar insan ve çevre sağlığını yani ekolojiyi direkt ilgilendirdiği için bu maddelerin bertarafları çok dikkatli, özenli ve  prosedürlere uygun olarak gerçekleştirilmelidir.

Önceden Türkiye Atom Enerjisi Kurumunun (TAEK) görevleri arasında yer alan bu süreçler 2019 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçildikten sonra yeni kurularak TAEK çalışanlarının da transfer edildiği Türkiye Enerji Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) içindeki Radyoaktif Atık Yönetimi Koordinatörlüğünün sorumluluğuna geçti. Böylece radyoaktif atıkların toplanması, kabul edilmesi, işlenmesi, sınıflandırılması, taşınması, etiketlenmesi, paketlenmesi, depolanması ve bertaraf edilmesi bu birimin görevi oldu. Ne var ki radyoaktif atıklarla ilgili bir kurumun varlığı uygulamanın düzgün yapıldığı anlamına gelmez. Zira uygulamanın prosedür ve yönetmeliklere uygun olması için denetimlerin yapılması, uygunsuzlukların raporlanması hatta yaptırımların uygulanması gerekir.

‘Dünyanın en önemli 20 radyoaktif kazasından biri Türkiye’de oldu’ 

Bu denetimler yapılmadığı için örneğin TAEK zamanında İkitelli’de kanser tedavisinde kullanılan radyoterapi cihazının ‘hurda’ diye atılması gibi bir olay yaşadık. Bu olayla Türkiye “Dünyanın en önemli 20 radyoaktif kazası” listesine girdi. Radyoaktif maddeyle direkt temasa geçen bir kişi 10 yıl sonra kanserden öldü, ailenin 12 ferdi ise radyoaktif maddeyle görece daha az temasları ölçüsünde sonradan gelişen çeşitli hastalıklardan musdarip yaşamlarını sürdürmekte. Mahkeme Türkiye Atom Enerjisi Kurumunu (TAEK) ağır kusurlu buldu. Ilgaz Ailesi’nin 13 ferdine, faizleriyle birlikte 3 milyon TL’yi geçen maddi ve manevi tazminat ödenmesine karar verdi. TAEK parayı ödemeyince aile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. TAEK, AİHM süreci içerisinde tazminatı aileye ödedi. Bu olay son olmadı, daha sonra da irili ufaklı fazla gündemde tutulmayan radyoaktif atık kaynaklı vakaların meydana geldiği kamuoyuna yansıdı. Fakat hepsinin ötesinde devletin kurumlarının radyoaktif atık konusuna nasıl bigane kaldığını gösteren en büyük vaka İzmir Gaziemir gerçeği ile karşımızda duruyor.

Gaziemir’deki tehlikenin boyutları nedir ve bu konuda önlem olarak neler yapılıyor? 

Gaziemir’de 90’lı yıllarda artan şehirleşmeyle beraber mahalle ortasında kalan bir kurşun fabrikasında atık geri dönüşüm proseslerinde işlenmek üzere o sahaya getirilen nükleer yakıt çubuğu dahil radyoaktif maddelerin yakılması neticesinde bugün o toprakta cüruf halinde 100 bin tona yakın nükleer bulaşık, dolayısıyla nükleer atık bulunuyor. En azından 2007 yılında bu konunun bilgisi dahilinde olan TAEK ise hiçbir sorumluluk almamış olduğu gibi bugün TENMAK da bu konuyla ilgilenmiyor. Maalesef bertaraf edilmesi gereken nükleer ve kimyasal atıklar toprağa karışmışken ÇED onayı alınarak, sivil toplum örgütlerinin, işin uzmanı meslek odalarının katılımını öngören bilimsel bir nükleer atık bertaraf prosesine başlanmış değil. Kaldı ki bu nükleer atık alanı bir yerleşim yerinin ortasında ve çok yakınında bir de ilkokul var. Gaziemir’e ilişkin detaylarla ilgilenen okuyucularımız “Gaziemir’de bazı yeni gerçekler ve İhmalin Otoriter hali” yazıma  bakabilirler.

‘Bu sözleşmelerin ‘mış gibi’ yapmaktan öte bir faydası yok’ 

Dolayısıyla Akkuyu Nükleer Santrali faaliyete geçerse nükleer atık konusunda bu ülkede sorun yaşanmayacağına inanmak maalesef mümkün değil, kaldı ki bir de Sinop projesinde ısrar ediliyor. Gaziemir meselesinin kamuoyuna intikal ettiği 2007’den bugüne  sivil toplumun bütün örgütleri, meslek odaları tarafından bu radyoakitf atıkların dünya standartlarına göre bertarafı talep edilirken devletin kurumları halkın sağlığını açıkça hiçe saymaktadır. Söz konusu radyoaktif temizlik nükleer atıkların bertarafı önceden TAEK’in sorumluluğundaydı bugün de TENMAK’ın sorumluluğunda olduğu üzere sivil toplum güçlerine destek veren, radyaoktif atıkların halk sağlığını tehdit ettiğini savunan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin de eli kolu bağlı bulunmaktadır. Kaldı ki nükleer atık bertarafı çok yüksek maliyetler gerektirir, termik santrallerin filtresiz çalıştırılmasına izin verilmiş bir ülkede bu maliyetlerin durduk yerde karşılanmasını beklemek sanırım biraz hayalcilik olur. Bu da bize  TENMAK yetkililerinin Gaziemir’deki nükleer atık sorununa bigane kalırken Türkiye’nin imzaladığı Kullanılmış Yakıt İdaresinin ve Radyoaktif Atık İdaresinin Güvenliği Üzerine Birleşik Sözleşme’nin imzalanması gibi gelişmelerin bu konudaki prosedür ve yönetmeliklerin kağıt üstünde kaldığını, “mış gibi” yapıldığını gösteriyor.

Açıkçası ben bunu Akkuyu NGS için 4. reaktörün inşaat lisansına onay verilen aşamaya gelinmişken dünya standart ve yönetmeliklerine uyum sağlandığına dair bir güvence verme gerekliliğinin bir parçası olarak okuyorum. Yani 6 Ekim 2021 tarihinde mecliste onaylanan bu Kullanılmış Yakıt İdaresinin ve Radyoaktif Atık İdaresinin Güvenliği Üzerine Birleşik Sözleşme ile 28 Ocak 1964 Tarihli Ek Protokol ve 16 Kasım 1982 Tarihli Protokol ile Değiştirilen 29 Temmuz 1960 Tarihli Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmeyi Değiştiren Protokol halihazırda nükleer santral inşasına devam edilirken Türkiye’nin zaten imzalamak zorunda olduğu iki sözleşmedir. Ayrıca zaten Türkiye TAEK’in kurulduğu 1956 yılından Akkuyu projesine kadar nükleer santraller için dört defa ihale açmış bir ülke olarak bu sözleşmelere ilk imzaları önceki iktidarlar döneminde atmış bulunuyor. Öte yandan onaylanma tarihine denk gelişi itibariyle bunları Paris İklim Sözleşmesi’nin onayıyla bağdaştırmak kamuoyunu yanıltıcı bir yaklaşım olur. Kaldı ki Paris Sözleşmesi biz nükleer karşıtları için de çok kıymetli çünkü iklim krizi politikalarına uyum sağlamak gerekliliği bizim termik santrallerden kurtulmamızı sağlayacak. Zira nükleerin gerçek anlamda ekoloji üzerindeki tahribatını önemserken yaşamı söndüren bir başka enerji kaynağına güzelleme yapmayı etik ve samimi bulmuyorum. Bu nedenle kömürlü termik santrallere karşı mücadele edenlerin de nükleerin enerji formunda propagandasını yapanlara itiraz etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmeyi Değiştiren Protokole yeniden dönecek olursak; bu protokolün imzalanması ne anlama geliyor? 

Bu protokol Anayasanın 90. Maddesi olan “Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma” şartı gereği nükleer santral inşaatı bitmeye yakın bir ülkede nükleer sızıntı ve vakaların yaratacağı mağduriyetlerin tazmini konusu sözleşmeye taraf olan komşu ülkelerin gündemini ilgilendiriyor. Yani doğrudan uygulanabilecek uluslararası sözleşme niteliğindeki Paris Sözleşmesi’ne uyum şartı aranmaktadır. Buradaki Paris Sözleşmesi’nin Nükleer Enerji Ajansı tarafından 1960’larda hazırlanan protokollere dayandığını, yani 2015’te imzaya açılan Paris İklim Sözleşmesi’yle ilgisi olmadığını, bunun isim benzerliği olduğunu belirtmek isterim. Açıkçası nükleer santral sahibi olmaya niyetlenen bir ülke pozisyonundaki Türkiye için sırasını bekleyen daha çok sözleşme, düzenlenmesi gereken kanun, imzalanması gereken protokol olduğunu da belirtmeliyim. Esasen bunlar nükleer meselesinin nasıl sadece tek bir ülkeyi ilgilendirmediğinin de göstergesidir. Yani hammaddesinden atığına kadar süreci nasıl yürütmekte olduğunuza dair dünya standartlarına uyum sağlamamız gerekiyor. Bu nedenle bizim meselemiz bu sözleşmelerin TBMM’den geçmesi değil nükleer santral gibi riskli, ağır hantal, müsrif ve maliyetli bir tesisin kurulmasına izin vermemiz olmalıdır. Bu bağlamda dikkatimizi yöneltmemiz gereken şeyin engelle(ye)mediğimiz bu nükleer santraller karşısında haklarımızı korumak olduğunu eklemeliyim. Yani uluslararası sözleşmelere dayanan iç hukukun da oluşturulması safhasında bizlerin baskı grupları olarak katılımcılık esasının göz ardı edilmemesi ve sürece dahil olmamız için çaba göstermemiz gerekiyor. Aksi takdirde biz sızıntı ya da kaza halinde yurttaşlar olarak derdimizi kimseye anlatmamız mümkün olmayabilir.

Bu nedenle nükleer atık konusunda öne çıkan diğer bir husus da Türkiye’nin nükleer santral sahibi olma yolundayken atıklarını, kullanılmış yakıtını nasıl tasnif edeceğine dair belli kanunları, standartları oluşturması gerekliliğidir. Bizler demokratik kitle örgütleri ve yurttaşlar olarak bu sözleşme ve kanunların da hazırlanma süreçlerine dahil olabilmeliyiz. Bu noktada diğer ülkelerin ilgili kanun maddeleri üzerinde bir çalışma yapılması ve en iyi örneklerin baz alınması  gerekir diye düşünüyorum. Ne var ki Gaziemir örneği bize yasalar, yönetmelikler olsa da uygulanmadıkça ortaya çıkan tehlikeli sonuç açısından fark yaratmadığını bize gösterdi. Nitekim 2014 yılında Gaziemir’deki nükleer atık davası açılınca Mahkeme sorumlu Aslan Avcı şirketinin ÇED alarak radyoaktif temizlik yapmasına hükmetmiş olmasına rağmen davalı mahkeme kararlarına uymamış ve kararın uygulanması ancak bizim sivil toplum örgütleri olarak kampanya başlatmamızla mümkün olmuştur. Fakat bu sefer de şirket ÇED gerekliliklerine göre radyoaktif temizlik işlemleri maliyetli olduğu için halkın sağlığını hiçe sayarak gece yarısı fabrika sahasındaki radyoaktif cürufu ve kayaları iş makinalarıyla parçalama, öğütme yoluna gitmiştir. Bu arada Aslan Avcı şirketine o güne kadarki en yüksek çevre cezası olan 5 milyon TL kesilmiş olmasına rağmen bu cezanın 2020’de kesinleştiği haberi de şirketin cezayı ödemeye direndiğini gösteriyor.

Tüm bunlara ek olarak maliyetli ÇED sürecini fırsata çevirmek amacıyla davalı Aslan Avcı’nın şirketi fabrika sahasına atık bertaraf tesisi kurmaya kalkıştı. Neyse ki bir kez daha demokratik kitle örgütleri ve baskı gruplarının müdahalesiyle kamuoyundan yükselen tepki böyle bir sürecin başlamasını engellenmiştir.

Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmeye dair altını çizmek istediğiniz en temel noktalar nelerdir?

Dikkatli bakarsak bu sözleşmenin de benzer şekilde geçmişi 1960’lara giden ve yıllar içinde güncellenen uluslararası protokollerden oluştuğunu görüyoruz. Esasen bu sözleşme nükleer santral sahibi olup olmamaktan bağımsızdır. Çünkü ülkeler nükleer bir hadiseden etkilenen vatandaşlarının zararlarının tazmini amacıyla gerekli hukuki ve finansal altyapıyı oluşturmaları gerektiğinin farkına varmışlardır. Örneğin bu sözleşmeyi imzalayanlar arasında nükleer santrali olmayan Yunanistan da vardır. Esasen Türkiye’nin bu protokolü nükleer santral inşaatına başlaması gerekmiyordu, Çernobil gibi bir felaket bu dünyada yaşanmaktayken (şimdiyi de dahil ediyorum çünkü nükleer kazaların etkileri yüzlerce yıl sürer, nitekim bugün de devam ediyor) yurttaşlarının Avrupa’da meydana gelebilecek bir sızıntıya karşı tazminat alabilmesi imkanını sağlayacak şekilde daha önce onaylatmalıydı.

Yani çok açık ki sözleşmeye taraf olan OECD üyesi 18 ülkeden biri olarak Türkiye’nin bu sözleşmeyi meclisinde en geç onaylatan ülke olması nükleer santral sahibi olma yolunda sona yaklaşmasıyla ilgili görünmektedir. Daha açık bir ifadeyle diğer ülkelere tazminat hakkı doğuran bir yatırımı hayata geçirmek üzere olduğu için bu onayın kendisinden talep edildiğini göstermektedir.

Şimdi bu sözleşme TBMM’de onaylandığına göre bir de iç hukukun oluşturulması gerekecektir ki işte bizi bu kısmı yakından ilgilendirmelidir. Lakin bu kanunun TBMM’de onaylanmasına dair Resmi Gazeteye baktığınızda “Bu kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür” den başka bir cümle göremiyorsunuz.

Tekrar vurgulamak isterim ki, bizim bu noktada odaklanmamız gereken nokta; Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmesi’nin iç hukuka yönelik düzenlemelerinde katılımcılık ve şeffaflık, hesap verebilirlik gibi demokrasilerin olmazsa olmaz kriterlerine uyum sağlanıp sağlanmayacağıdır ki demokratik hak taleplerimizde olduğu gibi bu konuda da demokratik kitle örgütlerine, sendikalara, çevre hatta insan hakları derneklerine ve baskı gruplarına büyük sorumluluk düşmektedir.

Bu iki kanunun uygulamasında çevre ve insan sağlığı için ne gibi riskler bulunuyor? Radyoaktif atıkların yönetimi nasıl olmalı? 

Kullanılmış yakıt ve radyoaktif atık konularına ilişkin düzenlemeler özellikle nükleer enerji santrali olan ülkelerde yapılmak zorundadır. Çünkü nükleer santraller çalıştırılıyorsa kullanılmış yakıt oluşması kaçınılmazdır. Kullanılmış yakıtlar 10-20 yıl soğutulmak üzere tesis sahasındaki havuzlarda bekletilir ve bekleme süresinin sonunda yeniden işleme merkezine gönderilerek işlemden geçirilir. Bu arada Yeniden İşleme Merkezi Akkuyu için Rusya’nın kendi topraklarındaki tesisidir, yani atıklar Rusya’ya gönderilecektir. Bu gönderim güzergahı da muhtemelen Boğazlar ve/veya yapılmasını asla hayal dahi edemiyorum Kanal İstanbul olabilir. Atıkların yeniden işlenmesi pahalı ve zor bir süreç olmakla birlikte bu yöntem İngiltere, Fransa, Belçika, Rusya, Hindistan ve Japonya gibi birçok ülkede uygulanmaktadır. Kullanılmış yakıt işlendikten sonra kalan kısımlar yüksek dereceli radyoaktif atık olduğu üzere yine depolanması gereken maddelerdir, dolayısıyla bunlar için kalıcı /nihai atık deposunun kurulması gereklidir.

Rusya’nın yasalarında “Gelişmekte olan ülkelerden nükleer atık almaz” ibaresi bulunduğu üzere ki Türkiye, Rusya karşısında bu sınıfa girmektedir, nihai nükleer atıklar Türkiye’ye gönderilecektir. Bu ise bize çok yüksek meblağlarda maliyet anlamına gelen yeni bir tesisin kurulması zorunluluğunu ve risklerini beraberinde getirecektir. Zira kullanılmış nükleer yakıtların depolanması ve taşınması için özel tesis ve donanımlara ihtiyaç vardır.

Bu depolama tesisi yakıtın kalıcı olarak bertaraf edileceği derin jeolojik bertaraf da olabilir (yeraltı depoları için 250 ila 1000 m derinliklerde, kuyular için 2000 ila 5000 m derinliklerde kurulur) ancak bunlar için deprem riski olan bölgeler tercih edilmez. Bu noktada Türkiye’nin fay hatlarının %99’u aktif bir deprem ülkesi olduğunu hatırlatmama gerek var mı?

Bununla birlikte Nükleer Düzenleme Kurumuna (NDK) baktığımızda 2021-2025 Stratejik Planında: “Proje Şirketi, radyoaktif atıkların ve kullanılmış yakıtların Hükümetin sorumluluğu altındaki nihai bertaraf tesislerine taşınmasına kadar yönetiminden ve Nükleer Güç Santralinin (NGS) sökümünden sorumludur” ibaresi bulunmakta. Burada NGS genel bir ifadedir, yani Akkuyu NGS ile sınırlı değildir, Sinop’ta proje ilerlerse bu yaklaşım esas olacak anlamına gelmektedir. 1989’da kurulan tek radyoaktif atık tesis ile sınırlı kalabileceği düşünülmesin. Ciddi maliyet yüklenmeyi gerektirecek yeni bir tesis kurma gerekliliği söz konusudur.

‘Nükleer santralin maliyeti kamuoyuna düzgün bir şekilde anlatılmış değil’

Ez cümle; nihai atık bertaraf tesisinin açıkça hükümetin sorumluluğunda olduğu ifade edilmiş bulunuyor. Yani bizim ÇED davalarında ısrarla dile getirdiğimiz sorguladığımız ağır maliyetleri ve riskleriyle nihai atık bertaraf tesisin de kurulması gerekliliği bulunduğuna bu işin Türkiye’nin yarınını ipotek altına aldığına dair dikkat çektiğimiz husus bu ibareyle itiraf edilmiş oluyor.

Siyasi iktidar Türkiye’de nükleer santral kurulması sürecinin maliyetlerinin yükünü henüz kamuoyuna düzgün bir şekilde anlatmış değil. Maalesef nükleer santralin kurulum süreci bugüne dek yol, köprü, baraj gibi mega projelerde başvurulan yap-işlet-devret mantığıyla inşa edildiği gibi olacak şeklinde bir algı yaratılıyor fakat durum nükleer santraller için çok farklı zira proses Built-Own-Operate/yap-sahip ol- işlet (B.O.O) prensibine dayanıyor. Yani bırakın nükleer santralin hükümetlerarası anlaşma ile yapılmasını bizim esas mesele etmemiz gereken yap-sahip ol-işlet tipinde bir anlaşmayla nükleer santral kurulması olmalıdır.

‘Her bir nükleer santral, atom bombası potansiyeli taşır’

Her bir nükleer santral  atom bombası anlamına geldiği üzere siz ülkede bu silahın anahtarını örneğin Akkuyu için Rusya’ya teslim etmişseniz kendinize atom bombası atmışsınız demektir. Öte yandan bu bir know-how meselesi. Türkiye istediği kadar Rusya’ya öğrenci göndersin, nükleer teknoloji bilgi ve birikimi yok ve ekonomik olarak başka birçok ihtiyaçları varken enerjisini nükleer santral kurmak için harcaması büyük kayıp. Kaldı ki nükleer santraller bu çağın enerjisi değil, yenilenebilir enerjilerden güneş ve rüzgar gücünü göstermişken nükleerin hiç şansı yok. Zira sermaye grupları rüzgar ve güneş enerjisinden üretim maliyetleri yüzde 70’lere varan bir düşüş gösterirken aynı zaman zarfında üretim maliyetleri yüzde 30 artan ve nükleer enerji karşısında  tabii ki yenilenebilir enerjiyi tercih edecek ve bu makas her geçen gün daha da açılacaktır.

Devam edecek…

Kılıçdaroğlu’ndan büyükelçilere Kanal İstanbul mektubu: Yatırımcılarınız desteklemesin

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye’deki tüm büyükelçilere Kanal İstanbul ile ilgili çağrıda bulundu. CHP lideri Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Ülkelerinizdeki yatırımcılar Kanal İstanbul gibi her yönüyle dünya iklimine karşı bir hareket olan bu projeyi desteklememelidir. Bu, ülkemiz ile birlikte dünyanın iklimine de dönülmez bir zarar verecektir” dedi.

Marmara’da tsunami dalgaları 6 metreyi bulabilir

Dünya Tsunami Farkındalık Günü kapsamında bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından bir konferans düzenlendi.

Konferansa katılan İBB Deprem ve Zemin İnceleme Müdürü Kemal Duran, yaptığı açıklamada “Marmara içerisinde birkaç saat çalkalanacak tsunami 6 metreyi bulacak dalgalar kıyıdan 1000 metreyi bulan girişimler olabilir. Bu tehdide karşı çalışmamız devam edecek” dedi.

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Bölgesel Deprem ve Tsunami İzleme-Değerlendirme Merkezi Müdür Yardımcısı Dr. Öcal Necmioğlu ise “Ülkemizde son 3000 yıl içerisinde 90’dan fazla tsunami olayı bir şekilde kaydedildi. Bunların içerisinde çok büyük olaylar var, küçük ölçekli olaylar var. Yaşanan olaylar farkındalığın kazanılmasında eğitim faaliyetlerinden daha fazla önem arz ediyor diye düşünüyorum. Özellikle Bodrum fiili olarak bir olayı tecrübe ettirdi” ifadelerini kullandı.

‘2017’de ve 2020’de tsunami yaşadık’

DHA‘da yer alan habere göre konferansta, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) İnşaat Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. A. Cevdet Yalçıner, Japonya Kagawa Üniversitesi‘nden Prof. Dr. Yoshiyuki Kaneda, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Bölgesel Deprem ve Tsunami İzleme-Değerlendirme Merkezi Müdür Yardımcısı Dr. Öcal Necmioğlu, İBB Deprem ve Zemin İnceleme Müdürü Kemal Duran, İBB Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanı Dr. Tayfun Kahraman gibi uzmanlar yer aldı.

Prof. Dr. Haluk Özener, Türkiye’de daha önce tsunaminin görüldüğünü ve bundan sonra da  görülebileceğinden şöyle bahsetti:

Ülkemizde daha çok deprem tehlikesi ve zararlarının azaltılmasıyla ilgili çalışmalar yapılıyor ama tarihsel deprem kayıtlarına baktığımız zaman ülkemizde çok sayıda tarihsel tsunamiler var. Ülkemizde de Ege, Akdeniz zamanında Marmara Denizi’nde olan tsunamiler yaşanmış . Bu tsunamiler hiçbir zaman Japonya ve Endonezya gibi çok büyük yüz binlerce kişinin hayatını kaybedeceği tsunamiler değil. Ama 2017’de Bodrum Kos depreminde, 2020’de olan İzmir Depremi sonrasında biz tsunamiler yaşadık.

2020’de oldukça küçük bir tsunami olarak nitelendirebiliriz ama o tsunami bizim için bir uyarı. Vatandaşlarımıza tsunaminin ne boyutlarda olabileceğine dair bir öngörü verdiğini düşünüyorum. Biz Deprem Erken Uyarı Sistemi ile Marmara Bölgesi’nde fayın konumundan dolayı depremden 5 ile 7 saniye öncesinde erken uyarıyı verebiliyoruz. Tsunami erken uyarısı verebilmemiz için depremi çok hızlı şekilde çözmemiz gerekiyor. Şu anda 7 dakika içerisinde tsunami uyarı mesajını verebiliyoruz. Ege, Akdeniz, Karadeniz ve bağlantı denizlerde erken uyarı mesajı vermekteyiz. Bu erken uyarı mesajını bize abone olan 13 farklı ülkeden 15 kuruma 2 tane uluslarası kuruluşa ve AFAD’a iletmekteyiz.”

‘Tsunami tehdidi raporlandı’

İBB Deprem ve Zemin İnceleme Müdürü Kemal Duran da, olası tsunami tehditlerine karşı yaptıkları çalışmalardan şöyle bahsetti:

Silivri’den, Fatih’ten, Üsküdar’dan, Tuzla’ya kadar olan 17 ilçemiz olası bir deprem sonrası heyelandan kaynaklanan tsunami tehdidi raporlandı, eylem planı 17 ilçe için ayrı ayrı raporlandı. Farkındalık arttıkça zarar azalıyor. Büyükçekmece’de 27 tahliye yolunu tanımladık. Adalar dahil 16 ilçemizde 900’e yakın yönlendirici tsunami tabelası, güvenli bölgeye ulaştığına dair tabela ve sahillere bilgi panolarının montajı önümüzdeki 6 ay içerisinde yapılacak. Marmara içerisinde birkaç saat çalkalanacak tsunami 6 metreyi bulacak dalgalar kıyıdan 1000 metreyi bulan girişimler olabilir. Bu tehdide karşı çalışmamız devam edecek.”

Tekirdağ’da çevreyi kirleten 37 tesisin faaliyetleri durduruldu

Haber: Serap Cömertoğlu İşcan

*

2021 yılında Tekirdağ’da faaliyet gösteren 222 tesise çevreyi kirletmeleri gerekçesiyle 24 milyon lira idari para cezası uygulandı. 37 tesisin ise faaliyetleri durduruldu.

Çevre kirliliğine ilişkin limit değerlere uymayan tesislerin arasında sanayi kuruluşlarının yanı sıra belediyeler de var.

24 milyon lira para cezası

Denetimler ve uygulanan cezalara ilişkin açıklamada bulunan Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Kaan Sinan Tohumcu, 2021 yılında firma ve kurumlara çevre kirliliğinden dolayı 24 milyon lira idari para cezası uygulandığını belirtti.

Yatırımcıların, geçmiş yıllarda idari para cezalarını umursamadığını söyleyen Tohumcu, son zamanlarda uluslar arası eko sertifikaların ve cezaların yargı sürecine taşınmasının yatırımcı üzerinde etkili olduğunu dile getirdi.

Tohumcu’nun aktardıklarına göre; su kirliliğinden dolayı 119 tesise 14 milyon lira, hava kirliliğine ilişkin 34 tesise 3 milyon lira, toprak kirliliği nedeniyle 6 tesise 579 bin lira, atık konusunda 40 tesise 585 lira, ÇED kararlarına uyulmamasına ilişkin ise 14 tesise 200 bin lira, diğer cezalarla birlikte toplam 222 tesise 24 milyon lira idari para cezası uygulandı.

37 tesisin faaliyetleri durduruldu

222 tesisin içerisinde fabrikaların, madencilik, tarım ve hayvancılık tesislerinin, belediyelerin yer aldığını aktaran Tohumcu, 37 tesisin ise faaliyetlerinin durdurulduğunu belirtti.

Su kirliliğine ilişkin Organize Sanayi Bölgelerine yapılan denetimlerde, yüzde 10’una limit değerlerini sağlamadığı gerekçesiyle cezai işlem uygulandığını vurgulayan Tohumcu, belediyelerden alınan toplam 41 numunenin yüzde 17’sinin ise limit değerlerini sağlamadığını belirtti.

Soruşturma başlatıldı

Toprak kirliliği konusunda da atığını toprağa gömüp, bertaraf etmeye çalışan tesislerle karşılaştıklarını paylaşan Tohumcu, “Toprak kirliliğine ilişkin 6 tesise 579 bin lira ceza uygulandı. Birçok firmaya hem idari hem de adli ceza verildi.Bazı firmalara çevre kirliliği nedeniyle soruşturma başlatıldı. Geçmiş yıllarda para cezalarını umursamayan yatırımcılar, adli cezalar ve uluslar arası eko sertifikalar nedeniyle yükümlülüklerini yerine getirmeye özen gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Sanayi tesisleri için para cezasının çok caydırıcı olmadığını, müşteri denetimleri ve uluslar arası sertifikaları kaybetmekle yüz yüze kalmanın firmalar üzerinde daha etkili olduğunu dile getiren Tohumcu, eskiden ‘parasını öderiz’ sıkıntı değil diyen sanayicilerin, uluslar arası sertifikalar konusunda farklı düşündüğünü belirtti.

Uluslar arası arenada hem itibar hem de ekonomik kayıp yaşamakla yüz yüze kalındığını vurgulayan Tohumcu; adli işlemler, mahkemelerde kirleticilik üzerine verilen hesapların caydırıcılık oranında yüksek olduğunu aktardı.
Cezaların, firmalar için milyon dolarlık kayıpları beraberinde getirdiğini paylaşan Tohumcu, kirlilik nedeniyle birçok kapatma işlemi uygulayıp, yargıya taşındığının altını çizdi.

‘Vatandaşlar da sürece dahil olabilir’

İki kez ceza uygulandıktan sonra tekrar edilme durumunda soruşturma açıldığını hatırlatan Tohumcu “Ayrıca durdurma işlemi de gerçekleştiriyorum. Durdurduktan sonra da adli makamlara bilgilendirmede bulunuyorum. Kamu adına şikayetçi oluyoruz. Çok fazla firmaya ceza kestim” ifadelerini kullandı.

Vatandaşların da sürece dahil olabileceği bilgisini paylaşan Tohumcu, “Bir vidanjör dereye boşaltım yapıyor. Onu yapan kişi aynı gün içerisinde yakalandı. Duyarlı bir vatandaşın şikayeti üzerine çalışmalar başlatıldı. Çevre cezalarında davayı kazanma olasılığımız çok yüksek.Yüzde 90’ını ölçüm ve analize dayalı.Ben bunu yapmasam cezası neyse öderim mantığı çağımızda kalmamaya başladı” dedi.

Ergene Nehri’nde deşarj kapasitenin üzerinde

Tohumcu, Trakya’nın can damarı niteliğinde olan Ergene Nehri’nin, aynı mantıkta ve yanlış sanayi planlamaları ile günümüzdeki haline geldiğini söyledi. Ergene’nin özümleme kapasitesinin üzerinde bir deşarjın olduğunu aktaran Tohumcu, Ergene Nehri ile ilgili geçmiş dönemlerde, günümüze yönelik makro planların yapılmadığını söyledi.

Her belediyenin kendi sanayi alanını oluşturması ve bu yönde imar planlarının hazırlanmasının çarpık sanayileşmeye neden olduğunu vurgulayan Tohumcu, en başta gerekli özenin gösterilmediğini dile getirdi.

‘Çözüme ulaşmak zaman alır’

Çarpık sanayileşme ile birlikte sürekli büyüyen ve durdurulamayan bir durum oluştuğunu aktaran Tohumcu son olarak şu görüşlerini ifade etti:

“Büyük ölçekli planlamaların yapılmamasının doğurduğu sonuçlar çok büyük. Her şey üst üste binmiş ve kimse geniş açıdan bakıp, sonucunu düşünmemiş.Gelinen noktada, Ergene’ye arıtılmış şekilde verilenler bile özümlenemiyor. Ergene’nin özümleme kapasitesinin üzerinde bir deşarj var. Örneğin, normal debisi bir metreküp. Onun üzerine arıtılmış dahi olsa 4 metreküp deşarj edildiğinde özümleyemediği için kirlilik oluşur. Ayrıca yıllarca verilen kirlilik bir anda temizlenmesi çok zor. Dibe çöken kirlilikte mevcut. Bunu arındırmak kolay değil. Kahve içilen bir fincanı gözünüzün önüne getirdiğinizde, dipte kalan telveye su ekledikçe kirlilik yukarı çıkar ve hemen arınmaz. Bunu da öyle düşünüp, yaklaşık 40 yıllık deşarj edilmiş kirlilik göz önüne alındığında, çözüme ulaşmak zaman alır.”

[COP26] Konferansta altıncı gün: Gençler ve halklar liderlerin sözlerini yetersiz buluyor

31 Ekim’de İskoçya’nın Glasgow kentinde başlayan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 26’ncı Taraflar Konferansı’nın (COP26) altıncı günü geride kaldı.

1 ve 2 Kasım tarihleri dünya liderlerinin konuşmalarına ayrılmış, 3 Kasım tarihinde finans, 4 Kasım tarihinde ise enerji konusu gündeme gelmişti. Bugün ise Gençlik ve Halkı Güçlendirme Günü konuları ön plandaydı.

Hedeflerin yıllık güncellenmesi

Dün gece, UNFCCC eski sekreteri Christiana Figueres, gelecek hafta 2023 yılına kadar yeni bir iklim planı dilimi görebilecek bir anlaşma için bastıran 60’tan fazla güçlü ülkeye destek çıkarak şunları söyledi:

“Artık geleceği bugüne getirmemiz gerekiyor. Daha hızlı… Yıllık olarak taahhütleri raporlamak güven oluşturmak ve boş sözleri caydırmak için mükemmel bir teklif.”

Gençlik hareketi

İklim krizine karşı etkili adımlar talep eden birçok genç konferansta konuşmalar yaparken, on binlerce genç de aynı taleple Glasgow sokaklarındaydı.

Glasgow’da protestolar, grevci sendikalar, tarım işçileri ve öğrenciler de dahil olmak üzere çok çeşitli toplulukları kapsayacak şekilde ayarlandı. Yürüyüş, Greta Thunberg‘in “COP’taki liderlerin yeşil ve boş sözlerini” seslendirdiği bir konuşmayla sona erecek.

Yüksek karbonlu altyapı riskli

Londra merkezli danışmanlar Systemiq tarafından açıklanan bir rapor, tüm büyük sektörlerin on yıl içinde daha ucuz veya maliyet açısından rekabetçi yeşil çözümler sunabilecek kapasitede olduğunu söyledi.

Rapor, yeni karbon ağırlıklı altyapıya yatırım yapmak için artık anlamlı bir sebep olmadığını gösteriyor.

Yüzde 1’in emisyonları

Stockholm Çevre Enstitüsü ve Avrupa Çevre Politikaları Enstitüsü tarafından yürütülen araştırmanın sonuçları, dünya liderlerinin Glasgow’daki COP26 iklim konferansında görüşmeleri devam ederken bir araştırma yayımlandı.

Araştırmaya göre dünyanın en zengin yüzde 1’inin karbon ayak izi küresel ısıtmayı 1,5 derece ile sınırlamak için gerekenden 30 kat daha fazla. En yoksul yüzde 50’nin emisyonları ise iklim hedeflerinin altında.

Konuşma yapan aktiviste ölüm tehdidi

Txai Suruí‘nin Amazon’daki ormansızlaşmanın etkileriyle ilgili iklim zirvesinin açılış gününde yaptığı güçlü konuşma, salonda alkış almış ve birçok kişiyi etkilemişti.

Ancak yağmur ormanlarının yerli topluluklarından birinden olan aktivist, ülkesinin Başkanı Jair Bolsanaro tarafından “Brezilya’ya saldırdığı” için kamuoyu önünde eleştirildi. O zamandan beri sosyal medyadan ölüm tehditleri aldığını söylüyor.

 

Galler Prensi Vanessa Nakate ile görüştü

Galler Prensi, İskoçya’nın Glasgow kentinde düzenlenen iklim konferansına katılan Ugandalı iklim aktivisti Vanessa Nakate ile görüştü.

Prens Charles, “gelecek nesiller için gezegenin sağlığını sağlamada gençlerin oynayabileceği rol hakkında” konuştuklarını söyledi.

Aileler Alok Sharma ile konuştu

Gelecek için Ebeveynler (Parents for Future) hareketinden temsilciler COP26 Başkanlığı’nı yürüten Alok Sharma ile bir araya geldi.

Gelecek için Ebeveynler’in sosyal medya hesabından yapılan açıklamada  Alok Sharma’ya şu mesajın iletildiği belirtildi: “Çocuklarımıza ihanet etmeyin ve tüm yeni fosil yakıtları finanse etmeyi durdurun.”

Memur-Sen: Ekim ayı için dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 3 bin 27 TL

Memur-Sen, ekim ayı için açlık-yoksulluk araştırmasını yayımladı. Buna göre, Türkiye’deki dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 3 bin 27 TL, yoksulluk sınırı da 8 bin 595 TL oldu.

Araştırmaya göre ekim ayında, eylül ayına göre gıda maddesi fiyatlarında ortalama yüzde 3,12’lik artış yaşandı.

En büyük artış sivri biberde

Ekim ayında, bir önceki aya göre en büyük artışlar, yüzde 36,99’la sivri biber, yüzde 32,25’le domates, yüzde 19,65’le kabak, yüzde 14,29’la patateste yaşandı. En büyük düşüşler de yüzde 34,68’le limon, yüzde 11,96’yla elma, yüzde 7,43’le havuç ve yüzde 6,14’le kuru soğanda oldu.

Isınma fiyatlarında ortalama yüzde 13,71’lik, barınma fiyatlarında da yüzde 1,43’lük bir artış oldu. Aydınlanma fiyatında ise herhangi bir değişim gözlenmedi.

Giyim ulaşım fiyatları da yükseldi

Giyim fiyatlarında ortalama yüzde 4,06’lık bir artış yaşandı. Giyim fiyatlarındaki en büyük artış yüzde 19,25’le erkek ceketi, yüzde 18,77’le pardösü, yüzde 17,21’le çocuk elbisesinde oldu.

Ekim ayında ulaşım fiyatlarında da yüzde 1,96’lık bir artış yaşandı. LPG’de yüzde 19,27’lik bir artış olurken, mazot fiyatlarında yüzde 6,63’lük bir artış oldu.

Kişisel temizlik ve bakım ürünü fiyatlarında ise yüzde 2,12’lik bir artış gözlenirken, bu kategorideki en büyük artışın yüzde 6,99’luk oranla tıraş malzemesi fiyatlarında olduğu saptandı.

Sağlık ürünleri fiyatları yüzde 1 arttı

Ekim ayında, sağlık ürünü fiyatları yüzde 1 arttı. Gözlük camı ve çerçevesi fiyatları yüzde 3,19 yükselirken ilaç fiyatları yüzde 0,1 azaldı.

İnşaat malzemelerinde ise yüzde 3’lük bir artış yaşanırken, bu alanda en büyük artış yüzde 6,27’yle pencere (PVC) ve yüzde 4,68 ile fayans fiyatlarında oldu.

Eğitim-kültür fiyatlarında da yüzde 1,57’lik bir artış oldu. Yurt dışı tur fiyatları yüzde 10,82, tiyatro biletleri yüzde 8,94, bilgisayar fiyatları ise yüzde 5,48 yükseldi.

Haberleşme fiyatları da yüzde 0,9 arttı. Bu alandaki en büyük artış yüzde 2,1’lik oranla telefon ekipmanları, yüzde 1,92’lik oranla telefon onarım fiyatlarında yaşandı.

[COP26] Türkiye, Brezilya’dan sonra en çok delege gönderen ülke

Glasgow’da yaklaşık 40 bin delegeyi ağırlayan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 26’ncı Taraflar Konferansı (COP26), bugüne kadarki en büyük Taraflar Konferansı oluyor.

COP26’ya, en çok delege gönderen ülke 579 delege ile Brezilya olurken Türkiye 376 delege ile ikinci sırada yer aldı.

Kapasitesi doldu

İklim Haber’in aktardığına göre ilk iki günde kapasitesi neredeyse dolan zirvede, organizatörleri doluluk için e-posta yoluyla delegelerden özür diledi.

Ancak Covid-19 yüzünden aksayan seyahat planları ile vize ve akreditasyon sorunlarının da etkisiyle zirve bittikten sonra açıklanacak nihai katılımcı sayıları, kayıt yaptıranların çoğunun zirveye gidemediğini gösterebilir.

Eşit temsiliyet yok

Yayımlanan listelerde önemli eksiklikler de bulunuyor. Afganistan, Myanmar veya Kiribati’den hiçbir katılımcı yok.

Carbon Brief’e göre Vanuatu ve Samoa dahil olmak üzere bazı küçük ada devletlerinin ekipleri, kayıt yaptırmalarına rağmen delegelerini gönderemedi.

En büyük COP

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) açıkladığı katılımcı listesine göre COP26’ya 39 bin 509 katılımcı kayıtlı.

Bu sayı, COP26’yı tarihin en çok katılımcısı olan COP zirvesi haline getiriyor. Paris’teki COP21’de 30 bin 372, Kopenhag’daki COP15’te ise 27 bin 301 katılımcı vardı.

COP26’nın en büyük grubu, sözleşmeyi onaylayan ve müzakerelerde tam rol oynayan Avrupa Birliği ve ulus devletlerinin delegeleri. 21 bin 668 delegelik bu grup, UNFCCC’nin COP öncesinde beklediği sayının iki katından fazla.

Sivil toplum katılımı daha az

Sözleşmeyi onaylamamış olan gözlemci devletler de var. Vatikan, üst üste beş kere, yedi kişilik erkek delegasyon grubu getiren tek devlet.

Diğer en büyük grup ise 11 bin 734 delege ile sivil toplum kuruluşları. Bu sayı 7 bin 417 sivil toplum kuruluşu katılımcısını ağırlayan Madrid’deki COP25’e göre büyük bir artış olsa da 12 bin 48 delegeli COP15’i yakalayamadı.

Sivil toplum kuruluşlarının yanında, “gözlemci kuruluşlar” kategorisi altında Birleşmiş Milletler’i, uluslararası organizasyonları ve iş dünyasından temsilcileri kapsayan gruplar var. Bu grupların ise 2 bin 229 kayıtlı delegesi var.

COP26’ya rekor sayıda medya katılımcısı konuk oldu. Toplam 3 bin 781 medya katılımcısı ile COP26 için belirlenen 3 bin delegelik medya katılımcısı kotası aşıldı.

En çok delegeler Brezilya ve Türkiye’den

UNFCCC toplam sayıların yanında katılımcı grupların ve delegelerin isimlerinin bulunduğu listeleri de açıkladı.

Carbon Brief geçen hafta 1990’lardan beri gerçekleşmiş tüm COP’ların delege sayılarını da incelemişti. Brezilya, bu yıl en çok delege gönderen ülke oldu.

Aynı zamanda bu yıl Brezilya’nın parti heyeti (479), COP15’ten sonra (566) en büyük delegasyona sahip. Brezilya’dan sonra en çok delegasyona sahip olan ülkeler sırasıyla Türkiye (376), Demokratik Kongo Cumhuriyeti (373), Gana (337) ve Rusya (312).

Ev sahibi Birleşik Krallık ise 230 katılımcı ile 10’uncu sırada yer alıyor. Listelenen katılımcılar arasında Prens William ve Kate, Galler Prensi, Cornwall Düşesi ve Sir David Attenborough da var.

Ancak bazı ülkelerin resmi delege sayılarını şişirebilmek için parti rozetlerinin bir kısmını sivil toplum kuruluşlarına tahsis ettiğini belirtmekte fayda var.

Afganistan’dan delege yok

Birkaç ülkenin bu yıl COP’a kayıtlı delegesi bulunmuyor. Bunlardan birinin Afganistan olması, Taliban’ın iktidarı ele geçirdiği düşünülürse çok da sürpriz değil. Afganistan’ın geçen senelerdeki beş COP’a gönderilen ortalama delege sayısı ise 13.

Kiribati ve Myanmar da son beş yıldaki COP’lara ortalama 20 kişi getirmelerine rağmen bu yılki toplantıya delegelerini göndermedi.

Seyahat kısıtlamaları etkiledi

Climate Vulnerable Forum’dan Kelvin Anthony, Covid-19 seyahat kısıtlamaları nedeniyle “Pasifik adası ülkelerinin COP26’ya seyahatlerinin ciddi şekilde olumsuz etkilendiğini” söyledi.

Kiribati’nin Glasgow’da “bazı temsilcilerinin” olduğunu söyleyen Anthony, bu temsilcilerin adadan seyahat eden yetkililer değil de konsolosluklardaki üst düzey yetkililer olduklarını belirtti.

Anthony, ayrıca birçok ülkenin “Covid’siz olan ülkelerine tekrardan Covid-19 virüsünü taşıma korkusu” nedeniyle katılım sağlamadığını ekledi. Vanuatu ve Samoa, bu ülkeler arasında.

Cinsiyet dengesi bozuldu

UNFCCC’nin listesinde katılımcıların isimleri ve unvanları bulunduğu için Glasgow’daki katılımcıların kadın-erkek dengesi de biliniyor.

Burada sunulan ikili toplumsal cinsiyet dengeleri, Carbon Brief raporuna değil, UNFCCC tarafından belirlenen başlıklara dayanıyor.

COP tarihi boyunca, delegasyonların cinsiyet dengesi giderek daha dengeli hale geldi. COP1’deki ortalama delegasyonun yüzde 88’i erkek ve yüzde 12’si kadınken, son üç COP’un ortalama cinsiyet dengesi yüzde 62 ve yüzde 38 kadın şeklinde oldu. Ancak COP26’da bu denge, yüzde 65 erkek ve yüzde35 kadın ile ters yöne doğru kaydı.

Tamamı erkeklerden oluşan dört delegasyon

COP26’ya kayıtlı olan ve tamamı erkeklerden oluşan dört delegasyon var: Yemen, Türkmenistan, Kuzey Kore ve Vatikan. Bununla birlikte, erkeklerden fazla kadın delegeye sahip olan 27 parti olsa da tamamı kadın olan hiçbir grup bulunmuyor.

Kadın liderliğindeki delegasyonlar Moldova Cumhuriyeti (yüzde 89 kadın), Samoa (yüzde 79 kadın) ve Meksika’dan (yüzde 78).

Birleşik Krallık ise 50-50 cinsiyet dengesine sahip sekiz delegasyondan biri. Türkiye’nin 376 delegesinin ise 284’ü erkek, 92’si kadın.