Ana Sayfa Blog Sayfa 1173

20 atı, eti için kesen baba ve oğula 193 bin lira ceza

Düzce‘de bir depoya yapılan operasyonda at eti piyasaya süren Ali D. ve oğlu Ahmet D. yakalandı. Gölyaka‘da gerçekleşen olayda baba ve oğluna 193 bin lira idari para cezası uygulandı, haklarında adli işlem başlatıldı.

Atların kemiklerini de Melen Nehri kenarında bulan Düzce İl Jandarma Komutanlığı, ilk tespitlere göre kişilerin 20 atı kestiklerini tespit etti.

Nehir kenarına attıkları için ceza verildi

Düzce Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ekipleri baba ve oğula, 2872 sayılı çevre kanunu kapsamında belirlenen koruma esaslarına aykırı olarak “içme ve kullanma suyu koruma alanlarına, kaynağın kendisine ve bu kaynağı besleyen yer üstü ve yer altı sularına, sulama ve drenaj alanlarına atık boşaltmaktan” 193 bin TL idari ceza uyguladı.

DHA’nın aktardığına göre Gölkaya İlçe Tarım Müdürlüğü ekipleri tarafından bulunan çok miktarda kemikli ete el konularak, numuneler ilgili kuruma gönderildi.

İstanbul Maratonu’nda gençler iklim, Boğaziçililer özgür üniversite için koştu

“Dünyanın kıtalararası koşulan tek maratonu” unvanını taşıyan, Dünya Atletizm Birliği (World Athletics) tarafından altın kategoride gösterilen İstanbul Maratonu 43’üncü kez koşuldu.

Maraton, Anadolu Yakası’ndan Boğaziçi Köprüsü’nün 250 metre gerisinden başladı. Maratonun başlangıcını CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu yaptı.

Yollar kapatıldı

Toplamda 40 bin kişinin koştuğu organizasyonda bir yıl aradan sonra 15 kilometre koşusu ile 8 kilometre halk koşusu da düzenlendi. Bu iki kategorideki koşu, geçen yıl yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle yapılamamıştı.

N Kolay 43’üncü İstanbul Maratonu için parkur ve bağlantı yolları araç trafiğine kapatıldı. Organizasyon için Boğaziçi Köprüsü’nde saat 03.00’te, parkur üzerindeki tüm yollar ise 05.00’ten itibaren araç trafiğine kapatıldı.

Kadınlarda kazanan Sheila Jerotich

Kenyalı atlet Sheila Jerotich, 2 saat 24 dakika 15 saniyelik derecesiyle kadınlarda ilk sırayı elde etti.

Kenyalı atlet Jackline Chepngeno, 2 saat 24 dakika 21 saniyelik süresiyle ikinci, Etiyopyalı Ayantu Abdi ise 2 saat 24 dakika 45 saniye ile üçüncü oldu.

Erkeklerde kazanan Victor Kiplangat

Anadolu Yakası’nda 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nün 250 metre gerisinden başlayan ve Sultanahmet Meydanı’nda son bulan 42,195 kilometrelik parkurda Ugandalı atlet Victor Kiplangat, 2 saat 10 dakika 18 saniyelik derecesiyle ilk sırada yer aldı. Kiplangat, böylece kariyerindeki ilk maraton birinciliğini elde etti.

Kenyalı atlet Robert Kipkemboi, 2 saat 10 dakika 23 saniyelik süresiyle ikinci, Ugandalı Solomon Mutai ise 2 saat 10 dakika 25 saniye ile üçüncü oldu.

43. İstanbul Maratonu’nu erkekler ve kadınlarda birinci tamamlayanlara 35’er bin dolar para ödülü verilecek. Maratonda ikinciliği elde edenler 20 bin, üçüncüler de 10 bin dolar ödül alacak.

Boğaziçililer özgür ve özerk üniversite için koştu

İstanbul Maratonu’na katılan Boğaziçililer de, ‘özgür ve özerk üniversite için koştu. Maratona, Boğaziçi Üniversitesi‘nden 200’e yakın mezun, öğrenci ve akademisyen katıldı.

Boğaziçi Üniversitesi İçin Mezunlar Girişimi (BUIM) tarafından organize edilen ‘Boğaziçi Koşuyor‘ etkinliği kapsamında 53 Boğaziçi Üniversitesi akademisyeni, 15 kilometrelik bir parkuru üzerinde ‘Özgür ve Özerk Üniversite’ yazan tişörtleriyle tamamladı.

Gençler iklim için koştu

Maratonda seslerini duyurmak isteyen bir başka grup da genç iklim aktivistleri oldu. İstanbul Maratonu Halk Koşusu‘na katılan genç aktivistler “Karbon 0 Dünya 1” pankartı açarak iklim acil durumu ilan edilmesi taleplerini duyurdu.

 

Prof. Dr. Lokman Hakan Tecer: Trakya Bölgesi’nde yer altı sularının yüzde 85’i tükendi

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Çorlu Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Lokman Hakan Tecer, Trakya Bölgesi‘nin yer altı sularının yüzde 85’inin tükendiğini açıkladı.

Prof. Dr. Lokman Hakan Tecer, bireysel tasarruflu su kullanma mottosundan artık tarımda tasarruf eden su tüketim biçimine geçilmesi, sanayinin atık sularının arıtılarak tekrar kullanılması ve su yoğun tarım biçiminden daha efektif su kullanılan bir üretim tüketim modeline geçilmesi gerektiğine işaret etti.

‘Sularımızın yüzde 75’i tarımsal sulamalarda kullanılıyor’

DHA‘da yer alan habere göre, Türkiye’nin istatistiklerine bakıldığında yılda 500 milyar metreküp yağış aldığını, bunun buharlaşmalarla akışa geçen kısımları çıktıktan sonra yaklaşık 110 milyar metreküplük su potansiyelinin kaldığını kaydeden Prof. Dr. Tecer, ancak Trakya’da kişi başına düşen su miktarının ülke ortalamasının üçte biri civarında olduğunu kaydetti:

Trakya’ya baktığımız zaman bu oran, Türkiye ortalamasından çok daha fazla yağış almakla birlikte Trakya, kişi başına düşen su miktarına baktığımız zaman Türkiye ortalamasının sadece 3’te 1’i mertebesinde. Bu ne demek? Bu şu demek, evet Türkiye ortalamasına göre iyi bir yağış alıyoruz ama buradan beslenim oranından daha fazla kullanım oranı var demektir. Bu baskıyı kimler oluşturuyor, detaylarla bakalım. Tarımsal sulama. Sularımızın yüzde 75’i tarımsal sulamalarda kullanılıyor. Yüzde 15’i sanayi üretiminde kullanılıyor. Yüzde 10’luk kısmı ise evsel içme ve kullanma amacıyla tükettiğimiz sulardan oluşuyor. Bunları ayrı ayrı değerlendirdiğimiz zaman şu karşımıza çıkıyor. Tarımsal sulamanın da yüzde 20’ye yakınlık bir kısmı yer altı sularından çekiliyor. Çiftçilerimizin, tarımla uğraşan insanlarımızın kuyulardan çektikleri su. Endüstriyel faaliyetlere baktığımız zaman neredeyse Trakya bölgesinde tamamı yer altı sularından tüketim yapıyorlar ki bu gerçekten sürdürülebilir bir durum değil.”

‘Daha efektif bir üretim tüketim modeline geçilmeli’

Prof. Dr. Lokman Hakan Tecer, bireysel tasarruflu su kullanma sloganından, artık tarımda tasarruf eden su tüketim biçimine geçilmesi, sanayinin atık sularının arıtılarak tekrar kullanılması gerektiğine işaret etti:

Yer altı suları üzerindeki en büyük baskı oluşturan tek havza, Ergene Havzası’dır. Bunun böyle bilinmesi gerekiyor. Bu on yıllarca devam ettirilebilecek, sürdürülebilecek bir durum değildir. Evsel kullanıma baktığımızda burada, Türkiye nüfusunun aşağı yukarı yüzde 28’ini oluşturuyor bölgenin nüfusu ama su kaynaklarına baktığımız zaman sadece su potansiyelinin yüzde 3’ü Trakya bölgesine düşüyor. Bu da su kaynaklarının dağılımındaki dengesizliği ortaya koyuyor ki bu bize aslında bireysel tasarruflu su kullanma sloganından, propagandasından ya da kampanyalarından artık tarımda tasarruf eden su tüketim biçimine geçilmesi, sanayinin atık sularının arıtılarak tekrar kullanılması ve su yoğun üretim biçiminden, su yoğun tarım biçiminden artık daha efektif su kullanılan bir üretim tüketim modeline geçmemiz gerekiyor. Bunun için de hep söylüyoruz, bir zihniyet değişimi gerçekleşiyor. Evlerimizde sularımızı tasarruflu kullanalım, banyoda, diş fırçalarken falan bunlar evet aktivist ve masum faaliyetler. Ama kalıcı bir çözüm, sularla ilgili kalıcı bir netice alabileceğimiz konusunda kaygılıyız. Bizim bu bölgede özellikle sulama suyunda kullandığımız suyun miktarını, endüstriyel faaliyetlerde tükettiğimiz suyun miktarını mutlaka ve mutlaka azaltmamız gerekiyor.”

‘Su toplumsal bir hak’

Trakya bölgesinde yer altı suyu rezervinin yüzde 85’inin tükenmiş durumda olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Lokman Hakan Tecer, sözlerini şöyle sürdürdü:

Biz kampüsümüz için su kuyusuna vurduğumuz zaman geçen sene 300 metreden çıkartıyoruz. Bu daha önce 30-40 metrelerdeydi, 60 metrelerdeydi. Bu ciddi anlamda bir yer altı su seviyesinin çekildiğini, tükendiğini ortaya koyuyor ki, Trakya bölgesinde yer altı suyu rezervinin yüzde 85’i tükenmiş durumda. Yani Türkiye’de 25 tane havza var. Ergene Havzası su kaynakları üzerinde baskıyı yapan birinci sırada havza durumunda. Dolayısıyla bunun planlı bir politikayla sürdürülebilir hale getirilmesi lazım. Trakya’da sanayi üretimi diyoruz, tarımsal üretim diyoruz. Trakya’nın yer altı sularını çekerek çok bilindik bir dünya çapında bir gazlı içecek firması Trakya’nın yer altı su derecelerin bilabedel çekerek kimyasalını koyarak bütün Türkiye’nin içeceğini temin ediyor. Evet yer altı su kaynaklarıyla ilgili bir yasamız var, 167’nci madde, ‘Sahip olunan arazinin altında insanlar su kaynakları aramak ve sudan istifade etme hakkında sahiptir’ der ama yer altındaki sular sadece o toprak sahibinin hakkı değil. Bence toplumsal bir haktır bu. Bunun böyle görülmesi gerekiyor. Dolayısıyla ihtiyaç duyulan suyun, ihtiyaç miktarıyla orantılı olduğunu göz önüne almak lazım ve suyun da bir toplumsal hak olarak kabul edilip düzenlemelerin yasal değişikliklerin ona göre yapılması gerekiyor.”

[COP26] İklim aktivistleri 6 Kasım’da iklim adaleti talebiyle sokaktaydı

Glasgow‘da liderler Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 26’ncı Taraflar Konferansı‘nda (COP26) müzakerelere devam ederken iklim adaleti isteyen aktivistler sokaktaydı.

Dünya genelinde milyonların katıldığı 6 Kasım Küresel Eylem Günü çağrısına Türkiye’nin birçok ilinden de yanıt geldi.

Kadıköy’de iki eylem

İstanbul‘da iki ayrı eylem gerçekleşti. COP26 Türkiye Koalisyonu‘nun çağrısıyla bir araya gelen aktivistler saat 14.00’da Kadıköy Eminönü İskelesi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi.

Eylemde “ağaçlar, nehirler, sermaye değiller” ve “Kanala değil depreme bütçe” sloganları atıldı. Eylemciler “İklim adaleti için harekete geç” yazılı pankart arkasında bir araya geldi.

Kanal İstanbul, Validebağ Korusu ve Fenerbahçe Kalamış‘ta yapılmak istenen projelere karşı mücadele eden aktivistler tarafından okunan basın açıklamasında doğaya ve insana zararlı bu projelerin iptal edilmesi talep edildi.

Aktivistler daha sonrasında forum gerçekleştirmek üzere Müze Gazhane‘ye geçti.

‘Laga luga yok fosili bırak’

Kadıköy’deki ikinci eylemin buluşma noktası ise 15.00’da Süreyya Operası önü oldu.  Eyleme aralarında Antikapitalistler, Yeşiller Partisi, Yeşil Düşünce Derneği, Fridays for Future, Youth for Climate, Yokoluş İsyanı, İklim Öncüleri gibi örgütlerin, sanatçıların ve sendikaların bulunduğu 120’den fazla kişi çağrı yapmıştı.

Eylemciler, “güneş, rüzgar bize yeter; fosilciler anca gider”, “laga luga yok fosili bırak”, “ulus yok, sınır yok, fosile geçit yok”, “şirketleri değil, gezegeni kurtar” ve “maden, santral, nükleer gezegeni yok eder” sloganları attı. Sloganlara davul ve trampet ritmleri eşlik etti.

‘İktidarları uyarıyoruz’

Buradaki basın açıklamasını Fridays for Future’dan Duru Barbak, Yeşiller Partisi’nden Rudi Sayat Pulatyan ve Antikapitalist Öğrenciler’den Suda Sim Meriç okudu.

Açıklamada “Kalbimiz Glasgow’da ve dünyanın birçok ülkesinde COP26 zirvesine katılan liderleri uyarmak için gösteriler düzenleyen aktivistlerle beraber. Tüm dünyadaki aktivistlerle birlikte hem küresel emisyonların sorumlularını hem de her ülkedeki iktidarları tek tek uyarıyoruz” denildi.

‘Kararlar talepleri karşılamaktan uzak’

COP26’da şu ana kadar alınan kararların aktivistlerin taleplerini karşılamaktan uzak olduğu belirtilen açıklamada “İklim krizi bir oyuncak değil. 1,5 derece sınırlama hedefi öylesine belirlenmiş bir hedef değil. Bu bir varoluş yokoluş sorunu” ifadeleri kullanıldı.

“Adım atın, bla bla, laga luga yapmayın” ifadelerine yer verilen açıklamada şu talepler dile getirildi:

  • Kıymetli 1,5 derece hedefine bağlı kalın ve bu hedef için daha önce görülmedik hızla ve etkide yıllık emisyon azaltımlarını gerçekleştirin.
  • Fosillere yapılan tüm yatırımları sonlandırın, teşvikleri ve yeni projeleri durdurun ve yeni arama ve çıkarma faaliyetlerine son verin.

‘Yaratıcı karbon muhasebesine son’

  • Yaratıcı karbon muhasebesine son verin. Bunun için tüketim endekslerinin, tedarik zincirlerinin, uluslararası hava ve deniz taşımacılığının ve biyokütle yakılmasının toplam emisyon değerlerini yayımlayın.
  • En savunmasız ülkelere vaadedilen 100 milyar doları ayırın ve iklim felaketleri için ek fonlar verin.
  • İşçileri ve en savunmasız durumdakileri koruyacak iklim politikalarını hayata geçirin ve her alanda eşitsizliği azaltın.

Eylemciler daha sonrasında Müze Gazhane‘ye yürüyüş gerçekleştirmek istedi. Ancak kolluk kuvvetleri yürüyüşe ancak slogan atılmadığı taktirde izin verileceğini aksi taktirde yürüyüşe müdahale edileceğini söyledi. Bunun üzerine kitle sessiz bir şekilde yürüyüş gerçekleştirdi.

Eylem Müze Gazhane’de aktivistlerin söz aldığı açık mikrofon ve konserlerle devam etti. Açık mikrofonda Antikapitalist öğrencilerden Tibet Şahin, Fridays for Future’dan Alara Civelek ve Duru Barbak, İklim Öncüleri’nden Melisa Akkuş ve Efe Sargın, He For She’den Selin Özünaldım, Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Koray Doğan Urbarlı, Yeşil Düşünce Derneği’nden Bahar Topçu, Antikapitalistler’den Şenol Karakaş ve Kuzey Ormanları Savunması’ndan Alper Atmaca söz aldı.  Konserde Banu Kanıbelli, İdil Meşe, Ceyda Özbaşarel ve Asena Akan sahne aldı.

Bursa’da termik santral önünde eylem

Bursa‘da eylemciler Orhaneli Termik santrali önünde basın açıklaması gerçekleştirdi.Yenişehir Çevre Platformu yaptığı açıklamada “Bileşeni olduğumuz Bursa Çevre Platformu ile birlikte Orhaneli Termik Santrali önünde basın açıklamamızı gerçekleştirdik. İklim adaleti için Tüm Dünya’da sokaklardayız” dedi.

Giresun: Çözüm sermaye değil biziz

Giresun Demokrasi Platformu ise “İklim değil sistemi değiştir” sloganıyla eylemdeydi. Eylemde “İklim krizini sermaye değil bizler durdurabiliriz” mesajı paylaşıldı.

https://twitter.com/GEgitimsen/status/1457019663079051269

Çanakkale: Santraller ölüm saçıyor

Çanakkale’nin Çan ilçesinde bulunan Odaş Çan Termik Santrali önünde de eylem vardı. Açıklamada “İlçede kanser vakaları çok yüksek oranlarda, derelerde balık ölümleri görülüyor, kilometrelerce ötede bile ağaçlar ölüyor ve külle, kimyasallarla kaplanan tarım ürünleri sofralarımıza geliyor” denildi.

Açıklamada “Bugün, 6 Kasım küresel iklim adaleti eylem gününde #İklimiDeğilSistemiDeğiştir demek, ölüm saçan termik santrallere ve halkın, doğanın sağlığını hiçe sayan açgözlülere dur demek için bir aradaydık. Onlar durana kadar biz durmayacağız” ifadelerine yer verildi.

 

 

Düzce: Karadeniz, Marmara olmasın

Düzce Akçakoca’da da eylemciler “Karadeniz Marmara olmasın” pankartı arkasında bir araya geldi. Yapılan açıklamada “Karadeniz’in derelerinin, Ege’nin bereketli topraklarının, 12 bin yıllık Hasankeyf’in ve Dicle Vadisi’nin nasıl tarumar edildiğini; Çernobil’den Fukuşimaya nükleer santrallerin kontrol edilemez felaketlere neden olduğunu dile getirdik” denildi.

Adana’da eylem

Adana’daki eylemciler de “ya biz iklim krizini durduracağız ya o bizi durduracak” diyerek BM Genel Sekreteri Antonio Gutteres’in COP26’daki konuşmasına atıfta bulundu.

Antalya: Harekete geç

Antalya‘daki eylemciler de Attalos Meydanı‘nda basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamaya Antalya Ekoloji Meclisi ve HDK il meclisi birlikte katıldı.

Muğla’da birçok noktada eylem

Muğla‘da 6 Kasım günü farklı ilçelerde gerçekleşecek açıklamalar Datça kaçak liman önünde yapılan basın açıklamasıyla başladı. Eylemciler sonrasında maden sahası genişletilmesi tehdidine karşı nöbet başlatılan Akbelen Ormanı‘na gitti.

İkizköy‘de ise Yeniköy Termik Santrali önünde bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Eylem Akbelen Ormanı‘nda düzenlenen forum ile devam etti.

İzmir: COP gel günahlarından

İzmir‘deki çevre aktivistleri ise 6 Kasım Küresel Eylem Günü’nde Gündoğdu Meydanı‘nda bir araya geldi. Eylemciler burada “COP gel günahlarından kurtul fosil yakıtlardan” pankartı açtı.

 

 

Kılıçdaroğlu, kadınlar için hazırlanan ‘Altı Ayda Altı Kolaylık’ düzenlemesini anlattı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Altı Ayda Altı Kolaylık” başlığı altında iktidarlarının ilk altı ayında kadınlar için yapacakları düzenlemeleri anlattı.

Kadınlara yönelik altı vaadini sosyal medya hesabı üzerinden yayımlayan Kılıçdaroğlu, “Siz de şahit olun. Söylediklerimi yapmaz isem hesabını doğal olarak soracaksınız” ifadelerini de kullandı.

‘İstanbul Sözleşmesi’ni yeniden yürürlüğe koyacağız’

CHP lideri, İstanbul Sözleşmesi‘ni iktidarlara geldikleri ilk bir hafta içerisinde yeniden yürürlüğe koyacaklarını kaydetti:

Kadına yönelik şiddetle mücadelemiz hemen başlayacak. İstanbul Sözleşmesi’ni ilk bir hafta içerisinde yeniden yürürlüğe koyacağız. Kadına şiddet davalarına bakan özel yetkili mahkemeler ve Yargıtay’da ayrı bir ceza dairesi kurulacak, altı ay içinde. Tüm savcı, hakim ve adli kurumlarda çalışanlar, bu konuda özel eğitim alacak. Her polis karakolunda ev içi şiddet konusunda eğitim almış ekipler bulunacak. Ve içlerinden en az biri kadın olacak.

Şiddet bildiriminin aile hekimleri tarafından da yapılması için, polis ve aile hekimi arasında bir iletişim kanalı oluşturulması sağlanacak. Kadınlara şiddet uygulayan şahıslara indirimsiz bir şekilde, bakın altını önemle çiziyorum, indirimsiz bir şekilde hukuki yaptırımlar uygulanacak. Kadına iş yerinde uygulanan ayrımcılığa yönelik de ilk altı ayda net adımlar atacağız. İşte veya evde, her nerede olursa olsun, kadına uygulanan fiziki şiddet gibi psikolojik ve ekonomik şiddet de aynı kapsamda suç sayılacak. Umuyorum ki artık kadınlar, adaleti ve güvenliği sosyal medyada aramak zorunda kalmayacak.”

Çalışmayan kadınların sosyal hakları

Kılıçdaroğlu, ikinci maddede ise çalışmayan kadınların sosyal haklarını güvence altına alacaklarını kaydetti:

Ev kadınlarının sosyal güvence meselesini ilk altı ayda çözeceğim. 1971 yılından bu yana Türkiye’nin taahhüt ettiği ama yasalaştıramadığı Aile Destekleri Sigortası’nın yasalaştırılmasını, ilk altı ayda sağlayacağım. Evet, ilk altı ayda ev kadınlığını, kanuni iş tanımına dahil edeceğiz. Çalışmayan kadınların sosyal haklarını güvence altına alacağız. Hane geliri asgari ücretin altında olan aileler için Aile Destekleri Sigortası’ndan mali destek sağlanacak. Önce hanedeki kadın adına bankada bir hesap açılacak, sonra da para o kadının banka hesabına yatmaya devam edecek. Ev kadınları güçlendikçe aileler de güçlenecek.”

Kadın istihdamını artırmaya yönelik adımlar

Kadın istihdamını artırmaya yönelik de adımlar atacağını kaydeden Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

Kadın istihdamını arttırmaya yönelik adımları ilk altı ayda atacağım. Tabii önemli bir hedefimiz de çalışmak isteyen ev kadınlarına destek olmaktır. KOBİ’lerin yarı zamanlı kadın istihdamını arttırmak için sloganımız, ‘Ev kadınlarına iş, eve aş olacak’. Ev kadınlarını yarı veya tam zamanlı işe alan KOBİ’lerin vereceği maaş, ödeyeceği vergide, devlet Aile Destekleri Sigortası kapsamında destek verecek. Devlet memuriyetine ev kadınlarının da alınmasını teşvik edeceğim. Ayrıca kamuda yönetim kademelerinde en az yüzde 35 kadın kotasının uygulanmasını sağlayacağım. Devlet, yönetim kademelerinde çalışan kadın oranı yüzde 35 veya üzeri olan özel sektör şirketlerine de vergi teşviki verecek.”

Boşanan kadınlar için Yeni Başlangıç Fonu

CHP lideri, boşanan kadınlar için “Yeni Başlangıçlar Fonu” oluşturacaklarını da kaydetti:

Eşinden boşanan kadınlar için ilk altı ayda Yeni Başlangıçlar Fonu oluşturacağım. Kadın ve erkek arasındaki nafaka gerginliğini kesinlikle bitireceğim. Eşinden boşanan kadınlara, Aile Destekleri Sigortası kapsamında kuracağımız Yeni Başlangıçlar Fonu sayesinde, boşanıp başvuran her kadına taşınma ve ev kurma desteği verdirecek. Kadın çalışmıyorsa istihdama katılımı için belediyeler tarafından eğitim ve iş bulma desteği verilecek. Kadınlar güçlenecek ve kimseye muhtaç olmadan hayatlarına yeniden başlayacaklar. Amacımız, bu konuda tam adalet düzenini kurmak.”

Doğum izni kanunu değişecek

Kılıçdaroğlu, doğum izni kanununda yapacakları değişikliklerden de şöyle bahsetti:

Doğum izni kanununu ilk altı ayda değiştireceğim. Doğum iznine ayrılmış ve kanuni süre içinde işine dönememiş veya işinden ayrılmak zorunda kalmış kadınların ileri yıllarda yeniden iş hayatına dönmeleri halinde, istihdam eden kurum ve kuruluşlara yönelik özel vergi teşvikini ilk altı ayda getireceğim. Böylelikle tüm dünyadaki trendin aksine Türk kadınları, iş hayatına dönmek istediklerinde pozitif ayrımcılık uygulamalarından yararlanmış olacak.”

Kadın sağlığı için atılacak adımlar

Kadın sağlığı için de adımlar atacaklarını kaydeden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, HPV aşısı da dahil tüm önleyici sağlık harcamalarının devlet tarafından ücretsiz karşılanacağını söyledi:

Güçlü bir kadın sağlığı projesini hemen başlatacağım. Kadın sağlığı programı sayesinde kadınların sağlık, bakım ve hijyen konusundaki en büyük güvencesi devlet olacak. Ergenlik çağına giren kız çocuklarının sağlık harcamaları ücretsiz olacak. Rahim kanserini önleyen HPV aşısı da dahil olmak üzere bu konudaki tüm önleyici sağlık harcamaları da devlet tarafından ücretsiz olarak karşılanacak.”

Bırakınız yapsınlar, bırakınız kessinler!

Çocukluğumda köyümüzde [1] yaşadığımız eve televizyonun ilk gelişini dün gibi hatırlarım. National marka ve doğal olarak siyah beyazdı. Sanırım 1974 ya da 1975’ti. Almanya’dan yaz tatiline gelen babam Ordu’dan alıp getirmişti. O zamanlar televizyon yayınları akşam İstiklal Marşı ile başlar, gece İstiklal Marşı ile biterdi. Yani toplam 5-6 saat yayın olurdu. Haber öncesi, haberler, haber sonrası dizi ya da film ve kapanış gibi, sanırım. Vadideki Hayat, Bonanza, Küçük Ev gibi dizileri hiç kaçırmazdık. Kaçırmazdık, çünkü zaten haftada bir gün hep aynı saatte olurlardı ve nefesimizi tutarak izlerdik. Hem de nasıl izlemek; köydeki birkaç televizyondan biri bizde olduğu için Vizontele’deki TV izleme sahnelerine benzer bir kalabalıkla.

Şimdi yüzlerce film ve dizi arasından izleyecek bir tane bulamamaktan şikâyetçiyiz. Herkes birbirinden dizi ve film önerisi istiyor. Sürekli yeni bir dijital yayın platformu açılıyor. Abonelikler oradan oraya akıp duruyor. Ne var ki tatmin olan bir kişi bile tanımıyorum. Bunca bolluk arasında korkunç bir açlık var. Oysa biz haftada üç dizi ile çok ama çok mutluyduk. Hani daha fazla üretip daha fazla tükettikçe daha fazla mutlu olacaktık?

‘Bombacı’

Aslında sözü buraya getirmeye niyetli değildim ama fena da olmadı, bu tüketim çılgınlığı da yazının bir boyutu olsun. Biz gelelim esas konuya. Bunca girizgâhı birkaç gün önce izlemeyi bitirdiğim bir diziye lafı bağlamak için yaptım aslında: Manhunt: Unabomber. Sanırım pek çok kişi izlemiştir, çünkü yeni bir dizi değil. Yaşanmış bir olaydan uyarlanmış bu dizi. FBI kayıtlarında Unabom Case olarak geçiyor. Bir seri bombacı var ve onu bulmak için didinen FBI. Tabii bir de kendini bu işe adamış bir FBI ajanı. Alışıldık bir konu, işin doğrusu. Pek alışıldık olmayan yanları ise bana göre şunlar: Birincisi seri bombacının üstün zekâlı (IQ 160) bir matematikçi olması. İkincisi bombacının teknoloji toplumuna yönelik oldukça esaslı eleştirilerinin bulunması. Üçüncüsü de bombalamak için seçtiği hedefler. İşte, ben bu hedefler tarafında takıldım. Neden mi? Okumaya devam edin o halde.

Theodore Kaczynski (hem dizide hem de gerçek hayattaki isim bu) adlı bu bombacının ana hedefleri, geçmişte yaşadığı olaylar nedeniyle (burada daha fazla detayına girmek istemiyorum) üniversiteler ve havayolu firmaları. Bu nedenle Unabom Case deniyor; ‘University’den ‘UN’ ve ‘Airline’dan ‘A’, yani ‘UNA’ ve ‘bombing’ yani bombalama sözcüğünden ‘BOM’. Doğal olarak bombacıya, yani Kaczynski’ye de Unabomber deniliyor. ‘Unabomber’ın (biz ona bundan sonra UB diyelim) 1995 yılında bombaladığı, aynı zamanda son eylemi olan yer ise Kaliforniya’da bir ormancılık derneği. Ama bu dernek benim de üye olduğum Türkiye Ormancılar Derneği gibi değil, kereste endüstrisi işiyle uğraşanların derneği. Bu eylemde Gilbert Brent Murray adlı bir kereste endüstrisi lobicisi yaşamını yitiriyor. Tam bu noktada şunu da belirtmiş olayım, UB’nin birazdan açıklayacağım düşüncelerini büyük ölçüde doğru buluyor olsam da şiddet içeren, insanlara ya da diğer canlılara zarar veren hiçbir eylemi onaylamam, benim doğama aykırı olduğundan söz konusu bile olamaz. O nedenle teknoloji toplumuna eleştirilerini genel olarak haklı bulduğum UB’nin eylemleri suçtur ve yanlıştır. Yazımdan başka bir anlam çıkarılmasını, o eylemleri övdüğümün sanılmasını istemem.

UB neden kerestecileri hedef aldı?

UB’nin yakalanmasına da vesile olan ve 1995 yılında FBI’ın izniyle Washington Post gazetesinde yayımlanan Endüstri Toplumu ve Geleceği adlı makale ya da manifesto teknoloji toplumuna ağır eleştiriler getiriyor. Genel olarak endüstri ve teknoloji toplumunun insanları köleleştirdiğini düşünen UB yaptığı bombalara da bu nedenle FC harflerini yazıyordu. Freedom Club (Özgürlük Kulübü)’ın baş harfleri yani. Yazımın hacmi nedeniyle daha fazla detaya giremediğim düşüncelerin sahibi UB’ye göre çözüm ise doğaya dönüş. Bu nedenle kendisi ormanın ortasında, oldukça basit bir kulübede, elektrik ve su tesisatı olmadan ilkel koşullarda yaşıyor uzun yıllar boyunca. FBI tarafından da o kulübede yakalanıyor zaten. UB endüstri ve teknoloji toplumunun bir uzantısı olan kereste endüstrisini bu nedenle hedefine koyuyor. Ormanların kereste endüstrisinin talepleri doğrultusunda tahrip edilmesi UB’nin hem ana felsefesine aykırı olan hem de ormanda yaşarken yakından tanık olduğu bir durum.

Mesleki deformasyon da denilebilir, nerede ne yapıyor olsam ormancılıkla bağ kurduğum bir şey görüyor, bir olaya şahit oluyor ya da bazı şeyler duyuyorum. Ama UB’nin hikâyesini anlatan diziyi izlerken, o kadar da mesleğimle ilgili ki, ister istemez zihnim Türkiye’de ormancılığın rotasına zıplıyor. Bu köşede artık yıllardır diyebileceğim kadar uzamış bir zaman diliminde yazıyorum ormancılığımızın çıkmazlarını, yanlışlarını. Sadece ben yazmıyorum, başka bazı meslektaşlarım da yazıyor veya değişik platformlarda dile getiriyoruz. Ne yazık ki ormancılığımızın rotası iyice çığırından çıkmış durumda. İşin tuhafı, durum sanki hiç de böyle değilmiş gibi her şeyi güllük gülistanlık gösterme çabaları da hızını hiç kesmiyor. Siz bu yazıyı okuduktan beş gün sonra yeni bir 11 Kasım perdelemesine şahit olacağız. Perdeleme diyorum, çünkü ormancılık bilimi açısından tek başına bir anlamı bulunmayan fidan sayılarını, doğru-yanlış havada uçuracaklar ve ülke ormancılığının bütün sorunlarını perdelemeye, gözlerden kaçırmaya çalışacaklar.

Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür, insan unutur. Sanıyorum ki daha üç ay önce yaşanan büyük yangınları ve o yangınları önleme ve söndürmede yaşanan başarısızlığı da unutmuş olabilir toplumun büyük bir bölümü. ‘Bilmem kaç milyon fidanı toprakla buluşturduk’ gürültüsü içerisinde unutmayanlara da unutturmaya çalışacaklar. Sadece yangınları mı? Korunan alanlardaki sorunları, örgüt ve personel yapısının kanayan yaralarını, yasal düzenlemelerle orman sınırları dışarısına çıkarılan ve çıkarılma tehlikesi ile karşı karşıya olan alanları, madenciliğe, turizme, şuna buna pervasızca tahsis edilerek yok edilen orman alanlarını ve daha neler neleri. Ve elbette, son yıllarda orman endüstrisinin taleplerini karşılama sevdası nedeniyle halkın ormanlarının, yalnızca o sektörün yararına ama bütün halkın zararına olacak şekilde aşırı odun üretimi yoluyla tahrip edilmesini. Bu yazımı, olayın o boyutuna istatistiklerle değinerek tamamlayayım. Aslında bu köşedeki ‘Orman diye diye’ başlıklı yazı dizimin beşinci bölümünü de aşırı odun üretimine ayırmıştım. O yazıda yine istatistiklerle durumun vahametini aktarmıştım. Dilerseniz bu kez da FAO’nun farklı istatistikleri ile tabloyu resmetmeye çalışayım. Aşağıdaki grafiği hazırlarken FAO’nun iki ana veri setini kullandım. Birincisi Forest Resources Assessment 2020 veri seti. Bu veri setinden ülkelerin orman varlığı, odun üretimin ayrılan orman alanı miktarı ve ormanlardaki ağaç serveti ile karbon depolama durumu gibi bazı bilgileri alabiliyoruz. İkincisi ise FAOSTAT ormancılık üretim ve ticareti veri seti. Buradan da ülkeler ya da bölgeler itibariyle odun üretimi ve ticaretine ilişkin veriler alınabiliyor. O veriler ışığında bazı ülkeler ve Avrupa ile dünya genelinde ormanlardaki toplam ağaç servetinin ne kadarının bir yılda kesilerek odun haline getirildiğini hesaplayarak basit bir grafik haline dönüştürdüm. Sonuç şu:

Gördüğünüz gibi Türkiye’deki oran (0,02009) çoktan Avrupa ortalamasını (0,00838) iki buçuğa, dünya ortalamasını (0,01050) ise neredeyse ikiye katlamış durumda. İşin daha vahim yanı ise yetkililerin odun üretimini daha da artırmayı amaçladıklarını ifade eden açıklamaları. Olsun ama biz yine de 11 Kasım’da, gerçek sayısının ve türünün ne olduğunu, nereye dikildiğini ve sonrasında neye dönüştüğünü bilmediğimiz fidanların toprakla buluşması şovunu kutlayalım ve güzel rüyalar görmeye devam edelim. Bu sırada ormanlarımızda yaşanan diğer bütün sorunlarla birlikte, ekolojik bir çöküşe zemin hazırlayacak boyutta çığırından çıkmış odun üretimi faaliyetleri sırf orman endüstrisi sektörünün bir kesimini mutlu edebilmek için, bugün yaşayan ve gelecekte yaşayacak insanların tamamının ve elbette doğanın bütün unsurlarının zarar göreceği şekilde devam etsin.

Laissez faire, laissez passer bildiğimiz bir slogandır. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler diye Türkçeye çevrilmiştir. Ne dersiniz, sloganı ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız kessinler’ diye güncellesek mi?

[1] Ordu-Mesudiye’ye bağlı Yeşilce köyü.

 

Beraber

İnsandaki yalnızlaşmanın, içe kapanmanın, atomize olmuşluğun ve bireyciliğin en üst boyutlarda olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Adeta kamusal alanı gönüllü bir şekilde çökertip apartmanlarımızdaki dairelerimize hapsoluyoruz. Bu durum, kamusal alanlarımızı koruyup geliştirmenin, etik ve estetik bir boyutta var edebilmenin ve bu çılgınlık çağında, bu alanları devrimci bir dönüşüme uğratmamızın önündeki en büyük engeldir. Bireyin özgürleşmesi anlamında değil ama kapitalizmin yutturduğu bireycilik, insanın kaderi değildir. Birçok antropolojik çalışma, ilksel zamanlarda karşılıklı yardımlaşmanın yoğunluğunu ortaya koyarken, ortaçağda ve yakın zamanın kimi ülkelerinde, kanton, meclis ve komün gibi oluşumların azımsanmayacak bir varlığını teyit ediyor.

Beraberliğimiz bu kadar yara almışken ne yapabiliriz?

Büyük anlatıların siyaset krizi içerisine girdiği, sisteme karşı, bütünlüklü alternatif sosyal, ekolojik ve özgürlükçü herhangi bir ideolojinin, teoride var olsa da politik olarak etkin olmaması, maalesef insanlarda kapitalizm nihai zaferini ilan etti havası doğuruyor. Kapitalizmin farklı bir yüzü olan totaliter rejimlerin farklı ülkelerde boy gösterdiği böyle bir dönemde, insanların neden alternatif majör siyasetlere teveccüh etmediğinin sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutlarını düşünmek zorundayız. Buralardan siyaset yapma tarzımız üzerine çıkaracağımız dersler olacaktır.

Kaybettiğin gücü yeniden fark etmek…

Eğer toplumsal plandaki siyaset alanlarında bir sıkışma ve daralma varsa, öncelikle iktidarın yaratma potansiyelimizi nasıl sakatladığını anlayıp buna bir çomak sokmanın yolunu bulmak zorundayız. Kaybettiğimiz gücümüzü yeniden fark etmekle başlayabiliriz işe… Çünkü güçsüz olduğumuz ve çok da bir şey yapamayacağımız, gerek sistem gerekse pesimist muhalifler tarafından sürekli tekrarlanır ya da hissettirilir. Yaşadığımız dünyayı böyle algılamamız beklenir. Oysa insanlık tarihi bize çok iyi gösteriyor ki yıkılmaz zannedilen nice iktidarlar yerle bir oldu. Tarihin her döneminde insanlar bir araya gelmenin farklı yollarını bulmayı başardılar. Bu kimi zaman majör siyaset olarak kimi zaman da minör siyaset olarak tezahür etti. Buradan hareketle, günümüzde bizlere umut veren, küresel boyutta kadın hakları hareketi ve ekoloji hareketinin yanında küçük toplulukların, otonom oluşumların açığa çıkarabileceği siyaset olanakları üzerine birlikte düşünelim istiyorum.

Eğer politika, yaşamsal konular üzerine söz söyleme ve harekete geçme sanatıysa birçok küçük topluluk hali hazırda bunu yapıyor zaten. Bu bahsettiğimiz minör siyaset olanağını, majör siyasete karşıt olma üzerinden kurmayıp, tam tersine majör siyaseti etkileyip, dönüştüren ve birlikte var olabilen dinamik bir yapı olarak görmek gerekiyor. Minör siyasetin en temel özelliği, iş yaparak politika üretmek ve görünür olmaktır. “Minör siyasetteki insani bir – aradalık, tepkisel olmaktan uzak, daha ziyade üretici, aktif, kendi işine bakan, etkiler üreten bir içerik sergiliyor. Minör siyasette insanlar bir tepkisellik içinde değiller derken, onları çevreleyen dünyaya bir itirazları, bir eleştirileri olmadığını söylemiyorum. Ama siyasal varoluşlarını karakterize eden şey tepki değildir. Varlığa hükmeden bir olumsuzluğun, yeniden başka bir olumsuzluk çağırdığını, böylece bunun insani bir – aradalığı günden güne tahrip ettiğini bilirler.”[1] Bu siyaset anlayışının, Spinoza’nın yaşamı kutlayan ve merkeziyetsiz siyaset anlayışına ek olarak Nietzche’nin hınç ve tepkisellikle hareket etme eleştirisiyle örtüştüğünü söyleyebiliriz. Hınçla hareket ettiğinizde, olumlayıcı ve örnek yaşam pratikleri üretmek yerine, karşı tarafın etkiselliğine hapsolmuş, öfke ve intikama dayalı bir pratik üretebiliyorsunuz.

‘Minör siyaset’in olanakları

Uzun süredir dünya genelinde siyaset, çok büyük ve aşkın ideallerle geleceğe kilitlenen bir göz siyaseti şeklinde gerçekleşiyor. Göz, uzak ufuklara dalmışken, bu -gün tüm hunharlığıyla yaşanıyor. Bedenler ve ruhlar hemen her an tahrip ediliyor. Gezegen mütemadiyen aşındırılıyor. Bu “büyük” siyaset anlayışı, kendi yaşam alanlarında küçük topluluklar kurarak, politik özneler olmaya çalışan insanların etkinliğini küçümsemekten de geri durmuyor. Buralardan elle tutulur bir şey çıkmayacağını düşünüyor. Oysa, insanların kendi yaşam alanlarını, bir beden olarak tasavvur edersek, bedenini korumaya, geliştirmeye ve onun üzerinde söz sahibi olmaya çalışması hiç de küçümsenmeyecek, ertelemesiz ve doğrudan bir siyasettir. Bu tarz örgütlenmeler, hiyerarşik temele dayalı olmadığı için de doğrudan demokrasiye büyük olanak sunar.

En önemli avantajlarından birisi de Michael Hardt ve Antonio Negri’nin kastettiği anlamıyla “çokluk” a kapı aralamasıdır. Her türden bireyin, kendini ifade edip, hayatının siyasetini yapabilmesinin ve aidiyet kurmasının yolu açılır. Bu çokluğun bireyleri, birbirini etkileyip, dönüşerek birlikte iş üretirler. Kardeşlik ve dostluk bağıyla birbirine bağlanırlar. Gelecek düşlerini, şimdiden hayata geçirmeye çalışarak özgürlüğün tadına varırlar. Düşündüğünü hemen eyliyor olmanın vicdani rahatlığını hissederler. Bu çokluk öznelerinden bir vegan, bir anarşist, bir vicdani retçi, bir işçi, bir kadın hakları aktivisti ve bir LGBTİ+ bireyin aynı toplulukta buluştuğunu düşünün, buradan bir dönüşüm çıkmaması mümkün değildir. Ve kurdukları topluluğun bir mahalle meclisine dönüşmesinin önünde hiçbir engel yoktur. Başka doğrudan demokratik topluluklarla koordine olarak toplumsal hayatta söz sahibi olma anlamında güçlenmelerinin önünde de bir engel yoktur. Bu toplulukların en can alıcı yanlarından birisi de siyasetin sokakta gösteri yapıp eve dönmekten ibaret olmadığını çok iyi biliyor olmalarıdır. Zira sonuç almak için süreklilik göstermeyen ve protestoyla sınırlı eylemler, insanlarda bir umutsuzluğa yol açabilmektedir. Hayata değen politikalar üreterek, küçük de olsa sonuçlar alarak oluşturulan hareketlilik, insanlar için bir moral ve motivasyon kaynağıdır. Bu anlamda minör siyasetin bulunamayacağı bir alan yoktur diyebiliriz. Çünkü bu siyaseti hayata geçirmek için sizi tam anlamıyla ifade eden büyük oluşumları beklemeniz gerekmez. Birkaç kişiyle bile bulunduğunuz habitatta siyasete başlayabilirsiniz. Bunun büyüyüp gelişip gelişmeyeceğini zaman ve o bireylerin çabası gösterecektir.

İktidara karşı alan savunması

Dünya solunun çoktan unuttuğu bu topluluk, komün ve meclisler aracılığıyla siyaset yapma tarzının ne kadar önemli olduğunu, sosyal ekolojinin kurucu ismi Murray Bookchin onlarca yıl önce hatırlatmıştı. Bookchin bu tarz siyaset öznelerini, hemen şimdi harekete geçmenin birer enstrümanı olarak görüyordu. Tabii onun siyaset anlayışında bu öznelerin federatif bir yapıyla konfederasyona evrilmesi ve nihayetinde devrim de öngörülüyordu. Yani sistemin izin verdiği ölçüde kalmak ve eylemliliğimizi ona göre sınırlamak bizi ekonomik ya da sosyal cemaat olmaktan öteye götürmeyecektir. Hatta Bookchin, toplulukların bu genişleme ve alan kaplama durumunu “ikili iktidar” olarak adlandırır. Bir nevi iktidara rağmen kendi yaşam anlayışını oluşturup belli bölgelerde hayata geçirmek ve iktidarın buna dokunmasına izin vermemek durumu… Burada kastedilen iktidar, toplulukların kendi siyaset anlayışı için değil, iktidara karşı alan savunması anlamında kullanılıyor. Yoksa Bookchin’in ömrü hiyerarşisiz siyaseti savunmakla geçmiştir. Bu alan savunmasına en iyi örneklerden birisi, katılan her bireyle manifestoları değişebilen Zapatist Hareket’tir sanırım. Ayrıca saymaya kalksak, birçok ülkeden verebileceğimiz otonom bölge örneklerinin sayısı da az değildir. Siyasetin sürekli gündeminde olan Z Kuşağı’nın, hiyerarşik ve gerontokratik dayatmalara oldukça kapalı olduğunu da düşünürsek,  doğrudan demokratik siyasetin önünün açık olduğunu söylemek abartı olmaz.

*

[1] Onur Eylül Kara, Yapabileceğimizi Yapmak, İletişim Yayınları 2019, syf. 39-40

Piyale Madra çiziyor- 12

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

[Bir şarkının hikayesi] Stairway to Heaven/ Led Zeppelin

Stillerinde blues ve folk müzik gibi çeşitli türlerin etkileri görülse de ağırlıklı gitar odaklı melodileri ile Led Zeppelin, hard rock ve heavy metalin atalarından biri olarak tanımlanır. 1960’lı yılları nasıl Beatles’ın müziği domine etti ise, 1970’li yıllara da Deep Purple ile beraber Led Zeppelin’in damgasını vurduğunu söylemek yanlış bir tespit olmaz.

Onlar gibi efsane olmuş birçok sanatçı ve grupta da olduğu gibi Led Zeppelin’in de grubun kendi büyüklüğünü aşan bir şarkısı vardı. Bu parça rock müziğin köşe taşlarından biri olarak gösterilen ikonik şarkıları, “Stairway to Heaven” idi. 1970’li yılların başında tüm önemli rock gruplarının eşdeğer bir “Stairway”leri vardı. Jethro Tull’ın Aqualung’ını, Deep Purple’ın  “Child in Time”ını bu kategoride gösterebiliriz. Ancak diğerlerinden farklı olarak “Stairway to Heaven”, rock müzik dinleyen neredeyse herkes tarafından biliniyor. Bunun nedenlerinden biri de  Zeppelin’in tam olarak Hard Rock ya da Progressive Rock gibi tek bir türe bağlı kalmaması ve yeni nesil rock müzikseverler üzerinde de duygusal bir etki yaratabilmesi idi.

15 dakikalık epik

Grubun gitaristi ve şarkıların çoğunun bestecisi olan Jimmy Page ,  dördüncü albümlerini yayınlamayı planladıkları olası tarih olan 1971 Kasım’ından 18 ay önce, gazetecilere uzun ve epik bir şarkı yapmak istediklerini söylemişti. Page gazetecilere yeni şarkılarının 15 dakika sürebileceğini söylüyor ve “doruğa ulaşacak” bir şarkı olarak tanımlıyordu.

1980 yılında Berlin’deki canlı performansları haricinde şarkı hiçbir zaman 15 dakika uzunlukta icra edilmedi, ancak stüdyo kaydı sekiz dakika süren “Stairway”, konserlerde en az 10 dakika boyunca dinleyicileri büyülemeyi başardı.

 

Jimmy Page,  Stairway to Heaven’ı grubun solisti Robert Plant ile Led Zeppelin III için şarkı yazdıkları, 250 yıllık eski bir Galler kulübesinde, ateşin karşısında yazdıklarını söylemiş ve duvarlarında ruhların dans edebileceği bu otantik kulübe imajı, şarkıya daha da mistik bir hava katmıştı.

Şarkının yapısını bestelemeden çok daha önce kafasında planlayan Jimmy Page yıllar sonra bestesini aynı coşku ve heyecanla şöyle anlatmıştı:

“Şarkı, ilerledikçe kademe kademe çözülen katmanlar şeklinde bir konsept yaratmaya çalıştık. En başta açılışı yapan kırılgan bir gitar girişi var, bu kırılgan gitarın üstünde bir vokal var ve oradan 12 telli gitar ve elektronik piyano ile daha coşkulu dalgaların içine giriliyor.”

“Stairway”, Page’in tarif ettiği gibi akustik gitar eşliğinde mutlak bir dinginlikte başlıyor ve bu atmosfer mellotron ve flütün katılımı ile devam ediyordu. Ardından Robert Plant, hayatı boyunca parasını biriktiren, ancak sonunda hayatının bir anlamı olmadığını ve onu cennete götürmeyeceğini anlayan yaşlı bir kadının hikayesini anlatıyordu. Bu sakinlik, grubun bateristi John Bonham’ın çeyrek notalık davul girişi ile beraber yerini gerilime bırakıyor ve çok geçmeden de Jimmy Page’in solosu ile şarkı dördüncü vitese geçiyordu. Yedinci dakikadan sonra ise heavy metal bir parçaya dönüşüyordu. Finalde, tüm enstrümanlar susuyor ve en başta olduğu gibi mutlak bir dinginlikte sadece Robert Plant’in a capella vokali duyuluyordu:

And she’s buying a stairway to heaven”

Çift saplı Gibson’un dönüşü

Şarkının sözlerini yazan Robert Plant ilham anını anlatırken ilginç ifadeler kullanmış ve bu da dedikodulara yol açmıştı:

Elimde kalem kağıt ile oturuyordum ve bilmediğim bir nedenle hiç havamda değildim. Birdenbire sözler kalemimden kağıda döküldü.

“Parlayan her şeyin altın olduğundan emin olan bir kadın
Cennete giden merdiveni satın alıyor”

Oturdum ve yazdığım sözlere baktım, neredeyse koltuğumdan düşüyordum.”

Plant’in, elindeki kalemi hareket ettiren başka bir şeyin olduğunu ima etmesi, Şeytan’ın sözleri dikte ettirdiği yönünde spekülasyonlara yol açmış, bazı dinleyiciler şarkının yaratılmasında Şeytan’ın rolü olduğuna inanmıştı. Sözlerin tersten okunması halinde şarkıda satanik mesajlar bulunduğu ve Led Zeppelin üyelerinin bu şarkı karşılığında Şeytan’a ruhlarını sattıklarını iddia edenler dahi olmuştu. Plant ise bu iddiaları gayrı ciddi bulduğunu söyleyerek şarkının tamamen iyi niyetlerle yazıldığını ifade etmişti.

Jimmy Page, “Stairway to Heaven”ın stüdyo kaydında üç değişik gitar kullandı. Bunlardan biri akustik gitar, diğeri Fender Telecaster, bir diğeri de 12 telli Fender elektro gitardı. Bu durum stüdyodaki kaydın benzerini konserde tekrarlamayı imkansız hale getiriyordu. Ancak Gibson’un EDS-1275 çift saplı modeli, Page’e gitar değiştirmeden 12 telliden 6 telliye geçme imkanı vermişti. Led Zeppelin konserlerinde Page’in bu gitarı kullanması sayesinde, Gibson’un imalattan kaldırmayı planladığı bu model tekrar popüler hale geldi.

Tüm zamanların en iyi gitar solosu

Led Zeppelin 1980 yılında bateristleri John Bonham’ın ölümünden sonra dağıldı. Robert Plant grup dağıldıktan sonra “Live Aid” konseri gibi istisnalar haricinde “Stairway”i söylemeyi reddetti ve kendisinin favori Zeppelin şarkısının “Kashmir” olduğunu ifade etti.

2012 yılında Led Zeppelin, Kennedy Center Onur Ödülü’ne layık görüldü. Gala gecesinde Amerikan rock grubu Heart, Stairway to Heaven’ı seslendirdi. Performanslarının başında Robert Plant’ın memnuniyetsizliği yüzünden okunuyordu ancak dördüncü dakikadan sonra orijinalinde olduğu gibi şarkıda vites yükselince, Plant dahil tüm grup üyelerinin yüzü gülmeye başlamıştı ve  müthiş bir koro eşliğinde yapılan final tüm dinleyicileri ayağa kaldırdı.

 

Led Zeppelin tüm zamanların en önemli müzik grupları arasında gösterilir. Grubun dünya çapında 200 ila 300 milyon plak sattığı tahmin ediliyor. Stairway to Heaven, 2000 yılında Amerikan TV kanalı VH1 tarafından en iyi 100 Rock şarkısı arasında üçüncü sırada gösterilmiştir. Jimmy Page’in gitar solosu birçok yorumcu tarafından tüm zamanların en iyi gitar solosu olarak kabul edilirken şarkının akustik intro’su da en iyi gitar intro’ları arasında ilk sıralarda gösterilmektedir.

Kaynakça

  • Gold A., What’s the meaning behind Led Zeppelin Stairway To Heaven?, 2019, American Songwriter
  • Songfacts, Stairway To Heaven
  • Hann M., Stairway to Heaven: The story of a song and its legacy,  October 2014
  • Bienstock R., A Look Back at Jimmy Page’s Gibson EDS-1275, March 25, 2021
  • Wikipedia, Led Zeppelin, Stairway to Heaven,

Çevreyi korumak için ilginç bir yöntem: İneklere tuvalet eğitimi

Yazan: Rebecca Häfner

Yeşil Gazete için çeviren: Pınar Güzel

*

İnekler, idrarlarını tutmak ve ancak “tuvalette” idrar yapmak için eğitilebiliyorlar. Yeni Zelandalı ve Almanyalı araştırmacılar, bunu bir deneyde incelediler. Kulağa şaka gibi gelen bu olgunun, iklimin ve çevrenin korunmasına hizmet etmesi amaçlanıyor.

Sebep, inek idrarının azot bakımından zengin olması. İdrar toprağa karıştığında, nitrata veya nitröz oksite dönüşüyor – bunlar iki sorunlu madde. Nitrat sulara sızdığında,nehirlerde veya göllerde alglerin ve yabani otların gelişimini uyarıcı etki yaratıyor. Nitröz oksit, Yeni Zelanda’nın sera gazı emisyonlarının yüzde on ikisini oluşturan, uzun ömürlü bir sera gazı. Auckland Üniversitesi’nden Lindsay Matthews ve Douglas Elliffe’nin bir bildiride ifade ettiklerine göre bunun büyük bir bölümü tarımdan kaynaklanıyor. Elliffe’nin açıklamasına göre “sığır idrarı azot problemimizin temel sebeplerinden biri. Bunun miktarındaki herhangi bir azaltım bir fark yaratabilir.”

Buzağılar insan bebeklerinden daha hızlı öğreniyor

Bu deneyin ineklerin kolaylıkla eğitilebildiklerini gösterdiği aktarılıyor. Matthews, sürecin lazımlık kullanmayı öğrenen çocuklardakine benzer şekilde ilerlediğini – sadece deneyde buzağıların tuvalet kullanımını insan çocuklarından daha hızlı öğrendiklerini söylüyor.

Araştırmacılar, Almanya’da Çiftlik Hayvanı Biyolojisi Araştırma Enstitüsü tarafından işletilen bir çiftlikte 16 buzağıyı eğittiler. İnekler önce idrarlarını tutmayı öğrendiler. Araştırmacılar “Current Biology” isimli dergide yayınlanan incelemede, yanlış yere idrar yaptıklarında ineklerin boyunlarındaki tasmalara titreşim gönderdiklerini anlatıyor.

İnekler idrar yapmak için tuvalet olarak kullanılan ahıra gittiklerinde ise yiyecek ile ödüllendirildiler. Söz konusu ahır parlak yeşil rengi sayesinde diğer ahırlardan ayırt edilebiliyordu. 15 günlük eğitimin sonucunda, ineklerin dörtte üçünün idrar, dörtte üçü tuvalet olarak kullanılan ahırda toplandı.

Toplanan idrar sera gazı emisyonlarını düşürebilir

Bir sonraki adımda Yeni Zelandalı bilim insanları bu eğitimleri ülkedeki hayvancılık yöntemlerine uyarlamak istiyorlar. Yeni Zelanda’da ineklerin çoğu tuvalet kavramının kolayca hayata geçirilebildiği ahırlarda beslenmiyorlar, meralarda yaşıyorlar.

Araştırmacılara göre hayvanların sağım için ahıra geldikleri zaman kullanabilecekleri bir ahır tuvaleti bir seçenek olabilir veya açık hava tuvaletleri kullanılabilir. Milyonlarca ineğe verilecek eğitimin ekonomik açıdan hayata geçirilmesinin ise ileride yaşanacak bir zorluk olduğu aktarılıyor.

Bazılarınca “çılgın bilim insanları” olarak nitelendirilen araştırmacılar yaptıkları deneyin sonraki araştırmaların temel taşını teşkil ettiği aktarılıyor. Elliffe’ye göre inek idrarının toplanmasının ve toprağa sızmamasının hatırı sayılır bir etkisi söz konusu. Elliffe, “idrarın yüzde onunu veya yirmisini toplayabilirsek, sera gazı emisyonlarının ve nitrat yıkanmasının belirgin şekilde azaltılması için bu yeterli olacaktır” diyor.

Makalenin Almanca orijinali