Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

#BerkeyePeriteÖzgürlük

Düzenli yazı yazmak zor iş. Türkiye gibi bir ülkede hem yazılacak çok şey var hem de hiçbir şey yok. Çok şey var, çünkü çok şey var. Hiçbir şey yok, çünkü bir konuyu seçip yazarken diğer konular aklınıza gelir ve yazdığınız konu birden değersizleşip hiçbir şey haline dönüşebilir. Üstelik gündeme fazla takılmadan yazmaya çalışmak gibi bir amacım da var. Hepsi bir araya gelince durum oldukça karmaşıklaşıyor.

Örneğin, bence şu şampuan ve ödül meselesi çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir konu. Şöyle; malumunuz yaz aylarında bir milli voleybolcumuzun cinsel tercihi üzerinden de ülkemizde fırtınalar kopmuş, sonrasında bu voleybolcuyu bir şampuan markası reklam yüzü haline getirmişti. Şimdi bir başka şampuan markasının sponsoru olduğu bir yarışmada İbrahim Tatlıses’in ödül alması toplumda yeni bir yarılma yarattı. Sosyal medyadan gördüğüm kadarıyla, en azından bir süreliğine markette şampuan alırken bu olaylar karşısındaki tutumlarına göre seçim yapacakların sayısı oldukça fazla. Oysa her iki şampuan markası da paradan başka hiçbir değer tanımayan uluslararası kimya şirketlerinin ürünleri. Onları ne insan hakları ve cinsel tercihlerde özgürlük ilgilendirir ne de kadına şiddet meselesi. Onların tek derdi daha fazla ürün satmak için kapitalizmin çarklarını yağlamak. Reklam ve sponsorluk gibi iki önemli çark bu olaylarda layığıyla görevini yapmış görünüyor. Her iki markanın da asıl derdi adlarından bolca söz ettirerek satışlarını artırmaktı çünkü. 12’den vurdular. Siz markette birini seçip diğerine ‘tu kaka’ bakışları atarak dünyayı kurtardığınızı düşünebilirsiniz elbette.

‘Herkes hak ettiği yere gider’

Geçen hafta sonu Metin Feyzioğlu tahtının yıkılması da başlı başına çok önemli bir olaydı bence. O taht yıkılmasın diye neler yapılmadı ki! Yasa değişikliği, delege sistemiyle temsil adaletsizliği yaratacak şekilde oynanması vs. Sonuç ne? Metin Feyzioğlu adının, fazlasıyla hak ettiği şekilde tarihin karanlık sayfalarındaki yerini alması. Bundan çıkarılması gereken bir ders var; er ya da geç herkes hak ettiği yere gidecek. Üç günlük saltanat, üç günlük güç tutkusu için bu duruma düşmeye,  bu güçle haksızlık yapmaya değer mi?

Boğaziçi Üniversitesi Türkiye’yi aydınlatıyor

 Bir önceki Boğaziçi rektörü yahut kayyumunu hatırlayan var mı? Ben hatırlıyorum. Hatırlıyorum ama nasıl? Şimdikinin olacağı da o. Yazık, gerçekten 21. yüzyılda bunun nasıl mümkün olduğunu bazen anlayamıyorum.

Neyse biz Türkiye’nin en iyi üniversitesinin yaydığı ışığa bakalım. Evet, kesinlikle Boğaziçi Üniversitesi Türkiye’nin en iyi üniversitesidir. Neden mi? Yayın sayılarıyla, patentlerle, öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayılarıyla açıklayacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bunları yapan pek çok uluslararası kuruluş var zaten. Onların nasıl çarpık bir iş yaptığı gerçeği de gözden kaçmamalı ama belki onu başka bir yazıyla anlatmaya çalışırım. Üniversiteler akademik kuruluşlardır. Akademinin ne olduğu ya da ne olmadığını anlatacak değilim. Ama dün ilk kez bir seminerini izleme fırsatı yakaladığım Prof. Dr. Hasan Akgündüz’den[1] alıntı yaparak konuya açıklık getirmek istiyorum. Hasan Hoca ‘Eğitim ve Öğretimin Felsefi Temelleri’ adlı konuşmasında şöyle dedi:

“Akademisyen nesnelerin değil nesnelliğin peşinden gider.”

 Akademilerin değeri de nesnellik arayışıyla paralel seyreder bana göre. Son dönemler gösterdi ki bu işi hakkıyla yapan tek bir üniversite var Türkiye’de. Hocasıyla, öğrencisiyle, mezunuyla dimdik duruş sergiliyorlar. İnanın, Türkiye’de devlet ya da vakıf fark etmeden hemen her üniversitede Boğaziçi Üniversitesinde olana benzer çarpıklıklar yaşanıyor. Hangi üniversiteden olursa olsun kiminle konuşmaya başlasam, sohbet 10’uncu dakikadan itibaren bu çarpıklıklara varıp dayanıyor. Ama Boğaziçi ailesi bu çarpıklığa boyun eğmeyip onurlu bir duruş sergilerken ben dâhil geri kalan üniversite mensupları gizli saklı homurdanmalarla yetinmeyi tercih ediyoruz. Çok değil sadece bir günlüğüne Boğaziçili meslektaşlarımıza destek için kendi yerleşkelerimizde biz de #KabulEtmiyoruzVazgeçmiyoruz diyebilseydik her şey çok ama çok farklı olurdu. Ama onlar cesur, biz korkağız! Onlar nesnelliği arıyor biz nesnelerimize sarılıyoruz, fark bu.

Bu korkaklık nedeniyle Can Candan ve Feyzi Erçin Hocalar öğrencilerinden koparılıyor, üniversitelerine alınmıyor. Bu korkaklık nedeniyle Alp Erinç Yeldan Hoca üniversitesinin kapısından bütünüyle keyfi bir talimatla geri çevriliyor. Dahası, bu korkaklık nedeniyle Berke Gök ve Perit Özen iki aydan fazla bir süredir hapiste; özgürlükleri ve eğitim hakları ellerinden alındı. Aslında Berke ve Perit nesnelerini kaybetme korkaklığında eriyen bizlerden çok daha özgürler, bu kesin. Bu günler geçecek ve onlar hak ettikleri her şeye kavuşacaklar, bundan da eminim. Ama yine de kabullenemiyorum. Belki de oğlu bu yıl Boğaziçi Üniversitesine kaydolmuş bir baba olduğum için, bir baba kalbi taşıdığım için, bilmiyorum, Berke ve Perit’in gülen ve ışık saçan yüzleri gözlerime yaşlar dolduruyor ve çıkıp meydanlara bas bas bağırmak istiyorum:

#BerkeyePeriteÖzgürlük

*

[1] İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi

Kategori: Hafta Sonu