Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanan son koronavirüs (Covid-19) tablosu, vaka sayısındaki rekoru gözler önüne serdi. 2 Şubat’ta açıklanan verilere göre; 110 bin 682 yeni vaka tespit edildi.
Tespit edilen vaka sayısı ilk kez 110 binin üzerine çıkarken 217 kişi koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Yapılan test sayısı 457 bin 885 olarak kaydedilirken iyileşen hasta sayısı 86 bin 671 oldu.
Öte yandan Türkiye’de birinci doz aşı yapılma oranı yüzde 92.56’yken ikinci doz yapılma oranı ise yüzde 84.49’da kaldı.
Bakan Koca: Hastalık hafif seyrediyor
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca rekor rakamı “100 bin gibi bir sayının bundan 6 ay, 1 yıl önceki anlamı ile bugünkü anlamı aynı değil. Vakalar genellikle Omicron kaynaklı ve hastalık hafif seyrediyor” sözleriyle duyurdu.
İlk kez dün günlük vaka sayısı 100 binin üzerine çıktı. 100 bin gibi bir sayının bundan 6 ay, 1 yıl önceki anlamı ile bugünkü anlamı aynı değil. Vakalar genellikle Omicron kaynaklı ve hastalık hafif seyrediyor. Kişisel tedbirlere uyup, aşılarımızı yaptırarak bu tabloyu aşacağız. pic.twitter.com/fypo6RZuZW
Koca’nın daha önce yapmış olduğu “Sağlık Bakanınız olarak en yüksek sesle söylüyorum, endişe etmeyiniz, hastalık eski günlerindeki gücünde değil” açıklama başta Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) olmak üzere çok sayıda hekimden tepki almıştı.
TTB, “Sağlık Bakanlığının halk sağlığını önemsemeyen politikaları nedeniyle ölüyoruz” açıklaması yaparken SES Ankara Şubesi, “Bakan ‘bu ölümlere alışın’ demeye çalışıyor” ifadelerini kullanmıştı. TTB, resmi Twitter hesabından yayımladığı açıklamada “Çağrımız yurttaşlara: Kırılgan gruplar başta olmak üzere aşısız/hatırlatıcı dozu eksik aşılı herkesi aşı olmaya, kendi sağlıklarına sahip çıkmaya çağırıyoruz” şeklinde aşı çağrısında bulunmuştu.
Sağlık Bakanı’nın daha önce günlük koronavirüs vaka sayıları ile grip sayılarının benzer çıkabileceği yönündeki açıklaması tepki çekmişti.
Paris İklim Anlaşması’nın henüz mürekkebi kurumadı, ancak Türkiye’de doğa talanı projeleri dur durak bilmiyor. Bu konuda yerli ve yabancı sermayenin son yıllardaki en gözde kenti ise Antalya oldu.
Geçen yıl, Burdur-Bucak’lı bir mermer ocağı firması, Manavgat Beşkonak Köprülü Kanyon’un yakınındaki bir bölgede ocak açmak istemiş ve halkın yoğun tepkisiyle karşılaşıp projeyi askıya almak zorunda kalmıştı.
Kızılçam ormanlarıyla kaplı ve Selge antik kentine de komşu Köprülü Kanyon, özellikle rafting yapmak isteyenlerin ve yerli-yabancı turistlerin uğrak yeri olan bir Milli Park alanı. Kanyondan geçen Köprüçayı, Göller Bölgesi’nin de bitişiğinde yer alıyor.
Ocak 2021’de ise Taş Kütüphanesi isimli Çinli ve yerli ortaklı bir firma, aynı bölgede 12.48 hektarlık alan için mermer ocağı başvuru yaptı. Bu 12.48 hektar içerisinde dokunulmaması gereken üç kapalı alan olduğu için firmaya izin çıkmadı. Ancak şirket vazgeçmedi ve nisan ayında ilk alan dışarıda bırakılarak 12,23 hektarlık bir alan için tekrar başvurdu. Bu kez Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Valilik dahil altı devlet kurumundan gerekli izinler çıktı. ÇED Raporu’na ise gerek görülmedi. Yönetmeliğe göre 25 hektarın altındaki alanlarda çalışma yapmak için Çevre Etki Değerlendirmesi istenmiyor. İzni alan firmalarsa, daha önce pek çok örneği görüldüğü üzere, “kapasite artırma/genişletme” gibi gerekçelerle ÇED gerekli değil kararı aldıkları alanları büyütmeye girişiyor.
30 Ocak Pazar günü, firma çalışanları ağaçları kesmeye başladı. Ocak açılacak alana iş makinelerinin girebilmesi için en az 300 kızılçam ağacının kesilmesi gerektiği belirtiliyor.
Kesimlerin devam etmesi üzerine 1 Şubat’ta yol açma çalışmasını engellemek isteyen bölgedeki 11 köyün halkı, kalabalık bir jandarma grubunun sert müdahalesiyle karşılaştı. Biber gazı da kullanılan müdahalede 30 köylü gözaltına alındı. Bir süre tutulduktan sonra da serbest bırakıldılar.
Antalya Beşkonaklılar Birlik ve Beraberlik Derneği Başkanı Hakan Halim Okudan, Kırkavak Köyü muhtarı Durali Tut’a gelen tebligatı köylülerle paylaşmadığını söylüyor. Bu nedenle itiraz süresinin de geçtiğini belirten Okudan, muhtar hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını belirtiyor.
“Yangından kurtardık, madene kaptırıyoruz’
Biber gazı kullanılarak gözaltına alınan köylülerse, bölgeye yığılan güvenlik güçlerini anlamlandırmakta zorlanıyor. “Canımızı ortaya koyup yangından kurtardığımız ağaçlara sahip çıkmak suç mu?” diyen köylüler, geçen yaz Türkiye’nin güney kıyılarını kavuran yangınlardan Manavgat’ın payına düşen kısmında, yöre halkının büyük mücadelesini hatırlatıyor.
O dönemde gerek yetkililer gerekse siyasetçiler köylülerin çabasını takdir ettiklerini söylemişti.
Okudan, şimdi ise en doğal hakları olan basın açıklamasına bile soruşturma açıldığını ve köylülerin ifadeye çağırıldığını anlatıyor. Mermer ocağı ve ağaçların katledilmesini engelleyebilmek için Tarım ve Orman Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı’nın il müdürlüklerine de şikayet dilekçeleri verilmiş, ancak köylülerin görüştüğü kurum yetkilileri ocağın açılacağını, çok seçenekleri olmadığını söylemiş.
Mermer ocağının açılmak istendiği alan, Kırkkavak Köyü ile Düzağaç Köyü arasında, Kırkkavak’a daha yakın bir lokasyonda bulunuyor. Bu köylerin, içme suyu havzaları da aynı bölgede. Yörenin tarihi oldukça eski ve buna bağlı olarak arkeolojik kalıntılar açısından da çok zengin. Çevrede çok sayıda Roma döneminden kalma köprü, kemer, antik tiyatro ve kültürel kalıntılar bulunuyor. Yöre halkı, bunların korunması için de Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’na başvuru yaptı.
Ayrıca Antalya turizminin en önemli noktalarından ve rafting de yapıldığı için turist akınına uğrayan Milli Park, Köprülü Kanyon, söz konusu bölgeye 40 km mesafede yer alıyor. Bölgede yaşayan köylüler, turizm dışında tarım ve hayvancılıkla geçiniyor. Okudan, insanların sadece geçim sorunu yaşamayacağını, aynı zamanda köyün 500 metre yakınındaki ocaktan çıkan kimyasallar ve tozdan dolayı ciddi sağlık sorunlarının meydana geleceğini, gürültü ve patlatmalar yüzünden de köylülerin yerlerinde kalamayacağını anlatıyor.
Endemik türlere ev sahipliği yapıyor
Bölgede yaşayan endemik türler de ocağın tehditi altında. Okudan’a göre bölgede 500 civarı endemik bitki bulunuyor. Yörede, buraya özgü kara semenderi ve kızıl akbaba da yaşıyor.
Köylüler destek bekliyor
Önümüzdeki Pazartesi günü, Manavgat Kaymakamı’nın köylüler ile görüşmeye geleceğini söylüyor Okudan. Bu görüşme gerçekleşene kadar çalışmalar şimdilik durdurulmuş. Bölge halkı ise şunları söylüyor:
“Şikayetlerimizi gerekli mercilere yaptık. Dava açma yol ve yöntemlerini de araştırıyoruz. Ancak bu süreçte hiçbir ağacı kestirmemekte ve mermer ocağının açılmasına izin vermemekte kararlıyız. Burası, Antalya’da mermer ocağı açılamayan tek yer olarak kalmaya devam edecek. Tüm duyarlı kamuoyunun dayanışmasını ve basının ilgisini bekliyoruz.”
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, doğal gaz tesisleri ve nükleer santrallere yapılan yatırımları, “belirli koşullar altında iklim dostu” olarak sınıflandırmaya karar verdi. AB Komisyonu dünkü (3 Ocak) oturumunda yoğun eleştirilere ve başta Almanya olmak üzere çok sayıda birlik ülkesinin karşı çıkmasına rağmen, hazırlanan taslağı kabul etti. Komisyona göre, bunun için yıllık 350 milyar avroluk yatırım gerekiyor.
AB Komisyonu’nun 31 Aralık’ta üye ülkeler nezdinde tartışmaya açtığı taslak metinde nükleer ve gazı enerjide yenilenebilir temelli bir dönüşümü kolaylaştıracak araçlar olarak görüldüğü belirtilip “yeşil yatırım” sınıflandırması çerçevesinde yer veriliyordu.
Avrupa Komisyonu’nun bu girişiminin, karbonsuzlaşmayı hızlandırma çabalarını desteklemek yerine küresel “altın standart” olarak görülen taksonomiyi lekeleyeceği değerlendiriliyor.
Komisyon, taslak sızdırıldığında çok sayıda eleştiri geldiği için gaz ve nükleer projelerinin “Yeşil Rehber”e girmesini kolaylaştırmak için küçük değişiklikler yaptı. Buna göre, doğal gaz santralleri, 2035 yılına kadar düşük karbonlu, hidrojen gibi gazlara veya yenilenebilir kaynaklara geçmeleri halinde onay damgası alabilecek ve bu santrallere yapılan yatırımlar 2030 yılına kadar “sürdürülebilir” sayılacak.
Eski enerji santrallerinin dönüştürülmesi de iklim dostu yatırım olarak kabul edilebilecek.
Yeni nükleer santraller ise 2045 yılına kadar “sürdürülebilir” olarak sınıflandırılacak ve en geç 2050 yılına kadar radyoaktif atıkların imhasına yönelik somut bir plan hazırlanmış olacak.
“Kazalara dayanıklı özel yakıtların’ kullanımı ise planlandığı gibi hemen uygulanmayacak, 2025’ten itibaren zorunlu hale gelecek.
Taksonomi kuralları
Gaz ve nükleer projelerinin “sürdürülebilir” olarak sınıflandırılması, ekonomik faaliyetlerin çevresel olarak sürdürebilir olup olmadığını belirleyen bir sınıflandırma sistemi olan 2020’de kabul edilen “Taksonomi kurallarına” dayandırılıyor.
AB taksonomisi, çevresel açıdan sürdürülebilir ekonomik faaliyetlerin listelendiği bir sınıflandırma sistemi. Şirketlere, finans kurumlarına, politika yapıcılara ve vatandaşlara yatırımların hangi durumlarda “yeşil” sayılacağına dair uygun tanımlar sağlıyor. Temel amacı ise finans sisteminde “yeşil yıkamayı” önlemek ve yatırımları net sıfır ekonomisine ulaşma yoluna kaydırmak.
Ancak bazı AB üye devletleri ve petrol ve gaz şirketlerinin yoğun lobi faaliyetleri sonucunda, Komisyon bu sınıflandırmaya doğalgaz ve nükleeri de “yeşil” olarak dahil etmiş durumda. Karara göre, halkın ve yatırımcıların AB tarafından belirlenen iklim hedeflerine ulaşmak için iklim dostu teknolojilere yatırım yapmaları sağlanacak.
Hükümetlerarası İklim Paneli (IPCC) ve Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırmak için fosil yakıt projelerine daha fazla yatırım yapılmamasını tavsiye ediyor. Finans kurumları da son birkaç aydır fosil yakıtları içeren yeşil taksonominin finansal piyasalarda inandırıcı olmayacağı konusunda uyarıyor.
Avrupa Birliği’nin de emisyonlarda 2030 yılına kadar, 1990’a oranla yüzde 55 azaltım yapılması ve 2050’ye kadar da “net sıfır”a ulaşılması hedefleri bulunuyor.
‘Mükemmel olmayabilir ama gerçek bir çözüm’
Mairead McGuinness.
Yasal düzenlemeyle ilgili Brüksel‘de konuşan Avrupa Komisyonu Finansal İstikrar, Finansal Hizmetler ve Sermaye Piyasaları Birliği Komiseri Mairead McGuinness, “Yasal düzenleme mükemmel olmayabilir, ancak bizi iklim tarafsızlığı hedefimize daha da yaklaştıran gerçek bir çözüm” dedi.
McGuinnes, gazetecilere verdiği demeçte, “Gaz ve nükleeri bu şekilde dahil etmemizin nedeni, bunun geçiş sürecinde bu enerji kaynaklarına duyulan ihtiyacı karşılayacağına kesin olarak inanmamızdır” diye konuştu.
Yoğun tartışmaların bir işareti olarak McGuinness, komisyonun üst düzey 27 yetkilisi arasında oybirliği olmadığını da “Komisyon üyelerinin ‘ezici bir çoğunluğunun’ planları desteklediğini” belirterek açıkladı.
Tepkiler çığ gibi
Çernobil nükleer felaketinden 35 yıl sonra alınan karara yönelik tepkiler ise gecikmedi. İklim uzmanları, bilim insanları, aktivistler “yeşil yıkama”yı önlemeyi amaçlayan bir kılavuzda gaz ve nükleere yer verilmesinin, AB’nin iklim hedeflerini ve küresel ısınmayı 1.5C’nin altında tutma umutlarını tehlikeye attığını belirterek, sert tepki verdi.
Hollanda Yeşiller Partisi Milletvekili ve Avrupa Parlamentosu Çevre Komitesi başkan yardımcısı Bas Eickhout, komisyonun bir “iklim aktörü” olarak güvenirliğini önemli ölçüde baltaladığını söyledi: “Glasgow’daki BM İklim Zirvesi’nde fosil yatıkların aşamalı olarak kaldırılmasına yönelik küçük adımlar atıldı. Ancak ne yazık ki komisyon zamanı geri alıyor ve kapıyı gaz endüstrisine açık bırakıyor.”
Avrupa İklim Vakfı‘nın CEO’su ve2015 Paris İklim Anlaşması’nın mimarlarından biri olan Laurence Tubiana da Guardian‘a şunları söyledi: “AB taksonomisi, finansal akışları Paris Anlaşması’yla uyumlu hale getirmek için hayati bir araç olarak tasarlanmıştı. Avrupa, bunun yerine, iklim liderliğini kendi kendine baltalıyor; birlik ve ötesindeki standartları düşürüyor. Başka bir yerde bir altın standart ortaya çıktığında, bu sınıflandırma geride kalacaktır.”
Milyarlarca Euro’yu iklim dostu yatırımlara yönlendirmeyi amaçlayan taksonomi kuralları, Ursula von der Leyen‘in Avrupa Komisyonu Başkanı olarak görev süresinin en büyük tartışmalarından biri haline geldi. Geçen ay Greta Thunberg ve iklim aktivistleri söz konusu planları bilimsel tavsiyeleri hiçe sayan “sahte iklim eylemi” olarak tanımlamıştı.
Kampanya grubu Avaaz da Komisyon merkezinin dışında düzenledikleri cenaze töreninde Von der Leyen, Almanya’nın yeni Başbakanı Olaf Scholz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron‘un yüz maskelerini taktı. Fransa, Von der Leyen’e nükleer enerjiye onay vermesi için uzun süredir baskı uyguluyordu. Almanya’da Scholz’un koalisyon hükümeti de ortağı Yeşiller’in karşı çıkmasına rağmen, doğal gazın taslağa dahil edilmesi için lobi yapmıştı.
Avaaz’dan Patricia Martín Díaz, “Avrupa, en büyük gerilemeye tanık oluyor. Fosil gazı ve nükleeri yeşil olarak etiketlemek, AB’nin 2050 iklim hedefleri ve 1.5 dereceyi canlı tutma umudumuzla bağdaşmıyor” dedi.
Yönetiminde 51 trilyon Euro’luk varlığa sahip 375 fonu temsil eden İklim Değişikliği Kurumsal Yatırımcılar Grubu da Avrupa’nın mevcut gaz santrallerinin 2035 yılına kadar kapanması gerektiğini belirten Uluslararası Enerji Ajansı’nın çalışmalarına atıfta bulunarak komisyonu doğal gazdan vazgeçmeye çağırdı: “Gazda yeni yatırımlar için kalan karbon bütçesi yok.”
İklim uzmanları da kabul edilen düzenlemenin Temmuz 2020’de kabul edilen orijinal düzenlemeyle “uyumlu olmadığını” söylüyor. Buna göre, yalnızca yaşam döngüleri boyunca kilovat saat başına 100 gramdan az CO2 eşdeğeri yayan gaz tesislerine izin verilmesi gerekiyor. Bu kriter geleneksel doğal gazı hariç tutuyor. Buna karşılık komisyon, 270g CO2e/kWh yayan gaz santrallerin, 2030 yılına kadar “sürdürülebilir” olarak sınıflandırılmasına izin verecek. İkinci bir alternatif, yirmi yıllık bir kullanım ömrü boyunca ortalama 550g CO2e/kWh yayan gaz santrallerine izin verecek. Uzmanlar, bunun henüz hayata geçmemiş olan bir karbon yakalama teknolojisi vaadi üzerine yeni gaz santrallerinin kurulmasına izin veren bir boşluk olarak tanımlıyor.
Çevre örgütleri WWF ve Greenpeace de alınan karara tepki gösterdi. Greenpeace adına açıklama yapan Ariadna Rodrigo, “AB’nin iklim ve çevre konularında küresel liderlik iddiası alay konusu oluyor” diye konuştu.
Avusturya ve Lüksemburg dava açıyor
Avusturya ve Lüksemburg ise yeni yasal düzenlemenin iptali için hukuki yollara başvuracaklarını açıkladı. İspanya, Danimarka, Hollanda ve İsveç de Komisyona bir mektup yazarak gazın sürdürülebilir olarak sınıflandırılmasını reddetti.
Komisyon yetkilileri ise özellikle , Avusturya ve Lüksemburg’un “yasal yollara başvurma” açıklamasını “çok teorik bir tartışma” olarak nitelendirdi.
Avrupa Yatırım Bankası ve IIGCC gibi büyük yatırımcı grupları da Komisyon’u bu kararından ötürü eleştirdi.
Almanya karıştı
DW‘nin aktardığına göre, Avrupa Parlamentosu’nun Alman muhafazakar üyesi Markus Ferber, “AB Komisyonu, yasal düzenlemenin taslağına ilişkin yapılan birçok eleştiriyi görmezden geldi” dedi.
Almanya Yeşiller Parti‘sinden Michael Bloss da AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, nükleer enerji ve doğal gaza ekolojik etiketi koymak gibi çılgınca bir amaç peşinde olduğunu belirterek 80’den fazla AB parlamenteriyle birlikte Komisyon’a bir itiraz yazısı gönderdi.
Alman hükümeti ise düzenlemenin gözden geçirileceğini bildirdi. Hükümet sözcüsü Steffen Hebestreit, “Komisyonun gerçekte ne sunduğunu incelemek için şimdi dört ayımız var” dedi.
Alman hükümeti nükleer enerjiye karşı ve geçen aralık’ta üç nükleer santrali daha kapatmış ve kalan son üçünü de bu yıl içinde kapatacağını açıklamıştı. Ancak “geçiş teknolojisi” olarak doğal gaz yakıtlı enerji santrallerine verilen desteği “kabul edilebilir” buluyorlar.
Robert Habeck.
Yeşiller’den Ekonomi ve İklim Koruma Bakanı Robert Habeck ile Çevre ve Tüketici Koruma Bakanı Steffi Lemke de nükleerin taksonomiye dahil edilmesinin yanlış bir karar olduğunu ve Almanya’nın bunu açıkça reddettiğini kaydetti.
“Yasal düzenlemenin mevcut haliyle taksonomiye büyük zarar verebilecek ve iklim hedeflerimizi tehlikeye atabilecek büyük bir hata olduğunu düşünüyorum” diye konuşan Lemke, “Nükleer enerjiyi sürdürülebilir olarak adlandırmak, Almanya ve diğer AB üyesi ülkelerdeki tüketicilerin sürdürülebilirlik anlayışına aykırıdır” dedi.
Avrupa Birliği Komisyonu’nun resmi olarak kabul ettiği yasal düzenleme, Avrupa Parlamentosu’nda çoğunluk tarafından veya en az 20 AB ülkesinin itirazı ile reddedilebiliyor, aksi takdirde otomatik olarak yürürlüğe giriyor.
Yaşamın en temel tabiridir evreler döngüsü; doğadan yol almak, doğmak, büyümek, gelişmek, çözülmek, doğaya karışmak. Canlılığın özünde bu döngü varsa şayet, bütünü oluşturan her bir parçanın da aynı döngüye sahip olması olağan koşuldur.
İnsan ise doğası gereği her bir evreyi verimli geçirmek ister, lâkin içinde bulunduğu şartlara uyarak ödün vermek ve evrilmek durumunda kalır, insanı oluşturan her bir parça gibi. Saçlarımız, bu çarklar bütününün yalnızca bir parçasıdır. Sağlıklı bir insanda yeni saçlar çıkar, beslenir sağlıkla uzar, vakti geldiğinde sağlıklarını kaybedip dökülür, yeni sağlıklı saçlara yer açarlar ve bu dökülmeler belli ölçülerde kaldıkça tıbben normal kabul edilir.
Her köpek tüy döker
Bir köpekle hayatınızı paylaşıyorsanız en sık duyduğunuz sorulardan biridir tüy döküp dökmediği ve evet, her köpek gibi sizinki de tüy döküyordur, tıpkı sizin saçlarınızın normal kabul edilen dökülmesi gibi. Evvela şunu bilmek gerek; tüy dökmeyen köpek yoktur, mevsimsel olur, döngüsel olur ama olur. Hava koşullarının mevsim normallerinin üzerinde seyrettiği şu günlerde baharın elinin kulağında olması gerekçesi ile bu defa bu konuya değinmek istedim. Çünkü bahar, tüy değişiminin tam da zamanı!
Tüyler, pek çok köpek sahibinin muzdarip olduğu konudur. Bana soracak olursanız sebebini ve mücadele yollarını bildiğiniz bir konudan korkmamalısınız. Sizin için birkaç satır yazdım, neden dökülür bu tüyler, nasıl baş edersiniz. Keyifli okumalar!
Köpeklerde tüy dökümü neden olur?
Köpeklerde tüylerin dökülmelerinin çeşitli sebepleri vardır. Bunlar; köpeğinizin strese girmesinden tutun, içtiği suyun ph derecesinden kaynaklı dahi olabileceği gibi, dış parazitler, mantar veya bakteriyel enfeksiyonlar, yiyecekler, alerjiler, iç organ rahatsızlıkları (böbrek, karaciğer..vb.), hamilelik, emzirme, kanser, bağışıklık sistemi hastalıkları, kimyasal içerikli maddeler ile temas gibi sebepler ile örneklenebilirler. Ancak genellikle hastalık kaynaklı değil, basit etkenler ile olan dökülmeler ile daha sık karşılaşırız.
Tüy dökümüyle mücadelede ne yapılmalı?
Sağlıklı bir köpeğin normal kabul edilen tüy dökümü ile mücadele için neler yapmalısınız?
Öncelikle, besin değerleri uygun bir mama ile beslediğinizden emin olmalısınız. Herhangi bir alerjisi yok ise mamayı kefir ve balık yağı (şeker ve tatlandırıcı içermeyen) ile dönemsel olarak desteklemenizde fayda vardır.
Sağlıklı içme suyu kullanmalısınız.
Tüylerini tüy yapısına uygun bir tarakla düzenli olarak taramalısınız.
Cildinin yağ dengesini koruyacak bir köpek şampuanı ile veterinerinizce önerilen periyotlarda köpeğinizi yıkamalısınız. Sık yıkanan köpeklerde yağ dengesinin bozulduğu ve tüy dökümünün arttığı gözlemlenirken, yeterli sıklıkta yıkanmayan köpeklerde gözenek tıkanıklığı sebebi ile yine tüy dökümünün arttığı gözlemlenmektedir.
Banyo sonrası köpeğinizin ıslak kalmamasına özen göstermelisiniz. Düşük ısılı bir saç kurutma makinesi ile kurutmalı veya kurutulmasını sağlamalısınız.
Doğru tıraş uygulamasının yapılması, derinin ısı değişimlerinden korunabilmesi adına önemlidir. Isı değişimleri, tüy dökümünün artmasındaki başlıca etkenler arasında yer almaktadır. Köpeğinize sürekli giysi giydirmek ise yine ısı değişimleri sebebiyle olumsuz etki yaratacaktır.
Dış parazitler köpeklerinizin tüylerine yerleşir ve köpeklerin tüylerinin sağlığını yitirmesine sebep olurlar. Bu nedenle dış parazitlere karşı zamanında önlem almanız da köpeğinizin tüy dökümüne azaltıcı etki gösterecektir.
Evde neler yapılabilir?
“Tüm bunlara ek olarak evinizde nasıl mücadele etmelisiniz?” sorusuna gelecek olursak;
Köpeğinize birtakım kurallar öğretebilmek bir köpek sahibi olarak en büyük lükslerinizden biri olacaktır. Örneğin; giysi odanıza girmemesi veya koltuklarınızın hepsine/veya izin almadan hiçbirine çıkmamasını öğretebileceğiniz gibi, ortak yaşam kurallarınızı belirleyebilirsiniz.
Koltuklarınızdaki tüyleri temizlemek için yapışkan rulo veya kadife dokulu eldivenlerden edinebilirsiniz.
Giysileriniz için yine yapışkan rulo ve çamaşır kurutma makinesi kullanabilirsiniz. Özellikle kurutma makinesinin bir hayvan sahibi için büyük kolaylık sağladığını açıkça söyleyebilirim.
Ucuna tek kullanımlık özel mendil takılan elektriksiz süpürme aparatı ile yerlerdeki tüyleri rahatlıkla ve pratik bir biçimde günlük olarak toparlayabilirsiniz.
Haftalık temizliğinizi de toz torbasız ve hatta aktif başlıklı bir elektrik süpürgesi kullanarak yapmanızın olumlu sonuçlar doğurduğu deneyimle sabittir ve tavsiyedir.
Hem köpeğinizin, hem ev ve eşyalarınızın bakımlarını düzenli yapmanız halinde pek çok köpek sahibinin muzdarip olduğu konuyu bir sorun olarak yaşamayacaksınız. Önemli olan; her ne kadar çetrefilli gözüküyor olsa da yalnızca yaşam biçimi haline getirebilmek.
Bahsi geçen önlemler ile köpeğinizin tüy dökülmeleri devam ediyorsa, hastalık kökenli olabilme ihtimaline karşı da veterinerinize danışmanız faydalı olacaktır.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin (AİHM) kararına rağmen Osman Kavala‘nın tahliye edilmemesi nedeniyle başlattığı ihlal sürecinde ikinci oylamayı yaparak ihlal prosedürünü başlattı.
Komite, oy çokluğu ile dosyanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından değerlendirilmesi yönünde karar aldı.
Osman Kavala karara ilişkin olarak, “AİHM’in derhal serbest bırakılmam gerektiğini belirten kararından ve Gezi davasının beraatle sonuçlanmasından sonra tutukluluğumu devam ettirmek için gerçekleştirilen yargı uygulamalarının tarafsız bir gözle incelenmesini önemli buluyorum. AİHM’in yapacağı değerlendirmenin ülkemizde insan hakları ile ilgili hukuk normlarının korunmasına katkı sağlayacağını umuyorum” açıklamasını yaptı.
Avukatları: Tutukluluğu yargı adına utanç verici
Kavala’nın avukatları da, “Osman Kavala’nın dört yıl üç ay boyunca tutuklu olarak yargılandığı süreç, yargı adına utanç verici niteliktedir. Bunun ülkemizde bir daha tekrarlanmayacağını ümit ederiz” değelendirmesini paylaştı.
Osman Kavala’nın avukatları da karara ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Osman Kavala’nın dört yılı aşkın tutukluluğu konusunda, kamuoyu ağırlıklı olarak AİHM kararının yerine getirilmemesi ve bu yüzden Avrupa Konseyi’nin yaptırım süreci başlatması sorunu ile ilgilendi. Ancak, Gezi davasının beraatle sonuçlanmasından sonra gerçekleştirilmiş olan yargısal uygulamaların içeriği ve şekli, AİHM kararına uyulmamasının ötesinde, bu karar olmasa dahi kayıtsız kalınamayacak kadar vahim bir hukuka aykırılıklar silsilesi olma özelliğini taşıyor.
1. Osman Kavala, Gezi davasından beraat ettiği 18 Şubat 2020 tarihinde, daha önce tahliye edilmiş olduğu 15 Temmuz darbe girişimine katılmak suçlamasından gözaltına alındı ve tutuklandı.
2. İlk tutuklanmasından 28 ay sonra, aynı soruşturma dosyasından, aynı deliller kullanılarak kurgulanan casusluk suçlamasıyla üçüncü kere tutuklandı.
3. Daha önce Gezi olaylarını organize etmek ile 15 Temmuz darbe girişimini desteklemek suçlamaları arasında hukuki ve fiili ilişki olmadığı kararı verilerek dosyaların ayrılmış olmasına rağmen, Osman Kavala ile ilgili farklı suçlamalar içeren davalar birleştirildi ve bunlar farklı eylemler ve kişilerle ilgili olan Çarşı davası ile birleştirildi.
‘Hiçbir aşamada savcı tarafından sorgulanmadı’
4. Osman Kavala’ya yönelik ağır suçlamalar içeren iki iddianame hazırlandı. Bu iddianameler hazırlanmadan önce savcılık Kavala’ya iddialarla ilgili tek bir soru sormadı. Osman Kavala hiçbir aşamada savcı tarafından sorgulanmadı.
5. İlk iddianamedeki Osman Kavala’ya yönelik Gezi olayları ile ilgili suçlamaların ve telefon dinlemelerinin FETÖ/PDY üyeliği ile yargılanan savcı ve emniyet mensupları tarafından gerçekleştirildiği ortaya çıktığı halde, hazırlanan ikinci iddianamede Osman Kavala’nın FETÖ/PDY sorumlularıyla ilişki içinde olduğunun “tespit edildiği” şeklinde hiçbir dayanağı olmayan savcılık beyanları yer aldı.
6. HTS kayıtları, Osman Kavala’yla Henri Barkey arasında telefon görüşmesi olmadığını ortaya çıkardığı halde ve bir lokantada tesadüfen karşılaşmak dışında görüştüklerine dair bir bilgi olmamasına rağmen, Kavala’nın Barkey ile yoğun bir iş birliği içinde olduğu iddiası hem 15 Temmuz darbe girişimini destekleme suçlamasında hem de casusluk suçlamasında ana delil olarak kullanıldı. Aralarındaki irtibatla ilgili somut bir bilgi olmaması, Henri Barkey’in bu konuda özel gayret göstermiş olmasıyla açıklandı.
7. Başka bir delil olmadığı için, casusluk suçlaması, devlet sırrı olabilecek gizli bilginin ne olduğu, nereden ve nasıl temin edildiği, kime verildiği ve hangi amaçla kullanıldığına dair herhangi bir iddia ortaya konulmadan, dolayısıyla casusluk suçunun yasadaki tanımına uyulmadan kurgulandı. Beraat ile sonuçlanması gereken bu dava, diğer davalarla birleştirilerek uzatılmış oldu, böylece bu suçlamaya dayandırılan tutuklamanın diğer davalar bitene kadar sürdürülmesine zemin hazırlandı.
‘Yapılanlar kamusal yetkinin yasa dışı kullanımıdır’
8. Bu yapılanlar, bilinçli ve planlı bir şekilde ceza uygulaması olarak tutukluluğu devam ettirmek ve AİHM kararını boşa çıkartmak için, yasaları içeriklerinden kopartarak amaçları dışı kullanmak eylemidir. Bu nedenle kamusal yetkinin yasa dışı kullanımı anlamına gelmektedir. Kavala’nın son tutuklanması ile ilgili olarak AYM’ye yaptığı başvuruyla ilgili olarak, tutukluluğun hukuka aykırı olmadığı yönündeki çoğunluk kararına karşı oy kullanan AYM Başkanı ve Başkan Vekilleri dahil 7 üyenin muhalefet şerhinde çok güçlü gerekçeler ortaya konulmuştur. Osman Kavala’nın dört yıl üç ay boyunca tutuklu olarak yargılandığı süreç, yargı adına utanç verici niteliktedir. Bunun ülkemizde bir daha tekrarlanmayacağını ümit ederiz.
Covid-19 pandemisi süresince en çok çalışan kişiler arasında yer alan kurye ve depo çalışanlarının düşük ücretlere isyanı devam ediyor. Trendyol Express kuryelerinin düşük ücreti reddederek zam talebi için kontak kapatıp başladığı toplu mücadeleden sonuç alması, diğer kuryelerin de düşük ücrete karşı çıkmasını sağladı.
Trendyol kuryelerinin ardından Aras Kargo, Hepsijet ve Banabi, Sürat Kargo, Scotty, Yurtiçi Kargo,Yemeksepeti ve Dijitürk çalışanları da zam talepleri için hak arayışına başladı.
Sürat Kargo’nun İstanbul’daki çalışanları 2022 için verilen yüzde 10’luk zammı kabul etmeyerek eylemlere başladı. Aras Kargo’nun uyguladığı yüzde 10’un altında kalan zamma karşı Denizli’deki kuryeler kontak kapattı. Hepsiburada bünyesindeki HepsiJet kuryeleri de düşük ücretle çalışmaya karşı çıkarak mücadeleye başladı. HepsiJet çalışanları Trendyol kuryelerinin eylem sonucu elde ettikleri 12 bin 500 liralık ücretin kendilerine de uygulanmasını talep ediyor.
Kamuoyuna ve çalışma arkadaşlarımıza:
Hepsiburada’ya bağlı Hepsijet’te hiçbir çalışma arkadaşımızın daha işinden olmayacağı bir sonuç elde etmek adına örgütlenme çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Yurtiçi Kargo çalışanları da kontak kapatan bir diğer kargo şirketi çalışanları oldu. Firmanın dün yaptığı açıklamada şu bilgiler verilmişti:
“Yurtiçi Kargo çatısı altında çalışan tedarikçilerimize 2022’de verilmesi gereken zam erkene çekilmiş, 1 Aralık 2021 tarihinde ortalamada yüzde 25 zam verilmiştir. 2022 başında artan maliyetler tekrar gözden geçirilmiş ve 1 Şubat 2022 tarihi itibariyle ortalamada yüzde 21 daha ek zam verilmiştir. Son yapılan zam ile birlikte tedarikçilerimize yapılan yıllık zam oranı yüzde 46’ya çıkarılmıştır. Birkaç tedarikçi tarafından ‘2022’de yüzde 17 zam yapıldı şeklinde oluşturulmaya çalışılan algı, tamamen gerçekdışı ve kamuoyunu yanıltmaya yöneliktir.”
Ancak çalışanlar bu açıklamanın gerçeği yansıtmadığını belirtiyor:
Yurtiçi Kargo’nun yalanlarla dolu açıklamasına şirketin bölge müdürlüğü önünden 2 videoyla cevap veriyoruz.
Scotty çalışanları: Hep birlikte kazanacağımızı sokağa çıkınca öğrendik
Scotty çalışanları da Trendyol kuryelerinin açtığı mücadele yolundan giderek yüzde 22’lik zammı kabul etmedi. 31 Ocak’ta Kağıthane’deki Scotty Genel Merkezi önünde bir araya gelen işçiler, 12 bin 500 lira ücret talep etti. Scotty çalışanları “Biz hep birlikte kazanacağımızı sokağa çıkınca öğrendik.” diyerek Yurtiçi Kargo çalışanlarına destek verdi.
Aylık aldığımız tutar 9000 TL+KDV. Aşağıda gider kalemlerimiz var.
. @ScottyTurkiye 1 TL zam lafları ile kamuoyunu manipüle etmeyi bırak! Asgari ücretin altında aldığımızı anlat.
Yaptıkları işin asgari ücret seviyelerini hak etmediğini söyleyen çalışanlardan Murat Karataş, şunları söyledi: “Bu iş 4 bin 253 liraya yapılmaz. Motosikletli kuryelik tehlikeli bir iş, bize 5 bin veya 5 bin 500 lira gibi bir para verecekler ki bu işi yapabilelim. Geçen ay zaten 5 bin 500 lira maaş aldım. Devlet bana bin 300 lira fark vermesine rağmen o farkı bile vermediler. Yaptığım mesai de aynı, götürdüğüm paket sayısı da aynı. Geçen aya kıyasla Ocak ayında verdiği çok komik bir rakam oluyor. Biz arkadaşlarla birlikte 5 bin 500 lira para istiyoruz. Bu işin hakkı 5 bin 500 lira diyoruz. Mesaimiz ve primimiz hariç.”
Dijitürk çalışanları da düşük ücrete boyun eğmeyerek eyleme başladı. Çalışanlar “Digitürk çalışanları yıllardır enflasyon altında zamlarla açlığa mahkum edilmek isteniyor, bu yıl yüzde 17 zam dikte ediliyor” diyor.
#haklarıverdigitürk 2017 zam yok 2018 zam oranı %8 2019 zam oranı %10 2020 zam oranı %7 2021 zam oranı %17 Adım adım açlığa mahkum edildik
24 Ocak’ta Trendyol Express çalışanları, yüzde 11’lik zamma boyun eğmeyerek eylem başlatmıştı. Ardından kontak kapatan kuryeler, 3 günlük iş bırakma eylemiyle birlikte yüzde 38,8 zammı sağlamıştı. Sektörün diğer çalışanlarına örnek olan bu eylemliliğin sonrasında Aras Kargo, Hepsijet, Sürat Kargo, Scotty ile Yemeksepeti çalışanları üst üste eylem kararı aldı ve kontakları kapattı.
Ordu’nun Altınordu İlçesi’ndeki Taşbaşı, Düz, Şarkiye, Bahçelievler, Akyazı ve Durugöl mahallelerinde Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılması planlanan ve bir bölümü bitirilen “Kıyı Düzenleme ve Rekreaktif Amaçlı Dolgu” projesi hakkında yürütmeyi durdurma kararı verildi.
Ordu 1. İdare Mahkemesi’nce verilen kararı değerlendiren Ordu Çevre Derneği’nden (ORÇEV) “Ordu Büyükşehir Belediyesi mahkemenin de belirttiği gibi kurallara uymayan, ekolojik durumu dikkate almadan deniz dolgusu yapmaktadır. Hatta mahkeme devam ederken çalışmaları sürdürerek telafisi mümkün olmayan zararlar vermeye devam ediyor. Mahkeme başvurumuzu dikkate alarak “Yürütmeyi Durdurma” kararı verdi. Duruşma 21 Şubat tarihinde yapılacak” açıklaması yapıldı.
Derneğin Yönetim Kurulu adına yapılan açıklamada mahkeme kararının OBB’ye de ulaştığı belirtilerek şunlar dile getirildi:
“Mahkeme kararı belediyeye de ulaştı. Ancak oldubittiye getirmemeleri için bugün mahkeme kararını belediyeye biz de ulaştırdık. Civil ve Melet ırmaklarının kenarlarında çalışmalar ve dolgular devam ediyor. Bu kararla birlikte çalışmalar durmalı, yoksa mahkeme kararına uyulmadığında suç işlemiş olacaklar. Kararın uygulanması için takipçi olacağız.”
İtiraz yolu kapalı
İdare Mahkemesi kararında şu noktalara dikkat çekti:
“OBB tarafından “Kıyı Düzenleme ve Rekreaktif Amaçlı Dolgu” projesiyle ilgili olarak Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından verilen “Çevresel Etki, Değerlendirmesi olumu kararı” nın bilimsel ve teknik açıdan değerlendirme yapılabilmesi için yeterli niteliklere haiz olmadığı ….ÇED raporunun bütünlük sergilenmediği, olumlu veya olumsuz etkileri tanımlayabilmek için yeterli veri tabanı oluşturmadığı, kent kültürü ve alan içindeki yaya sirkülasyonuna yönelik riskleri değerlendirmeği, kentle çok ilişkisi kurulmadan jeoloji mühendisliği ve şehir planlaması açısından yerinde olmayan ÇED olumlu kararında hukuka uyarlık bulunmadığı…”
Kararda, projenin çevresel ve ekonomik zararlara neden olacağından, uygulanması halinde telafisi güç zararlara doğurabileceğinin de açık olduğuna işaret edilerek, “Bu nedenle dava sonuna kadar YÜRÜTMENİN DURDURULMASNA 20/A maddesinin 2. fıkrasının (e) bendi uyarınca itiraz yolu kapalı olmak üzere 21.01.2022 tarihinde oy birliğiyle KESİN OLARAK KARAR VERİLMİŞTİR” denildi.
Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin (AİHM) “hak ihlali var, derhal serbest bırakılmalı” kararına ve yapılan sayısız uyarıya rağmen tahliye etmediği Osman Kavala dosyasını görüşen Avrupa Konseyi’nin icra organı Bakanlar Komitesi, ihlal prosedürünü başlattı.
AİHM kararlarının icrasını denetleyen Komite’nin Osman Kavala dosyasının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gönderilmesine ilişkin oylama sonucu aldığı ara karar, oy çokluğuyla kabul edildi.
Prosedür Türkiye’ye karşı ilk, Avrupa Konseyi tarihinde de ikinci ihlal uygulaması olarak (ilki Azerbaycan için alınmıştı) tarihe geçti.
Bundan sonra ne olacak?
Bakanlar Komitesi, ihlal prosedürü kapsamında Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 46. maddesinden kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal edip etmediğini resmi olarak AİHM’e soracak.
AİHM, Türkiye’nin yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğini inceleyecek. Yüksek Mahkeme’nin ihlal yapıldığı yönünde görüş bildirmesi durumunda Komite, Türkiye’ye karşı alınacak önlemleri değerlendirecek. Bu önlemler arasında Türkiye’nin Konsey üyeliğinden çıkarılması veya oy hakkının askıya alınması da bulunuyor.
Dışişlerinden tepki
Karara tepki gösteren Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaparak “Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ülkemizde devam eden bağımsız yargı sürecine müdahale niteliği taşıyan yaklaşımını devam ettirmiş ve yargı sürecine saygı ilkesini ihlal etmiştir” dedi.
Kavala’nın “başka bir yargı süreci sürdürüldüğü” gerekçesiyle tahliye edilmediğini tekrarlayan Bakanlık, Komite gündeminde başka ülkelerle ilgili çok sayıda uygulanmayan karar varken, bu konunun sürekli gündemde tutulmasının “iyi niyetten uzak, kasıtlı ve tutarsız bir yaklaşım” olduğunu öne sürdü; “İç hukukta devam eden dava süreci göz ardı edilerek siyasi saiklerle alınan bu önyargılı kararın Avrupa insan hakları sisteminin itibarını zedelediği aşikardır.” dedi.
Bakanlıktan yapılan açıklamada “AİHM’in iç hukukta devam eden dava sürecini dikkate alarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyarınca ilk derece mahkemesi gibi hareket etmeden, içtihat ve ilkeleri doğrultusunda karar almasının temenni edildiği” belirtildi.
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’da Türkiye İş Adamları Konfederasyonu (TÜGİK) Genel Kurulu’nda konuştu.
Konuşmasında yine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘na yüklenen Erdoğan, Akkuyu Nükleer Santrali’yle ilgili, “Eğer arzu ediyorsan, Akkuyu uzak değil, Akkuyu’ya gidersin, bizim nükleer enerji santrali ne durumdaymış yerinde görürsün. Kararlı bir mücadelenin ardından nihayet Akkuyu’daki santralin temelini attık, inşallah iki üniteyi 2023 yılına hizmete alacağız” dedi.
Erdoğan şöyle konuştu:
“Ülkenin en büyük ikinci partisinin başındaki zat çıkıyor dünyada yaşananları olup bitenleri yok sayarcasına pek çok hezeyanın yanında ülkemizin nükleer güç santrali projesini de karalamaya çalışıyor. Ya eline diline dursun eğer arzu ediyorsan Akkuyu uzak değil. Gidersin bizim nükleer enerji santrali ne durumdaymış yerinde görürsün. Bak Bay Kemal, şimdi yakında ikinci nükleer enerji santrali de geliyor. Biz durmuyoruz çalışıyoruz. 100 bin megavata Türkiye’nin enerjisini çıkaran iktidar biziz. Sizin hayatınızda sadece mum vardı mum. Gaz lambası vardı gaz lambası. Biz ise bunu işte bunu hale getirdik. Şu anda güneş enerjisi santralleri öbür tarafta RES’ler. Sizin hayal bile edemediklerinizi biz gerçeğe dönüştürdük.”
CHP lideri, “Enerjide önümüzdeki en ciddi tehlike; pahalı Akkuyu elektriği” demiş; Türkiye’nin nükleer teknolojisini de almadığını söylemişti.
Erdoğan, Akkuyu’da üretilecek elektriğin fiyatı üzerinden yapılan saldırının asıl amacının bizahiti projenin kendisi olduğunu iddia etti.
Konuşması boyunca CHP liderini hedef alan Erdoğan, Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına sokma hedeflerinin boş bir vaat olmadığını öne sürdü; milletin her bir ferdinin kendilerine güvenmelerini ve inanmalarını istedi.
Karadeniz’de keşfedilen doğalgaz açıklaması
“Hidroelektrik üretimi kaynaklarında potansiyelin sınırına gelmek üzere olunduğunu da söyleyen Cumhurbaşkanı, “Karadeniz’de keşfettiğimiz doğalgazı inşallah 2023’ten itibaren sistemimize vererek bu alanda da bir rahatlama sağlayacağız” dedi:
“Bunlar ya en pahalı enerjinin olmayan enerji olduğunu, enerji arz güvenliğinin şartının kaynak çeşitlendirmesi olduğunu bilmeyecek kadar cahiller ya da kafaları ve kalpları başka yerlere bağlı. Salgınla birlikte zirveye çıkan ekonomik krizinin lokomotifi enerji fiyatlarındaki fahiş artışlardır. Kömür fiyatlarının 5, doğalgaz fiyatlarının 10 kat arttığı bir dönemden bahsediyoruz. Bu fiyatlara rağmen enerjiye ulaşımın giderek zorlaştığı dengesiz bir küresel piyasa ikliminden söz ediyoruz. Vatandaşlara ve sanayicilerine uygun fiyatla elektrik veren ülkeler nükleerinden hidroelektriğine kadar tüm yatırımlarını 40-50 yıl önce tamamlamışlar, finansman yükünü o dönemde üstlendikleri kaynaklarını bugün rahatça kullanabiliyorlar. Buna rağmen sıkıntı yaşıyorlar.
Biz işte mevcut enerji kaynaklarımızdan üçte ikisinden fazlasını son 20 yılda kurduk. Nükleer güç santralimiz henüz inşa halinde. Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı olarak kurulan tesisler henüz kendilerini amorti etmediği gibi yatırımlar sürüyor. Hidroelektrik üretimi kaynaklarında potansiyelimizin sınırına gelmek üzereyiz. Karadeniz’de keşfettiğimiz doğalgazı inşallah 2023’ten itibaren sistemimize vererek bu alanda da bir rahatlama sağlayacağız.”
Doğa Derneği, 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü’nde Türkiye’nin sulak alanlarıyla birlikte koruma statüsü bulunmayan alanların yok olmaya devam ettiğine dikkat çekti. Dernek tarafından yapılan açıklamada Türkiye’nin sulak alanları için 2021’in kötü bir yıl olduğu belirtiliyor.
Açıklamada Türkiye‘nin sulak alan ekosistemleri açısından çok zengin bir ülke olduğunun altı çizilerek ülkede kapalı havzalara bölünmüş farklı özellikle onlarca uluslararası öneme sahip sulak alan bulunduğu hatırlatılıyor.
‘Sulak alanlar yok olmaya devam ediyor’
Sulak alanların korunması amacıyla 1971’de İran’ın Ramsar kentinde imzaya açılan Ramsar Sözleşmesi’ne Türkiye, 1994’te imza attı. Türkiye bugüne kadar yalnızca 14 Ramsar alanı ilan ederek sözleşme kapsamında sınırları dahilindeki tüm sulak alanlarını akılcı kullanmayı kabul etmiş durumda.
Dernek tarafından yapılan açıklamada 14 bölgenin dışında kalan 59 bölgenin Ulusal Öneme Haiz Sulak Alan ve 20 bölgenin de Mahalli Öneme Haiz Sulak Alan statüsüyle koruma altına alındığına işaret edilerek “Bu alanlar ve koruma statüsü olmayan diğer önemli sulak alanlar yok olmaya devam ediyor” ifadeleri kullanılıyor.
Doğa Derneği, Anadolu’nun sulak alanlarının onlarca yıldır yanlış su ve tarım politikalarıyla yok edildiğine işaret ederek pek çok sulak alanın eski politikalar sonucunda kurutulduğunu ve kalanların kurumasına da göz yumulduğunu belirtiyor.
Kuruyan Burdur Gölü/ Fotoğraf: Ali İhsan Gökçen
‘Su kaynakları kritik seviyede azaldı’
“Hem yerüstü hem de yer altı su kaynakları kritik seviyede azalmış durumda.” ifadelerinin kullanıldığı açıklamada şu sözlere yer veriliyor:
“Tarımsal su kullanımında sınırsız ve yanlış uygulamalar, kalkınma ve temiz enerji söylemi adı altında su kaynaklarının barajlara hapsedilmesi, havzalar arası su transferi gibi yanlış uygulamalarla sulak alanlarımız geri dönüşü olmayan zararlar görüyor.”
2021 sulak alanlar için kötü bir yıl oldu
Geçtiğimiz yıl pek çok sulak alanda kıyımın devam ettiğinin belirtildiği açıklamada Tuz Gölü‘ne de değiniliyor:
“Yaz aylarında Tuz Gölü’ne akması gereken kanallar engellendi ve gölün tamamen kuruması sonucunda binlerce flamingo yavrusu susuz ve besinsiz kalarak öldü. Marmara Gölü’ne ulaşması gereken su kaynakları, DSİ tarafından inşa edilen Gördes Barajı’nda tutuldu ve gölü besleyen kanallardan su verilmesi durduruldu. Sonuçta Marmara Gölü tamamen kurudu. “
Doğa Derneği sulak alanların yok oluşuna karşı mücadelenin devam ettiğine dikkat çekiyor:
“Balıkesir’deki Akçay Sulak Alanı bir yılı aşkın süre hafriyat alanı olarak kullanıldı ve pek çok dava açılarak yasadışı projelerle hala mücadele ediliyor. Flamingoların dünya nüfusunun yüzde 10’una ev sahipliği yapan Gediz Deltası’na ulaşan su kaynakları kirli akmaya devam ediyor ve deltanın tatlı su ekosistemlerine su verilmiyor.”
‘Yanlış su ve tarım politikalarının değişmesi gerekiyor’
Yaşadığımız iklim krizinin sulak alanlarla olan ilişkisine vurgu yapan Doğa Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Dicle Tuba Kılıç “Anadolu’nun sulak alanları onlarca yıldır yanlış su ve tarım politikalarıyla yok ediliyor. DSİ verilerine göre su kaynaklarımızın yüzde 77’si tarımsal sulamada, yüzde 10’u hanelerde ve yüzde 13’ü de sanayide kullanılıyor. Dolayısıyla suyun döngüsünün ve sulak alan ekosistemlerinin yaşaması için ilk değişim tarım politikalarıyla başlamalı” önerisinde bulunuyor.
Sulak alanların var olması ve suyun döngüsünün korunması, Türkiye’nin iklim krizi sürecinde hem ekolojik hem de ekonomik olarak tarımsal üretimini sürdürmesinin temel şartı olduğunu belirten Kılıç sözlerine şöyle devam ediyor:
“2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü’nde sulak alanların yaşam hakkını savunuyor, yanlış su ve tarım politikalarımızın ivedilikle değişmesini talep ediyoruz.”