Röportaj

Mithat Sancar: “Şiddet karşıtlığının özü, şiddeti şiddetsiz sona erdirme yolları üzerine düşünmektir”

Prof. Dr. Mithat Sancar

Prof. Dr. Mithat Sancar

Şiddetsizlik tartışması son haftalarda gündeme damgasını vuruyor. Savaşın tırmanmasıyla ve devletle PKK arasındaki müzakerelerin iyice açığa çıkmasıyla birlikte Kürt sorununda şiddetsiz çözümünü savunan tartışmalar da yoğunlaşıyor. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi ve Taraf gazetesi yazarı Prof. Dr. Mithat Sancar, son iki haftadır yazdığı köşe yazılarında ve şiddet karşıtlığıyla ilgili önceki makalelerinde şiddetsizliğin çerçevesini hem Kürt sorunu özelinde, hem de genel politik ve toplumsal anlamda net bir şekilde çiziyor.

Bu nedenle bu haftaki Yeşil Gazete röportajında Mithar Sancar’la şiddet karşıtlığı ve Kürt sorununda şiddetsiz çözüm üzerine uzun soluklu bir söyleşi yaptık. Mithat Sancar bize hem son gelişmeleri, hem de şiddet karşıtlığını nasıl tanımlamamız gerektiğini anlattı.

Siz yazılarınızda şiddet karşıtlığını “toplumsal sorunların çözümünde şiddetin bir yönetim tekniği ve bir siyasal mücadele yöntemi olarak kullanılmasını reddeden ilkesel tutum!” olarak tanımlıyorsunuz. Oysa insanlar galiba şiddet karşıtlığını genelde daha bireysel bir tutum veya ezilmeye ve şiddete karşı ne olursa olsun ses çıkarmama olarak anlama eğilimindeler. Şiddet karşıtlığını toplumsal ve siyasal bir ideoloji olarak biraz daha açabilir misiniz?

Şiddet karşıtlığının tarihsel olarak pasifizmle bağlantılı olduğunu daha önce de yazılarımda belirtmiştim. Pasifizm Türkiye’de iyi bilinen bir kavram değil. Daha çok genel günlük dil kullanımı içinde algılanıyor. Yani her türlü şiddete karşı olmak, artı bir tür hareketsizlik, toplumsal sorunlara karşı tavırsızlık olarak anlaşılıyor, ki bu doğru değil. Çünkü pasifizmin ya da şiddet karşıtlığının hem kökleri çok eskiye dayanıyor, hem de çok değişik türleri var. Bütün şiddet karşıtları aynı pozisyonu temsil etmedikleri gibi, kendi konumlarını aynı argümanlarla da meşrulaştırmıyorlar. Hem politik tutum, hem de felsefi, epistemolojik temel açısından birbirinden çok farklı pasifist tutumlar var.

Şiddetin tarihte, hayatta, toplumsal olaylarda ve siyasal alanda nasıl bir rol oynadığı çok uzun bir felsefi ve bilimsel tartışma konusu. Bütün bunları genel ve soyut bir biçimde incelemek, irdelemek gerekiyor kuşkusuz; ama gazete köşelerinin buna uygun olduğunu sanmıyorum. Şiddet, bizim için soyut ve felsefi bir mesele değil; yakıcı ve sarsıcı bir hakikat. Tartışmanın odağını bu hakikati alırsak, çok daha kolay derinleşiriz. Bu hakikati, tartışmanın “kapitone noktası” olarak alalım, oradan soyut ve genel boyutları da  daha anlamlı bir şekilde dalarız diyorum. Türkiye’de yaşanmakta olan örgütlü silahlı mücadele üzerine oturan şiddet meselesi, işte böyle bir nokta olsun şiddet üzerine yapacağımız tartışmalarda.

Eğer şiddet kavramının çeşitli tanımlarını, yani neyin şiddet sayılacağını, neyin sayılmayacağını masaya yatırırsak, orada kaybolma riskimizi çok yüksektir. Öyle olunca Kürt sorununuyla ilgili tartışmada mesafe almamız da bana göre imkansızlaşır. Şiddetin çok farklı  şekilleri ve tanımları var; doğrudan fiziksel şiddet, dolaylı şiddet, yapısal şiddet, kültürel şiddet vs. Halbuki bizim burada tartıştığımız ve aslında benim bilinçli olarak sınırlamaya çalıştığım alan, bir etnik ve sosyal meselenin silahlı bir örgüt tarafından siyasal gündeme ve toplumsal hayata getirilmiş olmasıdır. Daha somut ve açık bir şekilde  söylemek gerekirse, Kürt sorununda Kürtlerin ezilmişliklerine itirazın ve hak taleplerini yükseltmenin, silahlı mücadeleyi yöntem olarak seçen bir örgüt tarafından savunulması ve bunun yarattığı hayati sonuçlar.

Burada elbette şiddetle ilgili salt ilkesel bir tartışma da yürütülebilir. Lakin bu tartışma “ben insan olarak her türlü şiddete karşıyım, insanlar hiçbir şekilde çıkıp şiddete başvurmamalıdır” demekle, “ben şiddeti savunuyorum” demek gibi iki uç tutuma sıkışmak zorunda değil, sıkışmamalıdır da. Elbette böyle bir tartışmayı başlattığınızda diğer konular da gündeme gelecektir. Onlar da bu meseleyle bağlantı içinde tartışılır, benim buna hiçbir itirazım yok. Ama eğer tartışmanın çerçevesi ve ekseni iyi belirlenmezse meselenin özünü kaçırmak yüksek bir risk olarak her zaman mevcuttur.

 

“Şiddet, bir süre sonra kendi özgül dinamiklerini yaratır.”


Şiddetsizliği savunduğunuz zaman, bu tür bir şiddet karşılığının ve pasifist söylemin ezenden yana tavır almaya yaklaştığı ya da buna neden olabileceği gibi bir eleştiri de yapılabiliyor.

Şiddet  başlı başına çok ciddi bir sorun alanı. Neden karşı çıktığımı, açıkladığım ilkesel tutumu neden savunduğumu da çok kısa olarak şöyle açabilirim: Toplumsal ve siyasal sorunlarda devletten veya muhalif gruplardan gelen şiddetin bir süre sonra özerk bir olgu haline geldiğini, kendi özgül dinamiklerini yarattığını ve bu dinamiklerin de o sorunların çözümünü imkansızlaştırdığını, yeni başka yıkımlar yarattığını düşünüyorum. Ama bunu savunurken, elbette şiddet bir kere ortaya çıktıktan sonra, şiddet bir yöntem olarak kullanan aktöre karşı tepki göstermenin ötesinde herhangi bir siyasal tutum takınmamayı asla önermiyorum. Tam tersine, diyorum ki, eğer mesleleleri henüz böyle bir örgütlü silahlı mücadele ve bunun ekseninde yürüyen bir çatışma ortaya çıkmadan  tartışıyorsak, şiddetin ortaya çıkmasını engelleyecek her türlü çabayı göstermeliyiz.

Bu noktada aktif bir barış siyaseti, daha doğrusu aktif bir demokratik siyaset savunusu  öneriyorum. Mesela Kürt sorununda henüz şiddet bu tarzda ve çapta yokken, şiddete gerekçe oluşturabilecek bütün meselelerde demokratik siyasal çözümü hem içerik, hem de usul açısından savunmayı bu tutumun bir gereği olarak görürüm. Böyle olunca tabii ezilene karşı ezenin yanında durmak şeklindeki itham çok temelsiz kalıyor, çünkü ben şiddet karşıtlığını toplumun düzenlenmesinde ve toplumsal sorunların çözülmesinde şiddetin bir idare tekniği olarak kullanılmamasını da içeren bir tutum olarak açıklıyorum.

Devletin şiddet tekelini elinde tutması, meşru şiddet kullanma yetkisine sahip olması, bu yetkiyi toplumsal hayatın örgütlenmesinde ve toplumsal sorunların çözümünde bir teknik olarak kullanmasını haklı göstermiyor. Devlet şiddetine ve devletin şiddet tekelinin yarattığı şiddet kültürüne karşı baştan sona net bir tutum takınmayı şiddet karşıtlığının ön şartlarından biri olarak görüyorum. Bu açıdan baktığımızda devlet şiddetine itiraz etmeyen, şiddet tekelinin kullanım biçimlerini  demokratik bir çerçeve içine sokmayı savunmayan herhangi bir tutumun, şiddet karşıtlığı olarak nitelenmesi mümkün değildir. Devletin şiddet tekeli dolayısıyla sahip olduğu şiddet kullanma yetkisinin nasıl demokratikleştirilebileceği konusu da bana göre bu tartışmaların önemli bir boyutudur, ki henüz bunlara girme şansımız olmadı, zaten tartışma da böyle yürümüyor. Ama benim bu konularda daha önce yazdığım yazılar var, hem Birikim’de, hem Doğu Batı’da hem de kendi kitabım Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti’nde, modern devletin şiddet tekeli dolayısıyla yaşadığımız, modernliğin bir parçası olarak karşımıza gelen devlet kaynaklı olağanlaşmış, görünmez şiddeti çok cicddi bir mesele olarak tartışmıştım.

Kısaca şöyle dediğinizi söyleyebilir  miyiz? “PKK’ye silah bırak, şiddet yöntemlerini terket” derken, “devlete böyle bir çağrı yapamayız, çünkü devlet zaten şiddet tekeline sahiptir” demek şiddet karşıtlığı değildir diyorsunuz.

Değildir, zaten ben ikinci aşamayı da şöyle tanımlıyorum. Eğer silahlı çatışma başlamışsa, burada artık şiddet karşıtlığı basit bir silah bırak çağrısından ibaret görülemez, aksine böyle bir yaklaşım şiddetin siyasal ve toplumsal boyutlarını yok sayma anlamına gelir. Şayet bir silahlı çatışma başlamışsa, silahlı bir örgüt hak ve eşitlik taleplerini şiddet yoluyla gündeme getirmeyi ve kabul ettirmeyi tercih etmişse ve bu da yaygın bir çatışma yaratmışsa, bundan sonra şiddet karşıtlığı, ortaya çıkan bu durumun şiddetsiz çözümünün nasıl olabileceği noktasında kafa yormayı gerektirir. Burada şiddet karşıtlığının özü, şiddeti şiddetsiz sona erdirme yolları üzerine düşünme ve tavır alma noktasında yoğunlaşır. Ama şiddetsiz çözüm dediğimde de, silahlı gruba yönelen, ona silah bırakma çağrısından ibaret, onunla sınırlı bir tutumu asla kastetmiyorum. Tam tersine bir silahlı çatışma ortaya çıkmışsa bunun bir hukuku, bir aklı, bir töresi, bir geleneği olduğunu, şiddetten kurtulmak istiyorsak, bunların gereklerinin mutlaka öne çıkarılması gerektiğini söylüyorum. Bu durumda, şiddet karşıtlığı tanımında söylediğim birinci unsur bütünüyle geçerlidir. Devlet, şiddet kullanan bir örgüt  varolmasına rağmen, sorunu şiddetle çözecek bir yaklaşımda bulunamaz, böyle bir politika uygulayamaz. Silahlı örgütün varlığı, devlete şiddete dayalı bir siyaset takip etme yetkisini vermez.

Devletin şiddet tekelinin varlığını çok sınırlı bir alanda meşru görmek gerektiği kanısındayım. O da bireysel özgürlüklerin ve hayatların, toplumsal birlikteliğin ve özgürlüklerin korunmasını sağlayacak caydırıcı veya önleyici tedbirlerden ibarettir. Bunun ötesinde devlet tarafından gelen her türlü  şiddet kullanımı gayri meşrudur. Esasen devletin şiddet tekeline sahip olmasını da, zorunlu ve geçici bir kötülük olarak görüyorum. Bugünkü şartlarda toplumsal yaşamın gereği olan güvenliği sağlamak amacıyla devlete şiddet tekeli tanımak dışında henüz başka bir yol bulamadığımız için bu kötülüğe bir zorunluluk olarak katlanıyoruz. Zorunlu olarak katlandığımız bir kötülüğün daha geniş bir alanda uygulanmasını da savunamayız.

 

“Şiddet ortaya çıkmışsa, şiddetsiz sona ermesi için uğraşmak lazım.”


Kürtlerin taleplerini ve Kürt siyasi hareketinin politikalarını desteklemekle aynı mücadelenin bir parçası olan PKK’nin şiddetini eleştirmek arasında bir çelişki olduğu söylenebiliyor. Siz bir çelişki görüyor musunuz?

Bence bu, çok indirgemeci ve çok basit bir yaklaşım! Çünkü şiddetin yarattığı özgül dinamikleri dikkate almayan bakışlar, son derece basitleştirici tutumlar üretebiliyorlar. Bugün PKK’nin varlığı ekseninde ortaya çıkmış yaygın iç çatışmanın ve şiddetin sona erdirilmesinin çeşitli şiddet dışı yolları var. Bu yollara başvurulmasını önermenin, Kürtlerin demokratik taleplerini hiçe saymakla hiç alakası yok. Dediğimiz şey, çok karmaşık değil: Şiddet ortaya çıkmışsa, şiddetsiz sona ermesi için uğraşmak lazım.

Bu bağlamda yapılması gerekenlerin bir kısmı demokratik usule, bir kısmı da demokratik içeriğe ilişkindir. Şiddetin sona erdirilmesinin demokratik usulü, silahsızlanma dediğimiz, uluslararası literatürde de kullanılan bir çerçevedir. Burada artık müzakereler, görüşmeler, silah bırakma anlaşması, ardından silah bırakmanın şartları, silah bırakacak insanların nasıl yaşayacağı, ne yapacağı, hepsi o çerçevede ele alınır. Burada da demokratik siyaseti gözden kaçırmamak gerek! Buna göre, silahın bırakılabilmesinin en önemli şartı silahla mücadele yürütenlerin siyaset yapmalarına, demokratik yasal siyasal alana gelmelerine imkan sağlayacak her türlü düzenlemeyi yapmakta yatar. Örgütlü silahlı mücadele yürütenlere, demokratik siyaset yoluyla taleplerini dile getirme imkanının tanınması da şiddeti şiddetsiz bitirme hukukunun temel şartıdır. Ayrıca elbette belli taleplerin demokratik siyaseti mümkün kılacak düzenlemeler şeklinde tanınması da aynı çerçeveye girer.

Devlet şiddeti devam ederken silahlı örgüt ortaya çıkmışsa, örgütün kendi varlığını koruma açısından şiddet kullanması artık şiddet karşıtlığı çerçevesinde değil, savaş hukukunun gerekleri ve ilkeleri çerçevesinde değerlendirilir. Böyle bir silahlı çatışma varken, devreye şiddetin hukuku ve etiği dediğimiz bir başka boyut giriyor. Orada da silahlı örgüt pasif dursun, hiçbir şey yapmasın, devletin silahlı güçleri gelsin onları yok etsin gibi bir öneri ne bu hukuk bakımından geçerlidir ne de hayatta bir karşılığa sahiptir. Burada meseleye, örgütü belli açılardan eşit konumda gören, dolayısıyla salt devlet olmaktan dolayı onun kullandığı şiddeti meşru görmeyen bir bakışla yaklaşmak gerekiyor. Burada artık olay devletin, “ben devletim, şiddet kullanırım, benim bu yetkim vardır, o silahları bıraksın ya da teslim olsun” diyebileceği gibi bir basitlikte algılanamaz . Meseleye toplumsal siyasal boyutuyla değil, suç ve ceza boyutuyla bakan böyle bir yaklaşım, sorunu şiddetsiz çözmeyi mümkün kılmaz.

 

Biz geçici ve zorunlu kötülük olarak devletin şiddet tekeli


Zaten şiddet yoluyla bir takım talepler dile getirildiğinde bu talepleri  karşılamak, hükümete yakın çevreler veya hükümet yetkilileri tarafından sanki şiddete boyun eğmek ya da bir anlamda yenilgi gibi kabul ediliyor ve şiddeti şiddet dışı yollarla sona erdirmeyi imkansız hale getiriyor, öyle değil mi?

Evet, maalesef öyle!

Yani savaştan başka bir yol olmadığı noktasına geliniyor.

Bu da daha fazla şiddet üretmekten başka bir sonuç da doğurmuyor zaten. Bu tür yaygın silahlı çatışmalarda geleneksel modern devlet algısıyla yaklaşamayız! Bu tutum, modern devletin meşruiyet temellerine 18. yüzyıl, en fazla 19. yüzyıl zihniyetiyle bakmak anlamına gelir. Devlet, bir bireysel suç söz konusu olduğunda güvenlik kuvvetlerini devreye sokacaktır, çünkü şu anda ufukta şiddet tekeline dayalı bu tür bir örgütlenmenin alternatifi olabilecek, şiddet araçlarına sahip olmayan bir toplumsal örgütlenme modeli ne yazık ki yok. O halde bir zorunlu kötülük olarak buna katlanıyoruz. Ama bunu zorunlu kötülüğün ötesine taşımamamız gerekiyor; taşımamamız gereken ilk alan da toplumsal siyasal alandır.

Toplumsal ve siyasal sorunların çözümünde birileri örgütlü olarak şiddet kullansa bile, devletin buna sadece şiddetle cevap vermesi düşünülemez, kabul edilemez. Şiddetle cevap verebileceği yerler vardır, diyelim ki kendi karakolunu savunması gibi. Fakat bunlar, meselenin çok basit  boyutları. Bir karakola saldırı yapıldığında askerin de orada hareketsiz kalıp ölümü beklemesini önermek söz konusu olamaz. Tıpkı bir gerilla grubuna bir operasyon düzenlendiğinde o grubun hareketsiz kalıp ölümü beklemesini öneremeyeceğimiz gibi. Çünkü ortada, artık benim demokratik siyaset savunucusu olarak önleyemediğim bir şiddet durumu var. Şimdi bunun şiddetsiz sona ermesini sağlayacak yollar üzerinde düşünmeyi daha doğru, daha yapıcı buluyorum ve onu öneriyorum.

Burada davanın haklılığını sorgulayan bir bakış; silahlı örgütün savunduğu, dile getirdiği talepleri gayrimeşru sayan bir yaklaşım da söz konusu değil. Ancak bu gibi durumlarda, şiddet kullanan örgütün sürekli mağdur ve dezavantajlı durumda olduğunu, mecburiyet karşısında bazı şeyleri yaptığını telkin eden bakış da sorunludur. Türkiye’yi ele alarak daha somut konuşursak, bugün PKK 28 yıla varan ilan edilmiş bir silahlı mücadele yürütüyor. Artık sadece bir tepki, sadece tali bir unsur, sadece bir türev konumunda değildir; onun da bu şiddet yoluyla kurduğu pek çok alan vardır. Ali Bayramoğlu’nun geçen günkü yazısında yaptığı çok isabetli ve önemli vurguyla söylersek, PKK şiddetinin kurucu rol oynadığı durumlar ve ilişkiler hiç de az değil. PKK’nin, siyasi ve toplumsal hayatı ve gelişmeleri etkileyen, bazı hallerde de belirleyen özerk bir aktör, onun kullandığı şiddetin de özerk bir faktör haline geldiğini görmek gerekiyor.

Bu durumda elbette acaba asıl sorumluluk kimdedir diye sorulabilir.  Benim cevabım açık: Şiddeti şiddetsiz sona erdirmek konusunda, gene siyasal ve/veya fiziksel imkanların büyük bir kısmına sahip olan devlet öncelikle adım atması gereken, bir şeyler yapması gereken taraftır. Ama bütün meseleyi sadece devletin harekete geçmesi ve öncelikle onun sorumluluğunun vurgulanması noktasında toplarsak, yine bana göre şiddete dayalı çatışmaları şiddetsiz çözme konusunda fazla bir yol alma imkanımız olmaz ya da bir noktaya gelir orada tıkanırız. PKK’yi de, kullandığı şiddeti de özerkleştiği alanlarda ayrıca sorumluluk bahsi çerçevesinde tartışmak gerekiyor. Bunları tartıştığımız zaman, devlete PKK’ye göre daha fazla haklılık veya PKK’nin taleplerine daha az meşruluk tanımış olmayız. Burada yaptığımız şey, önemli bir olguyu, şiddeti, onu nasıl sona erdirebileceğimiz kaygısıyla tartışmaktır.

 

Türkiye’nin bir Martin Luther King’i neden yok?


Türkiye’de şiddetsiz çözüm tartışması çok eski sayılmaz açıkçası. Daha çok demokratik ve barışçı bir çözümden bahsediliyor veya barış mücadelesi şeklinde adlandırılıyor kuşkusuz, ama bu şiddeti reddeden ya da şiddetsiz mücadele yöntemleriyle sorunu çömeye yönelen bir hale pek fazla gelemiyor. Şunu sormaya çalışıyorum. Türkiye’nin siyasi mücadele tarihinde şiddetsizliğin bir geçmişi var mı? Türkiye’nin bir Martin Luther King’i var mı örneğin? Herhalde yok. Böyle bir geleneğin olup olmaması açısından meseleyi nasıl yorumlarsınız?

Türkiye’de modernleşme süreci bizatihi çok yoğun şiddet içeren bir süreçtir. Modern devletin kuruluş şekli de yine yoğun şiddet üzerinden gelişmiştir. Bütün modern devletlerde az ya da çok bu var zaten. Ama tepeden modernleşme modellerinde bu daha fazladır. Türkiye tepeden modernleşme modellerinin tipik örneklerinden bir tanesidir. Kuruluş süreci yoğun fiziksel ve yapısal şiddet içermektedir. Toplumu kontrol altında tutmayı kendi varoluş sebebi olarak gören bir devlet elitinin ve bu devlet elitinin yaygınlaştırdığı bir yönetim zihniyetinin varlığı söz konusu. Bütün bunlar tabii toplumda da şiddeti en kestirme ve etkili çözüm aracı olarak gören bir zihniyetin yerleşmesini teşvik etmiştir. Türkiye’de bu açıdan demokratik siyaset geleneğinin, pratiğinin ve tefekkürünün yaygın bir geçmişi olduğunu ve kabul gördüğünü söylemek mümkün değil.

Ama arkamızda 30 yıla yaklaşan yoğun bir yaygın şiddet ve iç çatışma tecrübesi oluştuktan sonra ve pek çok olayı tecrübe ederek öğrendiğimizi varsayarsak, artık toplumsal ve siyasal meselelerde şiddetsiz çözümlerin yollarını ve imkanlarını daha fazla ciddiyetle tartışabileceğimize inanıyorum. Zaten dikkat edin, daha bundan birkaç yıl önce bu şiddet tartışması çok dar bir çerçeveye sıkışırdı. Şiddet demek PKK demekti, şiddete karşı çıkmak PKK’yi lanetlemek demekti. Şiddetin neden ortaya çıktığını sorduğunuzda bile şiddeti meşrulaştıran bir kişi olarak damgalanırdınız.

Tıpkı 11 Eylül 2001’den sonra Amerika’da yaşanan tartışmalarda olduğu gibi. Orada da Chomsky’den Judith Butler’a kadar pek çok insan “acaba Amerika’ya yönelen bu nefretin ve bunun şiddetle ifade edilmesine kadar varan öfkenin nedenleri nelerdir, şiddeti yaratan bu nedenleri tartışmadan 11 Eylül’ü anlayamayız” dediklerinde, kendileri de El Kaide savunucusu, şiddet sempatizanı olarak damgalandılar. Ama onları bu şekilde bastırmaya çalışan yaklaşımın bugün dünyada şiddeti nasıl yaygınlaştırdığını çok daha çıplak bir gözle görebiliyoruz. Bir tepki olarak şiddet ortaya çıktığında bunu ortaya çıkaran sebepleri tartışmadan ve hem global hem yerel bazda şiddetsiz çözüm ve demokratik siyaset imkanlarını sorgulamadan şiddetten kurtuluşumuz mümkün olmuyor.

 

Sinizm ve nihilizm tehlikesi

 

Son yazılarınızda şiddetin bu şekilde ilkesel bir yaklaşımla ele alınmamasının yaratabileceği ciddi iki riske işaret ediyorsunuz: Sinizme ve nihilizme. Bı konuyu da biraz açabilir misiniz?

Elbette. Bu sadece bir tarafa yönelik bir değerlendirme değildir. Bunun altını çizmek isterim. Eğer ilkesel olarak, mesela devletin toplumsal sorunların çözümünde şiddet kullanmasına karşı çıkmıyorsanız, konjonktür elverdiğinde ya da sizi oraya sürüklediğinde pekala devlet şiddetini eskiden hiç de sıcak bakmayacağınız şekilde savunur hale gelirsiniz. Yani şiddetten kaynaklanan bütün melanetleri karşı tarafa yıkar, yanında durduğunuz devletin şiddetini meşrulaştırmak için de pek çok manevra yapmaya başlarsınız. Bu sinizmdir. Aynı şey elbette PKK’yi savunanlarda da var. Üstelik burada gizli gizli acımasızlığın takası ya da mahsup edilmesi gibi bir algı da mevcut, ama buna dikkat çektiğinizde her iki taraf da kızıyor. Acımasızlığın takası ya da mahsup edilmesi dediğim şey, şiddet kullanan örgüt savaş hukuku çerçevesinde bile suç sayılan bir eyleme giriştiğinde buna sessiz kalınmasıdır. Sanki o eylem sorgulandığında bütün taleplerin meşruluğu sorgulanacakmış veya ilkesel olarak yanında durdukaları örgüt devlete karşı zayıf düşecekmiş gibi bir ruh haliyle konuşuluyor.

Aynı şey devlet savunucularında da var. Mesela PKK’nin acımasız bir eylemine sert bir şekilde karşı çıkarken, ondan çok daha vahim, çok daha barbarca devlet eylemlerini bir tür küçük kaza veya görmezden gelinebilecek bir arıza olarak değerlendirebiliyorlar. Ya da şöyle diyorlar: Ama onlar da böyle yapıyor! Her iki taraf da “ama onların yaptığına bakın” diyor sık sık. Mesela Dersim’de sivillerin öldürüldüğü bir eylemi söz konusu ettiğinizde, size Kızıltepe’de Uğur’un öldürülmesini, Ceylan’ın öldürülmesini, ya da gerillaların yargısız infaz edilmesini veya kimyasal silahlarla öldürülmesini örnek gösterip, bu eylemin tartışılmasını engellemeye çalışmak, bir refleks gibi ortaya çıkıyor.

Aynı şey devleti savunanlarda da var. Onlar da devletin bir eylemini kınadığınızda size çoluk çocuğun öldürüldüğü, sivillerin sokak ortasında infaz edildiği PKK eylemlerini örnek gösteriyorlar. Bu, acımasızlığı birbirine mahsup etme ve ona karşı tavır almaktan kaçma mantığıdır. Bu mantık, şiddete karşı ilkesel tutum yokluğunun yarattığı son derece kötü bir durumdur. Çok yozlaştırıcı, çok bozucu, bir toplumun toplum olmasını engelleyecek kadar tehlikeli bir yaklaşımdır.

Öte yandan, şiddete ilkesel karşı çıkış söz konusu olmadığında nihilizm tehlikesi de vardır. Burada nihilizmi de şöyle tanımlayabilirim: Eğer siz şiddetin bir çözüm aracı olduğuna inanıyorsanız, çatışmaların çok kızıştığı bir noktada yanında durduğunuz tarafın her türlü eylemine göz yummaya hazır hale geliyorsunuz. Mesela bugün devlet operasyonlara hazırlanırken, eminim yarın öbür gün kimyasal silah kullansa bile bugün operasyon hazırlıklarına destek verenler buna gözlerini kapayacaklardır. Hele bir sonuç alalım, sonra bunlar halledilir gibi bir mantıkla bakacaklardır.

Aynı şey PKK için de geçerli. Zaten TAK açıklamıştı, şehir merkezlerinde sivil ayrımı da gözetmeden çok sarsıcı eylemler yapacağız demişti. Eminim yine bir sürü insan böyle bir ortamda  o eylemleri bile içten içe meşru görecektir. İşte ilkesel tutum yokluğu böyle sinik, nihilist bir dalga boyu yaratıyor. Ve burada artık bırakın şiddetsiz çözümü, herhangi bir çözümün mümkün olmadığı bir noktaya, toplumsalın parçalandığı bir noktaya savruluyoruz. Toplumsalın çözüldüğü, parçalandığı nokta her türlü ilkenin ve değerin yok olmasıyal at başı gider. Nihilizm de, sinizm de değerlerin ve ilkelerin sistematik imhasının güçlü iki aracıdır.

 

“MİT-PKK görüşmesinin yayınlanması bir kırılma noktası olabilir”

 

Son olarak geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan MİT-PKK görüşmesi kaydı için ne düşündüğünüzü sormak istiyorum. Bu görüşmenin yayınlanması barışın yakın olduğunu mu gösteriyor sizce, yoksa bir fırsatın kaçırılmış olduğunu mu?

Bu tür görüşmelerin varolduğunu konuyla ilgili herkes gibi ben de biliyordum, tahmin ediyordum tabii ki. Kimin neden sızdırdığı tartışması da bana son derece önemsiz geliyor bu aşamada. Çok önemli gelen şey ise şu: “Çok zor zamanlarda” bile bu hükümet PKK’nin temsilcileri ile müzakereleri yürütebilmiştir. Türkiye’de bu müzakerelerin yapıldığının açığa çıkması da bir infial yaratmamıştır. Demek ki Türkiye’de özellikle bu hükümetin 2006’dan bu yana tuttuğu bilinen böyle bir yol var. Bu daha açık hale geldi. Bu olay hükümetin de aslında müzakere pratiğini bidiğini, buna yabancı olmadığını, tam tersine epeyce de bir tecrübe birktirdiğini  gösteriyor. İkinci olarak da böyle bir müzakereye ilkesel olarak karşı olmadığını gösteriyor.

PKK’nin de bütün o anti-AKP kampanyasına ve söylemine rağmen AKP hükümetinin temsilcisi olduğunu açıkça söyleyerek masaya oturanlarla çok zor şartlarda, KCK operasyonları yapılırken müzakere ettiği anlaşılıyor. O halde onlar da çok zor şartlarda bu hükümetle bir müzakere tecrübesi yaşamışlardır, bunun mümkün olduğunu görmüşlerdir. Bugün toplumun geneline baktığımızda bir infial, bir öfke, hatta bir şaşkınlık bile görümüyoruz. Aslında bunun olması gereken bir şey olduğuna dair bir algı topluma daha hakim hale gelmiş görünüyor. Bu nedenle de bu görüşmelerin ortaya çıkması savaş yanlılarının elindeki  bütün argümanları anlamsızlaştırıyor. Demek ki mümkündür, denenmiştir ve bu tecrübenin devam ettirilmemesi için ileri sürülecek hiçbir kaygı da inandırıcı olmayacaktır. Ben bu kaydın ortaya çıkmasını, müzakere yani şiddetsiz çözüm için bir şans, bir imkan olarak görüyorum, bir kırılma noktası oluşturma ihtimalini bile düşünüyorum.

Çok teşekkür ederim Yeşil Gazete’ye zaman ayırdığınız ve bu önemli görüşleri bizlerle paylaştığınızı için.

Röportaj: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Kategori: Röportaj