Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın başarısı için

“Şimdi dünyaları yok eden ölümün kendisi oldum. Sanırım hepimiz düşündük bunu, o ya da bu şekilde…” [1]

1945 yılında Manhattan Projesi kapsamındaki Trinity (Üçlü) Test’in ilkini New Mexico- Alamogordo’da gerçekleştirdiklerinde, bombanın yapım sürecinde görevli olan fizikçi Robert Oppenheimer nükleer patlamanın etkisi karşısındaki hissiyatını Hinduların Kutsal Kitabı Bhagavad Gita’dan bir alıntıyla ifade eder. Onun bu sözleri yüzeysel bir değerlendirmeyle “güç sahipliğinin dışavurumu” sanılarak yıllarca yanlış yorumlanmışsa da James Hijiya’nın “The Gita of Oppenheimer (Oppenheimer’ın Gitta’sı) makalesinde ışık tuttuğu perspektiften bakınca sözlerinin dünyayı yok edebilecek bir ölüm makinası inşa etmek zorunda kalmanın vicdani ağırlığıyla baş etme çabasının itirafı olduğu anlaşılır [2].

Ne var ki siyasi figürlerin siyasi gerilim ortamında gövde gösterisi kıvamında nükleer testler yapılabilmesi Bhagavad Gita’nın dizelerindeki gibi dünyaları yok eden ölümün kendisi olmaya namzetmiş ruh hali içinde bu silahları kullanmak istemesi, hep ihtimal dahilindedir.

Nükleer silahlanma suçtur!

2017 yılında Nobel Ödülü’ne layık görülmesiyle adı dünya çapında duyulan Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması/Treaty Nuclear Weapon Prohibition (TPNW) kampanyası ile ICAN son 10 yıldır nükleer silahlanmaya karşı çeşitli ülkelerdeki sivil toplum örgütlerinin dayanışma içinde verdiği mücadeleyi zirveye taşıdı. Anlaşmanın 24 Ekim 2020 tarihinde 50’inci ülkenin de imzalamasıyla resmiyete kavuşması ise tarihte ilk defa nükleer silah üretmenin, test etmenin, topraklarında bulundurmanın ve nükleer silah satın almanın birlikte yasaklandığı, diğer bir açıdan ise aksi faaliyetlerin “suç” teşkil ettiğinin resmen yürürlüğe girdiği anlamına geliyor.

Şüphesiz nükleer silaha sahip olan ülkelerin nükleer silahsızlanmayı savunan bir metnin altına imza atmasını beklemek şimdilik bir hayal. Zira 2019 yılının verilerine göre dokuz devlet – ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, İsrail ve Kuzey Kore – yaklaşık 13.400 nükleer silaha sahip  ve bunların 1800’ü yüksek operasyonel alarm durumunda[3].

Öte yandan T.P.N.W.’ye imza atmış olan devletler arasında Türkiye, Suudi Arabistan gibi ilk kez nükleer santral kurma sürecindeki ülkeler yer almadığı gibi nükleer santrali bulunan 31 ülkeden de yalnızca ikişer reaktöre sahip Brezilya ve Meksika’nın imzacılar arasında olması, yani diğerlerinin henüz yer almaması da dikkat çekici. Zira bu detay bize nükleer santrallerle nükleer silahlanma arasındaki ilişkiye dair bir şeyler söylüyor.

Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’na nükleer santrali bulunan, nükleer santral kurma planları yapan ülkelerin şimdiye kadar imza atmamış olması (umalım ki izleyen süreçte imzalansın) nükleer silahlanmaya ve testlere karşı daha önce yapılmış olan önceki küresel anlaşma ve kampanyaların neden başarıya ulaşmadığını ve yine yeniden Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’na ihtiyaç duyulduğunu bize gösteriyor. Peki bugüne dek yanlış olan neydi ve Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın(T.P.N.W.) başarı sağlaması için ne yapılmalı? Bunun için biraz geçmişe gidip daha önce yapılmış olan nükleer silahlarla testlerin yasaklanmasına yönelik imzaya açılmış olan anlaşmaların geçmişine bakalım.

Amacına ulaşmayan nükleer silah karşıtı girişimler

Nükleer testlere İkinci Dünya Savaşı‘nı müteakip Soğuk Savaş Dönemi’nde başlandı. 1974 yılına kadar atmosferde, yer altı ve deniz altında gerçekleştirilen yaklaşık 2 bin nükleer test, devletlerin “güçlerini” birbirlerine göstermeye çalıştığı bir yarış havasında geçti. Pasifik’te, uzak coğrafyalarda yerli halkların radyoaktif kirliliğe maruz bırakılmasının neticesinde oluşan tahribata karşı dünya kamuoyu ilk olarak 1964 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Kısmi Önlenmesi Anlaşması’nı imzaya açtırdı. Denizaltı ve atmosferdeki testler yasaklanınca testlere yer altında devam edilmesiyle kısmi anlaşma yerine daha kapsayıcı anlaşma yapılması ihtiyacı doğdu. 

Bununla beraber dünya genelinde kanser ve türevi hastalıklarındaki artış ve çocukların dişlerinde nükleer silahların atılmasıyla açığa çıkan radyoaktif elementlerden stronsiyumun tespit edilmesi durumun vehametini ortaya serince, dünya kamuoyu bu kez uluslararası hekimlerin desteğini alarak daha güçlü bir şekilde nükleer testlerin durdurulması için sesini yükseltti ve 1968 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Kapsamlı Önlenmesi Anlaşması (N.P.T.) imzaya açtırıldı.

Türkiye, bu anlaşmayı 1969 yılının Mart ayında imzalamış, 1979 yılında T.B.M.M.’de onaylatarak yürürlüğe koymuştur. Nükleer silahlanmayı ABD ve eski S.S.C.B.’nin sahipliği ile sınırlama anlamına gelen NPT imzacısı ülkelerin nükleer teknolojiyi geliştirmesinin ise silahlanmaya yönelik kullanılmayacağının sözünü vermiş göründüler. Bu sözün geçerliliği bir yana bugün hala yürürlükte olan bu anlaşmayı parlamento onay sürecinden geçirmemiş devlet de çoktur. Akabinde nükleer güçler testlere devam ettiği için de 1996 yılında Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması (C.T.B.T.) imzaya açıldı. Lakin bu anlaşma da imzacı devletler tarafından mecliste onaylatılmadığı ve aralarında mevcut nükleer alt yapısına rağmen hiç imzalamamış olan devletler bulunduğu için bugün işlevini tam olarak yerine getirememektedir. Türkiye C.T.B.T.’yi 1996 yılında imzalayarak 2000 yılında T.B.M.M.’de onaylamıştır.

Nükleer silah-santral geçişliliği göz ardı edilince

Nükleer silahlarla nükleer enerji üretim alt yapısı arasında bir geçişlilik olduğu ise günümüzde yaygın şekilde biliniyor. Nükleer silahların yarıştırıldığı Soğuk savaş ortamında ABD Başkanı Eisenhower tarafından 8 Aralık 1953 tarihinde ilan edilen Barış için Atom Anlaşması da bu savaş teknolojisinin geliştirilmesini meşrulaştırılmaya yönelik kullanılmıştır.

Nükleer gücün bir enerji olarak günlük yaşamın kalbine sokulması için esas büyük adım ise dünya çapında etkileri olan 1973 Petrol Krizi ile atıldı. Öyle ki nükleer enerjinin petrolle elde edilen elektrik enerjisine alternatif çözüm olarak sunulması dünya çapında literatüre Nükleer Rönesans olarak geçti.  Bu açıdan 1970’lerde nükleer enerjinin petrole alternatif enerji kaynağı olarak gösterilmesi günümüz iklim krizi koşullarında nükleerin temiz enerji şeklinde lanse edilmesine benzetilebilir.

Nükleer santral kurma eğilimi ABD’de 1979 yılındaki Üç Mil Adası Nükleer Felaketi’yle sekteye uğrarken dünyanın geri kalanı ABD ile aynı nükleer farkındalık noktasına ancak 1986 yılında Çernobil Nükleer Felaketi’ni yaşayarak gelmiş ve felaketin üstünden geçen 10 yılın sonunda nükleer santral yatırımları yeniden başlayabilirken irili ufaklı kazalar görmezden gelinse de radyoaktif kabus 25 yıl sonra Fukuşima Nükleer Felaketi ile kendini yeniden hatırlatmıştır. 

Nükleer silahlanma anlaşmalarına rağmen nükleer enerjinin kullanımının yaygınlaştığı dönemlerde, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi anlaşmalarıyla nükleer testlerin yasaklanması anlaşmalarının işlevsizliğinin sırrı nükleer silah-santral süreçlerinin kesişimselliğinde gizlidir. Nükleer teknolojinin askeri alandaki kullanımının nasıl geliştirildiğine örnek olarak ABD Savunma Bakanlığı’nın 2005 yılındaki bir çalışmasında 1-3 kilogram plutonyumun nükleer silah yapmak için yeterli olduğu açıklaması [4], 1000 megawatt gücündeki nükleer reaktörün yılda 200 kilogram plutonyum üretiyor olduğu gerçeğiyle birlikte değerlendirilmelidir.

Bununla birlikte nükleer santral -nükleer silah üretimi ilişkisinin barındırdığı olasılıkların yanı sıra nükleer yakıtın üretim aşamasında seyreltilmiş uranyum mermisi üretiminde kullanıldığı da göz önüne alınmalıdır. Nitekim 1945 yılında Hiroşima’ya atılan nükleer bombanın uranyum, Nagasaki’ye atılan bombanın ise plutonyum bombası olması da nükleer silahlanmanın salt plutonyum kullanımından ibaret olmadığını gösterir. Nükleer yakıtın işlenmesini de Körfez Savaşı‘nda, Sırbistan, Ukrayna savaşlarında ve yakın tarihte Suriye’de seyreltilmiş uranyum mermilerinin kullanılmasıyla birlikte düşünmek gerekir.

Nükleer santrallerde meydana gelen kazaların nükleer bomba atılmış, diğer bir deyişle nükleer silah kullanılmışçasına tahribat yarattığı ise bilinen bir diğer gerçektir. Özellikle Çernobil Nükleer Felaketi’nin Hiroşima’ya atılmış olan atom bombası ile açığa çıkan radyasyonun 200, Fukuşima Nükleer Felaketi’nin ise 400 katı daha fazla radyasyon yaydığını da hatırlamakta fayda var. Yine nükleer santrallerin operasyon halinde bile çevreye yaydığı radyasyonun kümülatif olarak etkisinin hesaplanmasının gerekmesi Fukuşima Nükleer Felaketi’yle pekiştirilen bir derstir. Nükleer santrallerin riskleri bu yazının konusu olmadığı ve yazının uzunluğunu gözetmem gerektiği için bu konuya fazla giremesem de nükleer riskler ile ilgili olarak önceki yazılarıma bakılabilir.

Sonuç olarak, Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın resmen yürürlüğe girmesinin anlamına tekrar dönersek, bu anlaşmayla nükleer silahlanmanın suç olduğunun ilan edilmesi çok kıymetli bir adımdır. Ancak bu girişimin amacına ulaşması için nükleer silahlanmanın beslendiği damarların kurutulması elzemdir.

Nükleer silahsızlanma nükleer santral işletim süreçlerinden nükleer santrallerin muhtaç olduğu nükleer yakıtın ham maddesini oluşturan ve ekosistemi zehirleyen uranyum madeninin yerin altından çıkarılmasına kadar (sağlık dışındaki alanlarda) nükleer yakıt çevrimi süreçlerindeki kullanımından vazgeçilmesini gerektirir. Türkiye gibi nükleer santrali bulunmayan ülkeler ise nükleer silahlanma dünya kamuoyu nezdinde “SUÇ” ilan edildiğinden, çıkmak zorunda kalacakları bu yola hiç girmemeli, Türkiye’de halihazırda inşaatına devam edilen Akkuyu Nükleer Santrali ile Sinop Nükleer Santrali projelerinden vazgeçilmelidir. Fakat ne Türkiye ne diğer devletler nükleer santral planlarından ve nükleer yakıt çevrimi süreçlerinden sivil toplum talep etse de irade kullanarak çekilecekleri  için Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın (T.P.N.W.) başarı sağlaması adına bu anlaşmanın nükleer silahlarla sınırlı tutulmaması ve nükleer silahların beslenme kaynakları olan nükleer yakıt çevrimi süreçlerinin kurutulması önemli ve gereklidir.

*

[1] “Bhagavad Gita, Hinduların Kutsal Kitabı”, Çev.Korhan Kaya, Dost Kitabevi, 2001

[2] Bilgi için tıklayın

[3] Geniş bilgi için tıklayın

[4] Cochran T.B. Plutonium: the international scene h

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır)

Kategori: Hafta Sonu

Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Radyasyon var diyen dinsizdir’: Çernobil, dizi, bitmeyen felaket

‘Varacağım nokta şu: Belki de Çernobil’i tek seferlik “bir kaza” olarak düşünmemek lâzım. Radyoaktif madde üreten ve bunu bazen bilerek, bazen bilmeyerek çevreye saçan bir medeniyetin, yani daha geniş bir zincirin halkalarından biriydi Çernobil.’

1986-1990 yıllarında içi etle dolu olan bir tren, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin muhtelif şehirleri arasında dolaşıp durdu. Bakü’ye gönderildi, geri geldi. Erivan ve Tiflis’te de yükünü boşaltmasına izin verilmedi. Moskova zaten bir seçenek değildi, çünkü trenin oraya gönderilmemesi tembihlenmişti. Özetle, trendeki yaklaşık 60 ton eti kimse almak istemiyordu. Çünkü etler radyasyonluydu.

Çernobil’in ardından, civarda yaşayan 100 bin hayvan alelacele kesilmiş, ama imha etmeye kıyılamamıştı. Malûm, et zor bulunan bir gıda, özellikle de o dönemin şartlarında. Onun yerine etler, radyasyon oranları ölçülerek üç gruba ayrıldı. Düşük ve orta radyasyonlu etler, radyasyonsuz etlerle karıştırılarak (yani ortalama düşürülerek) sofralara sürüldü. Yüksek oranda radyasyonlu etler ise donduruldu. Maksat, radyasyonun geçmesini beklemek, sonra da etleri yeniden kullanıma sokmaktı. Fakat kimse bu etlere talip olmadığı için, derin donduruculu tren hedefsiz bir şekilde oradan buraya hareket etmek zorunda kaldı. Nihayet 1990 yılında, yani tam dört yıl sonra bu ölümcül kargonun gömülerek imha edilmesine karar verildi (Brown 2019).

Birazdan benzer uygulamaların devam ettiğini, ortalamalarla yürütülen ticareti anlatacağım. Ancak asıl vurgulamak istediğim şu: Çernobil’deki nükleer santral felaketinin etkilerini, neler yaşandığını bugün bile tam olarak bilmiyoruz. Bir sürü hikâye hâlâ anlatılmayı bekliyor. Devletlerin-kurumların olan biteni gizlemek, üstünü örtmek için olağanüstü çaba sarf ettiği, arşivlerin silindiği yahut hiçliğe terk edildiği bir olaydan bahsediyoruz. Sadece Sovyetlerin değil, tüm dünyanın elbirliği ile olayın üstünü örttüğünü söylemek yanlış olmaz. Ölü sayısı bile hâlâ ihtilaflı. Birleşmiş Milletler’in ilk dönem kayıtlarına göre olayda 35-54 arası insan öldü, uzun vadede de 4000 kişi daha ölecek diye öngörüldü. Sovyet resmî kaynakları da kaybın onlu hanelerde olduğunu ileri sürdü. Dünya Sağlık Örgütü yetkilileri olayın hemen ardından bölgeye gidip, 10 günlük bir araştırmanın sonucunda “radyasyon seviyesi iki-üç katına kadar çıksa bile sorun edecek bir durum yok” diye beyanat verdi. Bir lobi grubu olan Dünya Nükleer Enerji Birliği, bugün hâlâ iki kişinin olay esnasında, 28 kişinin ilk üç ayda, 19 kişinin ise 2004’e kadar uzanan bir dilimde öldüğünü iddia ediyor. Yani toplam 59 kişi telaffuz ediyor. Aynı kaynakta çocuklardaki tiroit kanserinin önemli oranda artmış olduğu sayı verilmeden teslim edilse de bunun Çernobil’le ilişkisinin “kuşkulu” olduğunun altı çiziliyor. Keza Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu da açığa çıkan radyasyonla kanser arasında doğrudan bir bağlantı kurulamayacağını söylüyor.

Oysa sadece Ukrayna’da 35 bin kadının, kocalarının Çernobil’le bağlantılı ölümünden ötürü tazminat aldığını biliyoruz. Altını çizmek istiyorum: Bu sayının içinde ölen kadınlar, çocuklar, bekâr erkekler yok. Üstelik sadece Ukraynalılar…

Ölünse de kalınsa da..

Ölenlerin toplam sayısı hakkında şu noktada ancak tahmin yürütülebilir; ama 100 bini, hattâ 150 bini geçtiği düşünülüyor. 59’la ilgisi yok. Üstelik radyasyon sadece ölüme veya kansere sebep olmuyor; oto-immün hastalıklara; solunum yollarında, sindirim sisteminde, kalpte, hormonlarda, kemik yapısında tahribata; bebeklerin ölü doğmasına ve/yahut mutasyon geçirmesine yol açıyor. Organları olmayan veya muntazam çalışmayan bebekler rahme düşüyor. Ölünse de kalınsa da acı dolu bir yaşam sürdürülüyor. Üstelik bu sorunlarla boğuşan insanlar, Sovyetler dağılınca kendi kaderlerine, daha doğrusu piyasaya terk edildi.

Yukardaki arızaların hepsini bilimsel olarak doğrudan Çernobil’e bağlamak mümkün olmayabilir. Ne de olsa kanseri tetikleyen birden çok sebep var. Ancak yine de yukarda bahsi geçen ve olayı daha ziyade  karanlıkta bırakmayı hedefleyen demeçlerin başka bir boyutu var. Gösterilen bu çabaya dair ancak akıl yürütebiliriz: İki kutuplu dünyanın hassas dengeleri, halkın paniğe kapılmasını engellemek, diğer yerlerdeki nükleer santrallere veya yapımı devam edenlere karşı olası bir kampanyanın önüne geçmek, büyüme hedeflerinden şaşmamak….

Patlamadan etkilenen bölgelerin neresi olduğu bile bugün kamuoyunda tam olarak bilinmiyor. Güney Belarus’ta en az Çernobil’in yakın çevresi kadar radyoaktif ikinci bir bölge daha var mesela (aşağıdaki harita). Olayın hemen akabinde esen rüzgârların sonucu. Otoritelerin başından beri durumu bilmesine rağmen, insanların orada yaşamaya devam etmesine göz yumuldu. Zira devletler böyle büyük felaketler karşısında her bir insanı tehlikeden gerçekten kurtarmaya değil; kamuoyunu yönetmeye, skandalı örtmeye öncelik veriyor. 1989’daki durumu gösteren aşağıdaki haritaya bir daha bakın:

Vadiden vadiye farklar var; radyasyon eşit dağılım göstermiyor. Gazeteler bu önemli detayı söylemeden, insanların bölgeyi terk etmesiyle yaban hayatının arttığına dair haberler yapıyor. İşin turizmi bile var. Sanki radyasyon o kadar da etkili değilmiş gibi, 20-30 senede her şey normale dönüyormuş gibi…

Çernobil: İnsanlar gidince ortaya çıkan yaban hayat sığınağı.

Oysa yaban hayatı nerede çoğalabiliyor, nerede sona eriyor; çok iyi etüt etmek lâzım. Tüm bu haberlerin yanıltmaya yönelik bir tarafı olduğunu düşünmeden edemiyorum. Maksat bu değilse de etkisi bu. Yıllar önce kesilen ağaçların çürüyemediği, hâlâ olduğu gibi durduğu yerler var. Sebep, mikro ölçekteki hayatın (böceklerin, bakterilerin) yok olmuş olması. Bekleneceği üzere, turizm sayfaları bu bölgelerden bahsetmiyor.

Malûm, Türkiye’de de bu olay ciddiye alınmadı; üstü hızla örtüldü. Birileri çay içip aklınca radyasyonun olmadığını ispat etmeye çalıştı. Karadeniz’e kıyısı olan yerlerde hızla artan kanser vakaları dedikodu olarak kaldı, sayılar kamuoyuyla paylaşılmadı.

Ben bunu uzun yıllar Türkiye’ye has bir “rezillik” olarak düşünmüştüm; ancak olmayabilir. Japonya’da, Fukushima’daki büyük nükleer felaketin bile (2011) en başta üstü örtülmeye çalışıldı. Çekirdeğin erimiş olduğu ancak iki ay sonra kabul edildi.

Varacağım nokta şu: Belki de Çernobil’i tek seferlik “bir kaza” olarak düşünmemek lâzım. Radyoaktif madde üreten ve bunu bazen bilerek, bazen bilmeyerek çevreye saçan bir medeniyetin, yani daha geniş bir zincirin halkalarından biriydi Çernobil. Hiroşima ve Nagazaki’nin; güya boş topraklarda, okyanuslarda yapılan nükleer denemelerin; var olan yaklaşık 450 santralden oluşan büyük bir zincirin parçası…

Bikini Adalarındaki nükleer deneme- 1946

Bugün pek çok yerde, Amerika-İngiltere-Japonya’daki reaktörlerde bile sızıntılar, patlamalar oluyor. Çoğu zaman duymuyoruz. Çernobil’in sonrasında olanları yahut hâlâ devam eden nükleer felaketler zincirini de bilmiyoruz. Örneğin bugün o civarda hâlâ her ağaç yandığında ciddi miktarda radyasyon açığa çıkıyor; çünkü ağaçlar, otlar, toprak depo gibi. Felaket, on yıllar sonra açığa çıkan radyasyonla beraber bir daha, bir daha yaşanıyor. Yöredeki ahududuları toplayıp satan insanlar önce ölçüm yapıyor; yüksek radyasyonlu yemişleri kanunen “güvenli” eşiğin altına çekmek için diğer ahududularla karıştırıp Avrupa-Asya pazarına satıyor. Marmelat olarak yiyoruz. Felaket olduğu yerde durmuyor, çeşitli kanallar üzerinden hareket ediyor ve bir türlü sona ermiyor.

Yakın zamanlarda çok ses getirmiş HBO’nun Çernobil dizisi (oldukça etkileyici bir dizi olduğunu belirteyim) işte tam da bu hususları ıskalıyor. Köhne Sovyet rejiminde “yaşanmış ve bitmiş” bir ”kazayı” dünyanın diğer yerlerindeki nükleer sızıntılardan, felaketlerden hiç bahsetmeden anlatmayı başarıyor. Dünü dünde bırakıyor, geçmişle bugün arasına bir çizgi çekiyor. Dizinin yol açtığı tartışmadan istifade eden ABD’deki Nükleer Enerji Enstitüsü (NEI) Sovyetlerdeki reaktörlerle ABD’deki reaktörlerin farkını anlatan ve bu felaketin ABD’de asla yaşanamayacağını iddia eden bir beyanat verdi yakın zamanlarda mesela. Suç, at gözlüğü takmış bürokratlara ve eski teknolojiye atılmış oldu. “Burası” ve “orası” arasına yine kalın bir çizgi çekildi. Dizinin en sonunda (5. bölümün sonu) olayın devamı orijinal görüntüler ve altyazılar eşliğinde anlatılırken, Amerika’daki sızıntılardan bahsetmek yahut Japonya’dan bir görüntü eklemek bile işin rengini değiştirirdi. Fakat yine de tartışmanın geldiği bu nokta bana göre dizinin başarısızlığından çok (ki dizi pek çok açıdan gayet iyiydi), nükleer lobisinin motivasyonunu gösteriyor.

Toparlayayım: Plütonyumun yarılanma süresi 24 bin yıl. Bu tarz bir atığın gelecek 24 bin yıllık süreçte güvenle muhafaza edileceğinin garantisini hiçbir kurum, hiçbir devlet veremez. 24 bin yılı geçtim, 10 bin yıl önce insanlığın durumunu düşünün. Ortada devlet bile yoktu.

Los Alamos/New Mexico’da 1957’den beri nükleer atık deposu olarak kullanılan ve “G Bölgesi” (Area G) diye anılan bir yer var. Buraya her sene 100 milyon dolar harcanıyor. 2070’e kadar bütçesi çıkmış; ancak raporlarda tedbirin kalkması için öngörülen süre 3046 olarak geçiyor (Masco 2010). Şimdi 2019’dan 3046’ya ulaşıncaya kadar içinizden yüzer yüzer sayın.

2700’lerde ben gülmeye başlıyorum, ya siz?

Okuma önerileri

Bu yazıdaki bilgilerin önemli bir bölümü konuyla ilgili çalışan Profesör Kate Brown’dan geliyor. Kendisini Talinn’deki bir konferansta dinleme imkânı buldum, hemen yazılarını/kitabını okumaya giriştim. Hararetle tavsiye ediyorum.

  • Brown, Kate. 2019. Manual for Survival: A Chernobyl Guide to the Future. Allen Lane.

Japonların atom bombasından sonra nükleer santral kurmayı nasıl kabul ettiklerine dair:

  • Brown, Kate. 2017. “Marie Curie’s Fingerprint: Nuclear Spelunking in the Chernobyl Zone.” Arts of Living on a Damaged Planet, kitabının içinde. M91–105. Minneapolis and Londra: University Press of Minnesota.
  • Konuyla ilgili Pınar Demircan’ın yazısı burada. Diğer yazılarını da Google’dan bulabilirsiniz.

Yazıda geçen Los Alamos’la ilgili:

  • Masco, Joseph. 2010. “Mutant Ecologies: Radioactive Life in Post-Cold War New Mexico.” Global Political Ecology, kitabının içinde, (der.) Richard Peet, Paul Robbins ve Michael J. Watts, 285–303. Londra; New York: Routledge.

Türkçe okumak isteyenler:

  • Cohen, Martin ve Andrew McKillop. 2016. Kıyamet Makinesi. İstanbul: İletişim Yayınları.

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

 

Yazarlar

Karasu da bizim, Akkuyu da… – Yılmaz Kilim

Geçtiğimiz günlerde ekoloji mücadelesi için önemli iki etkinlik vardı. Biri nükleer santrale karşı Büyükeceli’de diğeri de HES’e karşı Tarsus’un Boğazpınar köyünde.

Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santrale karşı yapılan eylemde 1945 yılının 6 ve 9 Ağustos günlerinde Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atılan atom bombasında ölenler anıldı. Nükleer santral de patlarsa etkileri atom bombasından farksız oluyor. Çernobil ve Fukuşima felaketinin etkileri hala devam ediyor. Her iki kazanın da yarattığı radyoaktif kirlilik bütün dünyayı tehdit ediyor.

Fakat nükleer silahlarla nükleer santraller arasındaki ilişki sadece bununla bitmiyor. Nükleer santrallerde kullanılan yakıt çubukları zenginleştirilmiş uranyum içeriyor. Kullanılan yakıt çubuklarının tekrar işlenmesinden ise yine yakıt olarak kullanmak üzere uranyum ve plütonyum elde ediliyor. İşte nükleer silahlarda kullanılan plütonyum da böyle elde edilmiş oluyor. Kimi kaynaklara göre nükleer santraller ise elektrik üretmekten çok bu nedenle nükleer silah üretmek için kuruluyor.

Akkuyu’daki nükleer karşıtı eylem, nükleer karşıtı mücadelenin bu yönüne de dikkat çekmesi bakımından önemliydi. Diğer yönüyse olağan çalışma koşullarında nükleer santrallerden kaynaklı radyoaktif kirliliğin olası etkileri ile santralde kullanılacak soğutma suyunun deniz ekosisteminde yaratacağı etkiler. Bu da her şey sorunsuz yürüse bile yüzlerce kilometre uzaktaki canlıların ve bizlerin nükleer santralden etkileneceği anlamına geliyor.

Eğer hala “Boğazpınar Köyündeki HES’ten bana ne?” diye düşünenler varsa onlara da önemli birkaç not düşebiliriz. Doğu Akdeniz’in cömert topraklarının Torosların yarattığı iklime ve kaynak sularına ihtiyaç duyar. Ekosistemin karmaşık yapısı nedeniyle küçük bir değişiklik bazen bir felakete neden olabilir. Peş peşe HES’lerin planlandığı Cehennem Deresi ve Kadıncık Vadisi ise yaban hayatı koruma ve geliştirme sahası ilan edilmiş, biyolojik çeşitliliği nedeniyle Torosların en önemli alanlarından.

Mersin ve Tarsus şehir merkezinin içme suyu Berdan Nehri’nden karşılanıyor. Berdan aynı zamanda tarımsal sulama amacıyla kullanılıyor. Cehennem Deresi ve Kadıncık Çayı ise Berdanı oluşturan iki önemli kol. Cehennem Deresi ve Kadıncık Vadisi üzerinde gerçekleştirilen her faaliyet Mersin ve Tarsus’un içme suyunu etkileyecektir.

Barajlar ve HES’ler deniz ekosistemini de etkilemektedir. Siyasilerin “sularımız boşa akıyor” söyleminin ekosistemde/yaşamda yeri yoktur. Çünkü elektrik karın doyurmaz. Mersin Körfezindeki balıkların besin kaynağı başta Seyhan, Berdan, Göksu Nehirleri ile Deliçay, Müftü, Tece, Lamas, Kargıcak dereleri olmak üzere akarsulardır. Barajlar ve HES’ler denizdeki canlıların ihtiyacı olan besin maddelerinin onlara ulaşmasını engeller.

Sonuç olarak bütün bu nedenlerle Ağustosun yakıcı sıcağında Büyükeceli’deki ve Boğazpınar’daki eylem ve etkinliklere olmamız önemliydi. İyi ki hala oralarda bizim için mücadele eden birileri var.

Biz de kilometrelerce mesafeden desteğe giderken kendimiz için orada olduğumuzun farkındaydık. Çevre Düzeni Planı ile ilgili bir forumda köy muhtarımız söylemişti ve aslında bütün bir toplantıyı özetlemişti benim için. Ben de ondan çalıyorum şimdi. İşte bu yüzden Karasu da bizim, Akkuyu da, ve hatta Sinop da.

 

Yılmaz Kilim

Tarım Orkam-Sen Mersin Şubesi

 

 

Kategori: Yazarlar

DünyaManşet

Kuzey Kore tehdidin boyutunu arttırıyor

Kuzey Kore lideri Kim Jong Un

Kuzey Kore yetkilileri, ülkenin resmi haber ajansı KCNA’ya yaptığı açıklamada, 2007 yılında yürütülen uluslararası müzakereler sonucu kapatılan Yongbyong nükleer santralinde, 5 megavat gücündeki nükleer reaktörün yeniden çalıştırılacağını duyurdu.

Kuzey Kore lideri Kim Jong Un

Yongbyong’da onarım işlemlerinden geçirilen diğer tesislerinde de faaliyetlerin başlayacağını kaydeden Kuzey Koreli yetkili, bu politikanın amacının, ülkenin nükleer gücünün nitelik ve nicelik açısından güçlendirilmesinin yanı sıra ülkenin enerji açığının giderilmesi ve elektrik kesintilerinin önlenmesi olduğunu söyledi.

Çin Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada ise bu karardan üzüntü duyulduğu ifade edildi.

Kuzey Kore, başkent Pyöngyang’ın birkaç yüz kilometre kuzeyinde bulunan Yangbyong’daki nükleer reaktörü 2007’de Güney Kore, Çin, Japonya, ABD ve Rusya ile yürütülen, ancak daha sonra tıkanan nükleer silahsızlanma müzakerelerinin bir parçası olarak kapatmayı kabul etmişti. Reaktör yılda bir kere nükleer bomba yapabilme kapasitesine sahip. Kuzey Kore’nin 2006 ve 2009’daki ilk iki nükleer denemesinde plütonyumdan imal edilen düzenekleri patlattığı sanılıyor.

(DW Türkçe)

 

Kategori: Dünya

DünyaManşet

Fukişima’da “sular durulmuyor”

 

Japonya’daki nükleer felaketin ardından bölgedenkaygı verici haberler gelmeye devam ediyor. Fukişima santralinin işletmecisi olan TEPCO düzenlediği son basın toplantısında santrali çevreyelen bölgedeki toprak analizlerinde plütonyuma rastlandığını duyurdu. TEPCO’nun açıklamasına göre plütonyum ihtiva eden toprak numuneleri santralin etrafındaki bölgeden yaklaşık 1 hafta önce toplanmış. Şirket yetkililerine göre rastlanan plütonyum miktarı insan sağlığına zarar vermeyecek oranda.

 

Diğer yandan Fukişima’daki reaktörleri soğutma çabaları yüksek oranda radyasyon sızıntısı nedeniyle aksıyor. Özellikle 2 numaralı reaktörde yaşanan ciddi sızıntı soğutma çabalarına sekte vuruyor. TEPCO bu reaktöre pompaladığı su oranını pazar günü arttırarak saatte 16 tona çıkarmış, ancak pazartesi günü itibariyle bu miktarı yeniden 7 tona indirmişti. Bu durumun nedeni olarak reaktörün elektrik tribünü binasının temelinde biriken suda çok yüksek oranda radyasyona rastlanmış olması. Bu sızıntının reaktörü çevreleyen “koruma kabındaki” yeri henüz bilinmeyen bir çatlaktan gerçekleştiği düşünülüyor.

 

TEPCO yetkilileri normalde bir reaktörün çekirdeğindeki sudan 100.000 kat daha yüksek oranda radyoaktif suyun varlığı nedeniyle reaktöre dışarıdan saatte 7 ton hacminde suyun pompalandığını, bu miktarın sürekli olarak buharlaşan su miktarını karşılayacağını belirtiyorlar. Ancak uzmannlar bu oranın yetersiz kalarak reaktörün yeniden aşırı ısınmasına neden olabileceğini belirtiyorlar.

 

Diğer yandan 1 ve 3 numaralı reaktörlerin tribün temellerinde de yüksek oranda radyoaktif su tespit edildi. Bu bölgede çalışan 3 işçi çok tehlikeli oranda radyasyona maruz kaldı.

 

Ancak Fukişima ve Japonya, ve aslında Dünya, artık bütün bu çok büyük tehlikelerden çok daha önemli ve acil bir felaket riskiyle karşı karşıya. TEPCO’dan gelen açıklamaya göre reaktör binalarının “dışında”, yani açık havada bulunan bir hendekte yine çok tehlikeli oranda radyoaktif serpinti ihtiva eden su birikintileri var. Nükleer Güvenlik Komisyonu’na göre bu oranda radyoaktif su birikintilerinin reaktörden dışarıya sızması ve okyanusa ulaşması “her ne pahasına olursa olsun” engellenmeli. Komisyon ayrıca tüm dünya devletlerini “nükleerde güvenlik önlemlerini gözden geçirmek üzere acil bir uluslararası toplantıya” çağırdı.

 

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Yukiya Amano da Japonya’daki durumun düzelmesinin “biraz” zaman alacağını belirtti. Fukişima’daki durumun hala ciddi olduğunun altını çizen Amano yine de sorunun bölgede çalışan fedakar işçilerin çabalarıyla çözüleceğine inandığını da ekledi.

 

Bütün bu gelişmelerin yanısıra Greenpeace de Fukişima etrafındaki tahliye çemberinin genişletilmesi gerektiğini bildiren bir basın açıklaması yayımladı. Bölgede uzmanlarla sürekli olarak radyasyon ölçümü yapan ve verileri kamuoyuyla an be an paylaşan Greenpeace, reaktörün 40 km kuzeybatısında yer alan Iitate köyünde yapılan ölcümlerde saatte 10 mikro Sieverts oranında radyasyon tespit edildiğini bildirdi. Bu da ortalama bir insanın tolere edebileceği yıllık azami radyasyon miktarının bir iki gün içinde alınması anlamına geliyor. Greenpeace “Bu miktarlar tahliye çemberinin genişletilmesini gerektirir. İitate’de yaşayanlar güvende değil, özellikle hamile ve çocuklar daha büyük risk altında” dedi.

 

(Yeşil Gazete, Reuters, NHK, Kyodo News, Greenpeace International)

 

Kategori: Dünya