Köşe YazılarıManşetYazarlar

Milliyetçilik: Şimdiye musallat olan hayalet

Ayasofya‘nn camiye dönüştürülmesine karşı Avrupa Kiliseler Birliği’nden gelen mektup üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz haftaki konuşmasında Avrupa’da 2000 Müslüman’a bir cami düşüyor. Türkiye’de ise 500 Hıristiyan’a bir kilise. Bu bizim onlara göre inaç özgürlüğüne ne kadar saygılı olduğumuzu gösteriyor…”mealinde bir şeyler söyledi. Belki şöyle de söyleyebilirdi: “Hatta bakın İstanbul’da 20 Rum’a bir kilise düşüyor. Onların inanç özgürlüğü Müslümanlar’dan ileri seviyede gözetiliyor…”

Savaş öncesinde Hıristiyan nüfus şehirde “azınlık” değildi. Şehirde 300 binden fazla Rum yaşıyordu. (Anadolu’da da 3 milyona yakın.) Savaştan sonra bu nüfus yarı yarıya azaldı. Anadolu‘da Rumların başına gelenler İstanbul‘dakileri de korkutmuştu. Lozan Anlaşması ile şehirdeki Müslüman olmayan nüfusun dini ibadet, eğitim, sosyal hizmetlerle ilgili kurumlarının varlığı güvence altına alınmış gibiydi. Savaş sonrası şehir çokdinli, çoketnili, çokdilli Osmanlı geçmişini bir ölçüde koruyormuş gibi gözüküyordu.

Milliyetçilik, tam da İstanbul’un Fethi’nin 500. Yılı Törenleri ve arkasından gelen uygulamalar ile aşık olduğunu zannettiği Osmanlı’nın tabutuna son çiviyi çaktı.

1955 Pogromu rezaleti sonrası şehirdeki Rum nüfus 70 bine düştü. 1964’teki sürgün ile 30 bin kaldı. 1974’te 15 bin, 2000’de 5 bin kişi. 2020’de ise, çoğu yaşlı binbeşyüz kişi…

1.Dünya Savaşı öncesinde Anadolu’da yapıldığı gibi, şehrin ekonomisine el koymak için sinsi, ahlaksız, yasa tanımaz bir program uygulamaya kondu. 1953’te başlatılan Bizans düşmanlığı kampanyaları, Fetih Törenleri, Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesi gibi ritüeller bu siyasal hareketi motive eden temel semboller oldu.

Osmanlı aşkı Osmanlı’nın tabutuna son çiviyi çaktı

6/7 Eylül pogromu tekil bir olay değil, kurumsallaşmış ve süreklilik gösteren uygulamaydı. İnsan haklarını ihlal eden, vatandaşlarının bir bölümünü inançlarından dolayı ötekileştiren, sınırlarının dışına atan, yaşam haklarını ellerinden alan, ayrımcılık üzerine kurulan bir hukuksuz bir rejimin imaline işaret ediyordu. Bu olayda açığa çıkan olguların karanlıkta kalması, planlayıcılar, azmettiriciler ve failler hakkında bir soruşturma açılmaması yanında bu resmi kılığına girmiş karanlık odakların yarattıkları korku rejiminin daha sonraki yıllarda sistemli bir şekilde uygulanmış olması, bunun bir göstergesi. Dolayısı ile demokratik bir hukuk rejiminin kurulmasında, hukuk sisteminin onarılmasında, bu mesele güncelliğini koruyor.

Milliyetçilik, şimdiye musallat olan bir hayalet. Şimdiyi sömüren, sömürdükçe her seferinde büsbütün fantazi dünyasına doğru yol alan bir hayalet. Kaybın, boşluğun yerini dolduramayan ve bir şiddet failine dönüşen, devlet gücüyle fantastik bir dünya inşa eden bir milli iktidarlar silsilesi…

Savaş öncesinde keşfedilen “Osmanlıcılık” da böyle bir şeydi.  1953’te tekrar su yüzüne çıktı. Tekrarlanan aşk, kuruntuya dönüşüyor Lacan‘ın deyişiyle. Kaybın boşluğu doldurulamıyor. Doldurulamadıkça şimdiyi daha çok sömürüyor.

Bu nedenle tekrarlandıkça arkası gelmeyen bir döngü ve şiddet içinde şekillendi şehrin kamusal hayatı.

Tanzimat‘ın “Osmanlı Yurttaşlığı” fikri, klasik bir imparatorluk kavramı, ya da Roma mirası değildi. İmparatorluğun modernleşme sürecinde inşa etmeye çalıştığı politik bir tasarımdı. Geleneksel, devralınmış bir yapı değil, kamu gücüyle uygulanmaya çalışılmış modern bir projeydi.

İstanbul Rumların da başkentiydi

Osmanlıcılık kapitalist modernleşmenin yarattığı kaybı imal edilen bir imaj ile doldurmaya çalışıyordu. Bu imaj Müslümanlar kadar Müslüman olmayanları da kapsıyordu. İçinde gene modernleşme ile imal edilmiş bütün milletler vardı. Ortodokslar’a Rum deniyordu. İmparatorluğun her köşesinden farklı dillere, farklı etnisitelere sahip insanlar okullarda eğitim görüyorlar ve Rum kimliği imal ediliyordu. Ortodoks eliti temsil ediliyordu. Peki Müslümanlar’a ne denecekti? Onların milli bir kimliği olmayacak mıydı?

Devlet, yeniden hatırlanan halifelik ile İslami bir renge sahipti. Ancak devlet ile millet örtüşmüyordu. İmparatorluk, yurttaş eşitliğini elitler arasında kurmayı başarmıştı. Toplulukların içindeki kimlik krizi ise hayırseverlik mekanizmaları ile perdelenmiş oluyordu. Devlet katından şehir düzeyine inildiğinde ise piyasa ilişkilerinin, ticaretin kuralları geçerli oluyordu. İdeoloji, yukarıdan belirleyici gücüyle imtiyaz alanları yaratsa da, şehir Osmanlı modernleşmesinin karakteristiklerini koruyordu.

Modernleşme sürecinde “Rum” kimliği, edebiyatı, ulus-devlet öncesinden kalan dili, kültürel kurumların inşasıyla daha çok merkezi (Osmanlı İmparatorluğu) bir etkide olan şehir, bir “kültürel başkent” olan İstanbul’da kurgulanmıştı. Yunan milli hareketi ise Avrupalı aydınların icat ettikleri bir Helen kimliği kurgusuna yaslandı. Oysa Bizans ya da Roma bu çok tanrılı etnik topluluğu dışlamıştı. Yunan seçkinleri kendilerine öğretilen bu yeni rolü oynamayı “milli” eğitim sistemi içinde öğrendiler.  Tıpkı modern Osmanlı elitinin ve sonrasındaki millici elitin kendi mirasının Roma İmparatorluğu ile ilişkili değil de “Osmanlı” ve epey dolaylı olarak “Kayı Aşireti”  olarak öğrenmesi gibi. Bu tezat her iki ulus-devlette benzer bir şekilde tezahür etti.  Ancak her şeyin gene de bir sırası vardı. İstanbul’un koşulları henüz buna uygun değildi.  Bu yüzden şehirdeki “ortak muhayyile” alanı, seçkinler arasındaki karmaşık bir duruma tekabül ediyordu.

Rum’un yerine Yunan’ı koymak…

Bu süreçte asıl önemli olan Rumluk ile Yunanlılık arasındaki sınırların yok edilmesiydi. Çünkü şehirde Ortodoks Patrikhanesi ve eğitim kurumları, kültür eliti bulundukça, bunlar milli idealler ile merkez arasında bir gerilim yaratabiliyordu. Bunun için Bizans tıpkı Osmanlıcılık gibi milli bir imaja dönüştürüldü. Şehirde Rumların yok oluşu bu yüzden gerçekte yalnızca Türk milliyetçiliğinin gelişmesine değil, Yunan milliyetçiliğinin ideallerine de denk düştü. Böylece Ortodoksluk üzerindeki güçlü bir kültürel merkez, İstanbul devre dışı kalmış oldu. Bu dönüşümü yalnızca bir sözcük oyununa, “Rum“un yerine “Yunan“ı koyarak bir yer değiştirmeye indirgemek asla yeterli olmaz.  Bu aynı zamanda kamusal alanda, resmi yeniden üretimde güç kullanarak, bir silinme veya sabitleme alanı olarak görmek ve yapmak gerekir. (Örneğin beni hep “Azınlık” adı verilen toplulukların “kamu korkusu” şaşırtmıştır. Çünkü ne zaman kamu alanı deseniz, el konacak kendi özel kamu alanları olarak algılıyorlar. Nedeni belli. Örneğin bir mezarlıktan kamu alanı diye söz etseniz karşı çıkıyorlar, çünkü öyle kabul edilirse devlete ait oluyor.)

Ders kitaplarında örneğin hiç bir zaman şehirde yaşayan “Azınlıklar”ın eserlerine (çeviri olarak) rastlayamazsınız. Onlar oysa vatandaşlık olarak güya kamusal alana dahil edilmişlerdir ve tanınmışlardır.  Buna karşılık bir Boşnak, Kürt veya Arap “kökenli”, anadili farklı olan şairin, yazarın durumu farklıdır.  Bunu mimari, görsel sanatlar gibi kültürel alanlara da uzatmak mümkün. Kimin kamu alanına katılacağına, kimin katılmayacağına karar veren kurgulanmış, yeniden imal edilmiş bir pratik, milliyetçilik.

Ayasofya’yı melankolinin bir objesi olma halinden kurtarmak

Bugün belki koşullar biraz daha farklı. Çok emek isteyen bir şey kültürel mirası evrensel ölçütler kapsamında ele alabilmek. Osmanlı modernleşmesi, yakın tarih Cumhuriyet seçkinlerinin ötekileştirdiği bir olguydu, bu yüzden AKP Hükümeti bu konuda bugüne kadar en reformcu adımları attı. Zorla tehcir edilen nüfusa geri dönme çağrısı bile yaptı. 

Mekanın farklı hafızaların taşıyıcısı olarak kabul edilmesi yeterli değil. Çünkü her bir müdahale bunun idrak edilmesini değil, ötekini silmeye dayanıyor. Bu da iletişimsizliği dayatıyor. Dolayısı ile her karşılaşmada, görünen, yüzeye çıkan bir hafızayla bir de görünmeyen ortaya çıkıyor. Ayasofya, müze yapıldığında, bastırılan hafıza, yani cami ortaya çıktı. Müze de böylece hiç bir zaman müze olamadı, şehir halkıyla, dünyayla iletişimi kopardı. Bastırılmış olanı dikkate almadı. Bin yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan (ve kolayca silinemeyecek bir hafızaya sahip olan) Ayasofya Camii’nin de problemi bu. Bastırılmış olanı kendine musallat etmek.

Onunla devlet iktidarı ilişkisinin koparılması zorunlu. Onu tasarlanacak bir imaj haline getirmek cami fikrini de baskılıyor. Bu kolay geçiştirilecek bir problem değil.

Kolayca söylenebilecek bölümü ise şu: Kültürel miras kavramı başlangıçta büyük bir lüks ve üst sınıflara ait bir ayrıcalıktı. Ancak biraz da nostalji sayesinde orta sınıflar tarafından da benimsendi ve kapsama alanı da biraz genişledi. Bugün İstanbul’un Tarihi Yarımada’daki bazı bölgelerinin UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer alması da bu tanınırlığın biraz küresel boyutta olanı. “Ayasofya müze olsun” diyerek belki bununla yetinebiliriz. Ya da geçmişe saplanıp kalmak yerine anlamlı olabilecek daha kapsamlı, yapı-sökümcü bir kültürel miras sorunsalına adım atabiliriz.

Açıklık, çokluk, yaratıcılık… Ayasofya‘yı melankolinin bir objesi olma halinden kurtaracak olan bu.