Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Eski mahallelerde küçük bir gezinti” üzerine yeni düşünceler

Geçtiğimiz hafta, kentlerin tarihsel kesimlerinde gezerken, buraların korunması ya da çökmeye/ unutulmaya terk edilmesi veya kentin bu kesimlerinin kendiliğinden kentin yeni durumuna göre kendilerini nasıl uyarladıkları vb. gibi sorunlar üzerinde düşünmeye başlamıştık.

Türkiye’de son 30-20 yıl içinde belediyeler giderek hızlanan ve çoğu kez de birbirinden kopya çekerek çoğalan bir biçimde, kentlerin tarihi kesimleri, tarihsel dokularıyla ilgilenmeye başladılar, bu konuya bütçe ayırdılar, birçok proje uyguladılar ve bu merak (yoksa moda mı?) hala devam ediyor…

Olup-bitenlerle ilgili en önemli sorular, belki ekonomik-politik tutumla ilgili: Koruma-yenileme projelerinde demokrasi ve bilimsel gereklilikler arasındaki denge nasıl sağlanacak? Projenin finansmanı nasıl olacak ve yaratılacak yeni rant nasıl paylaşılacak? Ya da başka türlü soracak olursak, eski mahalle, “soylulaştırma” olmadan korunabilir mi, soylulaştırma olacaksa, çöküntüleşmiş tarihi alanlarda yaşamakta olan yoksullara ne olacak ve “yeni soyluların” kim olacağı, nasıl belirlenecek?

 

Bu soruları tartışmaya başlamadan, kentlerin son zamanlarda içinde bulunduğu genel atmosferden kısaca bahsetmek ve sorunun geri-planını biraz netleştirmek gerekecek.

Kentlerin, yaklaşık 1980’lerin başından beri, neoliberal dünyaya açılmakta ve dünyanın diğer neoliberal kentleriyle etkileşmekte/ yarışmakta, ekonomisini ve yeni yatırımlarını onlarla uyumlaştırmakta ve onlara benzer (hatta aynısı) bir gelişme/ oluşum sağlamak için uğraşmakta olduğunu söyleyerek, tartışmaya başlayabilir, dünyanın bütün büyük ve önemli kentlerinin, benzer durumda olduğunu söyleyebiliriz: Kimliksizleşen, ama aynı zamanda “markalaşmak” isteyen bir “kentler takımyıldızı” içindeyiz…

Yine yaklaşık aynı dönemden beri, pek çok ülkedeki popülist siyasal iktidarlar ve bu iktidarların ideolojisi, “geçmişin şanlı günlerini” ve “muhafazakarlığı/ milliyetçiliği/ yerelliği ve yabancı düşmanlığını” önemsediğini söylüyor. Türkiye’de, neredeyse bütün kentlerde, en azından “Osmanlı Dönemini” ve onun öncesindeki “Selçuk Dönemini” yansıtan bir çehre arıyorlar/ bulamazlarsa bunu yaratıyorlar, en azından, icat etmeye çalışıyorlar.

Aslında birbiri ile çelişirmiş gibi duran bu iki düşünce, aynı akımın bir parçası ve kentlere, tam da bu özellikleriyle yansıyor. Yani kentler bir yandan, neoliberal dünyanın bütün diğer kentlerine benziyor/ onlarla aynılaşıyor, bir yandan da, kendi “otantik” tarihsel mirasını (Türkiye’de sadece Osmanlı ve Selçuk dönemlerini) korumak ve canlandırmak istiyor. Eski kent parçaları, eski yapılar “onarılıyor” ve çoğu kez betonlaştırılarak, restore ediliyor. Kent yönetimleri, kentin tarihi mahalleleri için projeler geliştiriyor ve bütçe ayırıyor. Bunun da yetmediği durumlarda, yeni yapılan binaların cephelerine, “Selçuklu kültürel mirasınızı” yansıtacak makyajlar, ya da “Selçuk” olduğunu zannettikleri simgesel ama modern “gösteriş” motifleri ekliyorlar. Kentler, böylece “marka” oluyor.

Türkiye’de bu sorun bakımından şimdiye kadar uygulanan örneklere ya da “modellere” kısaca bakmak yararlı olabilir. Ancak aşağıdaki sınıflama ve örnekler, tam ya da yeterince doğru, sistematik ve eksiksiz kurulmuş olmayabilir. Yine de, mevcut durumun resmini, bir ölçüde çizebilecektir sanırım.

Türkiye’deki kentlerde, tarihi mirası ya da dokuyu korumak bakımından neler yapıldığına, kabaca bakmaya çalışalım:

Öncelikle belki iki oluşumu ayırt etmeliyiz: Kentlerin,

  • korunabilen tarihsel parçaları ve
  • korunamayan/ zaman içinde çöküp giden ve unutulan, tarihsel varlığı hiçbir biçimde saygı görmeden, günün gereklerine göre yenilenmiş parçaları

vardır.

Birçok kentin en azından 3 000 yıldır (bazılarının daha da eski bir geçmişi olduğu öne sürülüyor) kesintisiz yaşamakta olduğunu anımsayacak olursak, korunamayan tarihi parçaların ne kadar büyük bir miktar (alan) olacağı kolayca tahmin edilebilir. Arka arkaya gelmekte olan uygarlıklar ya da politik iktidarlar/ sülaleler ve savaşlar, istilalar, doğal afetler, yangınlar vb. nedeniyle, bu anlaşılabilir bir durumdur. Asker yöneticiler, genellikle önceki uygarlığın yıkıntılarına saygı duymadığı için ve çoğu kez acil durumlar için hızla kenti küçültmek ya da tahkim etmek, savunma hatları oluşturabilmek vb. gerektiğinden, eski dokular yok edilmiştir. Ancak 1915’e kadar, bu tahribatın intikamcı veya düşmanca/ “temizlik” gibi amaçlarla yapılmadığı söylenebilir. Daha önceki dönemin kalıntılarını, yeni duvarların/ kalelerin ve tahkimatın acilen yapılabilmesi için en çok kullananların, Roma mirasını yağmalayan Doğu Roma (Bizans) olduğunu söylemek, Anadolu kentleri için yanlış olmayacaktır sanırım.

Korunabilen tarihi kent parçalarının da, yine iki temel yaklaşımla korunduğu söylenebilir:

  • Kendiliğinden, kentin ekolojisi ve yaşam modlarıyla doğal olarak ama “teknik olarak koruma amacı” olmaksızın korunması,
  • Modern zamanlarda koruma amaçlı projeler ya da uygulamalarla, kentlerin tarihi dokularının/ parçalarının/ yapılarını vb. korunması.

Tarihi dokunun, içine yaşayan kentliler tarafından, kentin sosyal/ antropolojik ekolojisine uygun biçimde, yer yer tahrip edilerek de olsa (bazen de kaynak olmadığı için, bazı parçalar ölmeye terk edilerek) yaşatılması ve kullanılması, en yaygın ve en eskiye dayanan uygulamadır denilebilir. Bu bir bakıma, kentin bu kesimlerinde yaşayanların “sağ kalma”/ geçimlerini ekonomik olarak sürdürülebilme güdüsüyle gerçekleşen “organik” bir korumadır. Gerçi bu durumun “koruma” kategorisi içinde olup-olmayacağı da tartışılabilir. Ancak pek çok kentte, tarihsel kent dokuları ve binalarının yakın zaman kadar gelebilmesinin bu yolla sağlanmış olduğu düşünülebilir.

İstanbul’da bu tür bir kendiliğinden, hemşehri koruması ve kullanmasının örnekleri (diyelim Kapalıçarşı veya Mahmutpaşa civarındaki tarihi doku vb.) çok olduğu gibi, Türkiye’nin pek çok kentinde de, bu örneklere rastlayabiliriz. Bu tür bir korumanın genellikle, “koruma” amaçlı olmadığı için her dönemin gereklerine göre yapılmış eklemeler veya tahribatla birlikte, her zaman içinde bulunulan dönemin ihtiyaçlarına ve eldeki olanaklara göre biçimlenmiş, “işlevsel” bir sürdürme/ yaşatma/koruma olduğu söylenebilir.

Bu tür korumanın en karakteristik özellikleri,

  • içinde yaşayan (yerli ve genellikle oldukça yoksul veya ekonomik olarak zor koşullarda bulunan) nüfus ya da esnaf eliyle gerçekleştirilmesi (dolayıyla “soylulaştırma vb. gibi bir durumun oluşmaması),
  • yaşatabilmenin en düşük koruma standardına/ tekniğine göre ve düzensiz olarak, uzun bir zaman içinde ve eklektik bir biçimde yapılmış olması,
  • kent toplumu bakımından, yıpranmakta olan veya çöken bir kent parçası olmakla birlikte, eskiden gelen alışkanlıklar nedeniyle, (genellikle) terk edilmeden kullanılmasının sürdürülmüş olması,
  • kent yönetimlerinin de bu yaşayan tarihsel bölümler için tahrip edici olmayan ve minimum düzeyde müdahalelerle (burada yaşayanlara saygı göstererek, genellikle minimum altyapı ve hizmet biçiminde) katkıda bulunmasıdır,

denilebilir.

Bu koruma türünün, çok rastlantısal güvenilmez ve sürekli olarak tahribata ve yeni ihtiyaçlara göre ekleme-çıkartma-bozulmaya çok açık olmasına rağmen, kentlerin tarihi kesimlerinin en samimi ve belki de otantik haline en yakın ve özentisiz/ yapmacıksız biçimde korunduğu tür olduğu da söylenebilir.

Bir bakıma “kendiliğinden” olan ve kentini toplumsal ekolojisine göre, yerel ve öznel olarak biçimlenmekte olan bu tarihi kent parçalarının, mahallelerin, çarşıların ve hanların-hamamların-cami ve mescitlerin oluşturduğu bu doku ile bu bölümü sonlandırabiliriz. Bir sonraki hafta, daha kurumsal ve resmi nitelikli ya da daha örgütlü, planlı ve projelendirilmiş biçimde gerçekleştirilmiş kentsel koruma alanları üzerinde düşünmeye devam edebiliriz.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kırmızıların Şahı

Solanaceae familyasından Solanum lycopersicum’un, yani domatesin, üç binden fazla atalık tohumla varlığını sürdüren 10 bin’den fazla çeşidi var. 10 binden fazla çeşit!

Dile kolay!

Ve evet, her ne kadar süpermarketler beş ya da altı kalın kabuklu, raf ömrü uzun, nakliyeye gelir çeşidinden ötesiyle ilgilenmiyorlarsa da bizler; yaz deyince domates diyen, sevinçle pazardan pazara pembelerin peşinde koşanlar, bahçemiz olmasa bile, tohumu için takaslara katılanlarız. Birbirimizin halinden anlarız: Ben, en ama ennnn taze köylü halimle ilk yazımda, Mutluköy’de, 18 tanesini birden ekip denemeye kalktıydım.

Ne enteresan, değil mi; 15’inci yüzyıldan önce tanımadığımız ama bugün, Türkiye’de, kişi başı 120 kg. tükettiğimiz domatese öyle düşkünüz ki, mevsimini dahi unuttuk! Temmuz ya da şubat ayırmadan hep yiyoruz!

Kimsiniz, diye sorsak mı, ona!

“Kimlerdensiniz siz kuzum domates?”

Umami dediğimiz beşinci lezzetle, yani tüm lezzetleri tamamlayan ve ağız dolusu hale getiren glutamatla dolu domatesin anavatanı Güney Amerika. And Dağları ve ardından da Peru ve Ekvador üzerinden yayılarak vardığı Meksika dahil olmak üzere, geniş bir bölgenin kültürünün parçası. Yabanisi bugünkü Peru’da hala bulunabilen bir türden ıslah edildiği (Lycopersicon esculentum var. cerasiforme) ve bu ıslahı gerçekleştirip yeme kültürüne entegre edenlerin de Aztekler olduğu düşünülüyor.

Herşeyi ancak kendileri gördükleri, tanıdıkları ya da kullandıklarında “var” kabul eden ve Amerikalar’ı da “keşfettikleri”ne uzun zaman inanan sömürgecilerin, bu meyve ile tanışması ise 1493 yılında. Kristof Kolomb, ardından da Hernan Cortes’in ilgisini çeken bitki derhal Avrupa’ya taşınıyor; ılıman Akdeniz ikliminde yetişebildiği fark edilince de İspanya’da ve tüm İspanyol kolonilerinde yetiştiriciliği teşvik ediliyor. 16’ıncı yüzyıl itibarı ile İspanyolların, hemen ardından da İtalyanların yemeklerine girdiğini görüyoruz. Elbette tüm sömürgeciler İspanyollar kadar cesur değiller. İngilizler, örneğin, 18’inci yüzyıla kadar zehirli muamelesi yapıyorlar bu pek leziz meyveye. Ama bırakalım İngilizleri bir kenara, İspanyolların ve özellikle de İtalyanların domates aşkını anlamak için iyi bildiğimiz tüm yemeklerini aklımızdan geçirelim bir çırpıda… pappa al pomodoro, pesto trapanese, pizza margherita, bruschetta, gazpacho, pa amb tomàquet, patatas bravas, pisto

Evet.

Çok seviyorlar domatesi!

Osmanlı’nın domatesle tanışması ise 18’inci yüzyılı buluyor. Hatta ilk tohum Halep’te 1799-1825 yıllarında İngiliz Konsolosluğu yapan John Barker tarafından getiriliyor. Anlatılan o ki önce yeşil domatesle muhabbet kuruluyor. Kırmızı hali belki bir tür bozulma gibi mi geldi, kim bilir? Ama domatesin gelişiyle mutfağımızda kullanılan tüm meyvelerin, eriğin, ayvanın, vişnenin… pabucu da dama atılıyor. Malumunuz, bugün, domatesi kullanmadığımız yer yok gibi! Kavun dolmasından, erik tavasına… meyvelerin lezzet kattığı yemekler artık ender karşımıza çıkan tabaklarda, hepsinin yerini bir biçim domates almış.

Kimileri bu dönüşümü Osmanlı Mutfağı’ndan Türk Mutfağına indirgenme olarak okumuş. Ben bu kadar sert ifade etmem ama evet, domates bize küreselleşmenin en güzel okumalarını 16’ıncı yüzyıldan itibaren yaptıran bir ürün.

Ayrıca, seviyoruz. Menemen, domatesli pilav, domates soslu patlıcan kızartma, domatesli şehriye çorbası, gavurdağı gibi kaşık salataları… kaldı ki adında geçmediği halde, neredeyse her yemeğin temelinde var domates!

Evet, evet. Seviyoruz.

Domatesin küresel yayılması 19’uncu yüzyıla kadar sürüyor bu arada; hem Asya’nın tamamına yayılması, hem de Kuzey Amerika’ya ulaşması anca 1800’lerde! Ve tabii, aynı Osmanlı’da olduğu gibi, buralarda da karışa, değiştire kendine has ve lezzetiyle vazgeçilmez yeni bir kültür yaratıyor: Mesela Çin’e 16’ıncı yüzyılda ulaşan ve önce “yabancı patlıcan” diye etiketlenen domatesin Çin mutfağına girişi, ilk, binlerce yıllık geleneği olan sahanda çırpılmış yumurtayla olmuş. Düşünün; her evde, her gün yapılan yumurta yemeğine yepyeni bir meyve giriyor… yani 番茄炒蛋 ilk olabilir ama dahası takip ediyor; 番茄炒牛肉, 番茄雞蛋麵

Ve onlar da seviyor.

Bu sevilme hali boşuna olamaz, sebepsiz hele asla! Peki domatesin en uzaktaki mutfakları bile değiştiren, dönüştüren lezzeti nereden geliyor?

Yukarıda yazdım aslında; domates glutamat dolu!

Glutamat ya da biraz gastronomiye meraklıysanız tanıyacağınız adıyla umami!

Hadi, biraz lezzet konuşalım:

Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nden Prof. Kikunae İkeda, 1908 yılında, kombu yosunundan yapılma bir çorbadan, tuzlu, tatlı, acı ya da ekşiden başka bir lezzet uyaranını ayıklamayı başarıyor ve adına glutamat diyor! Kimi hayvansal ve bitkisel ürünlerde kendiliğinden bulunan, fermente ürünlerde geliştirilebilen ve yemeğin lezzet derinliğini artıran bir amino asit bu. Aslında artıran derken yanıltmak istemiyorum, bütünleyen demek daha doğru belki. Yenilen her ne ise, içeriğindeki acıyı, tatlıyı, ekşi ve tuzluyu birbiri ile bütünleyip “ağız dolusu” kılan bu hale de umami diyor.

Umami, gerçi, sadece glutamat demek değil. Gıda proteinlerinin (bitkisel ve hayvansal) temel bir bileşeni olan glutamat/glutamik asit, proteini oluşturan 20 çeşit amino asitten biri ama umami, inosinik asit ve guanilik asit gibi bileşenlerden de oluşabiliyor. Glutamik asit, domateste ve kimi peynirlerde bulunurken; inosinik asit, kurutulmuş palamut ve kurutulmuş et/şarküterilerde ve guanilik asit de shiitake, porcini gibi kuruduğunda lezzeti katlanan kimi mantar çeşitlerinde bolca bulunmakta.

Görüleceği, anlaşılacağı üzere “umami” fermente deniz ürünlerinden sonra en çok ama en çok domateste var.

Umami Dünya Haritası

Ve bu muazzam madde, Prof. İkeda’nın araştırmasına konu olan yosun kombudan sonra en çok İtalyanların parmesan peynirinde ve ardından da hepimizin bir tanesi domateste bulunuyor. Dahası var, domates ne kadar olgunsa glutamat miktarı arttığı gibi, pişirilmesi de bu oranlarda muazzam bir fark yaratıyor. Güneşte kurutulmuş domates, olgun domatesten, ketçap ya da salça kurutulmuş domatesten daha fazla glutamat yani umami yani lezzet bütünleyici, ağız doldurucu içeriyor.

Bu arada Prof. Kikunae İkeda, buluşunu bir çeşni haline getirip, patentini almış. Hani şu pek çok tartışmaya konu olan ancak uzak doğu mutfaklarında, aynı bizim sodyumklorürümüz (sofra tuzu) gibi, sıradan bir çeşni olarak kullanılan monosodyumglutamat’ın (MSG) ilk ticari markası AJI-NO-MOTO®, 1909 yılında alınan bu patentin taşıyıcısı.

Bu koşullarda “salçalı yemek”lerin neden bu kadar çok sevildiğini anlamamak mümkün değil. Zeytinyağlılardan sıcaklara, geleneksel mutfağımızın göz bebeği pek çok yemeğin temelinin domates, soğan ve sarımsağı zeytinyağında çevirmek/pişirmek ya da yağda pişirilen rende ya da küp taze domatese bir kaşık da salça eklemek vb. olduğunu düşünürsek; lezzeti nerede, nasıl inşa ettiğimizi de daha net görebilir, iyi birer aşçı olma yolunda daha umami odaklı davranabiliriz.

Mevsiminde daha lezzetli!

Domatesin neden bu kadar lezzetli olduğunu hepimiz biliyoruz artık vee dahası güneşin altında olgunlaşmış bir domatesle, seradan tezgaha taşınırken olgunlaştırılan domatesin tat farkı için de sezgiden öte konuşabiliriz artık.

Şükür.

Umami, aceleye gelmez! Evet.

Tabii domates sadece umami demek değil, içerdiği likopeni de konuşmak gerek!

% 95’i su olan, düşük glisemik indeksli domatesin 100 gramında 18 kalori, 0.9 gram protein ve 2.6 gr şekere karşılık; bolca C vitamini, potasyum ve muazzam bir antioksidan olan likopen bulunuyor.

Bir C40 karotenoid polien olan likopen, olgun domates ve domates ürünlerinin, lezzetli bir karpuzun, kuşburnunun ve pembe greyfurtun karakteristik koyu renginin sebebi, doğal bir pigment. Sadece boyar madde gibi okumayın ama. A vitamini benzeri bir yapı göstererek prostat, meme, mide-bağırsak, akciğer ve deri kanseri riskini azaltan güçlü bir antioksidan ancak yalnızca bitkiler ile mikroorganizmalar tarafından sentezleniyor; hayvanların (haliyle biz insanların da) likopeni gıda yoluyla almaları gerekiyor.

Yani, koyu kırmızılar sağlık bağlamında çok değerliler. Domates de kırmızıların şahı!

Artık biliyoruz, mevsiminde, kıpkırmızı bir domates, sadece müthiş lezzetli olduğundan değil, sağlığımıza muazzam katkısından ötürü de cazip! Peki umamiyi arttıran yöntemlerle likopen çelişiyor mu, ona bir bakalım mı? Yani pişmiş domatesin umamisi artarken sakın likopeni düşmesin!

En harika haber de bu!

Domatesin yemeklerde özellikle sıvı yağ ile pişirilmesi halinde likopenin vücutta emilmesi daha kolay. Bu bir. Yani, geleneksel mutfağımızın temeli, tenceremizde zeytinyağı ve soğan sarımsakla beraber domates pişirmek sıradan bir seçiş değil. Sağlıklı ve lezzetli bir seçiş! Bu yazı için dersimi çalışırken aşağıdaki çizelgeye denk geldim, bakın, karşılaştırın:

Omoni and Aluko, 2005

Çizelgede yok fakat ekleyeyim, domatesin kabuğunda, etinde olduğundan daha fazla likopen var. Soymayın. Bu da etti iki. Bununla beraber, yaz kış masalarımızın vazgeçilmezine dönüşmüş söğüş domatesin faydası, her ay, aynı da değil. Hadi geçtim diyelim sera üretiminin, seralardan tezgahlara nakliyenin vs. ekolojiye maliyetini; yediğimiz sağlığımızsa eğer (ne yiyorsak oyuz, demenin başka biçimi) serada yetişenle, mevsiminde, tarlada yetişen arasındaki farkı bilmemiz gerekmekte. Domates bu bağlamda şahane bir kılavuz. Zira domatesin bizlere sunduğu keyif maddesi glutamat gibi, şifa maddesi likopen de, mevsiminde, güneşin altında yetişmiş domateste, serada yetiştirilenine kıyasla, daha fazla! Bu da etti mi üç!

Bizde domates tüm kıyı şeridinde üretiliyor dersem yanlış olmaz, Karadeniz dahil, Marmara, Ege ve Akdeniz’de üretimi yapılmakla birlikte üretim lideri il, elbette, seralarıyla Türkiye’nin sebze atar damarı Antalya! Üretilen her beş domatesten biri Antalya’dan geliyor, öyle düşünün.

Üç şekilde yetiştirildiğini söylemek yanıltıcı olmaz:

  • Mevsiminde, atalık ya da tescilli tohumla, küçük ölçekte ya da endüstriyel ölçekte ama toprakta ve suni ya da organik gübre ile
  • Mevsimsiz, toprakta, üzeri soğuk aylarda kapatılmak ve hava ısındığında açılmak sureti ile, küçük ölçekte ya da endüstriyel ölçekte ama toprakta ve suni ya da organik gübre ile
  • Tümüyle mevsimsiz, bazen topraklı ama çoğunlukla suda ancak her daim kontrollü sera şartlarında ve daima endüstriyel ölçekte.

İlk yöntemin bir kısmı, hani şu atalık tohumla, küçük ölçekte ve organik gübre ile desteklenmiş olanı (bu arada organik dediğime bakmayın, illa sertifika değil dediğim) hepimizin ideal domatesini üretiyor. İkinci yöntem, pazar yerinde yaz kış karşımıza çıkan domates, hani “tarla bunlar abla” dedikleri. Yalan yok, o domates topraktan geliyor. Üçüncüsünün ise mimarı, tarımı her daim modernize eden Hollanda ve benim bulabildiğim en az bir takipçisi var bu yöntemin. Yanılıyor olabilirim, teyit edemedim ama süpermarketlerde bardak içinde satılan “süper tatlı” domateslerin bu gruptan olduğunu düşünüyorum.

Dolayısıyla, her hafta domates satın almak yerine, mevsiminde, toprakta, güneşin altında ve hatta mümkünse üreticisini de tanıdığınız bir domatesi yemek; mevsimin sonuna doğru ondan salça yapmak, ketçap kaynatmak, güneşin altına serip kurutmak ve kalan aylarda elde-olan-ne-kadar-yetiyorsa artık, bu domates ürünlerini kullanarak yemek yapmak, en lezzetli ve en sağlıklı olan.

İstanbul’da yaşarken, domatese haziran ortasından önce dokunmaz, o tarihten eylül ortasına kadar doyasıya tüketir, hem de mümkün olan en iyisini arayıp bulup sıklıkla organiğini tercih edip eylül sonunda da 80 kilo kadarından salça kaynatarak sonraki 5-6 ayımı garantiye alırdım. Bir gün alışverişime şahit olan bir dostum aldığım domatesleri lezzetli ancak pahalı buldu. Oturduk hesap yaptık. Ne kadar anlatsam da beni dinlemeyen kayınvalidem, yaz kış her sabah kahvaltısında yediği bir domates için, aylık ne kadar harcıyor diye baktık; çarptık, böldük ve sonra benim haziran-eylül domates harcamama baktık, kıyasladık. Benim yıllık bazda çok daha az ödediğim sizi şaşırtır mı?

Hadi, siz de bir hesap yapın bakalım.

Pazar yeri

Ben bu yazıyı kaleme alırken domates henüz kendi bahçemde yeşil ve olgunlaşmamış haldeydi, hatta tüm domateslerimizin çiçeklendiğini dahi söyleyemem. Ayvalık, Perşembe pazarında ise domates altıncı haftasını tamamlıyordu. Haziran ortasına varmadan Dikili, temmuz itibarıyla da Burhaniye üretimi domates yiyebilmeyi umsak da tezgahlarda şimdi menşei Antalya olanlar var. Benim almayı seçtiklerim oldukça ince bir kabuğa ve süpermarketlerde görmediğimiz amorf şekillere sahip. Lezzeti de, tüm erkenciliğine rağmen, şaşırtıcı güzellikte. İstanbul’da, bu mevsimde, asla denk gelmediğim şekilde. Beş liralık fiyatı bu sebeple kabul görüyor sanırım. Yoksa üç liraya da bir domates var ancak kış boyu tezgahları süsleyen ve süpermarketlerde satılanlardan büyük bir farklılık göstermiyor. Bu Antalya menşeili domatesin Ayvalık pazarlarında nisan sonu 12 liradan açılan kilogram fiyatı altı hafta sonra sözünü ettiğim beş liraya kadar indi. Menşei olan Antalya pazarlarında benzer domateslerin 1,5-3 lira aralığında olduğu bilgisini de ekleyeyim.

Bu arada işin üretici cephesi hep olduğu gibi:

“Ticaret Bakanlığı Hal kayıt sisteminde yer alan fiyatlara göre 1 Mayıs 2019’da Ayaş domatesinin kilosu sebze meyve hallerinde 2 lira 14 kuruşa satılırken, 23 Mayıs 2019’da aynı domatesin ortalama fiyatı 1 lira 10 kuruşa düştü. Üretim maliyetlerinin kilo başına 2 liranın üzerinde olduğunu belirten domates üreticileri, bir çok halde domatesi 1 liraya bile satamadıklarını, bu şartlarda üretimin sürdürülemeyeceğini söylüyor.”

İstanbul pazarlarını bu değerlendirmeye katamayacağım, malesef. Domatesin yetişme biçimlerinin ve tarladan tezgaha kat ettiği yolun etkilerinin fiyat üzerinden kıyası kolay değil. Hele Dikili, Gömeç, Burhaniye gibi tarım alanlarının göbeğinde, Antalya’nın İstanbul’a yarı yolundaki Ayvalık’la kıyası… Siz ama lütfen bir çıkın pazara. Migros sanalmarket fiyatı 1,95 lira. Bu da not olarak dursun.

Üretim ama ne kadar ve kim için?

Türkiye’de tarla ürünü olarak en çok buğday, yaş sebze olarak domates ve meyve olarak da üzüm üretiliyor. Örneğin 2018 yılında ürettiğimiz 50 milyon ton yaş meyve sebzenin yaklaşık 13 milyon tonunu domates oluşturmuş.

Az mı, değil mi diye dünya ile kıyasladım.

Öncelikle dünyada tarımı en çok yapılan ürünmüş, domates!

2017 verileriyle paylaşıyorum, 182.3 milyon ton domates üretmiş ülkeler. En son tanışan, domatesle muhabbeti göreceli en yeni olan Çin, bu üretimde dünya lideriymiş! Dünya yaş sebze üretiminde dördüncü sırada olan Türkiye, domates üretiminde de (Çin, Hindistan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ardından) dördüncüymüş. Ayrıca kişi başı 120 kg tükettiğimiz; ayrıca hem tazesini, hem de türevi salça vb ürünleri ihraç ettiğimiz bir üretimimizmiş, domates. Bu ihracat 2018 yılında 603 milyon 660 bin dolarlık döviz getirmiş memlekete! Taze domatesin talibi 55 ülkenin (bir başka habere göre ise 57) içinde ihracat boyutu ile Rusya ilk sıradaymış. Aslında iki ülke arasında diplomatik gerilimlerden payını en çok alan da domates olduğu için bir yılı diğerini tutmuyor ama bu yıl, ihraç ettiğimiz domatesin neredeyse %40’ı Rusya’ya gitmiş. Bu %40’ı değerlendirirken lütfen Rusya’nın bize domates satmaya çalıştığını, hatta Ekonomi Bakanı Maksim Oreşkin’in Rusya’nın Özbek domatesini yeğleyebileceği yönünde beyanatları bulunduğunu ve geri dönen (ve sonra kime satıldığını bilemediğimiz) domateslerin miktarının hemen her ay arttığını unutmayın.

Evet, Rusya ile diplomasi aracı, memlekette ise tanzim satışların rekortmeni canım domatesin hakkını nasıl verebiliriz, asıl soru herhalde bu!

Domatesin tazesini sadece mevsiminde yemenin püf noktaları:

Hayır, size salça yapma ya da konserveleme reçetesi paylaşmayacağım. Bolca var, google’layın, seçin yapın. Ben püf noktalarını paylaşacağım, bulduğunuz sayfaları bu bilgiler ışığında tetkik edin, öyle girişin.

Önce malzeme:

Tüm yıl cam kavanoz ve cam şişe biriktireceksiniz. Hadi biriktirmediniz, haziranda da başlayabilirsiniz bu işe, konu komşuyu devreye sokun yeter.

Öncelikle mevsiminde, mümkünse küçük üreticiden (yüzünü bildiğiniz üretici candır), toprakta, güneşin altında yetişmiş, organik gübre (koyun, inek gübresi yani) ile serpilmiş, ilaç görmemiş (organik sertifika bu bağlamda pek, pek değerli) ve kıpkırmızı olmuş domates almayı öncelikli saymalı. Pahalı mı? Az yiyelim ama umamisi yüksek, yani lezzetli ve likopeni bol, yani sağlıklı olanı yiyelim. Sahiden, yapın hesabınızı, aradaki farkı göreceksiniz. Yıl boyu her hafta süpermarkette harcadığınız parayı harcamayın domatese, göreceksiniz, karlı çıkacaksınız.

Doğru üreticiyi bulduysanız, ağustostan derdinizi paylaşacak, domatesin tarlada azaldığı vakti atlamamak üzere sürekli haberleşecek ve eylül ayını iple çekecek, domateslerin size geleceği/pazardan yüklenip eve getireceğiniz haftayı salça yapacak şekilde planlayacaksınız.

Biriktirdiğiniz kavanoz ve şişeleri “mis gibi” yapacak (hatırlıyorsunuz, değil mi, nasıl), size eşlik edecek konu komşu, arkadaşa tırtıklanacak bir börek (reçetesini vermiştim, hadi) pişirecek ve bir çay demleyeceksiniz.

Domatesler yıkanacak, birden çok kez! Ben lavaboyu doldurup doldurup boşaltıyorum, her bir domates galiba üç sudan geçiyor. Abartılı mi, olabilir. Siz kendi ölçünüzü kurun, domatesinize bağlı. Yani organikse ne gam, değilse yıkayadurun bence.

Sos yapıyorsanız, yani daha sulu bir domates ürünü; domatesleri ister öğütücüden geçirin, ister benim gibi kaba küplere bölüp tencereleyin, hiç fark etmez. Kabuksuz domates sadece çıplak değil aynı zamanda likopeninin çoğu çöpe atılmış domatestir, unutmayacaksınız. Aromatiklerle birlikte (defne yaprağı, sarımsak, tane karabiber vb) arzu ettiğiniz kıvamı yakalayana kadar tıkır tıkır pişirecek ve kavanozlayacaksınız. Aslında çok iş değil. Ben tuzu en son katma taraftarıyım ve asla ne aspirin koyarım ne de eczanelerde domates ilacı diye satılan salisilik asit (domateste zaten var, neden ekleniyor asla bilemiyorum) eklerim.

Konservelemeyi bilmeyenler, konservesine güvenmeyenler; “mis gibi” yaptıkları kavanozları, kaynar haldeki sosla doldurup, kavanozun kenarlarını tertemiz bir bezle silip, “mis gibi” kapağı ile kapatıp, bir taşım da tencerede, suyun içinde bu kavanozları kaynattıktan ve herşey soğuduğunda kapağın içeri göçtüğünü gördükten sonra… buzdolabında da koruyabilirler üretimlerini.

Ben ilk üç yılımda aynen bunu yaptım. Botulizm endişemi konservelemede ustalaşmadan yenemedim.

Katkısız, mis gibi..

Salça yapıyorsanız; sostan farklı değil, likopeni atmadan çöpe, domatesleri kaba küplere bölüp, aralarına tuz atıp bir gece bekleteceksiniz. İlk suyunu orada bıraksın, sizi yormasın. Pek çokları  bu safhada çekirdekleri de atılıyor, kıyamam diyor. Kıyın. Hatta isterseniz bu çekirdek dolu sarımtırak suyu iki domatesle birlikte blendera atın, tuzu yerinde bir domates suyu yapın ve bloody mary hazırlayın kendinize. Saatlerce domatesin sıvısını uçurmaya çalışmaktan iyidir. Esas sıkıntı kabukta. Sos salçaya dönerken ince ince kıvrılmış çıkıyor kabuklar. Benim çözümüm el blenderı. Sos halini az geçip ama hala yeterince suluyken, artık siz bileceksiniz ne vakit, el blenderını takıyorum fişe ve her şeyi incecik öğütüyorum. Son saat biraz daha özen istiyor salçada, bence, altı tutmasın, tümü eşit şekle gelsin diye karıştıra karıştıra durmak gerek başında ama bunun da kolayı var, güneşe çıkartabilirsiniz! Eğer bir balkonunuz varsa, mümkünse yayvan bir tepside, yayarak sosunuzu ve üzerine ince bir tülbent gererek üç-dört günde bambaşka bir kıvama ve hatta bir tür olgunluğa taşıyabilirsiniz salçanızı. Kimisi bu son noktada az daha tuz ekliyor, artık ona siz karar vereceksiniz.

Ağustos gelse de ajvar yapsak!

Bunları yaparken size eşlik edenlerle radyo dinlemeyi, şarkılardan fal tutmayı, bir birinizin saçına gözüne methetmeyi de sakın ihmal etmeyin. Anneannem denk gelir diye kulağınızda olsun; yıldızların altında.. Bu karanlık dünyada tek ışık muhabbetimizden kaynaklı. Geçmişle, gelecekle, burada ve yukarıda her kim, her ne can varsa yamacımızda.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

Ismarlama tarih – Murat Belge

New York Times‘da bir yazı okudum: Hindistan ve Modi hakkında. Yazan, Romila Thapar. Konu, “tarihi yeniden yazma” çabaları. Mitler uydurup bunları “tarih” diye yutturma çabasını anlatıyor. Hindu milliyetçiliği şüphesiz hep vardı; ama Hindistan’ın bir Britanya sömürgesi olmaktan kurtuluşunun mimarları Gandhi ile Nehru idi. Onların şanlı mücadeleleri sonucu yeni Hindistan kurulurken bu milliyetçiler (ve dinciler) ortada yoktu. Zaten Kongre Partisi uzun zaman Hindistan’ı rakipsiz yönetti. Ama bu uzun süre içinde Hindu milliyetçiliği de örgütlendi.

Başlangıçta Raştriya Svayemsevak Sangh adında bir örgüt kurulmuştu. Buradan, şimdiki Bharatiya Canata Partisi doğdu. Narendra Modi bütün bu örgütlerde çalıştı.

Romila Thapar tarihi yeniden yazma eğiliminin Raştriya’dan beri gündemde olduğunu söylüyor. Nedir amaç? Ne yapmak istiyorlar? Tabii, bütün milliyetçilerin yaptığı gibi, Hintliler’in dünyanın en yüce, en soylu, en medeni (daha bir yığın “en” sayılabilir) milleti olduğunu kabul ettirmek istiyorlar. Birinci konu bu. Hindular’a göre Hindistan birkaç yüzyılı bulan Britanya emperyalizminden kurtulmuş; ama ondan öncesinde de Moğol-Türk emperyalizmi sözkonusu: Babürlüler. İngilizler gibi onlar da “dışarıdan” gelme, Hintli değiller. Onlarla birlikte gelen Müslüman dini de Hindistan’a yabancı. Bütün bu süre içinde bu ülkede yaşamış olmaları bir şey değiştirmiyor. Hintlilik de, Hinduizm de sonuna kadar arı. Yabancı öge almamış, katışmamış.

Tarih hakkında bu tür teoriler hep hayali bir geçmiş anlatırken, aslında hayal edilen bir geleceği betimliyordur. Hindu milliyetçileri, etnik ve dini bakımlardan arı bir Hindistan istiyorlar. Sorun bu. “Geçmişte böyleydi. Gene böyle olmalı.”

Dünyanın yeni siyasi yapılanmasında karşımıza çıkan benzerlik ve benzemezlikler bana çok ilginç görünüyor. Örneğin burada gördüğümüz popülist hareketler ve tarih karşısında aldıkları tavırlar. Modi bir Hindu ve yukarıda özetlediğim şekilde Müslümanlar’ı tarihten silmeye çalışırken bir yandan valisi olduğu Gücerat’tan fiilen silinmelerine de yardımcı olmuştu. O kıyımda can kaybı üç değil, beş değil, binlerde.

Tayyip Erdoğan ise Müslüman bir siyasi önder. Bu kimliğiyle Amerika’yı Müslümanlar’ın keşfetmesinin iyi bir şey olacağını düşünüyor ve bunu ilan ediyor. Bu veriler ışığında bu iki kişinin yollarının hiç kesişmemesi gerek. Oysa kesişiyor. İşte, olmayan bir tarih yazma çabasında buluşuyorlar.

Daha da özgül bir konuda iyice kesişiyor: Gandhi ile Nehru (çok farklı düşünce yapılarına rağmen şaşılacak bir uyum içinde birlikte çalışabilmiş iki kişi) seküler bir Hindistan kurdular. Bu da, Bharatiya Canata’nın hiç hoşlanmadığı bir şey. Başta Modi, Hindistan’ı bir Hindu devletine dönüştürmeye çalışıyorlar.

Ya AKP ne yapıyor? Orada da cumhuriyetin kuruluş felsefesinin önemli bir bölümünü oluşturan sekülarizmle mücadele var. Şimdiye kadar olanca resmi tarih Atatürk çevresinde kurulmuştu. Şimdi AKP onun geriye çekildiği bir “Türkiye tarihi” yazmak istiyor. Bu konuya bakınca benzerlik daha belirgin hale geliyor.Gelgelelim, Gandhi ile Nehru, kendi kafalarından hiç olmamış bir Hindistan tarihi çıkarıp yazmamışlardı. Tarihyazımına müdahale etmek, Hintli tarihçilere “şöyle şöyle” bir Hindistan tarihi yazdırmak akıllarından geçmemişti. Oysa bunlar burada var. AKP öncesi Türkiye’de, neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt, bir “yapma tarih” kurma girişimi var. Orta Asya, kuruyan deniz, oklar, medeniyet taşıyan Türkler, bütün bilinen dillerin temeli olarak Türkçe, Türk Konfüçyüs, Türk Buddha, külliyetli miktarda mitoloji var burada. Şimdilerde tek-parti döneminde olduğu gibi vurgulanmıyor, ama bunlar hepsi olmuş ve izleri duruyor.

Dolayısıyla şimdiki çaba bir uydurma tarih yerine bir başka uydurma tarih getirip yerleştirme biçimini alıyor.

Tayyip Erdoğan sarayının merdivenlerinden “On Altı Türk Devleti”ni temsil eden on altı bıyıklı zevatın arasından geçerek iniyor! Yakın tarihin unutulmaz sahnelerinden biri!

Bu sahneyi görünce, mitolojik-tarihten kurtulacağımıza inanan biri var idiyse, o da inancından vazgeçmiştir. Ama bu olay gerçekten ilginç; çünkü karşı olmasını beklediğimiz efsaneyi benimsediğini görüyoruz. Bu “On Altı Türk Devleti” Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta beğenmediğini izhar ettiği Kemalistler’in bir icadı. Hani Hindu Modi ile Müslüman Erdoğan için, “karşıt” gibi görünmelerine rağmen aynı işi yaptıklarını söylüyorduk. Burada benzemezlerin benzerliği daha da şaşırtıcı.

Tarihi değiştirmeye kalkışmak, belirli tipten siyaset adamlarının başvurduğu bir yöntemdir. Bunun ardında genellikle “radikal” sayılacak bir ideoloji yatar. Bu siyaset adamı tipinin bir “dava”sı vardır. Ülkeyi oldukça kökten bir biçimde değiştirmek istiyordur. Ülkeye vermek istediği biçimi de “tarihte de böyleydi” diye haklı gösterme taktiği güder.

Tayyip Erdoğan “Osmanlı” sözünü dilinden düşürmüyor. Yüzeysel bir tavırla baktığımızda, “Osmanlı bizim gerçek tarihimiz. Hunlar’la, Göktürkler’le uğraşmaktan daha gerçekçi” diyebiliriz, ama değil, çünkü yaşanmış Osmanlı tarihiyle değil, yaşanmamış bir Osmanlı tarihiyle “iştigal” ediyoruz. Hani adam TV’ye dizi yapıyor, yaptığını beğendirmek için Abdülhamid’e Britanya elçisini tokatlatıyor! Olan bir şey olmadığı gibi olabilecek bir şey de değil. Tabii dediğim gibi, ne olmasını istediğini göstermiş oluyor. Böyle şeyler istemenin ne kadar sağlıklı olduğunu burada tartışmasak da olur.

Geçmiş yüceliğimizi milletimize anlatmak, göstermek, bununla övünmek, bütün popülist siyaset programlarında rahatça yer alabilecek şeyler. Erdoğan’ın Osmanlı baas-ı bad-el mevti ardında koşmasında sevdiği “yönetim biçimi” üstüne düşüncelerinin de rol oynadığını sanıyorum. Resmi sıfatı “Cumhurbaşkanı” ama mizacı bundan çok “Padişah”a yakın. Bunun bulunacağı yer de tabii Osmanlı.

Geçmiş tarihi kendi beğendiğimiz şekle sokmak için yaptığımız şeyler, bugün olanları anlamak ve anlatmak için yaptıklarımızdan çok da farklı olamaz herhalde. Sonuçta aynı dimağın ürettikleri. Geçmişi “hatırlamak” üzere On Altı Türk Devleti’ne başvurmak ya da Küba’daki camiden dem vurmak gibi işler yapınca, bugün olanların da açıklamasını “kadının üstüne işediler” ya da “seçimde hile yaptılar” “tez”leri üstüne oturtmak ve olur olmaz hapse atılan insanlar hakkında aslı esası olmayan suçlamalarla konuşmak da “normal”leşiyor. “Onları söyleyen bunları da söyler” normalliği bu.

Ayrıca, doğuya baktın Modi, batıya baktın Trump, kuzeye baktın Putin, güneye baktın Esad veya Beşir veya Sisi… bir normalliktir gidiyor.

(Birikim’den alınmıştır.)

Kategori: Dış Köşe

Kültür-Sanat

Mehmet Aksoy ‘Şamanlar ve Mitler Dünyasında’ sergisiyle Tophane-i Âmire’de

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Âmire Kültür Sanat Merkezi, 3 Nisan – 15 Mayıs 2019 tarihlerinde heykeltıraş Mehmet Aksoy’un “Şamanlar ve Mitler Dünyasında” adlı sergisine ev sahipliği yapıyor.

Serginin kavramsal düzlemi için “Acımasız, ilkesiz, köksüz, ruhsuz bir dünya…” tanımlamasıyla yola çıkan Aksoy, “Artık ağaçların, suların, kurdun, kuşun, topraktaki solucanın ruhu yok. Onun için de her şey kesilebilir ve kirletilebilir” tespitini yapıyor.

Doğayı kızdırmanın ağır sonuçlarının altını çizen Aksoy, heykelleriyle görünür kılmak istediği düşünceyi “İnsana, ruhlar dünyasına, içsel güce ve doğanın kutsanmasına bir gönderme yaparak, bozulan doğa insan ilişkisine dikkat çekmek istedim” diyerek özetliyor.

Mehmet Aksoy sergilediği eserlerin özündeki temel düşünceyi de şöyle ifade ediyor: “İnsanı kızgınlıkları, sevinçleri üzüntüleri, tepkileri, davranış biçimleri ile sanatın içine çekmek.  Tabii ki bütün bunları kendi sanatçı ‘ben’i üstünden başkalarına öykünmeden kendi sanatçı kişiliği üstünden yorumlayacaksın. Kendine ait metaforlar ve onu sarmalayan formlarla anlamlandıracak sanatsal bilgi aktaracaksın, olayların şahidi, gören gözü, duyan kulağı olacaksın.”

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Âmire Kültür Sanat Merkezi 15. yüzyılda Bizans döneminde Ste. Claire ve Aya Photini kiliselerinin yer aldığı Metopon adlı bölgede kurulmuştur. Sultan II. Mehmet tarafından fetihten sonra kurulan top döküm merkezi, Osmanlı ordu ve donanmasının kullandığı askeri topların üretildiği yerdir. Bina, 1850’lerden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda silah sanayiinin merkezi olmuş, 1900’lü yıllarda bir süre eğitim merkezi olarak kullanılmıştır. 1992 yılına kadar çeşitli düzenlemeler geçiren Tophane-i Âmire binası, bu tarihte Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne devredilmiştir.

Üniversitenin  Tophane-i Âmire Kültür ve Sanat Merkezi olarak hizmete açtığı tarihi binada Tophane-i Âmire Beş Kubbe, Tophane-i Âmire Tek Kubbe ve Tophane-i Âmire Sarnıçlar olmak üzere üç ayrı sergi alanı bulunmaktadır. (Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuKitapManşet

Candan Badem”Çarlık Yönetiminde Kars, Ardahan, Artvin” Aras Yayıncılık

Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan “Çarlık Yönetiminde Kars, Ardahan, Artvin” kitabında Candan Badem, Rusya, Gürcistan ve Ermenistan’daki arşivler ile Osmanlı arşivlerine dayanan bu çalışmasıyla, bölgede yaşanan ekonomik, idari, siyasal ve kültürel değişimleri ilk kez bu kadar derinlemesine ele alıyor.

Kapak tasarımı: Melisa Arsenyan

Halk arasında 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Çarlık Rusyası, bugünkü Kars, Ardahan ve Artvin illeri ile Erzurum’un bir kısmını topraklarına katmış, bu bölgeleri Kars ve Batum oblastları olarak yönetmeye başlamıştı. İki imparatorluğun sınırında süren savaşlar, nüfus hareketleri, göçler ve devrimlerle çizilen bölgenin tarihinde Rus yönetiminin hüküm sürdüğü 1878-1918 arasındaki bu kırk yıl, Türkçe kaynaklarda yeterince incelenmiş değil, yapılan çalışmalar ise bilimsel tarafsızlıktan hayli uzak. Candan Badem’in Rusya, Gürcistan ve Ermenistan’daki arşivler ile Osmanlı arşivlerine dayanan bu çalışması, bölgede yaşanan ekonomik, idari, siyasal ve kültürel değişimleri ilk kez bu kadar derinlemesine ele alıyor. Badem, bölge tarihiyle ilgili olarak bugüne kadar milliyetçi tarih yazımları tarafından üretilen bilgileri tersyüz ederken, yörenin iç dinamiklerini, Çarlık Rusya’nın genel politikalarını ve buna dair tepkileri, etnik, dinsel ve sınıfsal ilişki ve çatışmaları tüm canlılığıyla betimlerken ortaya heyecanla okunan bir tarih metni çıkarıyor.

Candan Badem

Kars, Ardahan, Hanak, Vardosan köyü 1970 yılı doğumlu, Börk köyü nüfusuna kayıtlı. Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu (1992). 1995-2000 yılları arasında Kazakistan’da çeşitli şirketlerde çalıştı. Birmingham Üniversitesi Rusya ve Doğu Avrupa Çalışmaları Merkezi’nde yüksek lisans yaptı (2001). Doktorasını Sabancı Üniversitesi tarih doktora programında tamamladı (2007). Türk-Ermeni Sorunu Bibliyografyası kitabı Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı (2007). Ermenistan Ulusal Arşivi’ne Türkiye’den gidip araştırma yapan ilk Türk akademik tarihçi oldu (2009). Doktora tezi İngilizce (The Ottoman Crimean War (1853-1856), Brill, 2010) ve Türkçe yayımlandı (Kırım Savaşı ve Osmanlılar, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017). Eylül 2014’te doçent unvanını kazandı. SSCB tarihi ve Rusya üzerine çeşitli yazıları yayımlandı. Munzur Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesiyken, 1 Eylül 2016 tarih ve 672 sayılı KHK ile kamu görevinden ihraç edildi. Çok iyi düzeyde Osmanlıca, Rusça ve İngilizce, orta düzeyde Ermenice, Almanca, Zazaca ve Kurmanci biliyor. Evli ve bir çocuk babası.

Ercüment Gürçay

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Bir pazar günü: Galata

Bu içerik bianet.org/ dan alınmıştır

Bianet Haber Fotoğrafçılığı Atölyesi kapsamında 10 Ekim’de bianet.org’da yayınlanan yazıyı aynı atölyeye katılan Yeşil Gazete yazarı Ercüment Gürçay‘ın katkıları ile paylaşıyoruz…

***

Yağmura gebe bir sonbahar gününde sabah saatlerinden başlayarak Galata’yı dolaştık.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul kapılarına dayandığında, 180 yıldır tarihi yarımadanın tam karşısındaki tepeye yerleşmiş Galata, 14 kilometre uzunluğundaki surlarla çevrili bir Cenova kolonisiydi. Surların kuzey batı ucunda Liman’ın ağzını gören taş bir kule vardı. Surların yerinde bugün yeller esse de 1348’de yapılan Galata Kulesi bütün ihtişamıyla yerinde duruyor. İstanbul’u gözetlemeye, turistleri ağırlamaya ve aşıklar için buluşma yeri olmaya devam ediyor. Efsaneye göre eğer bir kadın ve bir erkek Galata Kulesi’ne ilk kez birlikte çıkarlarsa mutlaka evlenirlermiş. Ama çiftlerden biri daha önce Kule’ye çıkmışsa tılsım bozulurmuş.

Galata, Osmanlı İstanbullu’nun önemli merkezlerinden biridir. Bizans’ta olduğu gibi Osmanlı’da da özerkliğini yüzlerce yıl boyunca korur. Deniz ticaretinde Cenevizli tüccarlara, para hareketlerinde Levanten sarraflara tanınan ayrıcalıkların ardından Rum-Ermeni bankerlere verilen imtiyazlarla bu ayrıcalıklar 1852’ye kadar devam eder.

On iki kapılı bu varsıl liman semti, şarapçı dükkanlarıyla, yüzlerce meyhanesiyle, Cenevizli, Rum, Ermeni, Yahudi, Levanten insanlarıyla dolu dolu bir semt.

Haliç’e sırtınızı vererek Kule’ye doğru yürüyünce, Galata’nın ihtişamlı binaları arasında grafitilerle bezeli sokakları kuleye çıkıyor.


Karaköy Alt Geçidi’nin girişinden eski kent dokusuyla birlikte Galata Kulesi izleniyor.

Galata Kulesi fonuyla anı fotoğrafı çektirmek isteyenler Meydan’a çıkan sokakları tercih ediyor.


Galata’nın seçkin yapılarından biri olan Doğan Apartmanı’nın yanındaki boş alan inşaat paravanlarıyla kapatılmış.

Pazar sabahı kapalı olan dükkân kepenklerindeki renkli grafitilerin önünde bir ziyaretçi fotoğraf çektiriyor.

Galata Kulesi’ne giriş merdivenlerinin önünde ziyaretçiler sıra beklerken kâğıt helvacı ile selfie çubuğu satıcısı sohbet ediyor.


Galata Kulesi’ne çıkan asansörün son katında Kule’nin hikâyesini içeren bilgi panoları bulunuyor.

Galata Kulesi’nin terasından İstanbul’un tarihi mekanları ve boğaz manzarası izleniyor.

Mehmet, Galata Kulesi’nin balkonunda kız arkadaşı Merve’ye yaptığı sürpriz evlilik teklifine “evet” yanıtı alınca söz yüzüğünü takıyor.

Aniden bastıran sonbahar yağmuruna aldırmayan genç çift Galata gezisine devam ediyor.

Yağmur altında Galata’yı gezmeye devam edenler 700 yaşındaki Ceneviz Sarayı’nın önünden geçiyor.


Karaköy’den Galata’ya uzanan sokakta gece yürüyüşü yapanlar ışıklar içindeki Kule’ye doğru çıkıyor.

***

 

Bu içerik bianet.org/ dan alınmıştır


Ercüment Gürçay

7-9 Eylül Haber Fotoğrafçılığı ve Fotoröportaj Atölyesi katılımcısı. Yeşil Gazete Hafta Sonu ekinde “Babil’den Sonra” köşesinde müzik yazıları yazıyor. Açık Radyo’da “Babil’den Sonra” programını hazırlıyor ve sunuyor. 

Yasemin Işık

7-9 Eylül Haber Fotoğrafçılığı ve Fotoröportaj Atölyesi katılımcısı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünden mezun oldu. Uğur Mumcu Araştırmacı-Gazetecilik Vakfı’nda gazetecilik eğitimi aldı. Cumhuriyet Gazetesi ve T24’te staj yaptı. 

Hasan Üstün

7-9 Eylül Haber Fotoğrafçılığı ve Fotoröportaj Atölyesi katılımcısı. ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdi. Antalya’da 10 yıl gazetecilik yaptı. Ankara Üniversitesi’nde Babıali’de Dokuz Patron Olayı başlıklı yüksek lisans ve İstanbul Üniversitesi’nde Türkiye’de devletin basına resmi ilan dağıtım uygulamaları tarihi üzerine doktora tez çalışmalarını tamamladı. Akdeniz Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nde öğretim elemanı olarak görev yapıyor.  

 

(Bianet) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Yenilenen kentlerdeki toplumsal mücadelelerin tarihi – Akın Atauz

“Yenilenen kentler” üzerine, daha önce kasım ayında yayınlanmış olan birinci yazı, “üç büyük kasırga” hipotezi başlığını taşıyordu ve bugün kentlerin içinde bulunduğu durumla ilgili, genel bir düşünme ve bugüne nasıl geldiğimizi anlama çabasıydı. Bir önceki yazıda, kentleri çok köklü biçimde sarsan ve yerel kentsel kültürleri yerle-bir eden, göreli yavaş bir hızda ve dışarıdan bir müdahale olmaksızın “doğal” değişme ilkesini /beklentisini yok ettiği için kentsel mekânlardaki ve kent toplumsal yaşamındaki süreklilik yerine büyük bir yıkım getiren üç olgudan bahsedilmişti: i) Yüzyılın başında, sadece Müslüman olmadıkları için, neredeyse bütün kentlerin 1/3 veya 1/4 ile yarısı arasındaki nüfusunun, yok edilmesi, ii) Yüzyılın sonunda, küreselleşme ya da kapitalizmin teknolojik/ ekonomik/ finansal devrimi, iii) Yüzyılın ortasında, her ikisinin arasındaki zamanda, kırsal alanlardan kentlere çok hızlı/ sürekli ve yoğun bir nüfus göçü ve yeni gelenlerin kentlere yerleşme ve kültürel olarak uyarlanma sorunları…

Bu üç hipotezi dikkate alarak, kent uygarlığının/ kültürünün, kendisini oluşturturken, korurken ve değiştirirken nasıl davrandığına yakından bakabilmeyi sağlayacak olan, mukavemet/ mücadele ve muhalefet biçimleri üzerinde durmanın uygun olacağı, bir önceki yazının sonunda belirtilmişti.

Kentsel toplumsal mücadeleler üzerinde düşünebilmek için, kentlerdeki muhalefet odaklarının yapısına, karşı çıkışlara ve ana akımın dışında kalmaya çalışan insanların kentlerdeki karşı duruşunun nasıl örgütlendiğine, bunların işleyişine ve başarısına/ başarısızlıklarına ve nedenlerine, biraz daha yakından bakmak gerekecektir.

Kentlerdeki toplumsal mücadeleleri, sadece kent sorunlarıyla ilgili ya da yerel karşı çıkışlar olarak düşünemeyiz. Kentler, ister yerel ve çok küçük yarıçapı olan bir sorun için olsun, ister kentsel ölçekte ya da daha büyük çevresel/ bölgesel ölçekte olsun veya ülkesel ölçekte hatta evrensel ölçekteki sorunlar için olsun, mücadelenin asıl alanıdır. Bazı mücadele türleri için (yerel ölçekli ve çoğu kez ekolojik nitelikteki sorunlar için) kent dışı mekanlar da, mücadele alanı olabilir elbette. Ancak, toplumsal muhalefetin asıl yapıldığı yerler, her zaman kentler olmuştur.

Ana akıma karşı “sol” örgütlenmeler, ya da alışılmışın biraz dışına çıkarak (ve bu çıkışın bir tür direniş olduğunu varsayarak) direnmeye çalışan toplum kesimleri de, eğer “sağ” veya “ırkçı/faşizan sağcı linç grupları” bu kesimleri ezmek için çok kararlı biçimde üstlerine gelmiyorsa, kentlerde yaşamak için, kendilerine bir şans yaratmaya çalışıyorlar. Tarihin (pek sık olmasa da) bazı dönemlerinde, kırda ya da bir “uzak ülkede” yaratılmış ve bir süre yaşatılmış ütopyaları unutmadan, iktidara/ yerelden küresele kadar her türlü iktidara karşı çıkmak isteyenlerin mücadelesinin, ana mekânının kentler olduğu söylenebilir. Başka türlü ifade edecek olursak, eğer “ kırlardan kentleri kuşatmak gibi, bazı ülke koşularının gerektirdiği bir türden bir stratejiniz yoksa ve askercil olmayan taktiklerle muhalefet etmek/ direnmek istiyorsanız, bunu en etkili biçimde yapabileceğiniz yerler, kentlerdir, meydanlardır, sokaklardır” denilebilir.

Bunun en parlak ve doruktaki görünümlerini, en son “Gezi Direnişinde” tanıdık. Gerçi o zamandan beri, kentsel direnişler bir daha böylesine muhteşem bir çıkış yapamadılar ama bu, varlıklarını devam ettirmedikleri anlamına gelmiyor.

Kentlerdeki muhalif grupları düşünmeye başlamadan önce, kentlerde yaşayan ve her zaman (ya da son yüzyılda) devletin/ ana akımın ve merkezi gücün “ötekisi” olmuş (ve “sürüden” ayrı tutulmuş, potansiyel “karşı”) grupların adını kısaca anmak gerekecektir. Yirminci Yüzyılın başında Osmanlı coğrafyasında, kentine göre değişmekle birlikte, bu grupların en büyüğü “gayrimüslimler” (Hristiyan ve Yahudiler) ve kıyaslanamayacak kadar küçük Çingene gruplarıydı.

Sünni inancının dışındaki Müslüman gruplar, henüz büyük ölçüde kırlarda yaşamaya devam ettiği için, kentlerde büyük bir kitle oluşturmuyordu. Yüzyılın ilk çeyreğinden sonra, gayrimüslimler, demografik ve politik olarak önemsizleştirildiler. Böylece kentlerdeki kültürel çeşitlenme söndü. “Büyük yangın” geçirerek, birçok kentte, Gayrimüslimlerin yaşadığı mahalleler yakıldı. İstanbul hariç bütün kentlerdeki (hatta doğuda kırdaki) kilise-manastır ve sinagog fiziksel mekânlar yıkıldı. 1955’teki 6-7 Eylül pogromundan sonra, İstanbul’da bile, hızla nüfus kaybettiler ve özellikle Rum nüfus tükendi.

Ancak yüzyılın ortasında, Aleviler ve Kürtler kentlere gelmeye başladılar ve göçün ilk dönemlerinde, pek kaba bir ayrımcılığa uğramasalar da, 1970’li yıllardan başlayarak, kentlerde, (önce Aleviler, Çorum, Maraş vb. gibi Anadolu çeper kentlerinde, sonra Kürtler özellikle batı/ Ege kentlerinde) kitlesel saldırılarla, pogromlarla ve linçlerle karşılaşmaya başladılar. Bu gruplar, aslında bir kentsel muhalefet bile oluşturmuyorlardı. Belki sadece, ulusal ve yerel seçimlerde, sağcı olmayan muhalefet partilerine oy verdikleri söylenebilir. Söz konusu olan sorun, sadece, kentteki (öteki olarak) varlıklarıydı. Ancak uğradıkları ayrımcılıklar ve yabancılaşma, onları kentte muhalif gruplara daha yakın olmak zorunda bıraktı.

1960’lı yıllardan sonra, kentlerde işçi sınıfının yavaş yavaş oluşmaya başlaması sendikal ve politik örgütlenmesi, kentteki entelektüel gruplardan ve soldan (daha sonra öğrencilerden) destek bulmaya başlamaları, onların da, kentteki “sol” muhalefet olarak tanımlayabileceğimiz bir diğer grup olarak belirmesine neden oldu. Aslında sol gruplar ve Aleviler, Kürtler, farklı türden sorunlarla karşılaşmakta olsalar da, aralarında, devletin “ötekisi” oldukları için, doğal bir ilişki ve bağ vardı.

Bu grupların hemen hepsi (henüz hiç biri, toplumsal cinsiyet/ kadın sorunlarını anmasa da), kent yoksullarını, insan haklarını, onların insani standartlara uygun iş/ çalışama hakkını, konut (gecekondu) hakkını, ücretsiz ve nitelikli eğitim ve sağlık hakkını savunuyordu. Sol muhalefette, işçiler bakımından grevler, öğrenciler bakımından boykotlar ve işgaller, sosyalist siyaset bakımından mitingler, yürüyüşler ve açık/ kapalı mekân toplantıları, kentsel yaşamda, sık rastlanan kitlesel karşı çıkış biçimleriydi.Buna karşı, devletin örgütlediği, donattığı ve eyleme geçirdiği para-militer faşist ve ırkçı gruplar, Anadolu’nun her boydaki yerleşmesinde, bu gruplara karşı saldırılar, pogromlar, linç olayları, yağmalar ve toplu katliamlar, sosyalist siyasi parti toplantılarına ve solcu yürüyüşlerine, baskınlar ve sağcı siviller tarafından uygulanan dayak/ yaralama/ öldürme uygulamaları düzenledi. Devlet, bunları durdurmadığı gibi, birçoğunun örtük destekçisi konumundaydı. Kentsel muhalefet ve karşı çıkışlar; iş, ücret veya konut mücadeleleri, karşılarında, her zaman devleti ya da devletin örgütlediği ırkçı-faşist ya da para-militer grupları buldu.

Bununla birlikte, kentli orta sınıfların da, ana akımlar karşısındaki muhalif gruplara, pek de iyi gözle baktığı söylenemez. Her askeri darbede, darbecileri ve devlet baskılarını ve işkenceciliğini, örtük ve korkakça da olsa, onayladı. Sol hareketleri, işçi direnişlerini, gecekondu direnişlerini, Alevilerin hak ve eşitlik taleplerini, öğrenci boykotlarını ve Kürtleri hiçbir zaman onaylamadı. Kentli orta sınıflar (ve bu sınıfların gözdesi olan medya kuruluşları), bulduğu her fırsatta, (belki dünyanın bütün kentlerinde olduğu gibi) devletin “muhalif” grupları ezmesini alkışladı. “Düzenden” ve huzurdan yana oldu.

“İslamcı” ya da daha muhafazakâr ve dinine bağlı Sünni gruplar, Cumhuriyet tarihinin belki pek kısa “inkılapçı” dönemi dışında, hiçbir zaman, sol ve heterodoks/ açık bir biçimde karşı çıkış sergileyenler kadar, ezilmediler ve eziyet görmediler. Ancak hırpalandılar, hor görüldüler ve bazı özgürlükleri sınırlandı.

Bununla birlikte,1940’lardan başlayarak, yavaş yavaş kendi politik örgütlerini ve yayınlarını geliştirerek, önce popülist “sağcı” sivil/ dini ve ideolojik örgütlenmeler içinde İslamcı/ Sünni ve milliyetçi ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladılar. Sonra giderek kendi totaliter politik iktidarlarını kurmaya yöneldiler. Bu nedenle kentsel muhalefetler içinde İslamcı grupların yer aldığı, ancak cumhuriyet tarihinin oldukça kısa bir ilk dönemi ile sınırlı olduğu, söylenebilir. Kentlerdeki diğer sağ sokak gösterileri ve linçlerin, “muhalif” değil, genellikle devletin gizli veya açık örgütleriyle ilişkili olarak düşünülebilir.

20.Yüzyılın sonuna doğru, küreselleşme ve küreselleşme gereği ülkenin ve öncelikle büyük kentlerin, sanayilerin, dışa/ rekabete ve dünya kapitalizmine açılmasıyla ve bütün dünya ile iletişime geçmeyi kolaylaştıran teknolojilerin gelişmesiyle birlikte, yeni kentsel muhalefetler oluşmaya başladı. Önce feminizm ve kadın hareketi, kentlerde ses getirmeye başladı. Hemen hemen eş zamanlı olarak, ekolojist hareketler, önce kirlenmelere karşı çıkan ve çevreci hareketler, giderek daha özgül alanlara (anti-nükleer hareket, iklim değişikliği karşıtları, cinsel kimlik vb.) yöneldi. Bütün ekolojist gruplar bakımından bir şemsiye örgütlenmesi niteliğinde politik örgütlenmeler ve irili-ufaklı çok sayıda fragmandan oluşan (yeni) bir kentsel muhalefet oluştu.

1980’deki askeri darbenin şiddet ve kaba güç dolu silindir gibi baskısı ve küreselleşmenin kentlerde hissedilmeye başlayan etkileri, toplumu da kentsel muhalefet etme biçimlerini de etkiledi ve değiştirdi. Yeni muhalefet etme biçimleri artık, “dünyayı/ ülkeyi/ vb. toptan değiştirmeyi” amaçlamayan, çok daha küçük ölçekli ve yerel hedefli, genellikle sınıfsal olmak yerine, bütün sınıfları yatay olarak kesen (ekolojik sorunlar, toplumsal cinsiyet ve kadın, insan hakları/ eşitsizlik ve demokrasi eksikliği, çok seyrek olarak pahalılık ve zamlar vb. gibi ekonomik konularla ilgili, politik partiler politikalarından oldukça uzak) konularda belirmeye başladı.

Kentlerde, eskisinden daha az grev ve sınıf hareketi niteliğinde sokak gösterisi biçiminde muhalefet kalmıştı. Boykotlar, işgaller ve sivil toplumun siyasi amaçlarla düzenlediği muhalif büyük protesto yürüyüşleri, artık bütünüyle bitmişti. Ölçek küçülmüş, direniş amaçları değişmiş ve muhalefetin içindeki şiddet dozu iyice azalmıştı. Muhalefet, şiddet yerine, mizah ve hafifseme ve bir zekâ oyunu ile gülümsetme vb. gibi “yumuşak”/”soft” yöntemleri, toplumun geniş kesimleriyle iletişim için daha etkili bir yol olarak benimsendi.

Kentsel muhalefet, (post-modern zamanlarda) artık gücü oldukça tükenmiş bir işçi hareketi ve çeşitli “sol” gruplar, feministler, (LGBT ve diğer farklı) kimlik siyaseti savunucuları, ekolojistler gibi, ana akıma karşı çıkışta oldukça marjinal kalan, küçük ve bağımsız muhalif oluşumlar tarafından temsil edilmeye başladı.

Değişen kentsel muhalefet içerikleri ve biçimleri, kuşkusuz, iktidarın da, kendisine karşı çıkanları nasıl susturacağı, nasıl etkisizleştireceği ve nasıl cezalandıracağı konusundaki birikim ve becerisini geliştirmesinden, demokrasinin giderek yok olmasından da etkilendi. Siyasi iktidar otoritesi, artık hukuki olmayan ama yasal olabilen, hatta yasal olmasa da buna kolayca göz yumabilen ve giderek hukuksuz ve yasasız, şiddet dozunu artıran, direnişler karşısında yasama-yürütme-yargı olarak çok daha total ve acımasız bir blok halinde duran/ durduran, baskıcı bir niteliğini, her gün geliştirdi.

Medyada, iktidara karşı olma potansiyeli bulunan her türlü yayına, sansür (daha çok oto-sansür), yasaklama ve para cezası ve çok yaygın gözaltı ve hapis cezaları vb. türü cezalar olağanlaştı. Kentin fiziki mekânlarında, üniformalıların ve silahlarının gösterişçi bir biçimde ve baskı amacıyla sergilenmesi, şiddet uygulamaları ve kadın-erkek gözetmeden kaba dayak/ meydan dayağı gösterileri, olağan hale geldi.

Kentlerde merkezi otorite şiddetinin, hem maddi, hem gözdağı verme ideolojisi bakımlarından doruk biçimleri, önce doğu/ güney doğu kentlerinde başlatıldı ve itiraz sınandı. Bu kentlerde devlet, hem savaş araçlarıyla ve savaş mühimmatı ile bazı mahallelere saldırdı ve bu mahalleri bombalayarak yok etti, hem de sivilleri, ayrım gözetmeksizin, evlerinde ve sokaklarında, öldürmeyi göze alarak ateş altına aldı. Kentlerin seçimle gelen yerel yönetimlerini görevden alarak, yerine seçilmemiş merkezi bürokratları atadı ve birçok kentte, yerel bütün siyasetçileri hapsetti.

İklim İçin basın açıklaması, 2015

Bütün bu olaylar/ uygulamalar, elbette, kentlerdeki muhalefeti çok güçleştirdi, küçülttü, sindirdi ve niteliksel olarak da değiştirdi. Kentsel açık alanlardaki muhalefet biçimlerinin, nerdeyse (sosyal medya hariç) sadece, barış, açlık grevleri, adil olmayan yargılama/ tutuklama/ cezalandırma biçimleri vb. gibi konularla ilgili yazılı ve sözlü kısa basın açıklamaları, meslek gruplarının (gazeteciler, akademisyenler, doktorlar, hukukçular vb.) hapisteki meslektaşları için tuttukları nöbetler, kadına yönelik şiddete/ cinayetlere karşı protesto, çok seyrek olarak da, muhalefetteki siyasi parti sözcülerinin açıklama ve eylemleri türleri ile sınırlı bir çerçeve içinde kalmasına neden oldu.

Ancak bütün baskı dönemlerinde görüldüğü gibi, direnişler üzerindeki baskı arttıkça, en küçük bir karşı çıkış ya da ana akımdan en küçük bir ayrılış bile, eskisine göre çok daha fazla duyumsanır olmaya ve etki sağlamaya başladı.

Kentsel muhalefeti ve mücadeleleri, elbette, sadece kentin fiziki mekânlarında oluşan ve görülen eylemlerle sınırlı olarak düşünemeyiz. Gerçekte kentsel muhalefet, kentsel yaşamın her anında ve her dolayımında yer alabilir.

Kentsel muhalefet türlerini, kabaca, kentin kamusal alanlarında eylemli olarak kendisini gösterenler ve kentin diğer faaliyetlerinde ana akımdan fark edilir ayrılışlarla kendilerini ortaya koyanlar biçiminde, iki farklı kümeye ayırabiliriz. Ancak her ikisinin de temel ortak özelliği, yaratıcılığı, buluşçuluğu, yeniliği ve idealize edilmeye çalışılan “büyük” gücün zavallılığı ve gülünçlüğü ile zekâ yoluyla ve dolaylı olarak alay etmesi olduğu söylenebilir.

İkinci kümede yer alan muhalefet türleri, daha çok, kültürel alanda, ya da yaşamın gündelik cephelerinde ana akımdan ayrılışlar biçiminde, bazen mizahla ve hafifsemelerle ifade edilen, yer aldığı farklı medya türlerindeki iletişim tekniklerini kullanan, iktidarın zorbalıklarına ve şiddetine boyun eğmediğini gösteren, bazı durumlarda meydan okuyan (açlık gerileri ya da oturma grevleri vb. gibi) ve diklenen davranışlardır. Bunların bazıları, kitlesel olmadan, birey olarak bile gerçekleştirilebilecek, ancak karşı bir duruş gösterecek direnişlerdir.

Kültürel alanda, basın açıklamaları, sosyal medyada akan materyal, filmler ve videolar, tiyatrolar, edebiyatın bütün alanları ve resim (özellikle afişler, grafitiler vb) heykeller (ya da özgürlük, barış, demokrasi vb. gibi bazı özel anlamlar yüklenmiş olan yerlerin/ heykellerin ziyareti), hatta kitapçı dükkânlarının vitrinleri, giyinme/ saç kesme biçimleri vb. bile, muhalefetin kültürel, güncel biçimleri olabilir.

Görüldüğü gibi, kentsel muhalefet ve mücadeleler tarihi, bir ülkenin demokrasi ve politik mücadeleler tarihi gibi de okunabilir. Elbette demokrasi mücadelesi, sadece kentlerle sınırlı olmamakla birlikte, kentin, ana akımlara, baskıya ve iktidarın şiddetine karşı çıkış gücü ve potansiyeli, karşı çıkışın ana doğrultuları, kuramı ve stratejik ve taktiksel özellikleri hakkında geliştirdiği düşünceler ve uygulama modelleri, bütün ülkenin demokrasiyi geliştirebilmek için verdiği uğraşta, oldukça belirleyici bir yer tutar. Bu bakımdan kentin gündelik yaşamı, aynı zamanda, kentsel mücadeleler tarihi olarak da algılanıp, değerlendirilebilir.

Bununla birlikte, kentsel muhalefet biçimleri, kendilerini nasıl var edecek, nasıl örgütlenecek ve kentsel toplumla iyi bir etkileşim içinde, kentin dönüşümüne ve yenilenmesine mevcut baskıcı ve demokratik olmayan ortamın değişmesine nasıl katkıda bulunacak? Yaşadığımız kentler, bu muhalefeti yapabilecek bir ortama/ sosyal-kültürel birikime-formasyona sahip mi? Yeni kentlerin yeni kentlileri ve değişimi önerebilecek sol kesimler, kendi aralarındaki ilişkilerde/ örgütlenmede ne kadar başarılar ve kentle etkileşimlerinden şimdiye kadar ne kadar etkin olabildiler? Bu tür soruları, bir sonraki yazıda tartışmaya devam edeceğiz.

 

Akın Atauz

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşetSpor

[Oğuz Gidiyor] Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde bisiklet – Oğuz Tan

Yol arkadaşım bisiklet 200 yaşında 12

Yol arkadaşım bisiklet, 1817’de icat edildi. Bisikletin 200 yıldır süren yolculuğunu bu yazı dizisiyle sizlerle paylaşmaya çalıştım.  2017’nin son yazısında Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te bisikletin hikayesiyle bu yazı dizisi sona erecek. Bu kez, büyük ölçüde, Mehmet Süme ve Selami Özsoy’un, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü için gerçekleştirdikleri çalışmadan yararlanarak arşiv değeri olduğunu düşündüğüm uzun bir yazı derledim.

Bisikletli zaptiyeler

19. Yüzyılın başlarında Avrupa’da icat edilen bisiklet, dünya genelinde yaygınlaşmaya başladıktan sonra Osmanlı İmparatorluğu’na da levantenler tarafından getirilerek, öncelikle posta ve polis teşkilatları ile orduda kullanıldı. Osmanlı’da bisikletin gelmesiyle ilgili ilk haber, Tarik Gazetesi tarafından, 1885 yılında duyuruldu. Mösyö Tomas İstefanis adında bir Amerikalı, yanındaki bisikletiyle önce İstanbul’a gelmiş, daha sonra İzmit üzerinden beş günlük bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşmış ve oradan da Yozgat üzerinden Sivas’a geçmişti.

20. Yüzyılın sonlarında, başkent İstanbul’un dışında, bisikletin yaygın olarak kullanıldığı şehirler Osmanlı’nın Batı’ya açılan penceresi konumundaki İzmir ve Selanik’ti. Osmanlı döneminde ilk bisiklet yarışları 1897’de Selanik’teki ahşap tribünlü velodromda düzenlendi. İzmir’deki levanten aileler, Batı’daki diğer yenilikler gibi bisikletin de kente getirilmesinde öncülük etmişti. İzmir’de ilk bisiklet yarışması 15 Mayıs 1895 tarihinde düzenlendi. İzmir’de 1900 yılından itibaren Rum kulüplerinin düzenlediği spor oyunlarında bisiklet de yer almaya başladı. Özellikle Bornova’da, levantenlerin kurduğu kulüpler tarafından bisiklet ve atletizm yarışlarının düzenli olarak yapıldığı bilinmekte.

İstanbul’da ilk bisiklet yarışması 18 Ağustos 1895 tarihinde Tarabya’da düzenlendi. Yarışma 5 ayrı mesafede düzenlendi fakat Türk ahaliden katılan olmadı. II. Meşrutiyetten sonra yaygınlaşan bisiklet cemiyetleri, Cumhuriyet döneminde, varlıklarını daha organize biçimde sürdürdüler. 1923 Yılında bisiklet federasyonun kurulmasının ardından, Milli Takım oluşturuldu. Türkiyeli bisikletçiler ilk defa 1924 Olimpiyatları’na katılmak üzere Paris’e gitseler de, teknik nedenlerden ötürü yarışamadılar.

1. Dünya Savaşı yıllarında, bisiklet sporu, lastik ve yedek parça sıkıntıları nedeniyle durgunluk yaşadı. 1948 Londra Olimpiyatları’na katılan Türkiyeli dört bisikletçi, 195 km uzunluğundaki yol mukavemet yarışını lastik patlaması ve mekanik arızalar nedeniyle tamamlayamadılar.

Bisikletin Osmanlı topraklarına ilk geldiği 1890’lı yıllardan bu yana, aradan geçen 130 yıllık sürede, Türkiye’de bisikletin hem gündelik hayattaki hem de sportif kullanımında ciddi artış görüldü. Bisikletin sağlıklı bir ulaşım aracı olarak, dünyanın farklı pek çok noktasındaki gibi, Türkiye’de de yaygın biçimde kullanıldığını söyleyemeyiz tabii. Beden ve ruh sağlığı, fosil yakıtların tüketilmemesi, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının çok daha az tüketilmesi gibi nedenlerle bisiklet kullanımı teşvik edilmeli, kentlerdeki çevre ve yol planlamaları buna göre yapılmalıdır.

Bisikletli postacılar.

Osmanlı Devleti’nde 19. Yüzyıl sonlarında tanınan bisikletin, gördüğü ilgi üzerine, kullanımı kısa sürede yaygınlaştı. Kamu hizmetlerinin daha hızlı verilebilmesi amacıyla öncelikle posta, polis  ve ordu teşkilatlarında kullanıldı. Başta İstanbul, İzmir ve Selanik olmak üzere, büyük şehirlerde bisiklet yarışları düzenlendi. II. Meşrutiyetten sonra yaygınlaşan bisiklet cemiyetleri, Cumhuriyet döneminde, varlıklarını daha organize biçimde sürdürdüler. 1923 Yılında bisiklet federasyonun kurulmasının ardından Milli Takım oluşturuldu. Türkiyeli bisikletçiler ilk defa 1924 Olimpiyatları’na katılmak üzere Paris’e gitseler de, teknik nedenlerden ötürü yarışamadılar.

Osmanlı’da ilk bisiklet

Bisikletin Osmanlı topraklarına girişi, Avrupa’da yaygınlaşmasının ardından çok zaman almadı. Tarik gazetesinin 31 Ağustos 1885 tarihli sayısındaki habere göre Mösyö Tomas İstefanis adında bir Amerikalı, yanındaki bisikletiyle önce İstanbul’a gelmiş, daha sonra İzmit üzerinden beş günlük bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşmış ve oradan da Yozgat üzerinden Sivas’a geçmişti. Gazetedeki haber şu şekilde:

“Mösyö İstefanis adında bir Amerikalı’nın velospid ile seyahat ve Dersâa’det’e muvasalatıyla (ulaşmasıyla) buradan dahi hareket ettiğini yazmış idik. Ankara’dan yazıldığına göre mûmâ-ileyh İzmit’ten 5 günde şehr-i mezkûra muvasalat ve Vali Paşa hazretleri ile memûrin-i vilâyet ve binlerce ahali merkûmun hareketini temaşa etmişler ve merkûm kendisine yapılan rica üzerine 3 defa şose üzerinde velospid ile yürüyüp 1200 yarda mesafeyi 2 dakika 14 saniyede kat etmiştir. Merkûm bilahare vali paşa hazretleri ile memûrin-i vilâyetten veda idüp Yozgat’a mütevecciye-i azimet olmuş (yönüne gitmiş) andan dahi Sivas’a azimet etmiştir.”

Basında birçok yazıya, karikatüre konu olan ve “şeytan arabası” ismi takılan bisiklete, 1950’lere kadar “velospit” veya “velespit” denildi. İstanbul halkı da, bu yeni icadı velospid adıyla tanıdı. 1901’de, İkdam gazetesinden Ali Kemal, “derrace” ismini önerdi. Osmanlı’da, yaygın olan velospidin yanı sıra, “derrace” tabiri de kullanıldı. Örneğin, Bulgaristan’daki bisiklet cemiyetleri, 1906’da, “bisiklete binen kimseler” anlamına gelen “Derrace-i Süvaran” deyimini kullandılar.

İstanbul’a bisikletlerin ithal edilmesi, 1880’lerde başladı. 1884’te İstanbul’da yayınlanan Saadet Gazetesi’ndeki bir ilanda, şu satırlar yer alıyordu:

“Velosiped istimalinin (kullanımının) dünyanın her tarafında ne derecelere terakki ettiği (geliştiği) malumdur. Galata’da Şişli Tramvay hattı mevkiinde Voyvoda Karakolhanesi istisalinde kâin Mösyö Edmon Karvana’nın İngiliz Mağazası bu terakkiyi nazarı dikkate aldığı cihetle, bu kere meşhur ‘Anglo Amerikan’ şirketinin Dersaadet Vekaletini deruhte etmiştir (üstlenmiştir). Bu şirket en sağlam, en hafif, en ziyade süratle hareket eden ve en müzeyyen ‘velosiped’lerin imali ile iştihar etmiştir (ünlenmiştir).”

İstanbul’a gelen bisikletlerin sayıca artış gösterdiği 1890-95 yılları arasında, şehrin sokaklarından bir bisikletlinin geçtiğini görmek, İstanbullular için ilgi çeken bir seyirdi. Bisikletin görüldüğü ilk yıllarda, bisiklet kullananlar “monden” tipler olarak alaya alınmış, bazen de züppelikle itham edilmişlerdi. Servet-i Fünun Dergisi yazarı Ahmet İhsan, 1893 yılında İstanbul’da düzenlenen ve nizami olmayan bir bisiklet yarışından şöyle bahsetmişti:

“Bilmem hatırlarda mı? Sohbetlerimizin birinde velospidden bahsederken belki pek yakında Kuşdili Çayırında bir velospid yarışı görürüz demiştik. Zannımız pek çabuk hakikat oldu, ama yarış Kuşdili Çayırı yerine Tepebaşı Bahçesi’nde oldu. Yarışmanın esası bahçe etrafını bir saatte 120 defa devretmekti. Bu müsabakayı ortaya çıkaran Mösyö Ortek, bir saatte ancak 104 defa devredebildi. İstanbul’un yeni velospidçilerinden Fernand isminde bir ehl-i zevk de 120 defa devrederek galebe çalmaya muvaffak oldu. İki tekerlekli arabasına süvar olarak bahçede dolaşan Ortek’in yarışı kazanmak için helecan ile bacak salladığını, çırpındığını görmek hakikaten pek gülünç idi.”

Bisikletli zaptiyeler, 1904.

1894’te, Bir Avrupa gazetesinde, velospidin ordulardaki kullanımını konu alan bir gazete yazısı tercüme edildi ve padişaha sunuldu. İstanbul’da sayıları artmaya başlayan bisikletlerden, 1895’te, bir tane de saraya takdim edildiğinde, Şehremaneti, bisiklet kullanımına dair bir düzenleme için harekete geçmişti bile. Şehremaneti, İstanbul Beyoğlu’nda bisikletiyle dolaşanların sayısında artış görülmesi üzerine, bisikletin yasaklanmasını ve yalnızca Taksim-Şişli yolunda müsaade edilmesi için 2 Ocak 1895’te Dâhiliye Vekaleti’ne başvurdu. Dâhiliye Vekâleti de, Şehremaneti’nin bu talebini Sadaret Makamı’na sundu. Sadaret Makamı durumu değerlendirmiş ve Dahiliye Vekaleti’ne gönderdiği cevapta, Beyoğlu’nda bisiklete binenlerin herhangi bir sakınca doğurmadığı bildirildiğinden, yasaklanmasını uygun görmemiş ve şu notu eklemişti:

“Her ne kadar bunların dar sokaklardan geçemeyeceği bilenmekteyse de geçenler olduğu halde belediye çavuşları marifetiyle ötekine berikine çarpıp bir kazaya neden olmamaları için uygun bir dille ikaz edilmesi şimdilik yeterli olacaktır.”

1896’da Levantenlerin ve gayri Müslimlerin yanı sıra Türk ahaliden de yakın şehirlere bisikletle yapılan geziler, dönemin gazetelerinde haber olarak yer aldılar. Aynı yılın Haziran ayında, İstanbullu Şakir Bey, üç arkadaşıyla birlikte İstanbul’dan Bursa’ya, oradan da 7.5 saatte Bandırma’ya gitmişlerdi.

Viyana’dan İstanbul’a Bisiklet Yarışı Fikri

1895’te, Viyana’daki bisiklet cemiyetlerinin girişimi ile, Viyana-İstanbul arasında bir bisiklet yarışı düşünülmüş fakat Alman Wolff Ajansı’nın haberine göre bu yarış ertelenmişti. Daha sonra Viyana Belediye Başkan Yardımcısı Dr. Alber Rinhetr’in girişimiyle kurulan bir komite; Belgrad, Niş, Sofya, Filibe ve Edirne yoluyla İstanbul’a ulaşan bir gezi planladı. Viyana’da ortaya çıkan bu organizasyon fikrine, Avusturya’nın İstanbul Başkonsolosu Bonri de destek verdi. Sarayın en küçük şehzadesi de, bu komitenin kurulmasından dolayı duyduğu memnuniyetini belirtmişti. Komite, bu yarışla Osmanlı topraklarına girecek olan bisikletlerin, ithalat ve ihracat vergilerinden muaf tutulmaları için talepte bulundu. Komite, bununla birlikte, yarış öncesinde, rota keşfi için Viyana’dan yola çıkacaklara kolaylık sağlanmasını da talep etti. Keşif yolculuğu ve bisiklet yarışıyla toplam kaç kişinin geleceğinin, daha sonra bildirileceği beyan edildi. Sadaret Makamı, Avusturya sefareti aracılığıyla iletilen bu talebi olumlu karşıladı ve kafilenin getireceği bisikletlerden vergi alınmayacağını bildirdi.

Selanik’te Hipodromunda Bisiklet Yarışları

Başkent İstanbul’un dışında, Osmanlı topraklarında, bisikletin yaygın olarak kullanıldığı şehirler, imparatorluğun Batı’ya açılan penceresi konumunda olan Selanik ve İzmir’di. Osmanlılar da, pist bisiklet yarışları düzenlenliyorlardı. İlk bisiklet yarışları, 1897’de Selanik’te düzenlendi. Yarışlar Selanik’te, Depo Harici olarak anılan mahalledeki pistte düzenleniyordu. Bu yüksek virajlı, toprak pist, ahşap tribünleri bulunan bir veledromun içinde yer alıyordu. Bu yarışlarda Nobile isimli bir Fransız öğretmen, Modyano Efendi ve Enver Paşazade Mustafa Bey de yer aldı. Selanik’teki Kışla önünde düzenlenen yarışlarda da yer alan Mustafa Bey, daha sonra, İstanbul’da düzenlenen yarışlara da katıldı.

1900’lerin Başında, Osmanlı Devleti’nde, bütün toplu faaliyetlerde olduğu gibi, sportif müsabakalar için de başkent İstanbul’dan izin alınması gerekliydi. 25 Teşrin-i evvel (Ekim) 1901 tarihinde, tüm ülkeye bildirilmek üzere, at ve bisiklet yarışları ile güreş müsabakalarının izinsiz düzenlenemeyecekleri, bütün vilayetlere tebliğ edildi.

İstanbul’da İlk Bisiklet Yarışları

İstanbul’da ilk bisiklet yarışı, 18 Ağustos 1895 tarihinde Tarabya’da düzenlendi. Beş ayrı mesafede düzenlenen yarışa Türk ahaliden katılan olmadı. Servet-i Fünün Dergisi bu yarışmayı şöyle anlatmıştı:

“Şehrimizde ilk defa yapılan şu velospid müsabakasından gerek yarışçılar ve gerekse seyirciler ziyade memnun oldukları için gelecek Pazar günü tekrar yarış yapılacak ve kazananlara ödüller verilecektir.”

Avrupa merkezlerinden İstanbul’a bisiklet ithal eden satıcılar, pazarlama stratejisi olarak yarış pistleri inşaa ediyorlardı. İstanbul’daki bazı girişimciler, Tepebaşı’nda inşaa ettirdikleri beton pistlerde bisiklet yarışları düzenlediler. 1908 Öncesi düzenlenen yarışların favori isimleri Mustafa Bey, Nobile ve Medyano efendiler olsa da, iddialı bahisler halinde düzenlenen bu yarışlar, halkı bisiklete heveslendiren ve satışları yükselten sportif birer faaliyetlerdi. İstanbul’da bisikletin tanıtımı açısından önemliydiler. Ağa Cami yakınlarında bisiklet acenteliği yapan Leon ile Ragıp Paşa Hanı içinde bisiklet ticareti yapan Papazyan adlı tüccarların girişimiyle, Tepebaşı’nda bir pist inşaa ettirildi. Yaklaşık 5 metre genişliğinde, virajları tahtadan olan bu pistin uzunluğu yaklaşık 300 metreydi. Fakat bu pistte düzenlenen yarışlar, bahis oyunlarına dönüştükleri için, daha sonra yasaklandılar. Tepebaşı yarışları yasaklanınca, bu gruplar, 30 km uzunluğundaki Kâğıthane yarışlarında mücadele etmeye başladılar. II. Meşrutiyetin ilanından sonra, İstanbul’daki bisiklet yarışları yeniden canlandı. Faaliyetleri arasında bisiklete yer veren ilk kulüp Fenerbahçe oldu. 1912’de Fenerbahçeli bisikletçiler Vecdi, Şinasi ve Alber Beyler, Türkiye’de düzenlenen ilk bisiklet yarışlarında, şampiyonlukları aralarında paylaştılar. 1912 ve 1913 Yıllarında düzenlenen spor bayramlarında, bisiklet yarışları da yer aldı. 1914’te, Cuma Birliği Bayramı’nda, bugün Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın bulunduğu Union Clup sahasında düzenlenen 5 turluk yarışı Fenerbahçe kulübünden Vecdi Çağatay kazandı. 1912 Sonrasında düzenlenen yarışlarda, Galatasaray kulübünden Trapezci Daniş ve ünlü şair Ruşen Eşref Beylerin isimlerine rastlanmakta. I. Dünya Savaşı yıllarında ise bisiklet yarışlarında duraklama görüldü. Sıkıntılı savaş yıllarında bisiklet ithalatı kesilmiş, mevcut bisikletler için ise yedek parça ve özellikle de lastik sıkıntısı yaşanmıştı.

İzmir’de Bisiklet Yarışlar

19. Yüzyıl sonlarında Avrupa’da yaşanan yenilikler, İzmir’deki levanten aileler aracılığıyla Osmanlı topraklarına da ulaşıyorlardı. İzmir’de yayınlanan Ahenk gazetesine göre, İzmir’de bisikletin ilk defa görüldüğü 1885’te, gayri Müslimlerden oluşan bisiklet meraklılarının sayısı 200’den fazlaydı. İzmir’de, bisiklet sporunda başarılı olan ilk Türkiyeli ise Kunduracı Ali Efendi’dir.

İzmir’deki ilk bisiklet yarışı, 15 Mayıs 1895 tarihinde düzenlendi. Ahenk gazetesindeki habere göre altısı bisiklet, dokuzu yaya koşusu olmak üzere on beş yarış düzenlenmiş, bisiklet yarışlarından beşini Karşıyakalı Petriçe isimli sporcu kazanmıştı. Düşmeden yavaş bisiklet sürme yarışını ise İstinkaf Mahkemesi üyesi Dedeyan Efendi’nin oğlu kazandı.

İzmir’in levanten aileleri, 1897’de ilk kez bir şehirlerarası bisiklet yarışı düzenlediler. İzmir’deki Rum kulüplerinin düzenlediği spor oyunlarında, 1900’den itibaren bisiklet branşı da yer aldı. 1901’de İzmir Valisi Kamil Paşa’nın himayelerinde Bornova’da düzenlenen 5. Panionios Yarışları’nda tüm dereceleri İngiliz bisikletçiler almışlardı. Ertesi yıl, 8.5 km uzunluğundaki Pınarbaşı-Bornova yarı maraton yarışında ilk kez bir Rum sporcu, Luca Venizelos birinci geldi. Mustafa Süleymanoviç isimli bir Müslüman ise, bu yarışlardan 17 km’lik bir tanesinde ikinci oldu.

19. Yüzyıl başlarında Bornova’daki levantenlerin kurduğu kulüpler tarafından, bisiklet ve atletizm yarışları düzenli biçimde organize edildi. Aydın Valiliği’nden İçişleri Bakanlığı’na 26 Şubat 1904 tarihinde yazılan yazıda, İngiltere tebaasından Sör Tisram tarafından İzmir’in Birun-ı abad (Bornova) nahiyesinde her sene 23 Nisan ve 21 Mayıs’ta düzenlenen cimnastik ve bisiklet yarışları için izin talep edilmişti.

20 Mayıs 1907’de, Buca Paradiso alanında, Panionios Spor Oyunları’nın 11.’si düzenlendi ve bu kez, organizasyonda atletizmin yanı sıra bisiklet yarışları da yer aldı. Oyunlara Panionios, Apollon, Pelops, İstanbul Tatavla, İstanbul Rum Jimnastik, İstanbul Rubtiyon Mektebi, Atina Panhellenik, Atina Nasyonal Jimnastik, Ayvalık İolikos, Patra, Pire, Patras, Pan Ahaikos, Kahire İfiko ve İzmir İdmanperveran kulüpleri katıldılar.

Yine Bornova’da, 1908 yılında düzenlenen cimnastik ve bisiklet yarışları için bir talimatname hazırlanmıştı. 7 Maddeden oluşan bu talimatnamede; yarışlarda uyulması gereken kurallar, ödüller ve itiraz konularındaki hükümler yer alıyordu. Talimatın girişinde, içeriği tanımlayan şu ifadelere yer verilmişti:

“Bazı mekteplerin talebesiyle cimnastik meraklıları için Bornova’da yaşayan “Sör Tisram” adlı İngilize ait arazideki meydanda her sene Nisan ve Mayıs aylarında düzenlenecek jimnastik, koşu ve velospid müsabaka oyunları hakkındaki talimat.”

Yarışa katılmak isteyenlerin, yerine getirmeleri gereken şartlar şöyle ifade edilmişti:

“2. Madde: Bu oyunlara iştirak edeceklerini beyan edenlerin tamamı isimleriyle hangi oyuna iştirak edeceklerini bildiren bir pusulayı oyunların icra olunacağı günden on gün önce tertip komitesine bildirmelidir”

İtirazlarla ilgili, şu madde bulunuyordu:

“3. Madde: Müsabakaya dahil olanlardan birinin ihracı ile elde ettiği derece hakkında itiraz edilmek istenildiğinde ödül töreninden kırk sekiz saat evvel tertip komitesine müracaat etmesi gerekir.”

Talimatta, yarışa katılacak sporcuların kıyafetleri şu şekilde belirlenmişti:

“4. Madde: Müsabakaya dâhil olacakların giyecekleri elbise omuzlardan dizlere kadar vücudu örtecek şekilde olmalıdır. Ayaklarda bir deri ayakkabı bulunması şarttır”

Yarışın ne şekilde biteceği, şu şekilde anlatılmıştı:

“Bitiş noktasına gerilen kurdeleye, koşanlardan hangisi daha evvel göğsüyle temas edecek olursa onun birinciliği geçerli olacaktır.”

Talimatın son maddesinde, işaret verilmeden yarışa başlayanlar için şu hüküm yer alıyordu:

7. madde: Özel işaret verilmeden evvel koşan olursa durdurulacak ve başlangıç çizgisinin arkasından tekrar koşturulacaktır.

Sıralı biçimdeki maddelerin ardından, son bölümde şu ifadelere yer verilmişti:

“Ahkâm-ı umumiye-i heyetten maada her kim olursa olsun oyun meydanına girmek katiyen memnudur. Velospid müsabakaları hakkında kavaid sair koşu oyunları hakkında işbu talimatta muharrer kavaid-i velospid ile icra edilecek koşu oyunlarında da caridir. Şayet velospidcilerden biri sehven işaret verilmeden evvel hareket edecek olursa, koşmaktan tevkif edilerek yeniden hareket ettirilecektir. Velospidçiler imkan müsait olduğu kadar meydandaki daire dâhilinde seyir ve hareket etmeye mecburdur. Dairenin bir tarafından diğerine kadar çizilen çizgi nokta-i münteha-i ara etmektedir ve velospidin ön tekerleğiyle evvelce dokunan birinciliği kazanmış olduğu itibar olunacaktır”.

2.Mahmut Türbesi, Divan Yolu Caddesi, 1890’lar.

Bulgaristan’daki Bisiklet Cemiyetleri

1900’lerin Başında, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bulunan Bulgaristan’da da, bisiklet yarışları düzenlemek amacıyla cemiyetler kurulmuşlardı. Bu cemiyetlerin bazıları, Balkan Savaşlarına uzanan süreç öncesinde, ayrılıkçı siyasi çalışmalar içinde bulundular. 1906’da Başkent İstanbul’la yapılan bir yazışmaya göre, Bulgaristan’ın çeşitli şehirlerinde bulunan Derrace Süvaran (Bisikletçiler) Cemiyetleri’nin önceki sene Köstendil’de olduğu gibi 1906’da da Filibe’de bisiklet yarışları düzenleyecekleri bildirilmişti. Sofya’da kurulan Sofya Derrace Süvaran Cemiyeti, 1907 Ağustosunda Romanya Derrace Süvarileri’ni davet etti. Haziran sonlarında gelen konuk bisikletçiler, bir kaç gün Sofya’da konakladılar. Bisikletçiler, bu toplantılardan bazılarını, spor yerine siyasi amaçlarla gerçekleştirmişlerdi. 1907’de Plevne’de toplanan Bulgaristan bisikletçilerinin, düzenledikleri toplantıda program dışına çıkmaları ve Osmanlı Devleti aleyhinde davranmaları, adli bir takibat konusu olmuştu. Bulgar bisikletçiler, ülkelerinin 1908’deki bağımsızlık ilanı öncesinde, milliyetçi fikirlerini spor aracılığıyla dile getirmişlerdi. 

Bisikletle ilgili ilk yayınlar

Bisikletin yaygınlaşmasıyla birlikte, Osmanlı’da, gazete ve dergilerde tanıtım yazıları yayımlanmaya, kitaplar basılmaya başladı.

Velospid ile Bir Cevelan (Gezinti)

Türkiye’de bisikletle ilgili basılan ilk kitap, bir seyahatnameydi. Ahmed Tevfik’in 1316’da (1900) yayımladığı “Velosiped ile Bir Cevelan (Hüdavendigar Vilayeti Dâhilinde)” isimli 126 sayfalık kitap, İstanbul-Bursa arasında bisikletle yapılan bir gezinin öyküsünü anlatır. Ahmed Tevfik, önsözde bisikletin yararları, sağlıkla olan ilişkileri ve adabı üzerinde durduktan sonra şöyle devam eder:

“Mesela bisikletinize binmiş gidiyorsunuz. Karşıdan tanımadığınız birisi de aracı ile geliyor. Bir boru sesi ya da çıngırağın uzun bir ahengi ile onu selamlamak mecburiyetini hissedersiniz. Bazen selam ile kalmayıp çark ederek ya da manevra yaparak, beraberce yola devam edersiniz. Bu suretle sohbet edip ahbap olursunuz. Yahut her ikiniz de inerek ‘nereden teşrif?’, ‘Siz ne cihete yahu?’ gibi kelimelerle konuştuktan sonra, makinelerinize binersiniz.”

Bisiklet Meraklılarına Yadigâr

Bisikletle ilgili Osmanlı’da yayımlanan ilk kitaplardan bir diğeri de, genel bir kullanım ve başvuru kılavuzu olan, Bisiklet Meraklılarına Yadigâr’dır. Dönem koşullarında yayın yapabilmek amacıyla iznin alınabilmesi için, kitabın yazarı Mülazım Ali İhsan Efendi, uzun bir denetim sürecine tâbi tutulmuştu. Eserin havale edildiği Maarif Nezareti Teftiş ve Muayene Heyeti, 15 Ekim 1903 tarihinde, bir sakınca bulmadı ve “tabı mahzurdan salim” ibaresini kullandı. Eser, bir üst makam olan “Tetkik-i Muvaffakat-ı Aliyye’ye” havale edildi. Bu makam, yaptığı tetkik sonucunda kitabın basılması yönünde karar verdi. Fakat kurul, kitabın diğer iki nüshasının tetkikinde dikkat ve itina gösterilmesini istedi. Kitap, 4 Teşrin-i sani 1319’da (17 Kasım 1903) Maarif Vekaletine bağlı olan Teftiş-i muayene heyetine geri gönderildi. Bütün bu aşamalardan sonra, eser, basılması için onay almak amacıyla, 21 Teşrin-i sani 1319’da (4 Aralık 1903) Dahiliye Vekaletine gönderildi. Ardından, gerekli iznin gelmesiyle, kitabın basım ve dağıtımı gerçekleştirildi.

1904’te İstanbul’da basılan kitapta şu bölümler bulunmakta:

“1- Şeraiti sıhhiye iktisa edilecek (giyilecek) elbise, 2. Binmek nasıl öğrenilir, 3. Makinenin mürekkebatı (aksamı), 4. İyi bir makinede bulunması gereken şerait, 5. Bir makine nasıl satın alınır, 6. Makinede ufak tefek tamirat nasıl yapılır.” Kitapta ayrıca özel olarak yapıldığı belirtilen 100 kadar resim yer almaktadır.

Galata Köprüsünde bir bisikletli, 1890’lar

Bunların dışında, bisiklet, dönemin edebiyat eserlerinde de yer buldu. Sabah Gazetesi yazarlarından Nat Pinkerton’un cinayet koleksiyonu çevirilerinin 5. kitabı, Bisikletli Zebani, 1911’de yayımlandı..

Bisiklete Şiir

Osmanlı Devleti’nde, bisikletin yeni görüldüğü yıllar, şairlere de ilham kaynağı olmuştu. Servet-i Fünun Dergisi’nde yayımlanan Bisiklet (Sonnet) adlı şiirinde, Tevfik Fikret, şu dizeleri yazmıştı:

Uçar, uçar gibi kumlar, çemenler üstünde Geçen şu tâze kadın bu numûne-i hevesât Ayaklarında kanadlarla sanki aşk u hayat Uçar, uçar gibi kumlar, çemenler üstünde

Meşâm-ı rûha emel lezzetinde neşrediyor Ten-i rakîki bahârın esir-i nükhetini Şitabı titreterek sîne-i tarâvetini

Pırıl pırıl uçuyor, tuttasıl uçup gidiyor.

Uçup uçup gidiyor; sonra pür-gurûr ü garâm Zemine resm ile bir nazlı hatt-ı istifhâm:

“Güzel değil mi şu hâlim, bakın” diyor… Parlak,

Güzel evet bu revişler, güzel bu câzibeler, Güzel; fakat bu tehâlük nedir, değilse eğer Hâyatı birkaç adım fazla koşturup yormak?

Ulaşım aracı olarak bisiklet

Belediye teşkilatı, 1907’de İstanbul’da kullanılan bisikletleri kayıt altına almaya çalıştı. Her bisiklete bir numara verildi, sahibinin ve binicisinin isimleri Şehremaneti ve Zaptiye Nezareti’nde tutulan deftere kaydedildi. Kayıt sırasındaki işlemler için de, her bisikletten yarım lira rüsum alındı.

Aynı zamanda, bisiklet, 1913 zabıta talimatnamesinde bir taşıt olarak yer aldı. Talimatnamede velospid, bisiklet ve el arabaları için ruhsatiye varakası, daire ve sıra numaraları alınması, ayrıca gece yakmaya mahsus fener ve arkaya takılacak kırmızı fener bulundurulması hükümleri getirildi. 1914’te Galata Köprüsü geçiş ücretlerine bisiklet de dâhil edildi.

Posta Teşkilatında Bisiklet

1900’llerin Başında, Osmanlı’da bisiklet, posta teşkilatında da kullanılmaya başladı. Bisikletlerin, posta teşkilatında etkili biçimde kullanılmaları, emniyet teşkilatına da örnek olmuştu. 18 Eylül 1909’da, Emniyet Umum Müdürlüğü, Posta ve Telgraf Müdüriyeti’nden teşkilatının kullandığı bisikletlerle ilgili bilgi talep etti. Posta ve Telgraf Müdüriyeti de, posta dağıtıcılarının kullandığı bisikletlerin, nereden ve hangi fiyatlarla tedarik edilebileceğiyle ilgili şu bilgileri paylaşmıştı:

“Posta teşkilatının bisikletleri iki çeşittir. Bunlardan kırmızı renkli olanları İngiltere’nin Birmingham şehrinde kurulu Union fabrikası üründür. Kırmızı boyalıdır ve yaldızlı markasının içinde VAY harfleri vardır. Her biri Mecidiye 20 kuruştan 1200 kuruş karşılığında Beyoğlu Telgraf Merkezi memurlarından Ahmet Robenson49 aracılığıyla doğrudan fabrikadan alınmıştır. Bisikletlerin yanında uzun bir hava tulumbası, küçük bir korna, bir vida ve yağdanlık olmak üzere toplam 5 parçadan oluşan bir set vardır. Diğer siyah renkli bisikletler ise satan bayinin verdiği bilgiye göre İngiltere’de üretilmiştir. Tekerlek lastiklerinin yuvası yeniklidir. Bunlar da her biri Mecidiye 20 kuruştan 660 kuruş karşılığında Şehzadebaşı’nda ve Yeni Cami yanında mağazaları bulunan Mehmed Salim Efendi’den alınmıştır. Bisikletlerin yanında bir çelik vida, akort parçası, bir İngiliz anahtarı, bir tornavida, bir yağdanlık, bir korna, uzun hava tulumbası olmak üzere 9 parçalık levazımatı vardır. Bisikletler iki aydan beri posta dağıtıcıları tarafından kullanılmaktadır. Bugüne kadar herhangi bir şikâyet gelmemiştir.”

Ayasofya, 1890’lar.

Polis Teşkilatında Bisiklet

1.Meşrutiyet sonrasındaki yıllarda, Osmanlı Devleti’nin birçok vilayetinde, polis teşkilatına bisiklet alınması için girişimlerde bulunuldu. Selanik Polis Müdürlüğü’ne bağlı merkezî ve önemli karakollardaki polislerin işlerini hızlandırmak amacıyla bisiklet satın alınması ve bisiklete binecek personelin eğitilmesi için Defterdarlık’tan kaynak talep edildi. Yine aynı dönemde, Kosova Vilayeti’nde, polisler için altı adet bisikletin satın alınması için talepte bulunuldu. Benzer biçimde, Kırşehir’de de, polis teşkilatında kullanılmak üzere iki adet bisiklet talep edildi. Polis memurları için yurt dışından ithal edilen, her bir merkez için sayıları 4 ila 10 olan bisikletler için Gümrük Vergisi alınmaması yolunda, 1909’da girişimlerde bulunuldu. 1910’da, Sakız adası halkından Filesko Efendi, Sakız Polis İdaresi’ne bir adet velospit hediye etmişti. Bu konuyla ilgili, başkentle yapılan yazışmada, merkezin memnuniyeti dile getirilmişti. 1912’de Kayseri Polis Merkez Memurluğu, fotoğraf makinesi ve bisiklet talebinde bulundu. 1914’te Ankara Polis Müdüriyeti, motorlu ve motorsuz bisiklet talep etti. Aynı yıl, polis adaylarının eğitimleri için bisikletler satın alındı. 1919’da, Emniyet Umum Müdürlüğü’nde bir bisiklet bölüğü kuruldu. Bölük için, bisiklet kullanacak kabiliyetteki on iki kişi seçildi.

Ordu Teşkilatında Bisiklet

Osmanlı’nın son yıllarında, bisiklet, ordu teşkilatında da kullanıldı. Üçüncü Ordu-yu Hümayun Müşiriyetinden Rumeli Vilayeti Şahanesi Müfettiş-i Umumiyesi Canib-i Samisi’ne, 1909 yılında yazılan yazıda, Ordu-yu Hümayun için 6 tane bisiklet satın alınması için gerekli 7776 kuruşun Manastır Defterdarlığı tarafından ödenmesi talep edildiği, kayıtlarda yer alıyor. Jandarma piyadelerinin kullanımı için de, 1915’te, bisikletler satın alındı. Bisikletli birlikler, Osmanlı ordusunda da yer aldılar. 1918’e Ait bir belgede, Süvari Bisiklet Taburu’ndan bahsedilmekte. Belgede, Antalya’ya gitmek üzere yola çıkan Süvari Bisiklet Taburu, gizli bir yere sevk edilmişti.

1894’te, Abdülhamit, Amerika Birleşik Devletleri ordusunda kullanılan bisikletlerle ilgili bir araştırma başlattı. Amerika Birleşik Devletleri’nin İstanbul Sefareti tarafından, 21 Ekim 1894’te, dönemin padişahı II. Abdülhamit’e, ordularda bisiklet kullanımını konu alan bir ariza sunuldu. Bu arizaya bisikletle ilgili teknik bilgiler içeren bir gazete kupürünün tercümesi de eklenmişti. Mütercim Sırrı tarafından Türkçe’ye tercüme edilen belgede, Amerika Birleşik Devletleri Sefiri, şu ifadelere yer vermişti:

“5 gün içinde 600 mil mesafe kat ederek icra olunan tecrübenin özeti ile ordularda kullanmak için bisikletin en başarılı olanı hakkında (ABD) Harbiye Nazırı’na sual yönelttim. 165. sayfasındaki velospidlerin resimlerinin bulunduğu “Journal de Importatium” adlı gazete nüshasını da sunarım fakat bu resimlerdeki bisikletlerin ordularda kullanılanlardan olmadığını zannediyorum. Bunların Amerika’da imallerine dair alacağım bilgiyi daha sonra arz edeceğim.”

Ordu dışında, bazı bakanlıklar bünyesinde de memurların hızlı hareket etmeleri için bisiklet kullanıldı. Bu bisikletlerin alımı için yapılan yazışmaların birinde, 1915 yılında Dâhiliye Nezareti kavaslarınca kullanılmak üzere gerekli bisikletin alımı için ödenek bittiğinden, bisikletin, gelecek senenin ödeneğinden karşılanmak üzere teslim alındığı kayıtlara geçmişti.

Cumhuriyet döneminde bisiklet

Cumhuriyet döneminde, bisiklet hem gündelik hayatta daha çok yer bulmaya başladı hem de sportif alanda gelişmeler yaşandı, sporcu ve yarışma sayısında artış oldu.

Çemberlitaş, 1890’lar.

Bisiklet Federasyonu’nun Kurulması

Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’nın (TİCİ) 22 Mayıs 1922’de tüzel kişilik kazanmasıyla, 1923’te Bisiklet Federasyonu (Bisiklet Heyet-i Müttehidesi) kuruldu. Aynı yıl Uluslararası Amatör Bisiklet Federasyonu (FIAC) üyeliğine kabul edilen federasyon, bisiklet sporunun ülke çapında gelişmesine önemli rol oynadı. İlk federasyon başkanı, bisiklet sporunun öncülerinden Muvaffak (Menemencioğlu) Bey’di. Dönemin ilk milli takımını oluşturan Cambaz Fahri, Cavit Cav ve Raif Beyler, 1924 Paris Olimpiyat Oyunları’na hazırlandılar. Paris’e kadar giden Türkiyeli bisikletçiler, yarışmaya uygun bisiklet alınması için yeterli ödenek bulunamadığından, olimpiyatlarda yarışlara katılamadılar. Türkiyeli bu üç bisiklet sporcusu, olimpiyatlara katılamasalar da, Muvaffak Menemencioğlu’nun çabalarıyla, Paris’teki bir bisiklet fabrikasında staj yaptılar ve bisiklet mekanizmasını daha yakından tanıma imkânı buldular.

Türkiye’deki ilk büyük yol yarışı, 1924’te, Ege Gençlerbirliği Kulübü tarafından Fethiye-Antalya arasında düzenlendi. İlk Türkiye Bisiklet Birinciliği ise Ankara’da, 1924’te Muhafızgücü Spor Alanı’nda yapıldı ve yarışı Cavit Cav Bey kazandı. Cavit Bey, Türkiye’nin ilk sürat ve mukavemet yarış şampiyonu oldu. İlk Türkiye Bisiklet Şampiyonası, 1926’da İstanbul’da yapıldı. Yine Cavit Bey hem sürat, hem de mukavemet dallarında ilk Türkiye Şampiyonluğunu kazanan sporcu oldu.

Sultan Ahmet Meydanı, 1890’lar. Ayasofya, 1890’lar. 

İlk Milli Yarış ve Olimpiyatlar

Bisiklet sporunda Türkiye’deki ilk milli müsabaka, 1927’de, Taksim Stadı pistinde, Bulgaristan takımına karşı gerçekleşti. Yarışta Bulgaristanlı ve Türkiyeli bisikletçiler, eşit sayılarda birincilik elde ettiler.

Türkiye Milli Takımı, 1928 Amsterdam Olimpiyatları’na katıldı. Olimpiyata katılan bisikletçiler Cavit Cav, Galip Cav, Yunus Nüzhet Unat ve Tacettin Öztürkmen, serilerinde dereceye giremediler ve elendiler. 1928 Olimpiyatları sonrasında düzenlenen “Ege Turu”, Türkiye’nin uzun etaplı ilk turudur. 1938’de düzenlenen İstanbul-Edirne-İstanbul etabı, 1939, 1941 ve 1942 yıllarında tekrarlanmıştır. Bisiklet Federasyonu’nun 1929’da kaldırılmasıyla, bisiklet sporunda duraklama yaşandı. 1933’te, Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Genel Kongresi’nin kararı ile, Bisiklet Federasyonu yeniden kuruldu. Türkiyeli bisikletçilerinin varlık gösterdiği ilk yarış, 1935’te koşulan Romanya Turu oldu. Bükreş-Braşov etabını Türkiye Milli Takımı’ndan Kirkor Cambaz birinci, Talat Tunçalp de ikinci sırada bitirdi. 1936’da Berlin’de düzenlenen Olimpiyat Oyunları’na katılan Türkiye Milli Bisiklet Takımı, dereceye giremedi. 30 Bisikletçinin katıldığı 100 km yol yarışında, Talat Tunçalp son metrelere ön sıralarda girse de, yaşadığı talihsizlik nedeniyle sonuncu oldu. Orhan Suda, 1937’de katıldığı Moskova yarışında ikinci oldu. Bisiklet, halk evleri programına girdi ve hızla yayıldı. 1938’de düzenlenmeye başlayan İstanbul-Edirne-İstanbul yol yarışı, Türkiye’de bisiklet sporuna ayrı bir renk kattı. II. Dünya Savaşı yıllarında, bisiklet sporunda, yedek parça ve özellikle de lastik sıkıntısıyla büyük bir durgunluk yaşandı. 1948 Londra Olimpiyatları’na katılan Türkiyeli 4 bisikletçi, 195 km yol mukavemet yarışını lastik patlaması ve mekanik arızalar nedeniyle tamamlayamadılar. Türkiye’de bisiklet sporunun gelişmesi için çaba sarf edenlerin başında gelen Cavit Cav, 1961’de, bisiklet üreten bir fabrika kurmaya girişti fakat başarılı olamadı. Türkiye’nin ilk yerli bisikletlerini, 1963’te İzmir’de kurulan Bisan A.Ş. üretti.

Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Bisiklet Turu

Talat Tunçalp’in girişimleri ile 1963’te başlatılan Uluslararası Marmara Bisiklet Yarışı, parkuru uzatılarak ve etap sayısı arttırılarak, 1964’te, Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Türkiye Bisiklet Turu’na dönüştürüldü. Türkiye’nin en önemli bisiklet yarışı olan tur, günümüzde de her yıl düzenlenmekte. 2017’de 53.’sü koşulan Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Bisiklet Turu, UCI tarafından World Tour kategorisine yükseltildi. Televizyonda naklen yayınlanan TUR 2017, çok sayıda izleyiciye ulaştı.

İlk Uluslararası Madalyalar

1965’te Fransız antrenör Bartolucci Gino, Türkiye Milli Takımı’nda görev yapmak ve antrenör kursları açmak üzere, Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü tarafından Türkiye’ye getirildi. 5 Ay sonra görev süresi uzatılan başarılı antrenör Gino’nun kattıklarıyla, milli takım başarılı sonuçlar elde etmeye başladı. Türkiye’nin bisiklet sporunda kazandığı ilk önemli başarılar, İzmir’de düzenlenen 1971 Akdeniz Oyunları’nda milli takımın yol dayanıklılık yarışındaki üçüncülüğü ve aynı yıl koşulan Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nda Erol Küçükbakırcı’nın aldığı bronz madalyaydı. Erol Küçükbakırcı, 1973’te Türkiye’de düzenlenen Balkan Bisiklet Şampiyonası’nda altın madalya kazandı. Aynı yıl, Cezayir’de düzenlenen Akdeniz Oyunları’ndaki bisiklet yarışında 4.sırada gelen Harun Şencan, 3. gelen Yunanistanlı bisikletçi Mihail Kountras’ın doping kontrolüne gelmemesi üzerine bronz madalyanın sahibi oldu.

Romanya’da 1982’de düzenlenen Balkan Şampiyonası’nda, İbrahim Pekcan gümüş madalyayı kazandı. 1989’a kadar devam Eden Balkan Şampiyonaları, Türkiyeli bisikletçilerin başarılı olduğu en önemli uluslararası organizasyon oldu. Türkiyeli sporcular, sonraki yıllarda, ne Olimpiyat Oyunları ne de Akdeniz Oyunları gibi uluslararası organizasyonlarda başarılı olamadılar. Engebesiz, düz arazisi ile Konya, 1950’lerde bisiklet kenti olarak ün yapmıştı. O yıllarda, Konya il merkezinde altı bin bisiklet kullanılmaktaydı. 1952’de İnşaa edilen veledrom sayesinde, Konya’da, bisiklet sporu gelişme gösterdi. TRK takım koduyla UCI Continental statüsünde yer alan, Türkiye’nin profesyonel yol bisiklet yarış takımı Torku Şeker Spor’ da Konya’da kuruldu.

Yeni yazılarda, yeni hikayelerde görüşmek üzere, hepinize güzel bir yeni yıl diliyorum.

 

 

Oğuz Tan

Bisiklet Gezgini

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Aşk İksiri: Komik bir operadan bugüne minik dokundurmalar

Yekta Kara'nın sahneye koyduğu Aşk İksiri'nden

ef0630s02

Gaetano Donizetti’nin Aşk İksiri, İstanbul Devlet opera ve Balesi tarafından sahneye konuyor

Kanuni kötüydü. Yok canım, iyiymiş. Hürrem de iyi. Yok! Oğlunu öldürtmüş. Kanuni zalim! Hürrem, pek kötü! Son günlerin popüler Osmanlı tarihi magazinin rüzgârını böylece arkamıza alalım. Yazımıza da Donizetti Paşa ile başlayalım, yani Giuseppe Donizetti ile… Sultan II. Mahmut’un yenilediği Osmanlı ordusunun Askeri Müzik altyapısını kurmuş, Saray’ın da baş maestrosu olmuş, devletin musiki generali. Bununla da kalmamış Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk milli marşı olan Mahmudiye Marşı’nı bestelemiş hatta koltuğunu, Abdülmecit’in tahta çıkışında da koruyarak, bizlerin adını daha iyi hatırlayacağı, Mecidiye Marşı’nı da bestelemişti. Bizlerin tarih literatürü içinde makul yer tutan bu olaylar cereyan ederken, İtalya’nın Lombardy, Bergamo’sundan gelen Levanten paşamızın küçük kardeşi Gaetano ise, Avrupa’nın klasik müzik tarihine adını yazdırıyordu.

Gaetano, Bergamo surlarının dışındaki çok ama çok fakir bir ailenin çocuğu olarak hayata gözlerini açmış. Bu yoksul ailenin müzisyen geleneği elbette yokmuş ancak, babaları Andrea, Guiseppe ve Gaetano’yu, Simon Mayr’ın kurmuş olduğu müzik okuluna yazdırmak istediğinde feleğin çarkları da dönmeye başlamış. Üç erkek kardeşin en küçüğü olması belki de en büyük şansı olmuş Gaetano’nun. Zira sonradan bir Osmanlı Paşası olacak genç Guiseppe 18 yaşında imiş ve muhtemelen sesi kalınlaşmış olduğu için, korist olarak makbul bulunmamış. Oysa, 9 yaşındaki minik Gaetano henüz ergenliğe erişmediği ve yetenekleri de dikkat çekici olduğu için okula kabul edilmiş. Büyük bestecinin müzik kariyeri de böylelikle başlamış.

Ne var ki, kaderin bu küçük oyunu ağabey Guiseppe’yi başka bir maceraya sevk edip Osmanlı İmparatorluğu’na klasik müzik geleneği yerleştirecek bir maestro kazandırmış. Kardeş Gaetano ise; 75’e yakın opera, 6 senfoni, yaylı kuartetleri için 19 parça, 193 şarkı, 45 düet, 3 oratoryo, 28 kantatın yanı sıra sayısız enstrümantal konçerto, sonat ve oda müziği eseri ile Avrupa klasik müzik tarihinde yerini almış. Gaetano’nun, bu anlamda, emperyal bir himmette olmasa da, en azından sanatsal başarı bağlamında ağabeyine biraz fark attığını teslim edebiliriz sanırım.

Aşk İksiri

Yekta Kara'nın sahneye koyduğu Aşk İksiri'nden

Yekta Kara’nın sahneye koyduğu Aşk İksiri’nden

İlk kez 1832’de sahneye konan Gaetano Donizetti’nin L’Elisir d’Amore operası, yani Aşk İksiri, 19. yüzyıl komik operaları (“opera buffa” ya da “dramma giocoso”) arasında başyapıtlar arasına girmiş. Donizetti’nin bu eğlenceli eserler arasındaki yeri Don Pasquale‘si ile de perçinlenmiş. Aşk İksiri bir opera değil de, bir Hollywood yapımı olsaydı, türü adından da tahmin edilebileceği üzere, romantik komedi olurdu. Hikâyesi de bu naiflikte yürüyor zaten.

Kaybetmeye mahkûm bir âşık (Nemorino) ile ulaşılamaz çekici kadının (Adina) arasına, zorluklar hiç yetmezmiş gibi bir de yakışıklı bir garnizon komutanı (Belcore) girer. Nemorino, “ya benimsin ya toprağın” diyebilecek kadar “adam gibi adam” olmadığı için, “şu elimde görmüş olduğunuz iksir…” tiradıyla o kasaba senin bu kasaba benim gezinen, düzenbaz tacir Dulcamara’dan medet umar. Sevdiği kadını kendine âşık edeceğini umarak cebindeki tüm parasını, iksiri satın almak için bu madrabaza kaptırır. İksiri alır almasına ama, elindeki mataranın içindeki terkip ne gizli ne mucizevidir. Saf Nemorino’ya bir yudum içince cesaret verecek bu şerbetin adı iseeee……. İşte burada biraz mola verelim… Geri döneceğiz ama… Söz!*

Şipşirin bir İtalyan ahalisi

Aşk İksiri'nde koro

Aşk İksiri’nde koro

İstanbul Devlet Opera ve Balesi‘nde Yekta Kara’nın sahneye koyduğu Aşk İksiri, Kadıköy Süreyya Operası’nda sahne almaya başladı. Orkestra şefliğini Gianluca Bianchi’nin yaptığı eserde, koroyu ise değişmeyen isim Gökçen Koray çalıştırmış. Orkestra performansı yorumlamak iddiamın hiç olmadığı bir alan olmakla birlikte, özgeçmişine de göz atınca, İtalyan şefin orkestra ile verimli bir uyum yakaladığını düşündüm. Bianchi, davet üzerine yönettiği 2011’deki La Traviata’nın başarılı bulunmasının ardından İstanbul Devlet ve Opera Balesi’nde sabit bir pozisyona geçmiş. Sevil Berberi (Rossini), Don Pasquale (Donizetti), Aşk İksiri (Donizetti) ve Ariadne Naxos’ta (Strauss) gibi “sempatik” eserlerin çalışılmasının sonucunda komik operanın ruhuna uygun canlı bir icraat ortaya çıkmış olabilir. Elbette, eser seçimleri ne denli orkestra-şef uyumuna bağlıdır, ne denli “başka faktörlere” bağlıdır onu bilemiyoruz.

Koro üyeleri, özellikle kasaba halkını oynadıkları o kalabalık sahnelerde komik operanın hareketli ruhunu başarıyla yansıtan oyunculuk örnekleri gösterdiler. Yekta Kara’nın verdiği çokça küçük oyunu oynamak için çaba gösterdiler ve ortaya çıkan sonuç şipşirin bir İtalyan ahalisiydi. İzleyici olarak bu ahaliyi sevdik. Ama güzel koralleri de olan bu eser için, ahaliden asıl beklentimiz şarkıcılık performansı idi. Bunun vasatın üzerine çıktığını pek de söyleyemeyiz. Ama yine de dinlenir düzeyde idi. Adino’nun kafesinin garsonlarından birini canlandıran koro üyesinin, ikinci perdenin başında solo bir görev alarak, “bir alana bir bedava tadında” meşhur O Sole Mio Napoliteni ise hoş ve keyif verici bir sürpriz oldu.

Aşk İksiri Holywood'da olsaydı romantik komedi olurdu

Aşk İksiri Holywood’da olsaydı romantik komedi olurdu

Benim izleme şansı bulduğum temsildeki kast: Sevim Zerenaoğlu (Adina), Ahmet Baykara (Nemorino), Caner Akgün (Belcore), Kevork Tavityan (Dulcamara) ve Betül Görgülü (Giannetta) idi. Sevim Zerenaoğlu fettan ve havalı bir İtalyan kadını olarak hakkıyla bir performans sundu. Dolgun rengi ve güçlü ses hacmi ile zengin bir söyleyişe sahipti. Bir primadonna dinlememiz gerekiyordu, bu da nasip oldu. Eserin bir diğer kadın rolü Gianetta’yı seslendiren Betül Görgülü solo aryasında görevini yerini getirirken, eserin ikinci ilgi odağı kadını olarak da rolünün içindeydi.

Ahmet Baykara omzu düşük, mahzun ve mağdur aşığın jest ve mimiklerini öyle güzel oynadı ki, seyircinin tüm sempati puanlarını kazandı. İnce fiziğine ve “baby face” bir yüze sahip olmasına rağmen, “jön” değil “tipleme” oyuncusu izletti bize. Bu da rolüne çok güzel uydu. Tenor repertuarının orta seviyede ama seçkin eserleri arasında yer alan “Una furtiva lagrima” salondan büyük alkış aldı. Baykara, “güzel şarkıcılık” olarak çevirebileceğimiz, “bel canto” konusunda temsil boyunca başarılıydı. Bununla birlikte sahneyi sesiyle dolduran ihtişamlı tenor tınısına tutkun olanlara ilk hitap edecek isimler arasında gelmeyebilir. Ama yine de bazıları lejer sever diyelim…

Belcore’nin üniformadan gelen karizmasını Caner Akgün hakkıyla taşıdı. Sahnenin ağır abisi olarak daha nispeten statik bir oynayış sunsa da, hem söyleyişi hem sergilediği yorumla makbuldü. Burada bazı bölümlerde eser orijinalinde “sergente” (çavuş: astsubay) olan Belcore için, üst yazıda yüzbaşı (subay) ifadesi kullanılması da, kafa karıştırıcıydı. Hatta, Belcore’nin kostümündeki apolette muhtemel teğmen işareti olması da, ayrı bir başka bir soru işareti…

Kevork Tavityan, oyunculuk açısından sahnenin en iyisiydi. O heybetli cüssesinden beklenmeyecek derecede hareketli ve eğlenceliydi. Özellikle kelimelerin telaffuzunun hissedilebilmesine gösterdiği titizlik kadar, teknik başarısı da dikkat çekiciydi. Yorumculuk olarak her şarkının ruhuna, hem oyuncu hem şarkıcı olarak girdi. Ses ve vücut bütünlüğü tamdı. Dulcamara’nın o baş döndürücü hızda ve kalabalık librettosunu ise, kusursuz bir makine gibi seslendirdi. Donizetti ustanın kurduğu tuzaklara düşmedi. Tavityan’ın eserin orijinal librettosundan ayrıldığı tek bir an vardı ki, bunu ayrı bir paragrafta devam ederken, almış olduğumuz molanın da sonuna bağlanalım.*

Bildiğimiz şarap…

“Saf Nemorino’ya bir yudum içince cesaret verecek bu şerbetin adı ise…” demiştik. Bu şerbetin adı eserin orijinalinde “il vino”dur. Yani, bildiğimiz şarap! Nitekim geçtiğimiz yıllarda sahnelenen başka İDOB “Aşk İksiri” yorumlarında da bu içki “şarap” idi. Amma ve lakin Tavityan’ın hafifçe rolden ve şandan çıkarak, biraz da tiyatrocu vurgusuyla, seyirciyle sır açıklar gibi bir jestle “viski”(whiskey değil!) demesini nasıl yorumlamalı?

İtalyan kasaba garnizonu yerine Amerikan ordusu

İtalyan kasaba garnizonu yerine Amerikan ordusu

İşte bu noktada sahneye Yekta Kara’yı davet etmemiz gerekiyor. Zira bu operayı klasik dışı bir dramaturgiye oturtuyor, Kara. İtalyan kasaba garnizon komutanı olan başçavuşun yerine Amerikan Ordusu’ndan bir subay (?) geliyor. Tarih: II. Dünya Savaşı sonrası. Orijinal librettodaki kurgudan 100 yıl ilerideyiz. Yer İtalya ama imrenilen erk sembolleri kahraman İtalyan kasaba garnizonunun erbaşları değil, muzaffer ABD Donanması rütbelileri… Bu yeniden yorumlama bununla da sınırlı kalmıyor. Aşk iksiri olarak İtalyan’ın şarabı yerine Amerikan Viskisi sunuluyor. Dulcamara’nın tipik Sam Amca olarak kostümlenmesi bu varsayımı doğrular nitelikte. Orduları ile faşizmin sillesinden gelmiş Akdenizlilere, haşmet ve iktidarları kadar şevk verici iksirleri ile de geliyor emperyalistler Napoli’ye… Ama gün olup harman dönünce, o hor görülen mağrur İtalyan, Amerikan maçosundan hak ettiği teni tuzlu aşkını kapıveriyor. Başka bir enteresan boyut o ki, bunu da, coğrafyamızın muhafazakârlığının araya mesafe koymakta özel bir çaba sarf ettiği kötülüklerin anası “alkol” ile sağlıyor.

Alt metinleri alt alta koyalım: Akdeniz ruhu Amerikalının iksirlerinden faydalanıyor ama fazlaca müdahil olmasına izin vermiyor. Alkol yeri geldiğinde mağdurun ve mazlumun derdini söylemesine, cesaret bulmasına vesile buluyor. Daha basit söyleyelim: Alkol iyi bir şey! (Aman diyeyim araç kullanmaz ve gece 10’dan önce geçerli olarak… Ha! Bir de âşıksanız…) Yani derdini söyleyen derman buluyor. Faşizm altında ezilenlere Amerikan militarizmi bile ilaç gibi geliyor. Fazla mı iddialı? Yorumu size bırakıyorum… Ama önce bir izleyin bakalım…


Manzum S.

Kategori: Hafta Sonu