KadınManşet

Huzursuz, uyumsuz, mutsuz kadınlar ve harpyler – Menekşe Kızıldere

Biyolojik cinsiyetimizden, yöneldiğimiz cinsiyetimizden ve toplumsal cinsiyet rollerimizden bağımsız olarak sadece birer insan olarak hepimiz, birer bilinçaltına ve birer benliğe sahibiz. Bazıları için karmaşık da olsa tüm bunlardan oluşan bir kişiliğimiz var. Benliğimizin gözetiminde hepimizin bir iç dünyası ve iç muhakemesi var. Bizden içeri olan bu biz duygularımız, düşüncelerimiz ile akıl evimizde kararları alan mekanizmadır. Uzaklara dalarken, kendi kendimize konuşurken, göz devirirken, yüz buruştururken, suçlu suçlu yutkunurken, hırsla dudak kemirirken, ıslak ıslak burun çekerken, sinsi ve gizlice gülerken akıl evimizde bir hareketlenme vardır. Bizi biz yapan tüm kararlar, benliğimize eklediklerimiz ya da benliğimizden eksilttiklerimizdir. Yeteneklerimiz, hayallerimiz, amaçlarımız, planlarımız hepsi doğru bir şekilde hayatımızda olması gerektiği yeri aldığında sağlıklı bir benliğe, güçlü bir kişiliğe sahip oluruz. Bu yüzden herhangi bir hayalin veya amacın peşinde her şeye rağmen direten ve kazananlar, güçlü insanlardır.

Fakat tüm toplumsal cinsiyet grupları bu benlik kazanımlarına ulaşmak için eşit haklara sahip değildir. Eğitim, kendini özgürce ifade edebilme, özgürce mobilize olma, fırsatlarda eşitlik, soysal baskılardan muaf olma diye art arda sıralarsak, herkesin aklına kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olmadığı gelmektedir. Kadınlar yıllarca eşit haklara sahip olmak ve toplumlardaki kadına yönelik baskıcı, eşitsiz kültürü kırmak için mücadele verdiler. Bu mücadele halen devam etmektedir. Zira kadınlar, erkeklerle aynı işi yaparken eşit ücret bile alamamaktadırlar henüz. Böyle bir sosyal, kültürel ve ekonomik eşitsizlik içinde kadınlara benliklerini geliştirirken daha çok yara, acı, emek ve kabiliyet gerekmektedir. Bu sebeple de kadınların benliklerine dahi bu yargılar işler ve karanlık bir kuyuya dönüşüp var etme, yapma, yaratma, üretme potansiyelini soğurur. Oysa ki kadınlar üretmeye ve yönetmeye meyillidir. Ataerki ile en temel kabiliyetleri bile benliklerinden ayrılıp edilgen bir hale dönüşmektedir. Bu hiç de az rastlanan bir durum değildir. Yazının bu kısmından sonrası kadınlar için bir iç hesaplaşma rehberi niteliğinde olacaktır.

Özyıkıcı iç sesinizi tanıyor musunuz?

Bu iç hesaplaşmayı netleştirmek adına, size soracak sorularım var: Benliğimizin derinlerinden gelen ve bir takım iyileştirilmemiş yaraların bıraktıkları ile beslenen hor görücü, katı, tavizsiz ve yıkıcı bir iç ses var, onu tanıyor musunuz? Üzerinizde ne kadar etkili? Her zaman kararlarınızda onu da dikkate alır mısınız? Benliğinizden geldiği için rasyonel aklınız ve asıl kendiniz sandığınız bu zalim iç ses, gerçekten Siz olabilir mi? Onu hiç sorguladınız mı? Kaç kez aklınızda veya dilinizin ucunda söyleyecekleriniz varken bunun dile getirilmeye değer olmadığını düşünüp sustunuz? Kaç kez etrafınızdaki insanlar büyük bir cesaretle aptalca planlarını hayata geçirirken, siz yeteneklerinizi bir plana, bir işe dahi dönüşmeden hor görüp susturdunuz? Üstelik “yapma, yapamazsın, değersizsin, önemsizsin” diyen o yıkıcı iç sesin doğruluğu ve haklılığından hiç şüphe duymadan.

Heveslerimizi kıran, gücümüzü emen, bizi karamsarlığa iten o yıkıcı iç sesin karşısında konuşan sesi belki de hiç duymadan kişisel harpyniz ne dediyse yaptınız. Bu ne kadar da adaletsiz? Tek bir sesin egemenliğinde, adaletsiz bir hayat sürerek yaşanır mı? Bir kadın kendine adaletsiz olduğu müddetçe başkalarına karşı adaletli olabilir mi? Sizi kişisel ‘harpynize’ karşı provoke etmekteyim. Amacım hayat boyu hiç durmadan konuşan ve çoğu zaman tek doğru kabul edilen bu iç sesin saltanatını sarsmak. Minik bir devrim yapmak ister misiniz? O vakit kendimizden başlamak gerekir.

Büyülü sofraya musallat olan insan kuşları: Harpyler

Peki nedir bu harpy? Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabının yazarı Clarisa Estas, kadınların içindeki öz yıkıcı sesi ve etkilerini Harpy sendromu olarak tanımlar. Yazarın kendi sözleriyle Harpy sendromu; “yetenek ve çabaları küçümseyerek ya da son derece yerici bir içsel diyalog kullanarak tahrip etmektir.” Estas, Harpy diyaloğunu da şöyle kurar:

“Bir kadın bir fikir ortaya atar ve Harpy onun üstüne sıçar. Kadın ‘Şey, şunu şunu yapmayı düşündüm’ der. Harpy  ‘Bu aptalca bir fikir, kimse bunlarla ilgilenmez, gülünç denecek kadar basit. Pekâlâ, sözlerimi bir kenara yaz, fikirlerin çok budalaca, insanlar sana gülerler, aslında söyleyecek bir şey yok’ der.”

Bu isimlendirmenin esin kaynağı Yunan mitolojisindeki Phineus’un hikâyesidir. Kral Phineus tanrıların sofrasından yemek çalınca tanrılar kızar ve Phineus’u cezalandırır. Phineus her gece büyülü bir sofra kurmak zorundadır. Yemeğe başladığı anda ise tanrılar Harpyler adı verilen insan kuşları Phineus’un sofrasına gönderir ve yiyeceklerin bir kısmını çalar, bir kısmını dağıtır ve bir kısmının da üstüne sıçarlar. Phineus hevesle oturduğu sofradan aç kalkar her akşam.

Estas, kadınların dünyasına da harpylerin musallat olduğunu söyler. Güzel bir fikir, hayal, plan aklımıza geldiği an, o çok derinden çıkıp “sen mi yapacaksın bunu, yapamazsın, beceremezsin, buna layık değilsin, senin başına iyi bir şey gelmez….” diyen o ses, işte bizlerin harpyleridir.

Bu harpiler bizlere nasıl musallat olur? Nerden gelirler? Bilinçaltımızdaki muazzam tahayyül ve fikir sofralarımıza sıçan bu harpyler, daha küçük bir kız çocuğuyken doluşur bilinçaltımıza ve maalesef hayat boyu orada kalırlar. Çocukken yapmak istediğiniz sıradan bir şeyi, sadece kız çocuğu olduğunuz için yapamadığınız o ilk anılarınızdan birine gidin. Akşam saatlerinde yuvalarına göç eden hayvanları gözlemlerken, “kız çocuğunun bu saatte sokakta işi ne” diye eve çağrıldığınızı düşünün, spora yetenekliyken kız çocuğu olduğunuz için antrenmana gönderilmediğinizi düşünün, hatta kız çocuğu olduğunuz için okula gönderilmediğinizi, evden çıkarılmadığınızı dahi düşünebilirsiniz. Çünkü kadınlar için, daha da sert örnekleri vermek ne yazık ki mümkün.

Yetişkin bir kadına dönüştüğümüzde dahi öyle günün her saatinde, istediğimiz sokaktan gönül rahatlığı ile geçemeyeceğiz. İstediğimiz gibi gülemeyeceğiz, konuşamayacağız, giyinemeyeceğiz. Sürekli bizi izleyen, yargılayan, müdahale eden hatta şiddete bile başvuran gözler ve eller her daim hayatlarımıza karışmak için var olacaklardır. Tüm bu baskı ve şiddet ortamında var olan yeteneklerimizi ortaya koymak, hatta açığa çıkarmak hiç kolay değil, bazen mümkün de değil. Heveslerimizi yaşamak, hayallerimizi gerçekleştirmek, planlarımızı uygulamak için çok büyük mücadeleler vermek zorundayız. Acı ve zor bir mücadeledir bu, benliğimize işler ve bir bakmışız ki yapmak istediklerimizin karşında duran şeyler biz olmuşuz. “Bu saçmalığı yapmaya kalkarsan, rezil olacaksın! Senin bunu yapmaya yeteneğin yok, zamanın yok, gücün yok, imkânın yok…” Kendi kendimizi durdurduğumuz bu sözler biz miyiz gerçekten de? Bu benliğimiz olamaz. Benliğimiz böyle olsaydı, yataktan kalkıp yüzümüzü yıkamaya gitmemiz bile mümkün olamazdı herhâlde. O halde bu biz değiliz.

Hayatın içinde sürüp giden işleri kesintisiz bir koşturma ile yaparken sıra benliğimizden gelen bize ait bir yeteneğe, hevese, hayata dair bir arzuya, tutkuya gelince gündelik işler için yarattığımız enerji yerini bir bezginliğe bırakır. Aslında temel sebep enerjinin olmaması değil, o bezginliğin altında yatan sebeplerdir. Gerçekleştirmek istediğimiz şeyin gerçekleşmeyeceğine olan inancımızdır. Heteroseksüel bir erkeğin kabiliyetini ortaya çıkarmak için önüne, para, sağlık, aile ile ilgili sorunlar çıkabilir ve bunlar ciddi sorunlardır. Fakat bir kadının karşısına tek tek sorunlar değil, yargıları ile toplumun kendisi ve bazen devletin kendisi çıkmaktadır.

Kendin olabilmek…

Ursula K.Le Guin, Kadınlar,Rüyalar Ejderhalar kitabında bireyin yetişkinliği için şu sözleri söyler, “Çocuklar büyümek için gerçekliğe ihtiyaç duyar. Erdemlerimizden ve kötülüklerimizden daha büyük olanı, bütünlüktür.” Le Guin bu sözleriyle hem yetişkin olmak için hem de kendimiz olmak için önce kendimizle yüzleşip kendi gerçekliğimizi görmemiz gerektiğine işaret eder. Sürekli bahanelerle erteleyip/bastırıp bilincin ulaşılmaz yerlerine ittiklerimiz, kendi gerçekliğimizi görmemize engel olur. Kendimizi gerçekleştirmemizin yollarından biri de yeteneklerimiz, heveslerimiz ve arzularımız ile de yüzleşmek ve onlara müsaade etmektir.

Huzuru ancak Le Guin’in irdelediği bütünlüğe ulaşınca bulabiliriz. Yıllar boyunca gerçek benliğimize ulaşmamızı sağlayacak, bizi biz yapan yönlerimizin ortaya çıkmasını sağlayacak özelliklerimizi, isteklerimizi, heveslerimizi, kabiliyetlerimizi bastırdığımızda huzursuz, uyumsuz, mutsuz yetişkinlere dönüyoruz. Bizleri büyüleyen hikâyelerin iyi ya da kötü karakterlerinin ortak özelliği, bütünlükleri ve iç huzurlarıdır. Ya iyilikleri ya da kötülükleri ile barışıktırlar. Gerçek benliklerini yaşıyor ve huzurludurlar. Başrolünde Oscarlı iklim aktivisti Joaquin Phoenix’in yer aldığı Joker filminde Arthur Fleck, Joker’e dönüştüğünde işlediği suç eylemleri ile kavuştuğu huzuru, bize ilk kez mutlu hissettiğini söyleyerek aktarır. Yönetmen Todd Phillips bu huzuru bize Joker’in daha önce karanlıkta geçtiği yerlerin huzurlu bir aydınlığa dönüşmesi ile gösterir. Mevzu iyi ya da kötü olmak değil, mevzu kendin olmaktır. Bu da benliğin bütünlüğe ulaşması ile mümkündür. Elbette bu, benliğine ulaşma adına suç işleme özgürlüğü demek değildir. Böyle bir özgürlük yoktur. Suç işlendiğinde cezası vardır. Başka birini incitecek hiçbir eylemin bahanesi olamaz. Bu, kendisi ile yüzleşip kendinin farkına varma meselesidir. Erdem, kendinin farkına varıp kötülüğü yapabilecek iktidara sahipken yapmamaktan geçer. Arthur Fleck’in bu noktada bir erdemi yoktur sadece kendinin farkına varmıştır. Kötülükte yakaladığı iktidarı belki de kırılgan erkekliğinin tamiridir. Fakat kendinin farkına varmadan, erdem kazanmak da mümkün değildir.

Bulundukları toplumlarda deli, huysuz, geçimsiz, histerik diye yaftalanan kadınları bir düşünün. Bir insanın yaşadığı belli sebeplerden kaynaklanan geçici, dönemsel mutsuzluklara ilaveten bir ömür boyu ruhunda bir mutsuzlukla yaşayan kadınları düşünün. Hayatlarında, benliklerinde neyin eksik kaldığı ile dahi yüzleşmemiş, bastırılmış bir iç huzursuzluğu her yeni günde yeni baştan yaşayan kadınlar… Harpylerin esir aldığı hayatlarını hevessiz, neşesiz yaşayan kadınlar. Kendileriyle yüzleşme şansını dahi yakalayamamış; toplumun, ailenin istediği gibi olmaya çalışan ama özünde öyle olmadıkları için bu iç çatışmanın orta yerinde ömür tüketen kadınlar. Herkesin aklına muhakkak bir örnek gelecektir. Yakından tanıdıklarınızı bir düşünün; ne yetenekleri vardı ve hiç kullanmadılar, ne hevesleri, istekleri vardı ama asla gerçekleşmedi. Gerçekleşmeyenler birçok şeyi eksik bıraktı, bir yüzleşme olmadı ve ruhları huzura eremeden arafta bir hayat sürdüler. Maalesef bu konu bu kadar ciddidir.

Geç olsa da güç olmasın

Toplumun yüklediği cinsiyet rolleri, patriarka, gelenek/töre /din diye görünen ayrımcılık ve eşitsizlikler, kadınların harpylerine dönüşür ve bir ömür musallat olur. Harpy bazen sistemin kendisi, bazen aile, bazen partner, bazen patron ve hatta bazen diğer kadınlardır. Kafamızın içindeki konuşan harpy aslında sahibinin sesidir. Bizim kendimiz sandığımız, kendi benliğimizin bir parçası zannettiğimiz o yıkıcı, mendebur iç ses, kesinlikle biz değiliz. Bir kadının bunun farkına varması, yüzleşmesi ve harekete geçmesi hiç de kolay değildir. Yıllarını alır ama asla geç değildir. İleri yaşlarda dahi bir yetenek için verilen mücadele çok kıymetlidir.

Genellikle genç insanların gittiği bir dans kursuna giden yaşı ilerlemiş bir kadının mutluluğu, üniversiteye çocuklarından sonra giden kadının mutluluğu, 40’larında bisiklet sürmeyi, yüzmeyi öğrenen kadının mutluluğu, 50’lerinde okumayı öğrenen kadının mutluluğu, ilk kez kendi başına seyahate çıkan kadının mutluluğu, ilk hikâyesini emekliliğinde yazan kadının mutluluğu, 30’una kadar tezgâhtarlık yapıp 30’undan sonra genç ve güzel kadınların makbul olduğu ses sanatçılığı alanında var olan, şarkıcı olan kadının mutluluğu, gizli gizli yazdığı şiirlerini torununun kitaplaştırdığı kadının mutluluğu nasıl da paha biçilmez bir mutluluktur. Bu örneklerin hepsi gerçek, hatta çok daha ileri örnekler bile verilebilir. Burada söylemek istediğim geç olsa da defedilen harpy yerini huzura hatta neşeye bırakır. Buna ortak olmak, paylaşmak, o kadınları yüreklendirmek gerekir. Hayatta gerçekçi olmak önemlidir. Bazen acı verse de doğru kararları almak önemlidir. Fakat bunları harpylerden ayırmak gerekir. Onları iç dünyamızdan ayıklayıp geldikleri karanlığa geri göndermek gerek. Tüm harpylerimizden geç olmadan kurtulmayı dileyerek bitiriyorum.

Kategori: Kadın