Hafta SonuManşet

[Yaşadım Diyebilmek] Bayar’ı ben mi mahkûm ettirdim? – Şahin Tekgündüz

Akis’ten Hürvatan’a…

Akis Dergisi’nde, ücretim düzenli ödenmediği için, Metin Toker’in küçük kardeşi Müessese Müdürü Mübin Toker’le takışıp kovulduktan sonra, bir yıla yakın bir süredir, birkaç ay öncesine kadar adı Hürvatan olan Hareket Gazetesi’nde çalışıyorum.İlginç bir gazete Hareket… Tarihi, yıllar öncenin Vatan Gazetesi’ne dayanıyor. Ahmet Emin Yalman, 1940’ta ikinci kez çıkardığı Vatan Gazetesi’ni 27 Mayıs’a kadar sürdürüyor. Darbeden sonra tirajı düşen gazeteyi, ortaklarından Naim Tirali’ye bırakıp öykü yazarı edebiyatçı Özcan Ergüder’le birlikte Hürvatan’ı çıkarıyor. Ancak Hürvatan da, 1962’nin sonlarına doğru batma noktasına yaklaşıyor. Bu defa CHP’nin genç takımından Orhan Birgit, Ali İhsan Göğüş, Coşkun Kırca ve Kemal Satır’ın da katılımıyla gazetenin adı Hareket’e dönüştürülüyor ve yeni bir atılım başlıyor.

Gazete’nin Ankara temsilciliği Bakanlıklar’da, o dönemin ünlü otellerinden Barıkan’ın bitişiğindeki bir binanın dördüncü katında. Arka pencerelerimiz Barıkan’ın bahçesine ve camlarla çevrili verandasına bakıyor. Ankara temsilcimiz Bedii Güray; kadroda benden başka İnci Tuğsavul, Erdoğan Gürgen, Yavuz ve Aydın Soysal kardeşlerle foto muhabiri Şecat (biz ona Necat diyoruz) Narlı, sonradan politikaya atılıp Yeni Türkiye Partisi’nden Bursa milletvekili seçilen, stajyer Fethi Akkoç var. Çok uyumlu bir kadro. Amatör bir anlayışla ve büyük fedakârlıklarla çalışıyoruz. Ücretlerimiz haftalık olarak ve önemli gecikmelerle ödenebiliyor. Çoğu zaman öğle yemeklerimizi, Bedii’nin annesinden tırtıkladığı paralarla tost ve ayran alarak, bazen de karşımızdaki Türeyenler kebapçısından veresiye getirttiğimiz kebaplarla geçiştiriyoruz. Ama buna rağmen sıkı bir dostluk içindeyiz. Gecelerimizi, sık sık benim evimde ateşli bezik partileriyle geçiriyoruz.

Yol geçen hanı

Ahmet Emin Yalman’ın bir ayağı Ankara’da. Bütün ilişkilerini ve temaslarını bürodan yürütüyor, boş kaldıkça da bizlerle sohbet ediyor, yıllanmış anılarını anlatıyor. Neler öğreniyoruz neler… Sürekli ziyaretçilerimizden biri de bir zamanların ünlü Dış İşleri Bakanı Turan Güneş. Bu arada bulunduğumuz kat geniş olduğu için boş bir odamızı büro olarak kullanan dostlarımız var. Bunlardan biri, Amerika’dan yeni dönen ve bir yerlerde yuvalanmaya çalışan, kafatasçı Rehâ Oğuz Türkkan, biri Murat Bardakçı’nın babası İlhan Bardakçı, biri, bir zamanlar gazetecilik de yapan komedyen Mehdi Zıt ve biri de Türk Haberler Ajansı’nın kurucusu ve sahibi Kadri Kayabal… Bunlarla geçici dostluklar yaşıyorum. Turan Güneş ise zengin bir sinema bilgisine sahip. Onunla sık sık sohbet ediyoruz ve amatörlük günlerimde yaptıklarımı anlatıyorum. Hatta Sinema-Tiyatro Dergisi’nin gözüm gibi sakladığım iki takımından birini ona armağan ediyorum.

27 Mayıs darbesinin yarattığı çalkantı henüz durulmuş değil. 61 seçimlerinde bir kez daha umduğu oyu alamayan CHP, Menderes,Zorlu ve Polatkan’ın idamlarından kısa bir süre sonra Demokrat Parti’nin devamı olan Adalet Partisi ile koalisyon kurmak zorunda kalıyor. İnönü başbakan… İdamlar hem siyasi ortamlarda hem halk arasında sürekli tartışma konusu. Karşılıklı suçlamalar son bulmuyor, son bulacak gibi de görünmüyor. Adalet Partililer, 27 Mayıs’ın arkasındaki etken olarak gördükleri CHP’den ve İnönü’nün başbakanlığından şikayetçi. Birçok eski Demokrat Partili siyasetçi gibi Kayseri ceza evinde mahkumiyeti devam eden Celal Bayar ise CHP’li çevrelere göre ortalığı karıştıran çıbanbaşı. Cezaevi Demokrat Partililerin Kâbe’si gibi ziyaretçi akınında. Yassıada duruşmalarının meşruiyeti kabul edilmediği için, Bayar’ın cezasının affedilmesi değil, kaldırılması talep ediliyor. Yaşlılığı ve sağlık durumu da bu talepleri destekleyen unsurlardan.

Cezaevi kapıları nelere açılıyor?

Nihayet 18 Mart’ta sağlık sorunları nedeniyle Bayar’ın cezasının altı ay süreyle ertelenmesine karar veriliyor ve 22 Mart’ta Kayseri’de serbest bırakılıyor. Bu kararın ve tahliyenin duyulmasıyla birlikte ortalık karışmaya başlıyor. Ankara ve İstanbul’da mitingler düzenleniyor, protesto yürüyüşleri birbirini izliyor, karşıt görüşlere sahip gazeteler birbirine giriyor. Bayar’ın ceza evinden çıkıp bir otelde dinlenmeye geçmesi üzerine otelin önü miting alanına dönüyor. Başlangıçta son derece temkinli davranması ve halkı kışkırtacak beyanda bulunmamasına rağmen taşkınlıklar artıyor. Arabayla Ankara’ya gelinceye kadar her yerleşme biriminde yolu kesiliyor ve yüzlerce, binlerce kişi tezahüratta bulunuyor.

Bu arada Ankara’daki tepkiler ve gösteriler de giderek artıyor. Ankara’da kızı Nilüfer Gürsoy’la damadı Dr. Ahmet İhsan Gürsoy’un Aşağıayrancı’daki evine gelinceye kadar karşılayan kalabalık Dikmen’den Meclis’in önüne kadar uzanıyor. Bu sırada iki jet uçağı alçaktan uçarak kalabalığa gözdağı veriyor. Aşağıayrancı’daki evin önü mahşer gibi kalabalık. Kızılay’da gençlik yürüyüşleri ve protestolar dinmek bilmiyor. Ziya Gökalp caddesinin girişindeki AP Genel Merkezi taş yağmuruna tutuluyor, ikinci günkü gösterilerde ise ağır şekilde tahrip ediliyor.

Ben, bir gazeteci ordusuyla birlikte, Aşağıayrancı’daki evin önündeyim. Eve Türkiye’nin her köşesinden heyetler geliyor. Parti görevlileri, elleri armağan paketleri ve torbalarıyla dolu en azı yirmi kişiyi bulan heyetleri evin önünde karşılıyor ve yaklaşık yarımşar saatlik aralarla, Bayar’ın Berger bir koltukta oturduğu geniş salona alıyor. Salonun kapısında bir görevli armağanları teşekkür ederek alıyor ve bitişikteki lebalep dolu odaya istifliyor. Salonda çay, kahve, lokum vb ikramlarıyla ağırlanan heyetler Bayar’la kısa bir sohbetten sonra bağlılık ve ubudiyet (kulluk, kölelik) ifadeleriyle huşû (Alçak gönüllülük, korku ile karışık sevgiden gelen edepli bir durum) içinde ayrılıyorlar. Bizler de fırsat buldukça aralarına sızıp konuşmalara kulak kabartıyor, haber çıkarmaya çalışıyoruz. Dışarıda ise bekleyen ve çıkan heyetleri sıkıştırarak içerideki havayı öğrenmeye çalışıyoruz.

Sonunda bomba patlıyor

Herkesi atlatıp, Kastamonu heyetiyle içeri sızıyor, kapının köşesinde Bayar’ı izliyorum. Berger koltuğa kurulmuş,gelenlerle sohbet ediyor. Kulak kesilerek dinlerken kulağıma şu sözler çarpıyor:

“…bu Yassıada’daki Yüce Divan denilen şeni’ mahkemeler bir tenkil (Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek. Başkalarına ders ve ibret olacak şekilde ceza vermek. Rezil ve rüsva eylemek. Zincire vurmak) fikriyatıyla ve iradesiyle muhakeme ettiler bizleri

Bir an duraklıyorum ve zihnimde“şeni” ve “tenkil” sözcüklerinin anlamını yakalamaya çalışıyorum. Ortaokul ve lise yıllarımda Türkçe’yle birlikte Osmanlıca’ya da merak sardırdığım için “şeni” sözcüğünün ağır bir hakaret ifade ettiğini çıkarıyorum. Zaten Bayar’ın bu sözcüğü söylerken yüzündeki nefret ifadesi de bu çıkarımımı destekliyor. Bu sözlerin büyük olaylara yol açacağını kuvvetle hissediyorum ve çaktırmadan sıvışıyorum. Duyduklarımı sadece kendime saklasam inandırıcı olmayacağını ve derhal tekzip (yalanlamak) edileceğini düşünüyorum; üstelik de bir yığın usta gazetecinin arasında en dişe dokunur durumu yakalamış olmanın gururu ve heyecanıyla bilgiyi paylaşmaya karar veriyorum. İçeriden çıktığımı görenler zaten etrafımı sarmış durumda. Mustafa Ekmekçi, Orhan Tokatlı, Mete Akyol, Dündar Arcayürek (Ünlü gazeteci Cüneyt Arcayürek’in küçük kardeşi), Cenap Çetinel, Nevzat Ünlü aklımda kalan isimler. Heyecandan titreyen sesimle duyduklarımı kelime kelime aktarıyorum. Derhal bloknotlar çıkarılıp notlar alınıyor ve “Yapma yav, başka ne dedi?” tepkileri ve soruları birbirini izliyor. Mağrur bir komutan gibi Aşağıayrancı’dan ayrılıp, haberi yetiştirmek için gazeteye gidiyorum.

Ertesi gün bazı gazetelerde yer alan haber zaten karma karışık olan ortamı iyice birbirine katıyor ve tansiyonu kat kat yükseltiyor. Gelişen kaosun nedenini işaret eden Abdi İpekçi şunları yazıyor:

“…Bayar, tahliyesinin arifesinde bir yangına kıvılcım atmaktan sakınmamış, bu hususta hiçbir gayret göstermemiştir. Aksine,tahrik edici olayların baş rolünü büyük bir istekle üzerine aldığını göstermiştir

Yapılan soruşturma sonunda gazetecilerin haberi benden aldıklarını söylemeleri üzerine savcılığı davet ediliyorum ve ifademe başvuruluyor. Tanık olduğum durumu ve söylenen sözleri orada da tekrarlıyorum. Bu gelişmeler üzerine Bayar kızının ve damadının evinden alınıp, sağlık kontrolü nedeniyle Ankara Hastanesi’ne yatırılıyor. Hastanede iki günlük bir açlık grevi denemesine girişiyor, doktoru Recai Ergüder’in müdahalesi sonunda vazgeçiyor. Bu arada sokakta ve Meclis’te kavgalar, karşılıklı suçlamalar devam ederken bir yandan Kayseri Cumhuriyet Savcısı tahliye kararını kaldırıyor, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ise yeni bir tutuklama kararı çıkarıyor.

Sonunda Celal Bayar, ettiği sorumsuz birkaç söz yüzünden Nisan başlarında Kayseri Cezaevi’ne gönderiliyor ve bir yıl sonra yaşlılık nedeniyle cezasının kaldırıldığı 1964 sonuna kadar demir parmaklıklar arasında kalıyor.Ortalığı birbirine katan ve dengeleri altüst eden bomba gibi bir habere kaynaklık ediyorum ama bana hiçbir yararı olmuyor.

Ve bir asparagas

Bu olaylar sırasında Bayar’ın Anıtkabir’ i ziyaret edeceği söylentileri yayılıyor. Protestocu gençler ve CHP’liler arasında büyük tepkiye yol açan bu gelişmeler üzerine Anıtkabir’de de birtakım önlemler alındığını öğreniyoruz. Bu önlemlerden(!) birini de asparagas haberleriyle ünlü gazeteci dostum Mete Akyol oluşturuyor. Bir kartona kocaman harflerle KÖPEKLER GİREMEZ yazıp bir çıtayla Anıtkabir’i çevreleyen çitlerin önüne yerleştiren Mete, süngüsü de takılmış silahı omuzunda bir askeri pankartın arkasında durdurarak fotoğrafını çekiyor hepimize dağıtıyor. Tabii bu komployu hiçbirimiz kabul etmiyor ve gülüp geçiyoruz.

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu