[Yaşadım Diyebilmek] Bir dergi ve bir yıldız nasıl doğdu – Şahin Tekgündüz

Yaklaşık altmış yıl önce, 1959’da Türkiye’de bir dergi yayımlandı: Sinema-Tiyatro…

 

Alçakgönüllüydü, büyük iddialar taşımıyordu; kendine göre çizdiği ve doğru olduğuna inandığı düz bir yol vardı. Türkiye’de sinema ve tiyatro kültürüne katkıda bulunmak, bu sanat dallarını özgürleştiren ve paranın baskısından kurtaran amatör alana destek vermek, çağdaş ve ilerici akımların gelişmesine ortam hazırlamaktı. Aradan 60 yıl geçtikten sonra o günlerin heyecanından arınmış, daha sakin, daha dingin ve daha nesnel bir gözle baktığımda, ne kadar doğru bir hedef için yola çıktığımızı bir kez daha görebiliyorum. Ancak ne yazık ki, pek çok amatör girişimde olduğu gibi, bu da çok kısa ömürlü oldu. Sadece dokuz ay…

Derginin çıkması için aradan tam 11 ayın geçmesi gerekmişti. Bu sürede gücümüzü, enerjimizi ve kısıtlı olanaklarımızı dernek üzerinde yoğunlaştırmış, üye sayımızı artırmış ve oluşturduğumuz etkinliklerle adımızı duyurmayı başarmıştık. Bir yandan, o yıllarda Ankara’nın en seçkin bölgelerinden olan Kızılay’daki Sanatsevenler Kulübü’nde açık oturumlar, tartışmalar düzenliyor, sinema ve tiyatro konusunda sergiler açıyor, bir yandan oluşturduğumuz sahnede dünyaca ünlü avangart oyunları sahneliyorduk. Bu öncü ve ilginç etkinliklerimizden daha sonra ayrıntılarıyla söz edeceğim.

Sinema-Tiyatro Dergisi’nin ilk sayısı 15 Mart 1959 günü çıkmıştı. O ramazan günü, arkadaşlarımın önemli bir bölümü, tam anlamıyla Müslüman mahallesinde salyangoz satma çabasıyla avangart tiyatrodan örnekler sunmak üzere muhafazakârlığın merkezlerinden Konya’da idi. O gün derginin ilk sayısını matbaadan aldığım anı hiç unutamam. Buram buram kâğıt ve matbaa mürekkebi kokan dergi paketini, günlerce aç kalmış birinin, fırından yeni çıkmış sıcacık ekmeği göğsüne bastırması gibi kucaklıyor, bir yandan da dergideki yazıları ilk kez karşılaşıyormuş gibi iştahla okuyordum. O ilk sayının üçüncü sayfasındaki kısacık sunuş yazısı ise her şeyi anlatmaya yetiyordu:

1958 yılının şubat ayında Ankara’nın sinema ve tiyatro severlerinden beş on genç bir araya gelip bir dernek kurdular: Sinema-Tiyatro Derneği. Yönetmeliklerinin birinci maddesi Ülkemizde sinema-tiyatro kültürünü, amatör sinema-tiyatroculuğu yayacaklarından, bir dergi ile çalışmalarını destekleyeceklerinden söz ediyordu. Bütün çalışmaları yanında, kolları sıvayıp bir derginin hazırlıklarına giriştiler. Sinema-Tiyatro Derneğinin ve bütün sinema-tiyatroseverlerin dili olacak bir dergi çıkaracaklardı. Orada, bütün amatörler birleşecek, konuşup tartışacaklar, bildiklerini, gördüklerini yazacaklardı. Ama daha heveslerinin dumanı üstündeydi ki başvurdukları yerlerden red cevapları doluverdi posta kutularına… Sonra dernek, tam bir yıl yararlı olmağa çalıştı sinema-tiyatroseverlere. Ve sonra gençler, öğrendiklerine güvenip yeni bir atılış yapmaya karar verdiler. Eğer dergi elinize kadar gelebilmişse atılış başarılmış demektir.

Sinema-Tiyatro Dergisi Hepinizi Esenler.

Büyük ilgiyle karşılanan derginin sahibi olarak ben, yazı işleri müdürü olarak da Ülker Akçakoca görünüyordu. O kadar mutluydum ki, övgüyle karşılanmak ümidiyle derginin ilk sayısını Dost Dergisi yayımcısı Sâlim Şengil’e (sanat çevrelerinin ünlü Sâlim Babası) götürmek oldu. O dergiyi dana önce edinmişti ve fırça atmak için sanki beni bekliyordu. Sayfa düzeni berbattı, hurufat (harfler) seçimi uyumsuzdu, dilde gerekli özen gösterilmemişti; yânî tam anlamıyla sınıfta kalmıştım. Fırça faslı bitince Sâlim baba kollarımdan tutup yanaklarımdan öptü ve “Eleştirilerim acı gelmesin sana, kutsanacak bir iş yapıyorsunuz, bundan sonraki sayılarınız daha başarılı olacak, onları da merakla bekliyorum” dedi. Biraz rahatlamıştım ama o görüşmenin üzerimdeki etkisini de uzunca bir süre atamamıştım. Neyse ki başkaları Sâlim Baba gibi düşünmüyordu ve bu fırça dışında hemen herkesten alkış aldık. İlk sayıda Erol Aksoy, Adnan Ufuk (Nijat Özön), Turgut Özakman, Türkân T. adıyla Turan Taner, Timuçin Yekta, Coşkun Tunçtan, Ayhan Yılmaz, Ülker Akçakoca, Şahin Tekgündüz, Özkan Taner, Ergun Sav, Nihat Özer imzalı yazılar ve çevirileri yer alıyordu. Bin adet bastırdığımız dergiye abone sağlayabilmek ve satışını arttırabilmek için olağanüstü çaba harcıyor, bir yandan da ilan alabilmek için önümüze gelen kapıyı çalıyorduk. İlk sayıdan başlayarak en büyük destekçilerimizden biri de, tam sayfa Kavaklıdere Şarapları reklamıyla And ailesinin temsilcisi Metin And’dı…

Sonuçta Sinema-Tiyatro’yu ancak dokuz ay yaşatabildik. Dördüncü sayımız “Türk Sineması”, yedinci sayımız ise “Türk Tiyatrosu” özel sayısı olarak çıktı. Hem bu özel sayılarda hem de diğerlerinde biz amatörlerin yanı sıra pek çok ünlünün yazıları da yer aldı. Örneğin Ömer Atilla Sav, Nureddin Sevin, Melih Vassaf, M. Tali Öngören, Orhan Asena, Özdemir Nutku, Ayhan Çilingiroğlu, Târık Kakınç, Burhan Arpad, Sezer Tansuğ, Hâlit Refiğ, Orhan Kemal, Semih Tuğrul, Ali Gevgilili, Attila İlhan, Nejat Duru, Ziya Metin, Nurhan Nur, Çolpan İlhan, Sadri Alışık, Kriton İliadis, Çetin Özkırım, Metin Erksan, Özdemir Hazar, Lütfi Ay, Sevda Şener, Fahir İz, Refik Ahmet Sevengil yazarlar arasındaydı.

Derginin önemli başarılarından biri de Türkiye Tiyatrosun’a büyük bir yazar ve parlak bir başyapıt kazandırmak oldu. Üçüncü sayımızda sinema ve tiyatro dallarında amatörler arasında iki yarışma açtığımızı duyurduk: Sinema dalında, senaryo tekniğinin güçlüklerini bildiğimiz için, sinopsis de diyebileceğimiz film öyküsü, tiyatro dalında ise tek perdelik oyun yarışmaları. Tiyatro oyunu yarışmasının seçici kurulu oyun yazarları Orhan Asena, Turgut Özakman, Ülkü Başsoy, Nihat Özer (Asyalı), doçent Özdemir Nutku ve eleştirmen Ömer Atilla Sav’dan oluşuyordu. Sinopsis yarışmasını, ödüle değer katılım olmadığı için iptal etmek zorunda kaldık.

Tiyatro dalında katılım daha düzeyli idi. Seçici kurul, üç çalışmayı ödüllendirdi.  Güngör Dilmen’in “Midas’ın Kulakları” oyunu birinci, SBF öğrencisi Erol Aksoy’un Sabahattin Ali’nin aynı adlı öyküsünden yararlanarak yazdığı, “Sıcak Su” ve Aziz Nesin’in eski eşi Meral Çelen’in “Bir Küçük Kadın” adlı oyunu üçüncü olarak değerlendirdi. Kurul, uygun oyun olmadığı için ikincilik ödülü vermemişti. Hemen hiç tanınmayan bir yazarın Midas’ın Kulakları oyunu emsalsiz bir ilk yapıttı. Oyun sadece dernek ve dergi ortamını değil, Türkiye’deki tiyatro çevrelerini heyecandan heyecana sürükledi, övücü yazılar birbirini izledi.

Midas’ın Kulakları’nı, Seçici Kurul Raporu ile birlikte Sinema-Tiyatro’nun sekizinci sayısında yayımladık; ancak yarışma koşullarında yer almasına rağmen, kalabalık oyuncu kadrosu gerektirdiği için sahneye koyma vaadini maalesef yerine getiremedik. Oyunun yarattığı heyecan Özdemir Nutku’yu fena halde etkilemiş, elimizdeki olanakları zorlayarak oyunu sahneye koyma çabasına girişmişti ama sonuç alması mümkün değildi. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Gençlik Tiyatrosu da aynı girişimde bulunmuş, olanakları elvermediği için onlar da yarı yoldan dönmüştü. Sonuçta oyun, kısa bir süre sonra Oda Tiyatrosu’nda, daha sonra da pek çok tiyatroda defalarca temsil edildi; Ferit Tüzün tarafından opera ve bale olarak sergilendi ve uzun süre sahnelerde yer aldı. Güngör Dilmen, adını tiyatro yazarı olarak literatüre geçilmiş ve bu yolda ilerlemeye başlamıştı. Yale ve Washington üniversitelerinde tiyatro öğrenimi, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda dramaturgluk, İÜ Devlet Konservatuvarı’nda öğretim üyeliği ve onlarca eseri arkasında bırakarak 2012 yılında aramızdan ayrıldı. Sevgili Güngör Dilmen’i saygıyla anıyorum.

Derginin dağıtımını, kitabevlerini ve önemli gazete bayilerini tek tek dolaşarak  kendimiz yapıyorduk. En çok satılan yerlerden biri Sakarya Caddesi’ndeki Bilgi Kitabevi biri de Kızılay’da Tuna Caddesi’nin köşesindeki Kültür Kitabevi idi. Derginin İstanbul satışını Bülent Habora, İzmir satışını ise Melih Vassaf üstlenmişti. Kültür Kitabevi ufacık bir dükkândı ama önündeki geniş tezgâhta yerli ve yabancı bütün dergi ve gazeteleri bulmak mümkündü. İsa adında iki metre boyunda, gülmeyi unutmuş, herkese terslenen bir sahibi vardı. 1938’de Harp Okulu’nda gazete dağıtımı yaparken nasıl olduysa Nâzım Hikmet davasına karışmış, duruşmada yargıç ifadesini alırken önündeki daktilo kıza “Kızım satır başı…” deyince başının satırla vurulacağını sanarak bayılıp iki seksen serilivermiş yere. Bunu bilenler hinlik olsun diye, duyacağı şekilde “satır başı” deyip onu çileden çıkarırlardı. O ters adam bize hep iyi davranır dergimizi standın en görünen yerinde sergilerdi.

Bakanlıklar’ın en işlek yerindeki bir bâyî de, “Bunu kimse almaz kardeşim” diyerek dergimizi satmayı reddetmişti de illet olmuştuk. Kavaklıdere’deki lokalimize genellikle yürüyerek gidip geldiğimiz için bu büfenin önünden geçiyorduk; arkadaşlarla sözleşip önünden her geçişimizde büfeden Sinema-Tiyatro Dergisi istemeye başladık. Aradan birkaç hafta geçmiş, büfenin sahibi nasıl bulduysa lokalimize gelip 50 dergi istemiş, kalmadı diyerek 25 dergi verip parasını da peşin almıştık.

Derneğin etkinliklerini yürütebilmesi, derginin de yayımını sürdürebilmesi için satış gelirleri ve üye ödentileri çok yetersiz kalıyordu. Yedeksubay olduğum için aralarında yer alamadığım bir grup arkadaşımız, Sanatsevenler Kulübü başkanı olarak bize büyük sempatiyle yaklaşan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mûnis Fâik Ozansoy’u Çankaya Köşkü’nde ziyarete giderek dergiye ve derneğe destek talebinde bulunmuştu. Ama unuttuğumuz bir şey vardı. Ozansoy, Hâlit Zîya Uşaklıgil’in Kâbus adlı oyununu o günün diliyle yeniden düzenlemiş ve oyun Küçük Tiyatro’da sahneye konmuştu. Çok kötü olduğu için oyunu gala gecesinde grup hâlinde yuhalamış, Devlet Tiyatroları tarihinde bir ilki yaşatmıştık. Bu da yetmezmiş gibi Nihat Asyalı derginin birinci sayısında ‘Gereksiz İyi Niyet’ başlıklı bir yazıyla oyunu yerden yere vurmuştu. Bütün bunlar yokmuş gibi gereksiz bir iyi niyetle Çankaya’ya çıkan arkadaşlarımız kelimenin tam anlamıyla köşkten kovulmuşlardı. Üstüne üstlük Sanatsevenler Kulübü de etkinliklerimize son vermişti.

Buna karşılık aynı grup sekiz ay sonra bir yolunu bulup Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri’den beklenmedik bir randevu almıştı. Hepimizde şaşkınlık yaratan bu ziyâreti dernek kurucu üyelerimizden o dönem Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Ayhan Gökalp şöyle anlatıyor:

Sinema-Tiyatro Dergisi’nin 8. sayısı

“Dergimizi sekiz sayı çıkarmış ve tıkanmıştık. Millî Eğitim Bakanı’na, kütüphaânelere dergimizi abone etmesi için gittik. Demokrat Parti iktidarının son dönemi idi. Sanırım 1959’un Aralık ayıydı. CHP ile büyük gerginlik yaşanıyordu. İsmet İnönü’nün fotoğrafları bütün devlet dairelerinden kaldırılmıştı. Bakan odasına girdiğimizde, makam koltuğunun arkasında iki fotoğrafı asılı olduğunu şaşkınlıkla gördük. Fotoğraflardan biri Atatürk’e, biri de İsmet İnönü’ye aitti. İsteğimizi dinleyen bakan kütüphânelere bakan görevliyi çağırdı ve ona, bir yıl süreyle yüz dergiyi abone etmesi için tâlîmat verdi. Yetkili, ‘Sayın bakanım, en az 10 sayı çıktıktan sonra abone olabiliyoruz, bu dergi daha sekiz sayı çıkmış’ dedi. Bakan onu çok güzel cevapladı. ‘Olsun, biz bu parayı ödedikten sonra iki sayı daha çıkaracaklar ve ondan sonra batacaklar’ dedi”

Nitekim öyle oldu ve daha onuncu sayıyı çıkaramadan kapandı dergi. Sinema-Tiyatro Dergisi’ni DP’li bir bakan destek verme çabasında iken onun kapanması için son darbeyi vuran ise CHP’nin mâruf damadı Metin Toker’in küçük biraderi Mübin Toker’di. Dergi’nin büyük zorluklarla çıkarılan son sayısında Akis Dergisi’nin her sayı üçüncü sayfasında yayımlanan ‘Kendi aramızda’ başlıklı sunuş yazısını, üslubuyla da taklit ederek kaleme aldığımız son sunuş yazımız şöyleydi:

Akis dergisine ait matbaanın müdüriyet odasını işgal eden esmer, ufak-tefek, yeşil elbiseli zat, uzun süren telefon konuşmasını bitirdikten sonra ahizeyi sıkıntıyla yerine bıraktı. Başını kaldırmadan, masanın önünde oturan iki gencin konuşmalarını bekledi. Gençlerden biri ürkek bir sesle, “Efendim bizim dergi…” diye söze başladıysa da yeşil elbiseli ufak-tefek zat, sözü sonuna kadar dinlemedi. Bu sıralar işi zaten başından aşkındı. Sular İdaresi’nin kitapları ve bir yığın yağlı müşterinin dizgi işi sıra beklemekteydi. Bunların zamanında yetiştirilememesi o yağlı müşterinin kafesten uçması demekti. Yeşil elbiseli ufak-tefek zat sözünü kısa kesti: “Derginizi matbaamızdan alabilirsiniz!” Ve bir derginin matbaadan çıkarılması için bir sebep gösterilmesi, hiç değilse evvelden haber verilmesi gerektiğini düşünen gençlerin tereddütle duraklamalarını görünce cümlesini tekrarladı: “Derginizi alabilirsiniz”…

Bu hadise cereyan ettiği sırada takvimler 11 Aralık 1959 tarihini gösteriyordu. Esmer, ufak-tefek,, yeşil elbiseli zat, Rüzgârlı Matbaa ve Akis Müessese Müdürü Mübin Toker, iki genç ise Sinema-Tiyatro Dergisi yöneticileriydiler. Aybaşında çıkması gereken derginin yazıları on beş gündür dizilmeyi beklemekteydi. Gençler, kendilerine sııntı gözüyle bakılan matbaada, çıkarılan bütün güçlüklere rağmen dergilerini devam ettirmeye çalışıyorlardı. Artık bu sayının, bu ay içinde yetiştirilmesine imkân yoktu. Yeni bir matbaa temininin ise, bu bir aylık gecikmeden başka bir yığın külfeti vardı. Buna rağmen gençler matbaadan yazıları alıp dokuzuncu sayının çalışmalarına girişecekler, dergi belki bir daha çıkmayacak ve sinema tiyatro gibi politika dışındaki konuları mühimsemeyi çoktan bırakmış olan ülkücü Akis’in müessese müdür bir dergiyi katletmenin –ufak da olsa sorumluluğunu hiç aklına getirmeden yaşayıp gidecekti.

Derginin kapanacağını öğrenen Bilgi Yayınevi sahibi yakın dostum Ahmet Küflü, ısrarla derginin yayın hakkını kendisine devretmemizi istedi ve dergiyi sonuna kadar yayımlayacağını, hattâ daha da geliştireceğini vaat etti. Arkadaşlarımı ikna ederek bu isteğe karşı çıkmakla ne kadar yanlış yaptığımı çok sonra anladım ama iş işten geçmişti. Derginin yayın hakkını büyük bir yayınevine devretmeyi, geçindiremediği ve ihtiyaçlarını karşılayamadığı biricik yavrusunu zengin bir aileye evlatlık vermek gibi gelmişti bana.

 

 

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]