Çocuk da susmasın bizler de – Gökçe Aydoğan

Leyla ve Eylül… Maalesef geçtiğimiz bayramda kaybolup, birkaç gün öncesinde hayatlarını kaybettiğini öğrendiğimiz iki küçük çocuk. Bir hafta içerisinde iki tane çocuk kaçırma ve istismar vakası. Ve daha pek çokları, devam eden kayıplar, görmediklerimiz, duymadıklarımız.

2016 senesinde, Irmak bebeğin Himmet Aktürk tarafından istismar edilerek hayatını kaybettiğini herkes hatırlıyordur herhalde. Daha sonrasında yine birkaç kayıp çocuk vakası meydana geldi, fakat ne yazık ki çoğu anlık haberlerle kaldı ve bir daha haber alınamadı.

O zamanlar da çok büyük bir ayaklanma olmuştu yine. Çok fazla ses çıkmış, uzun bir süre gündemden düşmemişti. Böyle olduğu zaman, yani bu tarz olaylara herkesin şahit olabildiği, sağır sultanın bile duyduğu tepkiler gelince, halk ayaklanınca ‘bir daha olmaz herhalde, niyeti olanlar geri çekilmiştir, bu kadar haberden, linç girişiminden sonra herkes dersini almıştır’ diyoruz genelde. Zaten sonra da suçlunun –mesela Himmet Aktürk’ün- ağırlaştırılmış müebbetle yargılandığını öğreniyoruz. Tamam diyoruz, artık olmaz.

Fakat maalesef bu tarz durumların işleyişi bu şekilde gerçekleşmiyor. Çünkü ortada toplumla bağını kendi içinde tamamen koparmış, vicdani duyguları olmayan, pedofil -yani çocuklara ilgi duyan- ya da cinsel sapkınlığı olan bir birey oluyor. Ve bu bireyler içsel muhasebeden yoksun oldukları için, normal insanları düşündüğü gibi olaylardan ders almıyorlar. Sadece zaman kolluyorlar. Zaten pedofilinin de hastalık mı yoksa cinsel sapkınlık mı olduğu konusu hala tartışılıyor. Çoğu insan bunu bir hastalık olarak görmeyi reddediyor. Kimisi eğer hastalıksa neden akıl hastanesinde ömür geçirmiyorlar diye soruyor.

Peki bu kadar tepkiden, ayaklanmadan sonra geri çekilmeyen, bizim tabirimizle ders almayan bu insanlar için ne yapılabilir, bu suçların önüne nasıl geçilebilir?

 Nedir bunların sebebi?

Pedofili, cinsel açıdan çocuklara ilgi duyulması anlamına geliyor ve hiçbir şekilde tedavisi yok. Yani bu durum bir şekilde söz konusu kişilerin hayatları boyunca sahip oldukları bir sapkınlık ya da hastalık. Ancak, az önce de belirttiğim gibi bunun bir hastalık mı yoksa cinsel sapkınlık mı olduğu hala tartışılıyor. Ancak her iki durumda da gerçek olan şu ki bu kişiler erken yaşlarından başlayarak hayatları boyunca bu hastalığa ya da sapkınlığa sahip oluyorlar.

Bizler her zaman sorunları çözecek tek şeyin yasalar olduğunu kabul ediyoruz. Zaten öyle olması da gerekiyor. Ancak bazı durumlar var ki –örneğin bu tarz vakalar- asıl iş ailelere ve toplumun diğer bireylerine düşüyor. Çünkü bu saldırganlığı gösteren kişiler sinyalleri çok erken yaşlarında vermeye başlıyor. Zaten bu suçları işleyen bireylerin kendileri de erken yaşlarında aile içi şiddete, istismara maruz kalmış kişiler oluyor. Tabi pekçok aile böyle durumları hayatın gerçekleri kabul edip, çocuklarda boy gösteren anormal davranışları çocuklarının çocukça davranışlarına verdikleri için her hangi bir önlem alınamıyor. Böylelikle bu bireyler belki erken teşhisle tedavi edilebilecek olan, edilemese de durumun kontrol altına alınmasını sağlayacak olan tedavi imkanlarında yoksun kalıyor. Doğal olarak bu çocuklar da geleceğin pedofili ve sapkın davranışlar gösteren bireyi oluyor.

Bu durum yapılan araştırmalarla kanıtlanmış olup, tekrar üstüne basmak gerekirse göre çocuk istismarcılarının çoğu, hayatlarının erken dönemlerinde istismara uğrayanların arasından çıkıyor. Kendileri çocukluk dönemlerinde mağdur edilmiş olan bu insanlar da tedavi edilmedikleri müddetçe,  hayatlarının ilerleyen dönemlerinde başkalarını mağdur etmeye başlıyorlar. Oysaki istismara yönelik davranışların bir kısmı erken dönemlerde, uygulanan bilinçli ve düzenli tedavilerle ortadan kalkabiliyor. Böylelikle kişi hem kendisi kurtarılabiliyor hem de ileri de işleyebileceği istismar suçlarının önüne geçilmiş oluyor.

Çocuk mağdurdan yetişkin suçluya

Ancak ne yazık ki aile içerisinde, kişinin erken dönemlerinde boy gösteren anormal davranışlar ‘çocuktur yapar, ileride geçer’ denilerek görmezden geliniyor ve umursanmıyor. Teşhis ve tedavi imkanlarının önü kapatılıyor. Sonuç olarak ortaya, geçmiş travmaları ve normal olmayan davranışları hasıraltı edildiği için, başkalarını da mağdur etme eğilimi gösteren bireyler çıkıyor.

Burada ailelere çok büyük bir rol düşüyor aslında. Çocuklarında ya da yakınlarında normal olmayan davranışlar sezen ebeveyn ve bireylerin, öncelikle bu davranışlara tarafsız gözle bakması ve davranışların normal ya da anormal sınıflarının hangisine girdiğini görmesi gerekiyor. Örneğin çocuğunun bir hayvana bilerek zarar verdiğini gören ya da oyun esnasında karşı cinsine karşı sürekli tekrar eden olumsuz davranışlarına tanık olan aile bireyleri bu durumu ‘çocuktur yapar’  şeklinde algılamamalı. Ailelerin tekrar eden anormal davranışların ileride nelere yol açabileceğini görmeleri ve buna uygun önlemler almaları gerekiyor. Tabi bu tarz durumlarda öğretmenlere ve yakın çevreye de iş düşüyor. Çocuklarda bu tarz davranış bozuklukları gözlemleyen öğretmenlerin ve ailelerin yakın çevresinin de derhal aileyi uyarması ve bilinçli bir şekilde yol göstermesi gerekiyor. Ve tabi ki çocuk susar diye bir şey yok. Bu tarz durumlar sezildiğinde onlara da yaşadıklarını ve hissettiklerini rahat bir şekilde anlatacakları ortamı hazırlamak gerekiyor.

Hoşa gitmeyen olayların bilinçsiz bir şekilde hasıraltı edildiği durumlarda (taciz vakaları, çocuk istismar vakaları, şiddet vakaları) sonuçların ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu nedenle artık toplum olarak bu bilinci etrafa da yaymalı, sıkıntılı bir durum sezdiğimizde karşımızdakilerin yerine gerekirse biz ses çıkarmalıyız.

Çocuk istismarında üçüncüyüz 

   Çocukça Derneği’nin verilerine baktığımızda durumun vahametini daha net görebiliyoruz. Buna göre çocuk istismarı konusunda Türkiye ne yazık ki dünyada üçüncü sırada yer alıyor. Ayrıca Türkiye Psikiyatri Derneği’nin çalışmalarına göre de Türkiye’de istismara uğramış çocuk oranı yüzde 33. Bu da her 3 çocuktan 1’inin istismara uğradığı anlamına gelmekte. Ve tabi ki istatistiklere giremeyen daha pek çok bilinmeyen vaka var.

Bilinçli aile ve toplum yapısının önlemlerini alması gerekiyor. Ve tabi ki yasaların da ciddi boyutta bir reforma ihtiyacı var.

 

 

Gökçe Aydoğan