Yürümek hayatın düğümlerini çözer: İşte ‘yaz okuması’ üç kitap – Yavuz Baydar

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Şimdi yürüme zamanı.

Doğru zaman, doğru karar. Yürüyenlerin arttığı bir ülkede zihinler de çalışmaya başlıyor demektir.Şimdi Ankara’dan yola koyulan bir kalabalık topluluk, İstanbul’a doğru adım adım yürüdükçe, önlerindeki karanlık ufku aydınlatma üzerinde belki düşünme fırsatı buluyorlar.Onlar yürüyerek düşünürken, yürüyüşlerini izleyenler de düşünmeye başlıyor.

Belki onlar da yürüyecekler.

”Yürümekle düşünmek arasında olumlu bir bağlantı var” diye yazmıştı meslektaşım Metin Münir, sevdiğim denemelerinden birinde.

”Ateşle yemek veya yatakla uyumak arasında olduğu gibi. Yürüyünce zihnim açılıyor. Uzaklaşmak istediğim düşüncelerden uzaklaşıyorum, aradığım düşünceleri buluyorum. Aklımdaki sorular aydınlanıyor. Yürüyüşlerimi başladığımdan mutlu bitiririm: Yürümek, mutluysam mutluluğumu artırır, mutsuzsam mutsuzluğumu azaltır. Kızgın başladığım yürüyüşlerden dingin dönerim.”

Kutsal bir eylemdir yürüyüş; hem yalnızlığı hem de beraberliği ifade eder. Aynı anda. İnsan için kendisini arama yoludur; şifa kaynağıdır. Hayır tıbbi anlamda da değil, Budizmin derin bilgeliği ışığında, başkalarına düşüncelerle ulaşma anlamında.

Alman yönetmen Werner Herzog, Münih’teyken, 1974 yılında Paris’ten bir telefon aldı. Bir arkadaşı buruk bir sesle ”Lotte burada çok ağır hasta’ diyordu, ‘ölecek belki de…” Darmadağın oldu Herzog. Lotte Eisner’den bahsediyordu. Onun hamisiydi Eisner; korumuş kollamıştı genç Werner’i.

Ölüm döşeğine düşen kişi, o zamanlar 80’ine merdiven dayamış bir sinema abidesiydi. Sinematek kurucusu Henri Langlois’nın yakın dostu olarak, gelmiş geçmiş en önemli sinema tarihçisi ve eleştirmeni olarak herkesin saygısını kazanmıştı.

”Olamaz, dedim kendi kendime” diye yazıyordu Herzog günlüklerinde:

”Hele şimdi hiç olmaz, Alman sinemasının ona en çok ihtiyacı olduğu bu dönemde. Ölmesine izin veremeyiz. Ve ceketimi aldım, pusulayı cebime koydum, en gerekli malzemeleri doldurduğum çantayı sırtladım. Botlar gayet öyle yeni ve sağlamdı ki, güvenim tamdı. Paris’ en düz çizgiyi çekip yola koyuldum. Böyle yürüyerek gidersem onun hayatta kalacağına inandırmıştım kendimi. Ve elbette ki, kendimle de başbaşa kalmak istiyordum.”

Eisner ölümden dönmüştü, Herzog 850 km sonra Paris’teki evine vardığında. 9 yıl daha yaşayacak, 1983’te hayata veda edecekti.

Mustafa Baydar amcamın Basınköy’eki komşusu Yaşar abinin (Kemal) meşhur yürüyüşleri varoluşunun asli parçasıydı; ömrünün en son zamanlarına kadar.

 

Yürür, yürür, yürürdü her gün Yaşar Kemal. Kilometrelerce yürürdü.

Romanları adım adım kurgulanırdı onda, o yürüyüşlerde.

Münir’e dönelim yeniden:

”Yürümekten hoşlanan bir tanıdığım, ‘Dışarı çıkan kendine döner’ diyor. Dünyaya bütün melaneti getirenler müziği olmayanlar ve yürümeyenlerdir. Onlar hiç dışarı çıkmazlar, kendilerine dönmezler. Ağaçları, gökyüzünü ve kuşları görmezler, doğanın kokusunu duymazlar. Hep havasız içerilerde, karanlık hesapların yapıldığı elektrik yüklü bencil odalardadırlar. Politikacıların melaneti bundandır.”

Türklerin iki temel özelliğinden biri, yürümeyi sevmemeleridir (Öbürü ne diye merak mı ettiniz? Üşürler, hem de her mevsimde sebepsiz yere üşürler, hareketsizliklerini fark etmeden!).

Evden gazete peynir almaya yürümek yerine 100 metre ötedeki bakkala kadar bile arabayla giden öyle çok Türk tanıdım ki! Düşünce kulvarını daraltıp, kısır bir çembere çevirdiklerinin farkında bile değillerdir.

Politikacıların melaneti konusunda ne kadar haklı Münir.

Kılıçdaroğlu en doğrusunu yaptı, şimdi yürüdükçe zihni açılacak. Demirtaş’ın neden yürümeyle arasını hoş tuttuğunu anlayacak.

Ha, lafı gelmişken, Kürtler çok iyi bilirler yürümenin anlamını, siyasi ve insani değerini. Belirteyim.

CHP liderinin Ankara – İstanbul yürüyüşünü izleyenler için, yeri geldi, yürümenin anlamını, ‘insanı insan yapan’ özelliğini kavrama zamanı. Son zamanlarda bizde üç çeviri kitap yayınlandı, her biri birbirinden ilginç.

Bunlardan biri Rebecca Solnit’in ‘Yol Aşkı’. Kalın ama sürükleyici bir metin.”Yürümek üzerine kapsamlı, edebi ve akıcı bir kaynak” diyor kitap tanıtımı.

”Biz Türkler neden yürümüyoruz, kitap spesifik olarak anlatmıyor bunu. Ama kitap İngilizler gibi bazı milletlerin neden yürümeye aşık olduğuna, bunun onların hayatlarında, edebiyatlarında, kültürlerinde nasıl etki yaptığına ayrıntısıyla bakıyor. Yürümeyi sevmeyen bizlerin öğreneceği çok şey var. Yürümemiz, düşünmemiz gerekiyor. Yürümeye başlamak için, şu korkunç, maço araba kültürünü üzerimizden atabilmemiz için şahane bir kitap. Lütfen okuyun, yürüyün, düşünün.”

”Filozoflar, edebiyatçılar, müzisyenler, sosyologlar ve evrim kuramcılarıyla beraber kırlarda, bozkırlarda, ormanlarda geziniyor Rebecca Solnit. Koltuğunun altında Rousseau’dan Wordsworth’e, Benjamin’e ve Patti Smith’e uzanan devasa bir kütüphaneyle yürümeyi felsefeden, eğlenceye, politikadan, cinselliğe kadar hiç bir boşluk bırakmadan arşınlıyor.

“Bir kişinin yaşamaya başladığını anlatmanın bir yolu da ‘hayata adım attı’ demektir; kişi hayatıyla ilgili önemli bir karar verdiyse ‘kendisine yol seçmiş’tir, uzman olduysa, ‘ayaklı ansiklopedi’dir. Eski Ahit, kendini Tanrı’ya emanet etme halini ‘Tanrı’yla yürüdü’ şeklinde tasvir eder. Yürüyenin tek başına, aktif olması ve bir yere kök salmaktan daha ziyade dünyadan gelip geçmesi insan olmanın anlamına dair güçlü bir imgedir. Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır.”

Bir diğeri, ”Yürümeye Övgü”.

David Le Breton’un kitabında yürüme-düşünme-karar üçgenine dair derin gözlemler var.

”Yürümek stresi, aceleyi, üretme zorunluluğunu yok eder. Yürümek, aslında yaşamın o kendine özgü zamanını yeniden bulmaktır.”

”Yürürken yorulduğumuzda çimenlere oturmak, bir ağacın gölgesinde uyumak, bir ırmakta yüzmek yaşamın tadına varmamızı sağlar. Yaşamımızda yapmayı düşündüğümüz değişikliklerle ilgili en önemli kararları yürürken ve dinlenirken veririz.”

Metin Münir yazıyor:

”Yürümek aklı da yürütür. On dokuzuncu yüzyılda yaşayan çevre peygamberi Henry David Thoreau, “Ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlar” der. Milattan önce 640 yılında doğan ve Batı tıbbının babası sayılan Hipokrat’a göre, “İnsanın en iyi ilacı yürümektir.”Bu ilaç, sadece vücut değil, akıl için de iyidir.“ ”Dans eden bir yıldız doğurmak isteyenin içinde kaos olmalıdır” diyen Alman feylesof Friedrich Nietzsche’ye göre, “Sadece yürürken akla düşenler gerçekten büyük düşüncelerdir.”On dokuzuncu yüzyılda doğan İngiliz tarihçi George Macauley Trevelyan için “Bir günlük yürüyüşten sonra her şey normal değerinin iki misli olur.”

Üçüncü yürüyüş kitabı, en yeni çıkanı. Frederic Gros’un ‘Yürümenin Felsefesi’.

Bunda da, o büyük düşünür Thoreau’dan bir alıntı göze çarpıyor:

“Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmaya oturmak nasıl da beyhudedir.”

”Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’nun tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’daki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… ”

”Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz?”

”Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir.

”Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.”

Yani, anlayın ey Türkler, ki, o uzun yürüyüşte ‘adalet’ kavramının çok derinliklerine giden bir alışkanlık ve devamlılık çağrısı da var.

Metin Münir örneklerini sürdürerek noktalıyor:

”Düşünceleri kadar acayiplikleri ile de ünlü Danimarkalı Feylesof Soren Kirkegaard büyük yürüyüşçülerdendi. Yaşadığı dairede saatlerce ileri geri yürüyüp düşünür sonra, “insan banyosu” yapmak üzere sokağa çıkıp Kopenhag’ın sokaklarını arşınlardı. Kopenhaglılar, 1830’ların ortasından başlayarak, yirmi yıl boyunca sokaklarında, başında geniş çerçeveli şapkası, koltuğunun altında şemsiyesi, bu kambur aristokratla karşılaştılar. Kirkegaard zaman zaman karşısına çıkan insanları o gün aklını işgal eden konularda sorgulamaya başlardı, “Rastgele karşılaşmaların virtüözü” dediği Sokrat gibi. “En iyi düşüncelerime yürüyerek vardım” derdi. Bu düşüncelerden biri şudur: “Kendini sevmeyi unutma.”

”Nerdeyse bir yüz yıl sonra aynı sokaklarda yürüyen İngiliz fizikçi Paul Dirac da yürüme saplantılı ve en iyi düşüncelerini ayaklarıyla bulanlardandır. Ama ünlü bir meslektaşının “İnsanların en acayibi” olarak tarif ettiği Dirac bırakın sokakta karşılaştıklarıyla, arkadaşlarıyla bile konuşmazdı.”

Yirminci yüzyılın en önemli Alman yazarlarından olan Thomas Mann, “İnsan yürüdüğünde düşünceler berrak gelir” diyor. Yazar olan kız arkadaşım, “En güzel cümlelerimi yürürken ve uyurken buluyorum” diyor. “Açık havada berraklaşıyorsun. Sanki bir kutusun ve yürürken o kutunun kapağı açılıyor. Bir tür düşünce yağmuru yaşıyorsun, yıldız yağmuru gibi.”Yürümeyi düşünce üretici yapan şeylerden biri tek başına yapılıyor olmasıdır. Bir dost veya sevgili ile yapılan yürüyüş de keyiflidir ama değişiktir. Alfred Hitchcock’un Vertigo filminde büyüleyici Kim Novak’ın James Stewart’a dediği gibi: Kapıdan tek başına çıkan yürüyüşe, iki kişi çıkan bir yerlere gider.”

İşte böyle sevgili okurlar.

Yürüme deyip geçmeyin. Siz de yürüyün. Her gün en az bir saat, mümkünse tek başınıza, kimseyle konuşmadan. Fark edeceksiniz ki, içinize doğru yürüyorsunuz.

Emin olun ki, Kılıçdaroğlu ve yanına katılanlar da, yürüdükçe Türkiye denilen cehennemi bilmeceyi daha kolay çözecek, Martin Luther King’in yanında o ülkenin beyaz-siyah-melez dürüst ve cesur insanlarıyla Salem’den Motgomery’e kadar 90 km yürüyüşü sonunda olduğu gibi bir şeyler değişmeye başlayacaktır belki de.

Kimbilir?

Yaz geldi.

Tavsiyem odur ki, alın yanınıza bu üç kitabı, okuyun. Öğrendikleriniz, hatırladıklarınız bu ülkenin bataklıktan çıkıp sizlerle beraber yürüyüşe geçmesi için lazım olacak.

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Yavuz Baydar