Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Belleğimiz ve unuttuklarımız

Koronavirüs salgınının ülkemizde de baş göstermesi ile büyük bir çoğunluğumuz neredeyse üç ay boyunca evlerimize kapandık. Bu salgının neden olduğu bütün olumsuzluklara rağmen kendi içimize çekilme, geçmişte yaşadıklarımızı anımsama ve belleğimizi tazeleme şansımız da oldu. Tuhaftır, nedense böyle büyük travmaların bu tür etkisi var. Çok yakın aile bireylerini de kaybettiğimizde sisli puslu anılar net bir şekilde gün yüzüne çıkıp kendilerini anımsatırlar. Özellikle kaybınız, anne ve/veya baba ise. Tabii kardeş kaybını da buna dahil edebiliriz. Ama ben, kendi tecrübeme dayanarak konuşuyorum. Sevdiğiniz insanı, babanızı toprağa verip eve dönünce çekmeceler, oradaki resimler ve mektuplar bizi sessizce çağırırlar. Resimlere bakarken içinde bulunduğumuz zaman ve mekan gücünü kaybeder. O zamanlar, o mekanlar yeniden yaşanır. Sanki zaman makinesinde geriye gitmişiz gibi geçmiş, bütün gücü ile bizi ele geçirir. Ve böylece belleğimiz tazelenir.

Yaklaşık üç ay süren karantina döneminde ben de geçmişe, özellikle çocukluğuma tekrar yolculuk yaptım; unuttuklarımı anımsadım ve kızımla paylaştım. Meğer o yıllar nasıl büyülü imiş! Anne ve baba sağ ve sağlıklı. Çocukluğun sıkıntıları (sınav kaygıları, mahalle aralarında oynanan oyunlarda kaybeden kişi ve/veya taraf olma, elektrik kesildiği için sinemaya ya da pastaneye gidememe) dışında başka sıkıntı yok.Önce pille, sonra elektrikle çalışan radyolar ve yayınları. Özellikle akşamüstü yayınları. Gün akşama kavuşmadan. Yaşar Kemal’in deyimi ile, gün iyice batıya yıkılmadan. Mükemmel Türkçe ile yapılan anonslardan sonra radyoda başlayan programlar, “Bestesini Selahaddin İnal’ın, güftesini Hikmet Şinasi Önol’un yaptığı hicaz makamındaki şarkıyı şimdi sanatçımız Zeki Müren seslendirecek” diyen anonsu takip eden şarkı. “Sen, hep beni mazideki halimle tanırsın. Hala bilirim aşk ile bekler inanırsın”. Zeki Müren’in söylediği şarkılara, sokakta oynayan çocuk seslerinin karışması. Bütün bu anılar tekrar berraklaşarak bu zorlu süreçte beni nasıl sarıp sarmaladılar…

Çocukluk, çocukluğumuz ve tabii ki  Epiktetos’un dediği gibi “anavatanımız”. Olağanüstü güzellikler ve yaşanmışlıklar maalesef yaş ilerledikçe yılların gerisine düşüyor. Zamana yenilmek dedikleri bu olsa gerek.

Uyurken uyananlar…

İnsanın belleğinin zayıflaması değişimin hızına bağlı olarak da artıyor. Var olmasına rağmen yok olan nehirler, mekanlar ve adalar… Benim de konuşmacı olarak davetli olduğum 1. Bergama Çevre Filmleri Festivali’nin teması su idi. Festivalde çok güzel filmler ve belgeseller izlenerek su sorunları tartışıldı; aklımızın ve bilgimizin yettiği kadarı ile neler yapabileceğimiz konuşuldu. En çok ilgimi çeken belgesel, “Uyanan Dereler” idi. Aradan neredeyse bir yıl geçecek.

Kaybolan, sonra yeniden uyanan dereler ve nehirler hakkında geçen bu süre içinde hep yazmak istedim. Bologna’da binaların arasında kaybolan ama aslında binaların inşasından önce de hep orada olan dereyi görünce, belleklerden silinen dereleri, nehirleri anlatan belgesel yine aklıma düştü. Koronavirüs salgını sayesinde de bellek üzerine tekrar tekrar düşünürken yapılaşma ve kentsel dönüşüm ile belleğimizden silinen, silinmeye çalışılan güzellikleri andım.

Yönetmenliğini Caroline Bacle’nin yaptığı ve 2012 yılında çekilen belgesel, bir zamanlar dünyanın farklı yerlerinde akan derelerin, nehirlerin yapılaşma sonucu ile nasıl kaybolduklarını, unutulduklarını ve sonradan nasıl yeniden ortaya çıkarıldıklarını anlatır. Yürüdüğümüz yolların altında kalan nehirler, belleklerden silinen nehirler. Nehirler, mekanlar, adalar ve binalar sadece kişisel değil, toplumsal belleğe aittir. Bunların hepsi, toplumsal belleğe ev sahipliği yaparlar ve yok olmaları toplumsal belleğin de yok olmasına neden olur. Nice ağıtlar vardır toplum olarak bildiğimiz, toplumsal belleğimizde yer eden ve  hikayelerini yaşanmış olaylardan alan.

Çocukluğumdan beri hatırladığım ağıtlardan biri, Kızılırmak üzerinden geçen düğün alayının yaşadığı felaketi anlatan ağıttır. Söylenen odur ki, Zilha adlı gelin, düğün alayı ile bir köyden başka köye gelin giderken, bir kartalın atını ürkütmesi sonucunda Kızılırmak’ın azgın sularına kapılarak yok olur. Bu felaket ile canı yanan insanlar, Kızılırmak’a beddua eden ağıdı yakarlar:

Köprüye varınca köprü yıkıldı
Üç yüz atlı birden suya döküldü
Nice yiğitlerin beli büküldü

Kızılırmak nettin allı gelini
Nasıl yedin benim suna boylumu

Kızılırmak parça parça olasın
Her parçanı bir diyara salasın
Sende benim gibi yarsız kalasın. ”

Geçmişle koparılan bağ

Kızılırmak, parça parça olmasın, insanın doğaya hükmetme hırsından nasibini almasın. Kızılırmak, nazlı nazlı, bazen de azgın azgın akmaya devam etsin. Ona ait iyi ya da kötü toplumsal belleğimize kimseler dokunmasın, dokunamasın. Kızılırmak yarsız da kalmasın. Yeşilırmak, O’na sevdalansın.

Sadece nehirler mi? Ya binalar ve mekanlar? İstanbul’un sahip olduğu en önemli mekanlardan biri olan Haydarpaşa Garı’nın üstüne kapatılan ama aslında toplumsal belleğimizin üstüne kapatılan peçe kaldırılsın. Yassıada nasıl değiştirildi, bu hali hangimizin içine sindi? Yaşanmışlıklardan oluşan belleğimize sahip çıkamazsak çocuklarımıza ne anlatacağız? Geçmişle bağı koparılan yaşamları mı?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Anadolu’nun büyük halk ve doğa ozanı Cahit Külebi-2

Geçen hafta Cahit Külebi’nin halkçı yanından, şiirinin halkçı özelliklerinden bahsetmiştim. Şimdi biraz da onun şiirinin doğayla ilişkilerine bakalım.

Önce onun, kendi şiiri üzerindeki düşüncelerine, hem de yine şiirle dile getirdiği düşüncelerine göz atalım. Geçen hafta ilk kısmını verdiğimiz “İlk ustam oldu benim halk…” diye başlayan Şiir Yöntemim adlı şiirinin ikinci kısmıyla başlamakta yarar var:

İkinci ustamsa doğa

Şiirlerimde alın terim

Bozkır türküsüyle dolu ciğerlerim

Taşları düzleyen rüzgâr gibi

Doğayla yontuldu dizelerim.

Evet, yanlış okumadınız. Ozan şiirlerinin doğayla yontulduğunu söylüyor. Gerçekten de Cahit Külebi şiirlerini okurken her an karşınıza bir doğa figürü çıkacağını düşünürsünüz. Belki bir Yaşar Kemal değildir Külebi doğayı sanatının içine katmak konusunda, ama onun seviyesine çıkabileni bulmak da hiç kolay değil. Diğer ozanlarla karşılaştırıldığında az denilebilecek sayıda şiir yazmış olmasına rağmen, şiirlerinde kullandığı hayvan ve bitki türü sayısı azımsanamayacak ölçüdedir. İlk anda aklıma gelenleri sıralamak gerekirse;

Hayvanlar: At, serçe, karınca, kırlangıç, keçi, kedi, öküz, kuzgun, balıkçıl, ceylan, üveyik, kurt, solucan, turna, fare, kartal, kertenkele, salyangoz, inek, sinek, teke, koyun, köpek, horoz, tavuk, fil, geyik, tavus, sansar, güvercin…

Bitkiler: Çiğdem, söğüt, tütün, lahana, erguvan, gül, elma, nilüfer, ceviz, iğde, nergis, karpuz, kavun, zerdali, karaçalı, lavanta, kavak, çınar, badem, gelincik, ayva, haşhaş, zambak, karanfil, andız, çağla, lale…

‘Ozanlığımı doğabilim öğretmenim etkiledi’

Şiirlerde geçen bitki isimleri hayvan isimlerinden daha fazladır. Bu bir ölçüde olağan karşılanabilir. Ancak bir ölçüde de lise yıllarındaki bir öğretmeniyle ilişkilidir. İçi Sevda Dolu Yolculuk[1] adlı kitabının Hakkı Efendi adlı bölümünde Cahit Külebi Sivas Lisesindeki bir öğretmeninden bahseder:

“Orta ikinci sınıfta Fransa’da öğrenim görmüş, Darülfünun’daki müderris muavinliğini bırakarak Sivas’a gelmiş bir doğabilim öğretmenimiz vardı. Okulda laboratuvar bulunmadığı halde, bulur buluşturur, deneyler yapardı. Birkaç bitkibilim tablosu da getirtmişti. O tablolar bana doğayı, bitkileri ve renkleri sevdirdi. Ozanlığımı etkiledi dersem abartmış olmam.”

Hayvanlar arasında en çok adı geçen kuşkusuz attır Külebi şiirlerinde. Sadece at olarak değil, aynı zamanda kısrak, tay, beygir gibi atla ilişkili isimleri kullanmakta oldukça cömerttir ozan. Muhtemeldir ki bunda askerliğini süvari olarak yapmasının payı büyüktür. Yukarıda adı geçen kitaptaki Nahif 1 ve Nahif 2 isimli bölümler onun askerlik anılarıdır diyebiliriz.

Cahit Külebi şiirlerinde doğayı ya da doğanın değişik unsurlarını benzetme yapmak amacıyla bolca kullanmaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse; “Kuş sürüleri gibi darmadağın…” der Yağmur Altında adlı şiirinde. Şimdi İzmir’de adlı şiirinde ise “Bir ağ dolusu balık gibi gençliğimizi/Daha yeni çektik denizden, rüyalarımızı da…” demektedir. Köy Öğretmenleri II şiirinde “Yüce ırmaklar gibi sessiz, sürekli…” derken, Alacakaranlıkta adlı şiirinde ise “Irmaklar gibi yavaş yavaş.” demektedir.

‘Önce gelincikleri yolduk…’

Cahit Külebi için doğa ve doğanın unsurları asla bir benzetme aracı olarak kalmamıştır. Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir halk ozanı olarak doğayı gözlemiş, şiirlerinde bu gözlemlerini kendine has üslubuyla dile getirmiştir. Yangın şiirinin ilk iki dörtlüğüne birlikte bakalım:

Önce gelincikleri yolduk,

Nar ağaçlarını tuttuk kurşuna,

Ardından andızları devirdik

Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç uğruna.

 

Sonra sıra ormanlara geldi,

Yüz binlerce dönüm ateş yaktık,

Sivas’a kadar gidip bulduk,

Dikili tek ağaç bırakmadık.

Aslını söylemek gerekirse, 1990’larda bilimsel literatürde adı geçmeye başlayan ve doğa yıkımlarını odağına alan edebi eserleri ifade etmek için kullanılan çevreci eleştiri (ekokritizm), adı konmamış olsa da Cahit Külebi şiirlerinde ve Yaşar Kemal romanlarında çoktan başlamıştır. Bakın ozan yitip giden gençliklerini nasıl anlatıyor Yitmiş adlı şiirinde;

Yurdumuzun toprakları gibi,

Yağmur sularıyla akıp gittik.

Ormandık yaktılar bizi

Gençliğimizi bilemedik.

Doğanın ilham verdiği destan

Külebi, Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda adlı 13 bölümden oluşan destanda bile Anadolu’yu, çaresizliği, isyanı, kahramanlığı anlatırken sık sık doğadan yararlanır. II. bölümde “Tarlalar kadar, ırmaklar kadar durgun analar” der, örneğin. VII. bölümde kahramanlığa doğa da hizmet eder onun dizelerinde:

“Irmaklar suyundan faydalattı/Ağaçlar daldasından.” Yenilmezliği, yine doğayla anlatır ozan VIII. bölümde: “Kuzumuz var, yaylalarda meleşir/Çeşmemiz var, gece gündüz söyleşir/Yazımız var, pehlivanlar güreşir/Bu toprağa kimse girememiştir.”

Cahit Külebi’nin bütün şiirleri orta büyüklükte bir kitapta toplanmıştır. Onu anlamak için elbette bu yazı yetmeyecek. En iyisi siz bir an önce bu kitaptan bir tane edinin ve Külebi şiirini kendiniz keşfedin. Eğer hala keşfetmediyseniz tabii. Ben de, izninizle bu yazıyı Yurdum şiirinden bir bölümle tamamlayayım:

1917 senesinde

Topraklarında doğmuşum,

Anamdan emdiğim süt

Çeşmenden, tarlandan gelmiş,

Emmilerim sınırlarında

Seninçin dövüşürken ölmüşler,

Kalelerinin burcunda

Uçurtma uçurmuşum.

Çimmişim derelerinde,

Bir andız fidanı gibi büyümüşüm

Topraklarının üstünde.

*

[1] Bilgi Yayınevi, 2007.

 

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

Dağları, ormanları, ovaları, dereleri olmayan ülke – Ali Ekber Yıldırım

Ülkenin her tarafı adeta işgal altında. Topla tüfekle değil, rantla, para hırsıyla ülkenin dağları yok ediliyor. Ovalarına tohum yerine beton ekiliyor. Termik santral yapılıyor. Dereler, göller kurutuluyor. En verimli tarım toprakları atıklarla, kirletiliyor,yok ediliyor.

Kazdağları’ndan Munzur’a, Salda Gölü’nden Alpu Ovası’na,Ege’nin verimli ovalarından Ergene’ye, Karadeniz’e yaşama dair ne varsa rant uğruna yok edilmek isteniyor.

İklim değişiyor. Mevsimler değişiyor. Doğal afetler artıyor.İnsanlar,canlılar yaşamını yitiriyor,göç etmek zorunda kalıyor. Tarımsal üretim tehdit altında. İnsanlığın, doğanın, dünyanın geleceği tehlike altında.

Dağları, ormanları, ovaları, dereleri, toprakları olmayan ülkenin neyini seveceksiniz? Bu nedenle bugünlerde Türkiye’nin aydınları, sanatçıları, doğa sever insanları, Kazdağları’nda nöbette. Salda Gölü, Munzur Dağları, Anadolu’nun, Trakya’nın verimli toprakları, doğası için ayakta.

Edebiyatımızın çınarlarından Yaşar Kemal yıllar yıllar öncesinden uyardı. Manifesto niteliğindeki görüşlerini 4 Mart 2015’te paylaşmıştım. Bir kez daha hatırlamakta yarar var.

*****

“Vatanseverlik toprağı,doğayı korumaktır”

Edebiyatımızın, gazeteciliğin, ülkenin ve dünyanın en büyük çınarlarından Yaşar Kemal’in yaşama veda etmesi üzerine O’nun pek çok yönü yazıldı.Yaşar Kemal aynı zamanda gerçek bir doğa dostuydu.Toprakların, suların korunması konusundaki duyarlığını tüm eserlerinde, söyleşilerinde, yazılarında görmek mümkün. Yaşar Kemal, toprağın, suyun ve genel olarak doğanın korunmasını sadece yerel veya ulusal düzeyde değil, evrensel olarak ele alıyor. Bunun bir insanlık sorunu olduğunu her fırsatta dile getiriyordu.

Doğayı öldürmek

“Doğayı öldürmek” başlığıyla 30 Mayıs 1973’te kaleme aldığı yazısı bu konuda bir manifesto niteliğindedir. İşte o yazıdan bazı bölümler:

“Toprağı, doğayı öldürmek kolay, yaratmak zordur. Toprağı, doğayı yeniden yaratmaya kalkışanlar bunu biliyorlar. Öldürülmüş doğayı yaratmak için insanüstü umutsuz çabayla çabalamak gerek. Bizim ağaçlandırmadaki uzmanlara bir soralım da görelim bir tek ağacı yeşertmek neye, kaça mal oluyor.

Türkiye, sorumsuzluklar ülkesidir. Kafası az gelişmiş aydınlar ülkesidir. Az gelişmişliğin bir yanı düzen sorunu değildir. Bir üst yapı, bir az gelişmiş düşünce sorunudur. Böyle olmasaydı biz de bu çağda doğamızın da kurtulabileceğini sanabilirdik. Bu düzenden bile iyi niyetle doğamızın kurtuluşunu bekleyebilirdik. Yok yok, yani ben can çıkmayınca huy değil de, umut çıkmaz diyen adamım. Onun için bu düzenden bile, bu karmaşadan bile bir umut umuyorum.(…)

Türkiye’nin doğasını öldürdüler derken bu gerçektir. Türkiye kalkınıyor derken doğru söylemiyorlar. Kalkınma kılı kılına bir bütündür. Bir ulusun doğası öldürülürken başka bir yönü dirilebilir mi?

Türkiye’de erozyon, toprak aşınması bir felaket halinde. Seller, kuraklık bunun sonucu. Daha da artacak. (…) Bu gidişle on, on beş yıl sonra, Türkiye çöl, kayalık kalacak. Görünen köy kılavuz istemez. Bizim derdimiz, düzen değişikliği istememiz, salt düzen için değil, bir yurdun, can damarı kesilmiş bir yurdun toptan kurtuluşu içindir de. Ölmekte, can çekişen bir toprak parçasını diriltmek içindir. Düzen değişikliği bizim için bir ölüm kalım sorunudur. Can çekişmekte olan toprakların üstünde oturanlar, altındaki toprağın öldüğünü görüp oturanlar uzun süre bu can çekişmeye izin veremezler. Türkiye ya ölecek, ya kurtulacak demiyorum. Türkiye kurtulacak.(…)

Birleşmiş Milletler savaşların önüne geçmek için büyük çabalar harcıyor. Savaşlardan daha önemli olan, dünya için savaşlardan daha büyük yıkım olan doğanın, toprakların, suların öldürülmesidir. Dünya bir süre sonra insanlara yetmeyecek. Hele Türkiye, yılda bir milyondan fazla artış gösteren insan kalabalığına hiç yetmeyecek. Bu gidiş böyle sürüp gidecek olursa, az süre sonra görün hengameyi. Ölmüş topraklar üstünde işsizler, işsizler…

Sinersek, korkarsak, koşullar bize yardım etmedi, yanlış işler yaptık dersek, umutsuzluğa kapılırsak, işte o zaman yanlışın büyüğünü yaparız.

Bu memleketi taşı toprağıyla sevmek kolay iş. Ama böylesine belalı bir toprağı, feleğin çemberinden geçmiş, nice belalardan geçmiş bir ulusu sevmek kolay iş değildir. Dünyayı tadına vararak derinlemesine sevmek kolay iş değildir. Onun için tez günde silkinmeli, şu uyuşukluğu üstümüzden atmalıyız. İnsan yenilir, düşmez kalkmaz bir Allah, yenilgimizin üstüne kapanıp kalmamalıyız. Yurdumuzun gerçekleriyle birliksek yaralarımız çabuk kabuk bağlar.

Unutmamalıyız ki, en büyük güç, bir ulusun yaşama gücüdür. Bu güçle bir olayın yenilgisi uzun sürmez. Hiç bir güç bir milletin yaşama gücü kadar güçlü değildir.”

“Ölmüş toprak diriltilemez”

Bu yazıdan tam 30 yıl sonra 2003’te Yeşil Atlas Dergisi Yaşar Kemal ile bir söyleşi yaptı. O söyleşide de vatanseverliği doğayı korumakla özdeşleştiren Yaşar Kemal, şunları söyledi:

“Bizim topraklarımız yüzde doksan erozyonda. O bir zamandı diyenler çıkacak. Yüzde yüz demeye dilim varmıyor. Vatanseverliğe gelince, bence başlıca vatanseverlik toprağımızı korumaya çalışmaktır. Vatanlar işgal edilebilir. Bizim vatanımız da işgal edildi, millet el ele verdi kurtulduk. Dünyamızdaki bir çok vatan da işgal edildi, Çin, Hindistan, Rusya,Vietnam, kurtarıldılar. Ama yüz örtüsü bozkır, çöl haline getirilmiş, çürütülmüş, yüzde doksan erozyona uğramış vatan toprakları hiçbir zaman, hiçbir biçimde kurtarılamaz. Yüzde yüz erozyona uğramış bir vatan toprağı hiçbir koşulda kurtulamaz. Kolay kurtarılamaz diyecektim, vazgeçtim. Ölmüş bir toprak diriltilemez. Elimizde bir yeşil yaprak, bir yeşil çimen, bir tek ağaç kalmışsa bile, onu ne pahasına olursa olsun korumak… İşte gerçek vatanseverlik budur.”

Saygıyla ve özlemle andığımız Yaşar Kemal’in doğa, çevre, tarım, toprak, su, konusundaki her yazısı, her sözcüğü yıllar öncesinden bizi göreve çağırıyor. Doğayı, toprağı korumak O’nun bize en önemli vasiyetidir. O zaman yaşam için, doğa için, geleceğimiz için mücadeleye devam.

Ali Ekber Yıldırım – Tarım Dünyası

Kategori: Dış Köşe

Kültür-SanatManşet

Lütfi Özgünaydın – Yaşar Kemal / Çukurova Fotoğrafları Sergisi açıldı

Yapı Kredi Bankası’nın 75. yılı için Yapı Kredi Kültür Sanat tarafından düzenlenen Yapı Kredi 75. Yıl Sergileri’nin ilki, Yapı Kredi’nin isim sponsorluğunu üstlendiği bomontiada’da açıldı. “Lütfi Özgünaydın – Yaşar Kemal / Çukurova Fotoğrafları” başlığını taşıyan sergi, 25 Nisan 2019’a kadar Yapı Kredi bomontiada ALT’ta gezilebilecek.

Lütfi Özgünaydın, Yaşar Kemal’in sağlığında onun Çukurova’sını, edebiyatının kadim topraklarını, anıtsal Anavarza kalesini, bereketli pamuk tarlalarını, koyun sürülerini, örgülü saçları, kınalı avuçları, sac ekmeğini, toprak çapalayan kadınları, kıl çadırları çekti. Hemite (Gökçedam) köyünde Yaşar Kemal’in çocukluk arkadaşlarını, onların hayranlıklarını, gururlarını yakından gördü. Nergis kokulu yelleri, kavak boyu kamışları, sürmeli cerenleri, yavuz atları, bataklıkları, bükleri, yaylaları ve düzleriyle Çukurova’dan 2000’den fazla fotoğrafla döndü. “Yaşar Kemal / Çukurova Fotoğrafları” sergisi, bu fotoğraflardan yapılan bir seçkiyi sunuyor. Buğday tarlasını andıran bir tasarıma sahip olan sergi, ziyaretçiye tıpkı buğday başaklarının arasında dolaşır gibi fotoğrafların arasında dolaşma fırsatını veriyor. Sergiyi gezerken, Çukurova’nın rüzgârını yüzünüzde, usta yazarın sözlerini kulaklarınızda duyacaksınız.

.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuManşet

Umutsuz Asla – Özlem Çuhadar Koşal

“Adımı unutsan da umudu asla” Refik Durbaş      

 Bazen bir karamsarlık rüzgârı alıp savurur hassas yürekleri. Seyirci olmaya zorlanınca gözler bütün olup bitene ve de sıradanlaşınca artık tüm acılar, umut beyhude bir sözcüğe dönüşür o zaman. İşte ben de Nietzsche’nin umut konusundaki görüşlerine katıldığımı, artık bununla oyalanmak istemediğimi, hele de Albert Caraco’nun yazdığı “Kaos ’un Kutsal Kitabı” adlı eseri okuduktan sonra umuttan iyice uzaklaştığımı hatta bu kitapta da yazıldığı gibi bundan böyle umuttan söz edenleri düşman olarak göreceğimi itiraf ederken kendime; yine sevdiğim eserlere yaslanıyor, şiirlere sığınıyorum. Sakın unutma diyorum içimdeki çocuğa, umutsuz asla!   

 Ümit sözcüğünü, Ülkü Dergisi’nde yazdığı dönemde umut olarak kullanıp Türkçeye kazandıran Yaşar Kemal, “ İnsan, umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir” der. İnsanlık tarihi, zalimlerin yıkımlarına karşı mücadelenin de tarihidir unutma. Yaşar Kemal’in romanlarına baktığımızda da şartlar ne kadar çetin olursa olsun, hep bir iyiliğe, güzelliğe, aydınlığa yöneliş umudu görmez miyiz? Sanatçıyı, edebiyatçıyı ayakta tutan; ona yaşama ve üretme coşkusu veren tılsım, çoğunlukla daha farklı bir yaşam olabileceğini gösterebilme umudu değil midir? Küçük Kara Balık’la başlayalım mesela; bu masalı okuduğunda nasıl bir keşfetme arzusuyla dolduğunu, bize sunulan yaşamla asla yetinmememiz gerektiğini nasıl da sorguladığını sakın unutma!               

 “… balıkların çoğu yaşlandıkları zaman ömürlerini boşu boşuna geçirdiklerinden yakınırlar. Sürekli sızlanır, lanet okur, her şeyden şikâyet ederler. Ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?”  

Çevresindeki insanların bütün uyarılarına, geleneklerin baskısına, yasaklara rağmen uçma denemelerinden vazgeçmeyen Martı Jonathan’ın özgürleşme mücadelesi sana ışık tutmaya devam etsin yine.     

“… yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? Bin yıldır yaptığımız tek şey balık peşinde koşmak. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı: öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi.  Bana bir şans verin, öğrendiklerimi size göstereyim.”

Her yaşta keyifle okunabilecek bir kitabın kahramanını, “Küçük Prens”i  hatırla.  Onun büyüklerin dünyasında neleri yadırgadığını, arayışlarını;  bir şeyi sahiplenebilmenin ona emek vermekle mümkün olabileceği çıkarımına nasıl ulaştığını sakın unutma!

 “…   herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgârın onu üşütmesini engelledim…”

Acılardan damıtılarak, yaşam tecrübesiyle harmanlanan dizeleri, şiirleri unutma. Unutma, direnişin ozanı Ahmed Arif’i! Oğlu Filinta’nın aktardığı bilgilere göre umutsuzluğa kapılanlara çok kızan Ahmed Arif, “umutsuzluk yasak” dermiş; “hele sanatçıysan, umutsuzluk yasak, bizatihi umudun kendisi sen olacaksın.”

“Biz ki, yarınıyız halkın/ umudu yüz akıyız/ hıncı, namusu/ şafakları/ taaaa şafakları/ hey canım/ kalbim dinamit kuyusu”

“Sesimi Arıyorum” şiirinde, “Don vuran ağaç sürgün verecek / Kaya çatlayacak, tohum yeşerecektir,” diye haykıran umudun ve emeğin şairi Sennur Sezer’i ve onun özellikle de Sabah Türküsü adlı şiirini defalarca okumayı unutma!

(…)

“Hey hey de hey!/Bir sabahın üç kapısı var göğe/ Biri korku/ Çal yere/ Emek senin umut senin/ Korku ne?/ Yeter ki ellerin ellere kavuşsun.”

“yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir” diye seslenen Nâzım’ın dizelerinde dolaşırken, havanın kurşun gibi ağır, toprak gibi gebe olduğunu sezmeyi; kurşun eritme çağrısına kulak vermeyi unutma

“karanfili elden ele dolaştırıp sevdayı büyütmenin” (*) ya da Ülkü Tamer’in deyişiyle “kar altında deniz düşü kurmayı” meslek edinmenin umut olduğunu sakın unutma.

Pandora’nın kutusunda saklı kaldığına inanılan, Kafdağı’nın ardında aranılan umudun aslında yaşamın her anında yanımızda olduğunu unutma. Bencilce duyguların ötesinde, bir simidi paylaşabilmek kadar heyecan verici olan umut; yine kana kana içip de bir çeşmeden doymamaya benzer. Umut;  boyacı fırçasında, simitçi tablasında, yaşamı var eden emekçinin ellerinde, alnının terindedir.  Bir çiftçinin tohum atarken toprağa yağmurudur, güneşidir ya da bir ressamın yaşamı naklederken tuvale konuşmasıdır renklerin diliyle…

Unutma! Yokluğun gölgesinde “ben” olma çabası, katıksız sofralarda başı dumanlı, savaşın ortasında, yoksulluğun girdabında ağlayan bir çocuğun her bir damla yaşında, direnişin çiçeği kardelendir umut.

Doğadaki muazzam evrimde gizlidir belki de. Açlığın kader olmadığına inanmak, sımsıkı sarılmak yaşama, kimseyi basamak yapmadan yükselmektir zirveye. Umut; haksız yere ekmeği elinden çalınanın, işini- ekmeğini istemesi kadar doğal,  vicdanın bireyde olması gerektiğini savunmak ve “çocuklar öldürülmesin” diyebilmek kadar haklı; Ruhi Su türkülerinde, şiirlerinde olduğu gibi daha eşit,  daha onurlu, daha insanca günlerin türküsünü tutturmak kadar güzeldir.

Hey, içimdeki çocuk! Umut tacirlerine inat, gülen gözlerindeki ışıltıyı kaybetmemen gerektiğini sakın unutma!

.

Özlem Çuhadar Koşal 

* Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil

Kategori: Hafta Sonu

Kültür-SanatManşet

Ruhi Su türkülerle anıldı

Ruhi Su, 1912 yılında Van’da dünyaya gelir. Çok küçük yaşta annesini ve babasını kaybeder. Oğlu Ilgın Su’nun anlattığına göre Ruhi Su, çocukluğundan kalan silinmeye yüz tutmuş anılarında, toz bulutları arasında, bilmediği bir dilde konuşan, bağıran-çağıran atlıları anımsar; bir de karnının çok aç olduğunu… Sonra bir atın terkisine atarlar onu ve …

Adana’da bir ailenin yanında büyür. Türkülerle de orada tanışır. Yaşam öyküsü herkesçe biliniyor. 20 Eylül 1985’te hayata veda ettiğinde geride yüzlerce türkü ve mücadeleyle geçen bir “inat öyküsü”nden, onurlu bir yaşamdan derin izler kalmıştı.

Öğrencileri, dostları, arkadaşları, yoldaşları onu 33 yıldan bugüne hiç unutmadılar. Her zaman ve özellikle her yıl 20 Eylül günlerinde onu ve geride bıraktığı değerleri ısrarla anımsatmaya, türkülerini söylemeye, çoğaltmaya devam ettiler.

Bu yıl da Ruhi Su’nun aramızdan ayrılışının 33. yıl dönümünde bir dizi etkinlik düzenlendi. İlk etkinlik 20 Eylül’de Zincirlikuyu’daki anıt mezarda gerçekleştirildi.

22 Eylül Cumartesi günü düzenlenen etkinliğin adresi bu kez Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi oldu.

Kalabalık bir izleyici katılımıyla gerçekleşen Mahsus Mahal etkinliğinin açış konuşmasını Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği Başkanı Ilgın Su yaptı. Şişli Belediyesi Başkan Danışmanı Ali Ülkü’nün konuşmasıyla devam eden etkinlik Ruhi Su’nun sesinden dinlenen bir Halim Şefik Güzelson şiiri yorumu olan “Kılıç Balığının Öyküsü” ile başladı.

Sanat Yönetmenliğini Emin İgüs’ün, sunumunu Orhan Aydın’ın üstlendiği etkinlikte Tuncer Tercan bağlamasıyla, Muammer Ketencoğlu da akordeonuyla türküler seslendirdiler.

Ruhi Su Dostlar Korosu, Emin İgüs yönetiminde klasik repertuvarından bir seçkiyle sahne aldı. Koroya bağlamasıyla Boran Mert eşlik etti.

Etkinliğin sürprizlerinden bir tanesi Muammer Ketencoğlu’nun akordeonu eşliğinde Emin İgüs’ün yorumladığı Yıldız Dağı türküsü oldu.

Ruhi Su Dostlar Korosu’nun Muammer Ketencoğlu’nun akordeonu eşliğinde ilk kez seslendirdiği, sözleri Ülkü Tamer’e, müziği Zülfü Livaneli’ye ait olan Memik Oğlan türküsü etkinliğin en çok alkış alan türkülerinden bir tanesi oldu.

Etkinlikte Ahmet Say’ın, Yaşar Kemal’in, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, Abidin Dino’nun, Cevat Çapan’ın, Şükran Kurdakul’un, Nihat Behram’ın ve Aziz Nesin’in, Ruhi Su hakkında söyledikleri, Orhan Aydın’ın sesiyle izleyicilere ulaştı.

Aralıksız 2 saate yakın süren etkinlik Ruhi Su Dostlar Korosu ve konsere katılan sanatçıların hep birlikte söyledikleri Drama Köprüsü ile sona erdi.

Konserin video kaydını bu bağlantı üzerinden izleyebilirsiniz.

 

 

Haber: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuManşet

Ayşenur Göğebakan Türkiye’nin ilk interaktif roman haritasını anlattı

Yaz sıcaklarıydı, erken seçimiydi, yaz tatiliydi, sınav stresiydi derken edebiyatseverlere müjdeli bir haberimiz var.

Türkiye ilk interaktif ‘Roman Haritası’na kavuştu.

Yaşadığınız ya da merak ettiğiniz bir şehre ‘gidip’ o şehirle özdeşleşen yazarları ve eserleri incelemek artık bir ‘tık’ uzağınızda.

Eserler Tahir Alangu, Rauf Mutluay, Asım Bezirci, Fethi Naci, Cevdet Kudret gibi isimlerin derlemelerinden alınarak haritaya döküldü. 

52 şehir, 52 eser

Türkçe içerikli olan uygulamanın kullanımı ise son derece kolay.

Haritada 52 şehir bulunuyor.

İnteraktif haritadan istediğiniz şehrin üzerine gelip tıklıyorsunuz, o yerde geçen romanın ismi, yazarı, basım tarihi, kısa tanıtım yazısı ve eser hakkında yazılan eleştiri karşınıza çıkıyor.

Haritada neden sadece 52 şehir var sorusunun cevabı ise henüz diğer şehirlerde geçen romanların bulunamamış olması.

Yaklaşık 6 aylık bir çalışmanın ürünü oran projenin fikir insanı ve yaratıcısı Ayşenur Göğebakan.

İstanbul’da yaşayan ve mesleği görsel iletişim tasarımcısı olan Göğebakan şu anda boya sektöründe faaliyet gösteren kendi aile şirketinde çalışıyor.

“Türkçe içerikli ilk edebiyat haritası”

@aysenur adlı resmi Twitter hesabından haritayla ilgili gelen sorulara yanıt veren Göğebakan ile ücretsiz erişime açtığı Türkiye’nin Roman Haritası’nı konuştuk.

-Türkiye’de ilk kez mi interaktif bir edebiyat haritası çalışması yapılıyor? Bu fikir nasıl doğdu?

Benim bildiğim kadarıyla ilk kez evet. Ben interaktif olmayanını da görmedim açıkçası, gördüğüm edebiyat haritaları hep İngiltere, Amerika üzerindeydi, Türkiye bazlı Türkçe içerikli bir edebiyat haritasına rastlamadım.

-Destek aldığınız kurum ya da kuruluşlar oldu mu yoksa tamamen bireysel bir girişim miydi?

Tamamen bireysel bir girişim. Araştırmadan, derlemeye, illüstrasyona ve websitesine kadar her bir parçasını kendim tek başıma yaptım.

-Twitter kullanıcıları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay ile ilgili tatlı bir çekişme oldu. :) Huzur ve Tutunamayanlar’ın bu kadar sahiplenilmesini neye bağlıyorsunuz?

İkisi de çok sevilen romanlar, Tutunamayanlar özellikle son yıllarda bir hayli popüler oldu, televizyon dizilerinden edebiyat dergilerine birçok mecraya taşındı. İnsanlar yaşadıkları şehirlerde veya memleketlerinde benimseyip sevdikleri, kendi gönüllerinden geçen kitabın olmasını istiyorlar herhalde, bu da çok anlaşılır bir durum. Ama özellikle İstanbul için Huzur’un pek tartışmalı bir seçim olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Zira bu işin nice duayeni Huzur’u hep “İstanbul’un romanı” diye değerlendirmiş. Dolayısıyla haritadaki en tartışmasız tercihlerden biri olabilir ama Tutunamayanlar’ı tercih edenleri de anlıyorum tabi ki.

-Yeni bir proje daha çıkar mı? Mesela Türkiye’nin Şiir Haritası olsa?

Halihazırda yine benzer bir konuda devam ettirdiğim bir projem daha var. Ama öykü haritası, şiir haritası bunlar da gayet olasılık dahilinde. Bu sefer belki tek başıma değil, insanların da içerik gönderebileceği, öneride bulunabileceği, crowd-source edilmiş bir haritayı hep beraber yapabiliriz. Neden olmasın?

“Edebiyat otoritesi değilim”

Göğebakan’ın haritayla ilgili Twitter kullanıcılarının soru ve yorumları üzerine kişisel hesabı üzerinden yaptığı bazı paylaşımlar şöyle:

“edebiyat otoritesi katiyen değilim ama seçimlerimin yanlış veya yetersiz olduğunu düşünmüyorum. çünkü bu seçimleri ben zaten Tahir Alangu, Rauf Mutluay, Asım Bezirci, Fethi Naci, Cevdet Kudret gibi isimlerin derlemelerinden aldım. Seçimler onlarındır, ben haritaya döktüm.”

“İnce Memed’in yokluğu herkesi derinden etkilemiş. Görüldüğü gibi ilk taslağa ben de İnce Memed’i koymuştum fakat Yaşar Kemal haritada Ağrı Dağı Efsanesi ile var dolayısıyla Çukurova’yı Orhan Kemal’e bırakmak gerekti.”

“Kars’ta Orhan Pamuk’un Kar’ı yerine, Kars’ta doğmuş, Cilavuz köy enstitüsü mezunu, halkçı, ilerici -ve bu sebeple katledilmiş- Ümit Kaftancıoğlu’nun Yelatan’ınını tercih ettim çünkü tanınmayan bir cevher olduğunu düşünüyorum. Ki Orhan Pamuk Sessiz Ev ile var.”

“İstanbul,Ankara gibi büyük şehirlerde birçok başka roman olabilirdi, neden tutunamayanlar değil de huzur, vs çünkü bana öyle geldi. :) Ben bu konuda bir otorite değilim, ne edebiyatçıyım ne edebiyat tarihçisiyim ama haritayı ben yaptığım için benim tercihlerimi yansıtması normal”

“Yozgat’ı küçümsemeyi bırakın Abbas Sayar Yozgat’ın unutulmuş bir değeri, Yılkı Atı’ndan başka Yozgat’ta geçen Can Şenliği, Dik Bayır gibi kitapları da var.”

“Yozgat’ta ayrıca Yusuf Z. Bahadınlı’nın Güllüceli Kazım ve Güllüce’yi Sel Aldı isimli kitapları da geçiyor. Yozgat birçok şehrimize göre bayağı iyi durumda.”

“Siteye girip bakarsanız, romanlardan alıntıları okuduğunuzda bence neden neyi seçtiğimi daha iyi anlarsınız. merak edilmesi normal neden o değil de bu diye, altalta alıntılar okununca bir bütünlük oluşturduğunu düşünüyorum naçizane.”

“İlk taslakta Samsun’da Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Tarihi vardı mesela. Ama sonra Asım Bezirci’nin kitabında Dinamo’nun Savaş ve Açlar’ıyla karşılaştım. Asım Bezirci’dir Samsun’a onu yerleştiren ben değil.”

 

Haritaya ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz

 

Röportaj: Merve Damcı

Yeşil Gazete

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

Yürümek hayatın düğümlerini çözer: İşte ‘yaz okuması’ üç kitap – Yavuz Baydar

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Şimdi yürüme zamanı.

Doğru zaman, doğru karar. Yürüyenlerin arttığı bir ülkede zihinler de çalışmaya başlıyor demektir.Şimdi Ankara’dan yola koyulan bir kalabalık topluluk, İstanbul’a doğru adım adım yürüdükçe, önlerindeki karanlık ufku aydınlatma üzerinde belki düşünme fırsatı buluyorlar.Onlar yürüyerek düşünürken, yürüyüşlerini izleyenler de düşünmeye başlıyor.

Belki onlar da yürüyecekler.

”Yürümekle düşünmek arasında olumlu bir bağlantı var” diye yazmıştı meslektaşım Metin Münir, sevdiğim denemelerinden birinde.

”Ateşle yemek veya yatakla uyumak arasında olduğu gibi. Yürüyünce zihnim açılıyor. Uzaklaşmak istediğim düşüncelerden uzaklaşıyorum, aradığım düşünceleri buluyorum. Aklımdaki sorular aydınlanıyor. Yürüyüşlerimi başladığımdan mutlu bitiririm: Yürümek, mutluysam mutluluğumu artırır, mutsuzsam mutsuzluğumu azaltır. Kızgın başladığım yürüyüşlerden dingin dönerim.”

Kutsal bir eylemdir yürüyüş; hem yalnızlığı hem de beraberliği ifade eder. Aynı anda. İnsan için kendisini arama yoludur; şifa kaynağıdır. Hayır tıbbi anlamda da değil, Budizmin derin bilgeliği ışığında, başkalarına düşüncelerle ulaşma anlamında.

Alman yönetmen Werner Herzog, Münih’teyken, 1974 yılında Paris’ten bir telefon aldı. Bir arkadaşı buruk bir sesle ”Lotte burada çok ağır hasta’ diyordu, ‘ölecek belki de…” Darmadağın oldu Herzog. Lotte Eisner’den bahsediyordu. Onun hamisiydi Eisner; korumuş kollamıştı genç Werner’i.

Ölüm döşeğine düşen kişi, o zamanlar 80’ine merdiven dayamış bir sinema abidesiydi. Sinematek kurucusu Henri Langlois’nın yakın dostu olarak, gelmiş geçmiş en önemli sinema tarihçisi ve eleştirmeni olarak herkesin saygısını kazanmıştı.

”Olamaz, dedim kendi kendime” diye yazıyordu Herzog günlüklerinde:

”Hele şimdi hiç olmaz, Alman sinemasının ona en çok ihtiyacı olduğu bu dönemde. Ölmesine izin veremeyiz. Ve ceketimi aldım, pusulayı cebime koydum, en gerekli malzemeleri doldurduğum çantayı sırtladım. Botlar gayet öyle yeni ve sağlamdı ki, güvenim tamdı. Paris’ en düz çizgiyi çekip yola koyuldum. Böyle yürüyerek gidersem onun hayatta kalacağına inandırmıştım kendimi. Ve elbette ki, kendimle de başbaşa kalmak istiyordum.”

Eisner ölümden dönmüştü, Herzog 850 km sonra Paris’teki evine vardığında. 9 yıl daha yaşayacak, 1983’te hayata veda edecekti.

Mustafa Baydar amcamın Basınköy’eki komşusu Yaşar abinin (Kemal) meşhur yürüyüşleri varoluşunun asli parçasıydı; ömrünün en son zamanlarına kadar.

 

Yürür, yürür, yürürdü her gün Yaşar Kemal. Kilometrelerce yürürdü.

Romanları adım adım kurgulanırdı onda, o yürüyüşlerde.

Münir’e dönelim yeniden:

”Yürümekten hoşlanan bir tanıdığım, ‘Dışarı çıkan kendine döner’ diyor. Dünyaya bütün melaneti getirenler müziği olmayanlar ve yürümeyenlerdir. Onlar hiç dışarı çıkmazlar, kendilerine dönmezler. Ağaçları, gökyüzünü ve kuşları görmezler, doğanın kokusunu duymazlar. Hep havasız içerilerde, karanlık hesapların yapıldığı elektrik yüklü bencil odalardadırlar. Politikacıların melaneti bundandır.”

Türklerin iki temel özelliğinden biri, yürümeyi sevmemeleridir (Öbürü ne diye merak mı ettiniz? Üşürler, hem de her mevsimde sebepsiz yere üşürler, hareketsizliklerini fark etmeden!).

Evden gazete peynir almaya yürümek yerine 100 metre ötedeki bakkala kadar bile arabayla giden öyle çok Türk tanıdım ki! Düşünce kulvarını daraltıp, kısır bir çembere çevirdiklerinin farkında bile değillerdir.

Politikacıların melaneti konusunda ne kadar haklı Münir.

Kılıçdaroğlu en doğrusunu yaptı, şimdi yürüdükçe zihni açılacak. Demirtaş’ın neden yürümeyle arasını hoş tuttuğunu anlayacak.

Ha, lafı gelmişken, Kürtler çok iyi bilirler yürümenin anlamını, siyasi ve insani değerini. Belirteyim.

CHP liderinin Ankara – İstanbul yürüyüşünü izleyenler için, yeri geldi, yürümenin anlamını, ‘insanı insan yapan’ özelliğini kavrama zamanı. Son zamanlarda bizde üç çeviri kitap yayınlandı, her biri birbirinden ilginç.

Bunlardan biri Rebecca Solnit’in ‘Yol Aşkı’. Kalın ama sürükleyici bir metin.”Yürümek üzerine kapsamlı, edebi ve akıcı bir kaynak” diyor kitap tanıtımı.

”Biz Türkler neden yürümüyoruz, kitap spesifik olarak anlatmıyor bunu. Ama kitap İngilizler gibi bazı milletlerin neden yürümeye aşık olduğuna, bunun onların hayatlarında, edebiyatlarında, kültürlerinde nasıl etki yaptığına ayrıntısıyla bakıyor. Yürümeyi sevmeyen bizlerin öğreneceği çok şey var. Yürümemiz, düşünmemiz gerekiyor. Yürümeye başlamak için, şu korkunç, maço araba kültürünü üzerimizden atabilmemiz için şahane bir kitap. Lütfen okuyun, yürüyün, düşünün.”

”Filozoflar, edebiyatçılar, müzisyenler, sosyologlar ve evrim kuramcılarıyla beraber kırlarda, bozkırlarda, ormanlarda geziniyor Rebecca Solnit. Koltuğunun altında Rousseau’dan Wordsworth’e, Benjamin’e ve Patti Smith’e uzanan devasa bir kütüphaneyle yürümeyi felsefeden, eğlenceye, politikadan, cinselliğe kadar hiç bir boşluk bırakmadan arşınlıyor.

“Bir kişinin yaşamaya başladığını anlatmanın bir yolu da ‘hayata adım attı’ demektir; kişi hayatıyla ilgili önemli bir karar verdiyse ‘kendisine yol seçmiş’tir, uzman olduysa, ‘ayaklı ansiklopedi’dir. Eski Ahit, kendini Tanrı’ya emanet etme halini ‘Tanrı’yla yürüdü’ şeklinde tasvir eder. Yürüyenin tek başına, aktif olması ve bir yere kök salmaktan daha ziyade dünyadan gelip geçmesi insan olmanın anlamına dair güçlü bir imgedir. Yürüme metaforu, biz gerçekten yürüdüğümüzde tekrar hayat kazanır.”

Bir diğeri, ”Yürümeye Övgü”.

David Le Breton’un kitabında yürüme-düşünme-karar üçgenine dair derin gözlemler var.

”Yürümek stresi, aceleyi, üretme zorunluluğunu yok eder. Yürümek, aslında yaşamın o kendine özgü zamanını yeniden bulmaktır.”

”Yürürken yorulduğumuzda çimenlere oturmak, bir ağacın gölgesinde uyumak, bir ırmakta yüzmek yaşamın tadına varmamızı sağlar. Yaşamımızda yapmayı düşündüğümüz değişikliklerle ilgili en önemli kararları yürürken ve dinlenirken veririz.”

Metin Münir yazıyor:

”Yürümek aklı da yürütür. On dokuzuncu yüzyılda yaşayan çevre peygamberi Henry David Thoreau, “Ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlar” der. Milattan önce 640 yılında doğan ve Batı tıbbının babası sayılan Hipokrat’a göre, “İnsanın en iyi ilacı yürümektir.”Bu ilaç, sadece vücut değil, akıl için de iyidir.“ ”Dans eden bir yıldız doğurmak isteyenin içinde kaos olmalıdır” diyen Alman feylesof Friedrich Nietzsche’ye göre, “Sadece yürürken akla düşenler gerçekten büyük düşüncelerdir.”On dokuzuncu yüzyılda doğan İngiliz tarihçi George Macauley Trevelyan için “Bir günlük yürüyüşten sonra her şey normal değerinin iki misli olur.”

Üçüncü yürüyüş kitabı, en yeni çıkanı. Frederic Gros’un ‘Yürümenin Felsefesi’.

Bunda da, o büyük düşünür Thoreau’dan bir alıntı göze çarpıyor:

“Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmaya oturmak nasıl da beyhudedir.”

”Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’nun tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’daki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… ”

”Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz?”

”Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir.

”Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.”

Yani, anlayın ey Türkler, ki, o uzun yürüyüşte ‘adalet’ kavramının çok derinliklerine giden bir alışkanlık ve devamlılık çağrısı da var.

Metin Münir örneklerini sürdürerek noktalıyor:

”Düşünceleri kadar acayiplikleri ile de ünlü Danimarkalı Feylesof Soren Kirkegaard büyük yürüyüşçülerdendi. Yaşadığı dairede saatlerce ileri geri yürüyüp düşünür sonra, “insan banyosu” yapmak üzere sokağa çıkıp Kopenhag’ın sokaklarını arşınlardı. Kopenhaglılar, 1830’ların ortasından başlayarak, yirmi yıl boyunca sokaklarında, başında geniş çerçeveli şapkası, koltuğunun altında şemsiyesi, bu kambur aristokratla karşılaştılar. Kirkegaard zaman zaman karşısına çıkan insanları o gün aklını işgal eden konularda sorgulamaya başlardı, “Rastgele karşılaşmaların virtüözü” dediği Sokrat gibi. “En iyi düşüncelerime yürüyerek vardım” derdi. Bu düşüncelerden biri şudur: “Kendini sevmeyi unutma.”

”Nerdeyse bir yüz yıl sonra aynı sokaklarda yürüyen İngiliz fizikçi Paul Dirac da yürüme saplantılı ve en iyi düşüncelerini ayaklarıyla bulanlardandır. Ama ünlü bir meslektaşının “İnsanların en acayibi” olarak tarif ettiği Dirac bırakın sokakta karşılaştıklarıyla, arkadaşlarıyla bile konuşmazdı.”

Yirminci yüzyılın en önemli Alman yazarlarından olan Thomas Mann, “İnsan yürüdüğünde düşünceler berrak gelir” diyor. Yazar olan kız arkadaşım, “En güzel cümlelerimi yürürken ve uyurken buluyorum” diyor. “Açık havada berraklaşıyorsun. Sanki bir kutusun ve yürürken o kutunun kapağı açılıyor. Bir tür düşünce yağmuru yaşıyorsun, yıldız yağmuru gibi.”Yürümeyi düşünce üretici yapan şeylerden biri tek başına yapılıyor olmasıdır. Bir dost veya sevgili ile yapılan yürüyüş de keyiflidir ama değişiktir. Alfred Hitchcock’un Vertigo filminde büyüleyici Kim Novak’ın James Stewart’a dediği gibi: Kapıdan tek başına çıkan yürüyüşe, iki kişi çıkan bir yerlere gider.”

İşte böyle sevgili okurlar.

Yürüme deyip geçmeyin. Siz de yürüyün. Her gün en az bir saat, mümkünse tek başınıza, kimseyle konuşmadan. Fark edeceksiniz ki, içinize doğru yürüyorsunuz.

Emin olun ki, Kılıçdaroğlu ve yanına katılanlar da, yürüdükçe Türkiye denilen cehennemi bilmeceyi daha kolay çözecek, Martin Luther King’in yanında o ülkenin beyaz-siyah-melez dürüst ve cesur insanlarıyla Salem’den Motgomery’e kadar 90 km yürüyüşü sonunda olduğu gibi bir şeyler değişmeye başlayacaktır belki de.

Kimbilir?

Yaz geldi.

Tavsiyem odur ki, alın yanınıza bu üç kitabı, okuyun. Öğrendikleriniz, hatırladıklarınız bu ülkenin bataklıktan çıkıp sizlerle beraber yürüyüşe geçmesi için lazım olacak.

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Yavuz Baydar

Kategori: Dış Köşe

Kültür-SanatManşet

Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’un Arapça çevirmeni Suriyeli Abdülkadir Abdelli Adana’da hayatını kaybetti

Abdülkadir Abdelli (1957-2017)

Türkiye’de yaşayan Suriyeli yazar, çevirmen ve ressam Abdülkadir Abdelli 60 yaşında hayatını kaybetti.

Abdülkadir Abdelli (1957-2017)

Türk edebiyatının en önemli eserlerini Arapça’ya çeviren önemli bir çevirmen olarak tanınan Abdelli Suriye iç savaşının başladığı 2011’den sonra Esad rejiminden kaçarak Türkiye’ye gelmişti. Eşi ve çocuklarıyla birlikte Adana’da yaşayan Abdelli bir süredir kanser hastalığıyla mücadele ediyordu.

Abdülkadir Abdelli 1957’de Suriye’nin İdlip kentinde doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro Bölümü‘nü bitiren ve 1984’de çizgi film konusunda yüksek lisans yapan Abdelli, çeşitli gazete ve dergilerde mizah yazıları yazdı. Abdelli’nin çeşitli Arap gazetelerinde Türkiye siyaseti ve edebiyatı üzerine yazı ve çevirileri yayınlandı.

Abdelli Türkçe’den Arapça’ya 53 kitap çevirdi. Bunlar arasında Yaşar Kemal‘in Teneke, Çakırcalı Efe, Köroğlu’nun Ortaya Çıkışı, Karacaoğlan, Alageyik Destanı, Orhan Veli‘nin Bütün Şiirleri, Aziz Nesin‘in Zübük ve Ölmüş Eşek, Haldun Taner‘in On İkiye Bir Var, Keşanlı Ali Destanı ve Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Huzur, Orhan Pamuk‘un Cevdet Bey ve Oğulları, Beyaz Kale, Yeni Hayat, Sessiz Ev, Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı, Kar ve İstanbul, Orhan Kemal‘in El Kızı, Müfettişler Müfettişi ve Cemile, Muzaffer İzgü‘nün Kahraman Matador ve Fakir Baykurt‘un Yılanların Öcü gibi önemli roman, hikaye ve şiir kitapları sayılabilir.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

Kültür-SanatManşet

Yaşar Kemal gideli 2 yıl oldu

Bugün, usta yazar Yaşar Kemal’in aramızdan ayrılışının ikinci yılı.

Edebiyatımızın usta isimlerinden Yaşar Kemal, solunum güçlüğü ve kalp ritm bozukluğu sebebiyle 2015 yılının Ocak ayında hastaneye kaldırılmış ve 28 Şubat günü hayatını kaybetmişti.

Kemal, dilediği gibi yaşadı ve yazdı. Yazdıklarına dair “İnsanlığa bir aydınlık türküsü olsun” temennisinde bulunmuştu Yaşar Kemal. Öyle de oldu.

Anadolu ve Mezopotamya’nın insanları için yıllarca mücadele ettiği ifade özgürlüğü ve barış düşüne gözü gibi baktı.

Yaşar Kemal hakkında

Yaşar Kemal (Kemal Sadık Gökçeli), 1923’te Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde, Van Gölü yakınlarındaki eski adı “Ernis” olan Ünseli köyünden Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden göç etmek zorunda kalan Halime-Sadık çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Üç buçuk yaşındayken, talihsiz bir olay sonucunda bir gözünü kaybetti. Henüz 5 yaşındayken babasının öldürülüşüne de şahit oldu.

Okurken aynı zamanda çeşitli işlerde çalışan Yaşar Kemal’in edebiyatına çalışma yaşamında gözlemledikleri büyük oranda tesir etti.

Ramazanoğlu Kütüphanesi’nde çalıştığı dönemde Orhan Kemal’le tanıştı. İlk öyküleri “Bebek”, “Dükkâncı”, “Memet ile Memet” 1950’lerde yayımlandı. İlk öyküsü “Pis Hikâye”yi ise 1944’te Kayseri’de askerliğini yaparken yazdı.

1951 yılında İstanbul’a yerleşerek, Cumhuriyet Gazetesi’ nde fıkra ile röportaj yazarlığı yapmaya başladı. “Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” başlıklı röportajıyla Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanı’nı kazandı. O yıllarda öyküleriyle de ilgi çeken sanatçının 1952 yılında “Sarı Sıcak” adlı öykü kitabı yayımlandı. İlk romanı “İnce Memed” 1955 yılında çıktı. 1955-1984 yılları arasında öykü, roman, röportaj ile makalelerinden oluşan 33 kitabı yayımlandı.

Yaşar Kemal, ilk romanı “İnce Memed” ile 1955 yılında Varlık Roman Armağanı’nı kazandı. 1974 yılında “Demirciler Çarşısı Cinayeti” adlı yapıtı, Madaralı Roman Ödülü’ nü aldı. “Yer Demir Gök Bakır” Fransa’da 1977 yılında, Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası tarafından yılın en iyi yabancı romanı seçildi. “Binboğalar Efsanesi” 1979 yaz dönemi için Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer aldı. 1982 yılında uluslararası Del Duca Ödülü’ ne değer görülen Yaşar Kemal, 1984 yılında Fransa’ nın Légion D’Honneur nişanını aldı.

Yapıtlarında Torosları, Çukurova’yı, Çukurova insanının acı yaşamını, ezilişini, sömürülüşünü, kan davasını, ağalık ile toprak sorununu ortaya koyan yazarın betimlemeleri yapıtlarının en önemli özelliğidir. 40 dilde yayımlanmış olan kitaplarıyla, dünya yazınında çok önemli bir yere sahiptir.

Yaşar Kemal, pek çok eserinde Anadolu’nun efsanelerinden ve masallarından ilham almıştır.

Hayatına sayısız ödül kazandıran usta yazar, aynı zamanda Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk Türkiyeli yazar oldu.

 

 

Kategori: Kültür-Sanat

Hafta SonuManşet

Garod – Özlem Çuhadar Koşal

Özlem Çuhadar Koşal, kederdaşlarıyla Kumkapı Meryem Ana Kilisesi önünde…

“Kanı anlama dönüştürmeden, birlikte yaşam kurulamaz.” diyor Marc Nichanian, Edebiyat ve Felaket adlı kitabında. Şimdi silahların, bombaların gölgesinde barış sözcüğünü kullanmanın suç unsuru sayıldığı bu yaslı ülkede, kederdaşlarımla birlikte bir anlamın peşindeyiz.

Özlem Çuhadar Koşal, kederdaşlarıyla Kumkapı Meryem Ana Kilisesi önünde…

Beyazıt’ta Paramaz ve arkadaşlarını selamladıktan sonra, Kumkapı’ya doğru yol alıyoruz.

Tespih Taneleri, Mıgırdiç Margosyan/ Aras, 2016

Vahram’ın lokantasını arıyoruz. Hani şu Mıgırdiç Margosyan‘ın Tespih Taneleri romanında, yaşam okulu olarak betimlenen, piyazıyla ünlü sohbet mekânını. Babası, anadilini öğrenmesi ve büyük adam olması için gönderir Mıgırdiç’i İstanbul’a. Arkadaşlarıyla birlikte Karnig Dayı’nın rehberliğinde geldikleri bu koca kent, Margosyan için adeta bir bilinmezler ülkesidir. Tanıdığı her insan, yaşadığı her olay ona Diyarbakır’ı ve çocukluk anılarını çağrıştırır. İstanbul güzeldir belki ama roman boyunca sanki anlatıcının Gâvur Mahallesi’nin küçelerinde misket oynamayı ve Dicle’nin kenarında ” Kırğlar Dağı’nın düzi/Felek ayırdı bizi” türküsünü tutturmayı daha çok istediğini hissederiz.

Celal Sevimli’ nin derlediği Diyarbakır türküsünü bu videoda 40 sanatçı ve öğrenci seslendirdiler

Meryem Ana kilisesini ziyaret ettiğimizde Gâvur Mahallesi kitabındaki Der Arsen’i ve kilise ayinleri esnasında küçük Margos’un ruh halini betimleyen cümleleri tebessümle hatırlıyorum. Patrikhanenin önüne geldiğimizde ise Adana katliamı sonrasında bölgeye giderek incelemeler yapan Zabel Yeseyan‘ı düşünüyorum, yıkıntıların arasında nasıl bir ruh haliyle dolaştığını ve tanık olmanın yaşamını nasıl da değiştirdiğini… Müzikolog, koro şefi, Anadolu’da binlerce türkünün derleyicisi Gomidas‘ın ezgileri çınlıyor birden kulaklarımda, “inçu (neden)” diye haykırmak, güzellikleri yitirmenin acısını herkesle paylaşmak istiyorum.

Bir Anadolulu olan Gomidas’ ın hayat hikâyesi de şarkılarında zaman zaman kullandığı turnaların hikâyesine benzer. Kütahya’ da başlayan ve Paris’ te sona eren sabır, sevgi, onur ve özgürlük arayışıyla yazılmış sonu hazin biten bir hikâye…

20. yy. başlarında Kumkapılı çocuklar çoğunlukla Ermeni balıkçıların yaşadığı kıyı mahallesinde.

Sokağın sonuna doğru çocuklar karşılıyor bizi. Her biri birbirinden sevimli, özlem dolu çocuklar… Ne olur oynasınlar bu sokaklarda geçmişte olduğu gibi, ne olur Halil İbrahim bereketi dolsun çocukların oturduğu bütün sofralara, derken Margosyan’ın “Şişli’de Yağmur” öyküsündeki Halil İbrahim anlatımı çağrışıyor zihnimde, “Sizler Halil İbrahim’i tanır mısınız? Ben Halil İbrahim’i ilk kez bizim hamur teknesinin içinde tanıdım. Sonra da yemek masamızın çevresinde. Halil İbrahim bütün beti bereketiyle mercimek çorbasına ve ona eşlik eden birkaç baş kuru soğana, tandır ekmeğine dönüştüğünde, elimizden yakasını kurtaramaz ve bizler büyük bir iştahla onu kısa zamanda hallederiz.” Öykünün sonunda Diyarbakır’da kilerlere, büyük, kocaman göbekli küplere sığmayan Halil İbrahim’in, Diyarbakır’dan taşınıp ailece İstanbul’a geldiklerinde küflü bodrum katlarında, küçücük plastik kavanozlarda yaşayamadığını ve kalkıp göç eylediğini öğreniyoruz.

Vahram’ın lokantasının bir beyaz eşya bayisine dönüşmüş olduğunu görünce, hemen Vahram’ ı tanıyan birilerine ulaşmaya çalışıyoruz. İhsan Amca’ ya yönlendiriyorlar bizi. İhsan Amca, sadece Vahram’ ı değil, Kumkapı’nın eski dönemlerini de anlatıyor bizlere. Eskiden buralarda çok sayıda Ermeni ailenin yaşadığını, yıllarca birbirlerinin inançlarına saygılı olduklarını, 6-7 Eylül olaylarının ardından Ermeni ve Rumların semti terk ettiklerini ve onların gitmesiyle bir kültürün nasıl da yok olduğunu öğreniyoruz ondan. Bir de kız arkadaşı Seta’yı, belli ki unutamamış onu; Ermeni komşularını unutamadığı gibi. Onları çok arıyorum, diye noktalarken sohbeti gözleri dolu dolu …

Garod/ Onur Günay & Burcu Yıldız (2012)

İhsan Amca’nın gözlerinde yakaladığım özlem duygusunu, izlediğim Garod belgeselindeki müzisyen baba, oğulla buluşturuyorum inatla. Heredan hikâyesi geliyor birden aklıma. Derviş Mıho, Yaşar Kemal’in Yağmurcuk Kuşu kitabındaki İsmail’in annesi gibi büyük bir erdem örneği sergileyerek, Ermenilere ait arazileri paylaşan köylülere, arazinin artık zulüm arazisi olduğunu, ekip biçmemeleri gerektiğini söylüyor. Acaba buralarda da Ermeni komşularına yapılan haksızlıklara ses çıkartan, onları korumaya çalışan insanlar olmuş mudur? diye düşünüyorum. Tabii ki olmuştur, diyor içimdeki ses; yoksa insanlar böylesine bir eksiklik hissedebilir miydi?

Kör Agop’ un meyhanesi 1938’ den bugüne Kumkapı’ da müdavimlerini ağırlıyor

Kör Agop’ un meyhanesinde bir başka eksikliği, yok olmak üzere olan meyhane kültürünü konuşuyoruz. Sahil yolunun olmadığı zamanlarda, Agop’ un balık çorbası yaparak başlattığı Kumkapı’yla adeta özdeşleşen meyhane adabını. Şimdilerde o kültürden pek bir şey kalmadı, diyor bir işletmeci, “eskiden balık sorulurdu, şimdi önce içki soruluyor,” diye örnekleyerek…

Kumkapı’dan aramızdaki sevgi bağını daha da güçlendirerek ayrılırken, ortak yaşam kurabilmenin Nichanıan’ın kitabında belirttiği gibi ancak felaketler karşısındaki kayıtsızlığın ortadan kalkması ve yasın tutulabilmesiyle mümkün olabileceğini düşündüm yeniden.

Babam Aşkale’ ye gitmedi, Zaven Biberyan/ Aras, 2013

Anlamak ve anlaşılmak çok önemliydi, yoksa Biberyan‘ ın “Babam Aşkale’ye Gitmedi” romanındaki Baret karakteri gibi giderek yabancılaşırdık kendimize.

Kadıköy’e dönerken, Baret’ in nafia dönüşünde hissettiklerini anlamaya çalıştım bir kez daha. “Nehirler taşar, Akhisar’dan Esece’ye kamyon işlemezdi. Ekmek, azık gelmez aç kalırlardı.” Kadıköy’de herkesin ona ilgi göstereceğini zanneden Baret, beklediği ilgiyi göremeyince büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Oysaki varlık vergisi sürecinin insanları çok olumsuz etkilediği, kendi ailesi başta olmak üzere genel olarak ilişkilerin yozlaşmasına neden olduğu açıktır. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir artık. Yalnızlar romanında cemaatleşerek aynı semtte birbirine temas etmeyen insanları işleyen Biberyan, Baret karakteri üzerinden Kafkaesk bir tarzda yalnızlığın ve yabancılaşmanın izini sürmektedir. Baret’ in yaşadığı kente yabancılaşmasına neden olan sorunlar, babasıyla ilgili öğrendiği gerçekler, kız arkadaşını sürekli olarak dönüştürme isteği ve bu konudaki başarısızlığı, giderek ait hissetmemeye hatta kaçma isteğine dönüşür. Eserde yaratılan karamsar atmosfer, Baret’ in adada, amcasıyla yaptığı sohbetler esnasında pek hissedilmez. Amca, bir sığınaktır sanki onun için, en bunaldığı zamanlarda kendini bulmak için sığındığı, nefes aldığı tek liman… Amca, bu karanlık dünyada tercihleri ve yaşam şekli bakımından belki de yerinde olmayı düşlediği tek insan…

Baret, Dişçi Sarkis, Meliha Nuri, Yoldaş Pançuni… Bir kültürü farklı açılardan tanımama vesile olan, bir anlamı tamamlayan bütün eser kişileri ve de o kişileri yaratan yazarlar… İnsanı anlama çabasıyla çıktığım bu yolculukta iyi ki tanıdım sizleri. Kendinize dair eleştirel tutumunuzu, bu ülkenin taşına toprağına sevdalı yüreklerinizin hasretini çok geç öğrenmiş ve sizleri çok geç tanımış olmanın burukluğu içerisinde olsam da felaketin kendisi olmamak, birlikte yaşayabilmek adına, “kanı anlama dönüştürme” çabasına devam etmek gerektiğine inanıyorum. Yüreğim göç yollarında turna kuşuyla birlikte kanatlandı sonsuza. Sevginin gücü kapladı benliğimi, dilerim yaşamın tüm renkleri gökkuşağının renkleri gibi ışıldasın.

 

Özlem Çuhadar Koşal

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKültür-SanatManşet

Yazar olmak isteyenlere sahibinden çok kullanılmış tüyolar

Her ne kadar bu sözlerim gençlere fısıldanmışsa da,

yazar olmak isteyen yolun başındakiler de kendi hesaplarına birkaç tüyo çıkartabilir.

 

Pek çok yazar arkadaşım gibi gittiğim okullarda hep aynı soruyla karşılaşırım, “Nasıl yazar olunur, yazar olmak isteyen gençlere ne önerirsiniz, hangi kitapları okusunlar?” En son Odtü Koleji’nin Edebiyat Günü’ne katılmadan önce okulun dergisi İz’de yayınlanmak üzere aynı soruyla karşılaştım.

Sağ olsunlar bu soru, bölük pörçük defalarca dillendirdiğim cevabımı derleyip toparlamama vesile oldu. Üzerine düşünüp kısa maddeler halinde sıraladım. Sonra sevdiğim ve yazmamda emeği olan kitapları listeledim. Böylece ortaya, ‘Yazar olmak isteyenlere sahibinden çok kullanılmış tüyolar’ çıktı. Her ne kadar bu sözlerim gençlere fısıldanmışsa da, yazar olmak isteyen yolun başındakiler de kendi hesaplarına birkaç tüyo çıkartabilir. Sahibinden çok kullanılmış tüyolar bedava, istediğiniz kitap da kitapevlerinde etiket fiyatına…

suç ve ceza uykuların doğusu

1) Yazmaya okuyarak başlanmalı. Gençlere öncelikle çok okumalarını tavsiye ediyorum. Göz gezdirerek hızlı bir okuma değil ama bahsettiğim; metnin içine girerek hatta yazarın beynine girerek yapılan derinlemesine okuma.

2) Sonrasında silmekten, vazgeçmekten ve yırtıp atmaktan korkmadan yazmalarını tavsiye ederim. Dünyanın en güzel metnini yazdıklarını düşünmelerinde hiçbir sakınca yok, bu duyguları ikinci okumalarında dünyanın en kötü şeyini yazdıklarını düşünene kadar sürüyorsa. Kelimelerini silmezlerse, paragraflarından vazgeçmezlerse, tüm bir sayfayı buruşturup çöpe atmazlarsa, aylarını yıllarını verdikleri eserlerini gerekirse yırtıp atmayı göze alamazlarsa daha iyilerini asla yazamazlar.

yüzyıllık yalnızlık saatleri ayarlama

3) Güzel yazıların bir musikisi vardır, bu şiirde olduğu kadar düzyazı için de geçerlidir. Bu yüzden yazdıklarını bitirdikten sonra sesli okumalarını öneririm. Kulağınız sizi asla yanıltmaz, ona ters gelen bir şeyler varsa ritmi yakalayana kadar tekrar tekrar yazıp denemek gerekir.

4) Okumayı yazmayı seven arkadaşlarıyla bir araya gelsinler. Kitaplar, yazarlar hakkında konuşmalarından, birbirlerinin yazdıkları üzerine tartışmalarından çok fazla kazanım sağlayacaklarına inanıyorum.

5) Ayrıntıda gizli öyküyü, hayata boş bakanların değil detayları gören duyarlı bireylerin yakaladığını hatırlatırım. Ancak çocuklar gibi meraklı, sorgulayıcı, gözlemleyici, naif olurlarsa; anlatılması gereken gerçek hikâyenin masada oturan aynı kıyafetleri giyip farklı olduğunu düşünenlerin değil onlara çay getiren bir ayağı hafif aksadığı için pantolonu daima çay lekeli garsonunki olduğunu bilirler.

tilki daha o zaman kara kitap

6) Boş kaldıklarında dostluk yapacak bir kitabı ve akıllarına gelenleri not alacakları bir defter ve kâğıdı çantalarından ayırmasınlar. Gerçi şimdiki gençlik defteri, kalemi, kitabı bir telefona sığdırdı, bunda da sakınca yok ama ben kitap kokusunu ve kalemin kâğıt üzerindeki dansını sevenlerdenim.

7) Son olarak, yazdıklarını öğretmenlerine, yazarlara okutmaktan çekinmesinler. Onların tavsiyelerini dinlesinler ama sadece kendilerine doğru gelenlere uysunlar. Hata yapsalar dahi sonuçta insan kendi doğrularını yanlışlarından süzüp çıkartır ve deneyerek öğrendiklerini asla unutmaz.

8) Herhangi bir listedeki kitapların bir kısmını okumadan yazar olunmaz diyemem. Çünkü muhtemelen ben de bir başka yazarın verdiği listedeki kimi kitapları okumamışımdır. Söyleyeceğim kitapları okumamış olsalar bile genç arkadaşlarımın suratlarını asmasına sebep yok. Yaz tatilinde her yazarın listesinden seçtikleri bir kitabı okumak bile çok şey kazandıracaktır.

Naçizane listeme gelecek olursak:

 

* İskenderiye Dörtlüsü (Lawrence Durrell)              * Kutsal kitaplar ve metinler

* Türk, Yunan ve Anadolu destanları ve mitolojisi  * Anna Karenina (Tolstoy)

* Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza (Dostoyevski)

* Bahara Kadar Bekle Bandini (John Fante)                        * Yabancı (Albert Camus)

* Tilki Daha O Zaman Avcıydı (Herta Müller)         * Dönüşüm, Dava (Kafka)

* Onca Yoksulluk Varken (Emile Ajar)                    * Yüzyıllık Yalnızlık (Marquez)

amat dönüşüm

* At Çalmaya Gidiyoruz (Per Petterson)                  * Satranç (Zweig)

* Çürümenin Kitabı (E. M. Cioran)                          * Tatar Çölü (Dino Buzzati)

* Lütfen Sessiz Olur Musun, Lütfen? (Raymond Carver)

* Alemdağ’da Var Bir Yılan (Sait Faik)                   * Sineklerin Tanrısı (William Golding)

* Kürk Mantolu Madonna (Sabahattin Ali)              * Germinal (Emile Zola)

* Bir Ada Hikâyesi Dörtlemesi (ilk üç kitap) (Yaşar Kemal)

* Berci Kristin Çöp Masalları (Latife Tekin)            * Şairin Romanı (Murathan Mungan)

* Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı (Orhan Pamuk) * Ana (Gorki)

* Uykuların Doğusu (Hasan Ali Toptaş)                   * Leş (Ferit Edgü

* Amat (İhsan Oktay Anar)                                      * Martı, Bir (Richard Bach)

* Memleketimden İnsan Manzaraları (Nâzım Hikmet)

* Saatleri Ayarlama Enstitüsü (Ahmet Hamdi Tanpınar)     * …

 

NOT: Tüyosunu fısıldamak isteyen yazar arkadaşlarımıza sayfalarımızın açık olduğunu ve bunun ‘seriye bağlanmasından’ mutluluk duyacağımızı belirtmek isteriz.

45-mehmet-fırat-pürselim

 

Mehmet Fırat Pürselim

Kategori: Hafta Sonu

Türkiye

AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış: Asıl masaya yatırılması gereken Suriye politikamız

fft107_mf5239437AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı ve emekli büyükelçi Yaşar Yakış, Şanlıurfa’nın Suruç İlçesi’nde gerçekleşen ve 31 kişinin hayatını kaybettiği bombalı saldırıyı değerlendirdi.

Türkiye ‘nin Suriye’ye müdahalesinin bugün yaşanan duruma yol açan faktörlerden biri olabileceğini söyleyen Yaşar Yakış, “Türkiye, IŞİD’in ağırlığını ve yapabileceklerinin bu noktaya gelebileceğini tahmin etmedi” dedi.

CNN Türk Ana Haber ‘de Nevşin Mengü’nün sorularını yanıtlayan Yaşar Yakış’ın açıklamalarının satır başları şöyle:

“Sadece Türkiye’nin izlediği politikaya bağlamak Doğru değil ama Suriye’deki durumun bu hale gelmesinde Türkiye’nin müdahaleleri çok etkili. Medyada 4 yıldır vermeye çalıştığım mesaj da esasen buydu. Arap Baharı Suriye’ye sirayet ettiği, olaylar başladığı zaman bizim ulusal çıkarlarımıza yönelik bir tehlike yoktu, gereğinden daha fazla ulaştık. Uluslararası camia muhalefete destek sağlan-maya başladı. Bu destek yanlış ellere gitti. Suriye’deki muhalefete giden silahlar yanlış ellere gitti.

TÜRKİYE YALNIZ KALDI”

“En başında, bu kadar bölünmüşlük yoktu Suriye muhalefetinde, zaman içinde gelişti. Türkiye, hangi kesime destek sağlayacağı konusunda yalnız kaldı. Batı, bazı kesimlere olan silah desteğini kesti, Türkiye bu duruma ayak uyduramadı ve muhalefet bu duruma geldi. DEAŞ denen IŞİD’in ortaya çıkması, tüm bunların sonucudur. Meydana gelen olaylar en başından başka bir istikamete yönlendirilebilirdi. Sadece Türkiye’nin tutumuna bağlamak doğrudeğil ancak önemki bir faktör olduğunu değerlendirmek lazım.

“Türkiye, IŞİD’in ağırlığını ve yapabileceklerinin bu noktaya gelebileceğini tahmin etmedi. Gerek uluslararası basına yansıyan konularda, IŞİD menupları Türkiye üzerinden geçiş yaptıklarını anlatıyordu, detay veriyordu. IŞİD’İ Kürtlere karşı kullanmak için bir desteğe yönelinmişse bu çok yanlıştır.

‘SURİYE POLİTİKASI MASAYA YATIRILMALI’

“Türkiye istihbaratının bölgeye hakim olmadığı tedirginlikleri yerinde değil. Hiçbir istihbarat servisi kusursuz işlemez. Karşı tarafın da istihbarat ya da emniyet örgütünün aldığı tedbirlerin etrafından dolaştığını düşünmek lazım. Yine çalışmalar devam etmeli ancak siyasi partiler bu olayı karşılıklı suçlama aracı haline getirmek yerine köküne inmeli ve orada birleşmeli. Nerede aksaklıklar olmuşsa bunun da araştırmasına devam edilmeli. Ancak en başında, Suriye politikamızdan kaynaklandığına göre bu, masaya yatırılması gereken Suriye politikamızdır. Nerede yanlış yapıyoruz, nerede tıkandık, bunu değerlendirmek lazım. Koalisyon görüşmeleri bunun için altın bir fırsattır değerlendirilmezse çok büyük kayıptır.

“Beşar Esad realitesini kabul eden ülkelerin sayısı arttı. Esad artık sorunun değil, çözümün bir parçası olarak görülüyor. Artık, ‘Esad’ı devirelim de gerisi Allah kerim’ şeklinde bir politikamız olmaması lazım.

“IŞİD’in kökünün kazınması akşamdan sabaha olacak bir şey değil. Önemi buna vermek lazım. Beşar Esad konusunda ise onun yerine işleyecek bir mekanizma bulmanın zorluğu ortada ancak Türkiye, Esad gitsin de sonra düşünürüz diyor. Türkiye, bu konuda uluslararası camiayla aynı noktada değil.”

(Radikal)

Kategori: Türkiye

Kültür-SanatManşet

Yaşar Kemal’in ardından Günter Grass da öldü

Nobel ödüllü yazar Günter Grass bugün hayatını kaybetti. Çağdaş Alman edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan ve ilk romanı Teneke Trampet ile tanınan Günter Grass 88 yaşındaydı. Bu sabah Lübeck’de ölen yazar 1999’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı.

1927’de bugün Polonya’ya bağlı olan Gdansk‘ta (o zaman Danzig Hür Devleti) doğan Grass, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yazmaya başladı. İlk ve en önemli romanı olan ve Volker Schlöndorff tarafından filme de uyarlanan Teneke Trampet’i 1959’da yayımlayan Grass’ın Türkçe’de yayımlanan eserleri arasında Teneke Trampet, Dişi Fare, Yengeç Yürüyüşü, Kafadan Doğumlar, Soğanı Soyarken ve Yüzyılım sayılabilir.

kemal-and-grass-muesluem-bayburs-kf

28 Şubat günü aramızdan ayrılan Yaşar Kemal‘in de yakın dostu olan Grass, Yaşar Kemal’in ölümünün ardından Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısında şunları söylemişti: “Benim övgüsünü yaptığım türden bir edebiyat, eğer bir çeşit yol göstericilik yapabiliyorsa, o zaman bugün burada toplanmış olan bütün yazarlar, yayıncılar, kitapçılar; kısaca politik sorumluluğunun bilincinde olan tüm insanlar, Yaşar Kemal’ın seslenişine uymaya, onu daha da ileriye taşımaya ve onunla birlikte evrensel insan haklarının geçerli kılınması için, silahların iktidarının sona ermesi için, en ücra köylere kadar barışın egemen olması için mücadele vermeye çağrılıdırlar.”

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

Kültür-SanatManşet

“İnsan var, Ağartır gecemizi…”

Çizer, yazar, bisikletsever ve Açık Radyo programcısı Aydan Çelik, Yaşar Kemal’i kendisine yakışan şekilde yazı ile değilde çizi ile selamladı.

13yaşar kemal

Sabahattin Eyüboğlu‘nun Yaşar Kemal için kaleme aldığı dizelerinin bu çizimde kendisine yol gösterdiğini belirten Çelik, yurdumuzun en büyük seslerinden Yaşar Kemal‘i en bilinen tümcelerinden, “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler“e onu da dahil etmiş şekilde betimledi.

Aydan Çelik’in çizimi ile koşut paylaştıklarını da ekleyelim;

Sabahattin Eyüboğlu, Yaşar Kemal için ne demiş:
“İnsan var
Karartır ak gündüzü,
İnsan var
Ağartır gecemizi…”

Yolun açık olsun büyük usta….
Sen de o güzel atlılar ordusuna dahil oldun.

Şimdi, atlı karıncaların üstünde dönüp duranlara kaldı dünya…

#yasarkemal

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

Dış Köşe

Yaşar Kemal gitti, Dicle Nehri durdu – Ahmet Altan

Bazı insanlar vardır, onlar Marmara Denizi, Kız Kulesi, Ağrı Dağı, Dicle Nehri gibi hep orada, doğanın sonsuzluğunun bir parçası olarak duracak sanırsınız… Onlar akıp giden, sürekli değişen toplumun hiç değişmeden aynı yerde duran, gidilecek yolu varlığıyla gösteren heybetli dağlarıdır, o insanlardan biri aniden ayrılıverdiğinde, neredeyse doğanın görüntüsü sarsılır, büyük bir deprem olmuşcasına her şey yerli yerinden oynar.

Yaşar Kemal öyle insanlardan biriydi…

Bu toplumun harcına karışmış, ayrılmaz ve kımıldatılmaz bir varlığı haline gelmişti.

Öldüğünü duyduğumuzda hepimiz aynı büyük sarsıntıyı, Ağrı Dağı birden yokolmuş gibi aynı büyük şaşkınlığı ve aynı büyük kederi hissettik, hepimiz biraz babamızı kaybetmiş gibi olduk.

İçimiz titredi.

Ölümünün ardından çok yazı yazıldı, daha çok da yazılacak.

O yazılarda, o coşkulu yapıyı, onun bütün insanlık sanki kendi çocuğuymuş gibi şefkatli ve alaycı davranışıyla insanları kucaklayışını anlatan anıların şimdi acıya dönüşen gölgelerini görüyoruz.

Bir yazarı tanımak imkânsızdır.

Bir yazarla ilgili söylenen hemen hemen her şey doğrudur ama hiçbiri tam doğru değildir. Gökyüzünü tarif etmeye çalışmak gibidir büyük bir yazarı anlatmaya çalışmak, masmavi olduğunu, parıldadığını, sonsuzluğa doğru genişlediğini de söyleyebilirsiniz, simsiyah olduğunu da, bulutlarla kabardığını da, bazen morumsu renklere büründüğünü de, kar ya da yağmur yağdırdığını da söyleyebilirsiniz. Hepsi doğrudur ama hiçbiri gökyüzünü tek başına tarif etmeye yetmez.

Yaşar Kemal gibi büyük bir yazarı anlatmak da çok zordur.

Sanırım o, edebiyatındaki büyük sihri, hayatına da yansıtmış yazarlardan biriydi.

Sadece Türkiye edebiyatında değil dünya edebiyatında da bir şelaleyi andıran görkemli coşkuyu bir anlatım biçimine dönüştürmüş, insanları ve doğasıyla birlikte bütün hayatı böylesine coşkuyla anlatmış yazar çok azdır.

Öylesine büyülü bir coşkudur ki bu, okuyucuyu yakalayıp çağlayanlarla dolu bir maceraya taşır ve okuyucu hiçbir zaman, o coşkuyu bir romanın içine böylesine ustalıkla yerleştiren görkemli edebî aklı göremez.

Yaşar Kemal, hayatın içinde, insanların arasında dolaşırken de o coşkuyla herkesi kucaklamış, o coşkunun arkasındaki büyük aklın insanları korkutmasına hiç izin vermemiş, neredeyse özenle o aklı ve aklın yarattığı ruhsal girdapları saklamıştı.

Onu sanırım elli yıl kadar önce tanıdım.

Evlerine ilk gittiğimiz günü hatırlıyorum.

Şehrin dışındaki bir gazeteci sitesinde oturuyordu, Orhan Kemal de aynı mahalleye taşınmıştı, biz de oraya taşınacaktık, parasızlık, ülkenin ünlü yazarlarını şehir dışındaki epeyce kötü yapılmış bir siteye hicrete zorluyordu.

O sıralarda ben 13-14 yaşındaydım, Yaşar Kemal de kırklı yaşlarına yaklaşıyordu herhalde ama bana büyük ve yaşlı bir insan gibi gözükmüştü. Evlerini çok beğenmiştim, kilimler, Anadolu’yu hatırlatan eşyalar, modern ışıklarla ve objelerle içiçeydi.

Sonra biz de Basınköy’e taşındık.

Yaşar Kemal, mahalledeki bütün çocukların arkadaşıydı, onlarla birlikte uçurtma uçurur, top oynar, ahbablık ederdi. Onun daha uzaktan gelişini gören bütün çocuklar sevinçle bağırmaya, ona doğru koşmaya başlarlardı.

Bize geldiğinde de o sıralarda çok küçük olan Zeynep’le sanki o büyük biriymiş gibi konuşur, oyunlar oynar, Mehmet’le uzun yürüyüşlere çıkardı.

Ben ergenliğe yeni adım atmış, belki de gereğinden fazla kitap okuyan, edebiyat konuşmaya meraklı ve itiraf edeyim ki kendini dünyanın  merkezi sanan kibirli bir oğlan çocuğuydum, konuşmalarım, tavırlarım Yaşar Kemal’i sinirlendirirdi bazen. Yaşar Kemal’le bir oyun oynamamış, böyle bir hatıraya sahip olmayan o mahalledeki tek çocuk bendim sanırım. Kimi zaman ukalalıklarımla onu çok kızdırdığımda o kocaman sesiyle küfür eder, “Kerime, halk kızı olduğu için gerçek insandır, sen ona benzememişsin” derdi. Annem gülerdi, “Sen o ite aldırma Yaşar” derdi.

Annem Yaşar Kemal’i çok severdi, kardeşiymiş gibi davranırdı, sanırım öyle de hissederdi. Ben onların “halk kızı ve halk oğlu” olmalarıyla usulca dalga geçer ve Yaşar Kemal’i daha fazla kızdırırdım.

Annemin öldüğü gecenin sabahını hatırlıyorum, babam bendeydi, Yaşar Kemal de bana gelmişti, sabah saat on bir gibiydi, “Bana bir viski ver” demişti, “içkiyi bırakmıştım ama şimdi içeceğim.”

Ağlıyordu.

Şimdi benim, onun için ağladığım gibi… Sessizce.

O kalabalık ve coşkulu yaşamına rağmen büyük bir yazarın bütün yalnızlığına ve huzursuzluğuna sahipti, geceleri kendini evden dışarı atar, tek başına ıssız mahallenin sokaklarında, mahallenin çevresindeki kırlarda yürürdü.

Bazı geceler, geceyarısına doğru, biz babamla konuşurken pencere sert darbelerle yumruklanırdı, “Yaşar geldi” derdi babam, ben kapıyı açmaya giderdim.

“Oğlum, sen kapı denilen şeyi bilmiyor musun,” derdi babam Yaşar Kemal’e, “niye pencereleri yumrukluyorsun.”

Yaşar Kemal de babama küfürlerle cevap verirdi, sonra ciddileşip konuşmaya başlarlardı, bazen de babamın takılmalarına aldırmadan “Bana bir içki verin” derdi, o zaman gerçekten bunaldığı bir gece olduğunu anlardı babam, eğer “Yaşar” çok sıkıntılıysa gecenin yarısında babamla birlikte çıkıp giderler, bir yerlerde içerlerdi.

Bir kış gecesi, sessiz ve ağır bir karın bütün mahallenin üstüne çöktüğü bir geceyarısı, benim yazarlığa hevesli olduğumu bilen ve beni romancılık için fazla “kırılgan” bulan babam, bana nasihat ediyordu, “Yazarlık öyle kolay değildir,” diyordu, “hayatın bütün kanını, kirini, kokusunu bileceksin, onu sırtında taşıyacaksın, kasaplık gibidir yazarlık, sert ve dayanıklı olacaksın.”

O sırada pencere yumruklanmıştı.

“Yaşar geldi” demişti babam.

Yaşar Kemal, omuzlarında, saçlarında kar yığınlarıyla içeri girdiğinde, babam merhaba bile demeden, “Yazarlık nasıl bir şeydir Yaşar” demişti.

“Kasaplık gibidir,” demişti Yaşar Kemal.

Çok şaşırmıştım, birbirlerinin söylediğinden habersiz biçimde aynı sözleri söylemelerine hayret etmiştim.

Ne demek istediklerini daha sonra anlamıştım.

Sadece hayatı, yazıyı değil, bizzat kendi varlığını da yüzülüp çengele asılmış, damarlarından kan sızan bir sığır bedeni gibi taşımak zorunda olduğun, açıp bütün dünyaya gösterdiğin ciğerini isteyen herkes sivri gagalarıyla rahatça gagalayıp parçaladığında, acısına hiç yakınmadan razı olacağın bir işti yazarlık, sağlam ve dayanıklı olacaktın, şikayet etmeyecektin, gocunmayacaktın, vazgeçmeyecektin… Geceyarıları tek başlarına yürüyüşlere çıkacak, karların içinde tek başına yürüyecek sonra sabahleyin çocuklara gülüp, onlarla oyun oynayacak, rastladığın insanlara neşeyle takılacaktın. Ciğerlerinin paramparça olduğunu kimse bilmeyecekti. Bir tek sen bilecektin.

O gece sabaha kadar, zaman zaman benim sözlerime öfkelenerek bana yazarlığı anlatmışlardı.

Kar sessizce yağmıştı.

Dinlemiştim onları.

Bir daha Yaşar Kemal’in sesini duymayacağım. Annemin de sesini duymayacağım gibi… İki Kürt, iki “halk çocuğu”, iki kardeş. Biri yazdıklarıyla dünyayı sarsmış, öbürü o üzüldüğünde ya da sinirlendiğinde sakin sesiyle onu sakinleştirmiş, onu kızdıranlara aldırmamasını söylemiş.

Şimdi “Yaşar’ın” öldüğünü öğrendiğim bugün, aklımda en fazla tekrarlanan görüntü, bir bahar sabahına ait.

Çok fazla askerî baskın görmüş bir mahalleydik, sırayla birçok insanı askerî cemseler, siyah polis arabaları alıp götürmüştü.

Herhalde gene o darbe günlerinden biriydi.

Parlak bir bahar sabahıydı.

Babamla sabaha kadar konuşmuştuk, yanlış hatırlamıyorsam Plehanov hakkında tartışıyorduk.

Güneş doğarken balkona çıkmıştık.

Yanyana durmuş boş sokaklara bakıyorduk.

Birden üstü açık bir askerî cip görünmüştü.

Cipin arka tarafında, iki askerin arasında Yaşar Kemal oturuyordu.

Bizi görünce:

– Beni götürüyorlar Çetin, diye bağırmıştı.

“Beni götürüyorlar.”

O korkunç mahkemelerde kendisini mahkûm eden yargıçlar heyetine, kapıdan çıkarken geri dönüp “Siz beni mahkûm edemezsiniz, ben sizi mahkûm ediyorum” diyen Yaşar Kemal’i götürmüşlerdi o sabah.

Yaşar Kemal öldü, Yaşar Kemal gitti.

Ağrı Dağı yok oldu birden, çağlayanlar öyle havada asılı kaldı, Kız Kulesi denize gömüldü, Dicle Nehri durdu.

Hayatın ve ölümün sarsıldığını hissettik.

Bütün insanları, hayatı ve edebiyatı coşkuyla kucaklamış, hepsini de kucağına sığdırmıştı… Geceyarıları, insanlar uyurken, sokaklar boşaldığında tek başına huzursuz yürüyüşlere çıkardı.

Annemin öldüğü sabah Yaşar Kemal’in oturduğu koltuğa oturdum.

Bir içki koydum kendime…

Ahmet Altan – t24.com.tr/k24

Kategori: Dış Köşe

Köşe Yazıları

“Sen Yaşar Kemal’ in bir kitabını bile okumamışsındır ülen!” – Hakan Ozan Erzincanlı

Sanırım 1990′ ların sonları idi. 20 yaşlarındaydım. Kaş’ ta bir Fransız restoranında çalışıyor, gece paydos edince kumpir-süt alıp meydandaki duvara gidiyordum. Burada genelde Olga ile oturup sohbet eder, sonra eve giderdim.

Olga. Aslen Adıyaman’ lı, o sırada 50 yaşlarında, altında bez bir pantol üstü çıplak, eski edebiyat öğretmeni, Amerika’ da uzun yıllar kalmış kocaman bonus saçlı, ilginç mi ilginç bir abimiz. İsmi neden Olga’ dır bi kendi bilir. Edebiyat öğretmeni ama öğretmenlik yapmaz, zaten düzenin sahipleri de onu öğretmen olarak istemezler.

2Sonbahardaki Kaş kitap şenliklerini Olga başlatmıştır, bu konuda büyük emek vermiştir. Şimdi baktım, 9. Kitap şenliği 2012’ de yapılmış. Daha da yapılmamış. İlgilenmiyoruz, bizim ayıbımız. Olga genel olarak Kaş meydanında duvarın yakınlarındadır. Kaymakamlık için tercümanlık yapar, kimi zaman tekne zımparalar, boyar; o sırada boyadığı teknede gözlüğü ve okuduğu son kitabı vardır. Bir de akşama biraz rakı bir lokma ekmek buldu mu ondan iyisi yoktur. Sohbetlerimde bir kez sormuştum “nasıl doyuyorsun o kuru ekmekle. Ne bileyim kuru fasulye, pilav, et, peynir yemen gerekmez mi?” diye. Yan yan baktı yine, “ne gerekir bilir misin iyi bir öğün için? Bir dal maydanoz! O bir dal maydanozun varsa kuru ekmek sen ne istersen o olur. Bir dal maydanozdaki lezzeti alabilecek, anlayabilecek kadar ağzımızın tadını bilseydik başka bişey istemezdik. Bazen bir restorandan bir dal maydanoz istiyorum, onu bile vermiyorlar. O zaman kuru ekmek yiyorum işte..”

Hüyükteki Nar Ağacı – evet, Yer Demir Gök Bakır – evet, Al Gözüm Seyreyle Salih – evet, Teneke – evet

Benim bir kız arkadaşım var o aralar, Olga da kadınlara çok bozuk. Bana sürekli kadınları kötülüyor, belki boş zamanlarımda onla değil kızla sohbet etmeme kızıyor. Yine bir gün böyle “kadınlar şöyledir, böyledir, en iyisinin köküne kibrit suyu” diyordu da ben pek dinlemiyordum. Umarsızlığımı görünce baktı baktı ve beni en kızdıracak, damarıma en derinden basacak lafı aradı. Rakılı kafayla da yüzüme dedi “sen Yaşar Kemal’ in bir kitabını bile okumamışsındır ülen!

Olga’ nın karikatürü (çizen Recep Aydın)

Olga’ nın karikatürü (çizen Recep Aydın)

Bilen bilir ben neredeyse hiç küfür etmem. Bana küfür, seksist saçmalık gibi gelir. Ama kendim bile anlamadan ağzımdan “s..tir git Olga” lafı döküldü. Yanından kalkıp ileri oturdum. Çok iyi biliyordu Yaşar Kemal’ in tüm romanlarını, bazılarını defalarca okuduğumu ve onun büyük hayranı olduğumu. Damarıma iyi yerden basmış, gerçekten kızdırmıştı. Baktı baktı, şöyle bir bağırdı, “İnce Memed okumakla Yaşar Kemal okunmuş olmaz, Hüyükteki Nar Ağacı‘ nı okudun mu?”

Dedim “evet”

Peki, “Yer Demir Gök Bakır

Buna evet demedim. Kumpir dolu kaşığı ağzıma götürürken kaşık yolda kaldı. Yan bir bakış attım “yuh, herhalde” dercesine. Anladı.

Al Gözüm Seyreyle Salih

“Evet, hem de tüm hayal anlatımları dâhil”

Teneke?

“Eveeet”

Durdu, durdu. “Peki, nasıl bitiyor teneke? Anlat bakalım..”

Anlattım, o da katkı yaptı. Teneke’ den sohbet devam etti. Hem hızla çok kızdırmış hem hızla gönlümü almıştı. O hocaydı ben çocuktum ne de olsa…

Yaşar Kemal ve Olga: Biri büyük yazar, diğeri küçük sokak adamı

Olga birkaç yıl önce, Yaşar Kemal de dün Hakk’a yürüdüler.

Biri büyük yazar, diğeri küçük sokak adamı

İkisi de edebiyat aşığı,

Yukarıda buluşup rakı masasını kurmuşlardır bence çoktan. Yaşar Kemal Olga’ nın hikâyesini dinliyor ve bu hayattan yeni bir İnce Memet çıkarıyordur büyük ihtimal.

Keyifleri bol, toprakları nemli olsun…

Hakan-Ozan-Erzincanlı

 

Hakan Ozan Erzincanlı

Manşet

Haftanın Tortusu

tortu* Yaşar Kemal… * AKP ve HDP ortak açıklamasından barış ve demokrasi çıkar mı? * “İklim için ben de varım!” diyenler öne çıkıyor. * Aday adayları ortaya çıktı. Şimdi sıra adaylarda. * İç Güvenlik Yasası kampüslerde görüşülüyor.

* Yaşar Kemal… Bu ülke ne yazık ki büyük sanatçıdan daha çok otoriterlik özlemi peşinde koşan siyasetçi yetiştiriyor. Bu sebeple bu toprakların gördüğü en büyük yazarlardan olan Yaşar Kemal’in hayatını kaybetmesi, her türlü günlük, bugün var yarın yok, siyasi hamlenin ötesinde bir anlam ifade ediyor. Siyasetçiler gelir geçer, sanatçılar kalır. Hangimiz biliyoruz İnce Mehmet yazıldığında Başbakan kimdi? Cumhurbaşkanı kimdi? Yıllar sonra da Yaşar Kemal hatırlanırken kimse hatırlamayacak o öldüğünde kim baştaydı, kim sondaydı…

* AKP ve HDP ortak açıklamasından barış ve demokrasi çıkar mı? AKP ve HDP arasında süren müzakere süreci herkesin değer verdiği fakat aynı oranda kimsenin bilgi sahibi olmadığı bir süreç. Medya önünde konuşulan ve bizim bilebildiğimiz, sadece ve sadece tarafların birbirlerine yönelik olumsuz izlenimleri ve tavırları. Böyle olunca TBMM’de İç Güvenlik Yasası görüşülürken ve bu görüşmeler sırasında AKP’li ve HDP’li vekillerin birbirlerine yönelik yaklaşımları ortadayken Cumartesi günü gerçekleşen açıklama şaşkınlık yarattı. Daha iki gün önce Selahattin Demirtaş’ı ya da Bülent Arınç’ı dinleyen birisi bu tip bir açıklamanın gerçekleşebileceğini bekleyemezdi. AKP’nin sahip olduğu medya aracılığıyla gerçeği daha da eğip büktüğü düşünüldüğünde, ne olduğunu anlamak iyice güçleşiyor.

AKP ve HDP heyetlerinin yaptığı açıklamalar ve niyet beyanlarından sonra ilk izlenim “Barışın geldiği”ydi. Aslında periyodik olarak her seçim öncesinde bu tarz bir hava estiriliyor ama sonrasında tekrar medya önünde yapılan sert açıklamalar ile hava dağılıyor. Aradan bir kaç saat geçtikten sonra gelen açıklamalar ile ilk anda verilmek istenen izlenimin de çok gerçekçi olmadığı ortaya çıktı. Örneğin KCK yaptığı açıklamada kendilerine sorulmadan böyle bir açıklama yapılmasına tepki gösterdi.

Cumartesi yapılan açıklamadan akıllarda kalan en önemli bilgi, Abdullah Öcalan’ın açıkladığı ve gerçekleşmesi halinde bahar aylarında PKK’nın silahsızlanmayı tartışacağı kongreyi toplayacağı 10 madde. Fakat bu 10 maddenin de içeriği çok muğlak. Olabildiğince genel ifadelerle yazılmış ve içeriğinin nasıl dolacağı da belli değil. Yıllarca süren müzakereler sonucunda ancak “yeni bir anayasa” fikrine gelinmiş olması biraz da hayal kırıklığı yaratıcı bir durum. Yani bugün yeni anayasa yapılmamasını isteyen Türkiye’de kim var ki? Fakat önemli olan soru şu: AKP ve HDP’nin ortak açıklamasında dile getirilen ve taraflarca en azından reddedilmeyen yeni anayasada başkanlık sistemi olacak mı? Olmayacak mı? Barış için demokrasi feda edilecek mi? Edilmeyecek mi?

* “İklim için ben de varım!” diyenler öne çıkıyor. Kendi küçük ülkemizde farkında değiliz fakat iklim krizi çok net şekilde Dünya’yı sarmış durumda. Brezilya’nın içinde bulunduğu kuraklığın kaç sene sonra Türkiye’yi de vuracağı belli değil ama vuracağı kesin gibi. Bugün dolu olan barajların daha geçen sene boş olduğunu unutmamak gerekiyor. Ya da o barajları dolduran yağışların şehirlerdeki yaşamı felç ettiğini… Unutmamak ve iklim krizine karşı çıkmak için inisiyatif almak gerekiyor. Dünya bunun için çabalıyor, Dünya sokakları iklim için ben de varım diyenler tarafından dolduruluyor. İşte geçen Cumartesi yine Türkiye’nin sıcak gündeminin içerisinde kaynama ihtimali olan bir toplantıyla Türkiye’den de “İklim İçin Ben de Varım!” diyenler yola çıktı. İlk adımda 1600 imzalı bir açıklamayla başladılar ve Küresel Isınma’ya karşı Türkiye’nin yapması gerekenleri, tüm Dünya liderlerinin yapması gerekenleri daha güçlü bir sesle ifade edecekler.

* Aday adayları ortaya çıktı. Şimdi sıra adaylarda. 7 Haziran seçimleri yaklaştıkça dedikodular aday adaylarına; aday adayları da adaylara dönüşüyor. Aday adayı konusunda en renkli parti AKP. Kabataş Yalancısı gazetecilerden, kostüm partisinden kaçmış padişahlara kadar geniş bir yelpazede aday adayına sahip iktidar partisi.

Aday adayları ortaya çıktıktan sonra şimdi sıra adayların belirlenmesinde. Bunda da ne yazık ki ideal olan önseçim partilerin çoğu tarafından tercih edilmiyor. AKP ve MHP dar bir lider kadrosu ile belirleyecek adaylarını, HDP benzer şekilde ama biraz daha geniş bir kadro ile aday belirleyecek. Sadece CHP aday listesinin önemli bir bölümünü önseçim ile belirleyecek. Merkezden gelen adaylarla, üyelerin seçeceği adaylar harmanlanacak. Kısacası parti içi demokrasi bu seçimde de TBMM’ye girme ihtimali olan dört partiden üçü parti tarafından dışarıda bırakılmış görünüyor.

* İç Güvenlik Yasası kampüslerde görüşülüyor. İç Güvenlik Yasası, konu ile biraz ilgilenen birinin kabul edemeyeceği maddeler içeriyor. Bu sebeple de arkasında bir kamuoyu desteği yok. Savunanlar da çok utangaç savunuyor. Kamuoyu desteğinin olmaması yasanın savunulmasını engelliyor. Hükümet, üzerinde konuşulmasını, tartışılmasını dahi istenmiyor. Bu kamuoyu desteğini oluşturmanın tek yolu var. Sokakların güvensiz olduğu algısını toplumda oluşturmak. Yani yasayı toplum tarafından arzu edilir bir hale getirmek. Bu amaç için de belli sinir uçlarına dokunmak yetiyor. İşte kampüsler bu sinir uçlarından en “zinde” olanları. İzmir’de bir kişinin öldürülmesi, Ankara’da kampüse silahla girilmesi ve ateş edilmesi… Benzeri olaylar toplumda bir güvensizlik hissi yaratacaktır ve bu yasanın çıkmasına en azından sessiz kalınmasını sağlayacaktır. Tam da bu yüzden TBMM’de yasa görüşülürken karşı çıkanların, kampüslerde bu yasaya olanak sağlanmaya çalışılırken de karşı çıkması gerekir. Aksi halde TBMM’deki çaba boşa verilmiş bir çaba olarak kalacaktır.

Kategori: Manşet

Hafta SonuManşet

Bir doğa yazarının ardından: Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar – 2 (Yaşar Kemal ve Ağrı Dağı)

yasar-kemalDün kaybettiğimiz büyük yazar Yaşar Kemal’i yıllar önce çıkarttığımız yeşil dağcılık ve doğa dergisi Pastoral’in 1993’de yayımlanan birinci ve ikinci sayıları için yazdığım, daha doğrusu onun eserlerinden derlediğim “Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar” yazılarıyla anmaya devam ediyorum.

Birinci bölüm için: Bir doğa yazarının ardından: Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar – 1

İyi okumalar…

Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar – 2 (Yaşar Kemal ve Ağrı Dağı)

Gün Ağrının yamacına yapışmış, öylece duruyordu. Kırmızı, soğuk… İnceden, dağdan aşağı bir yel esiyordu, soğuk, kırılır gibi… Çıtır çıtır eden bir yel. (*)

Ağrıdağının yamacında, dört bin iki yüz metrede bir göl vardır, adına Küp gölü derler. Göl bir harman yeri büyüklüğündedir. Çok derinlerdedir. Göl değil bir kuyu. Gölün dört bir yanı, yani kuyunun ağzı, fırdolayı kırmızı, keskin bıçak ağzı giibi ışıltılı kayalarla çevrilidir. Kayalardan göle kadar daralarak inen yumuşak bakır rengi toprak belli bir aşıntıyla yol yoldur. Bakır rengi toprağın üstüne yer yer taze bir yeşil çimen serpilir. Sonra gölün mavisi başlar. Bu, bambaşka bir mavidir. Hiç bir suda, hiç bir mavide böyle bir mavi yoktur. Laciverdi, yumuşak, kadife bir mavidir.

Her yıl karlar eriyip  de bahar gözünü açınca, Ağrıdağında bir ulu tazelik patlayınca, gölün kıyıları, ince kar çizgisinin üstü, keskin, kısa, küt çiçeklerle dolar. Çiçeklerin rengi alabildiğine parlaktır. En küçük çiçek bile mavi, kırmızı, sarı, mor, kendi renginde çok uzaklardan bir renk pırıltısı olarak balkır. Ve keskin kokarlar. Gölün mavi suyu, bakır rengi toprağı, baş döndürücü keskin kokularla kokar. Ve bu kokular çok uzaklardan duyulur.

Ve her yıl Ağrıdağında bahar gözünü açtığında, çiçeklerle, keskin kokular, renklerle, bakır rengi toprakla birlikte Ağrıdağının güzel, kederli kara gözlü, iri yapılı, çok uzun, ince parmaklı çobanları da kavallarını alıp Küp gölüne gelirler. Kırmızı kayalıkların dibine, bakır toprağın, bin yıllık baharın üstüne kepeneklerini atıp gölün kıyısına fırdolayı otururlar. Daha gün doğmadan Ağrıdağının harman olmuş yalp yalp yanan yıldızları altında kavallarını bellerinden çıkarıp Ağrıdağının öfkesini çalmaya başlarlar. Bu, gün doğumundan gün batımına dek sürer. Bu arada, tam gün kavuşurken gölün üstünde kar gibi ak küçücük bir kuş dönmeğe başlar. Sivri, uzun, kırlangıca benzer bir kuştur. Gölün üstünde çok hızlı döner. Uzun, ak halkalar çizer üstüste. Ak halkalar tel tel gölün som mavisine düşer, tam günün battığı anda kavalcılar çalmayı keserler. Kavallarını bellerine sokup doğrulurlar. Gölün üstünde bütün hızıyla uçan kuş tam bu sırada göle şimşek gibi çakılırcasına iner, bir kanadını suyun mavisine daldırır kalkar. Böylece üç kere daldırır, sonra da uçup gider, gözden ırar, yiter. Ak kuştan sonra çobanlar da sessiz, birer ikişer oradan ayrılır, karanlığa karışır çekilir giderler.

“Ağrıdağı Efsanesi”nden

3.

Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı serüveni 1952’de başlıyor. Genç bir gazeteciyken Nuh’un gemisini arama sevdasıyla Ağrı’ya tırmanmaya gelen bir Fransız ekiple birlikte dağın zirvesine yaptığı zorlu yolculuk yazarın en önemli yapıtlarından biri olan Ağrı Dağı Efsanesi’nin de başlangıç noktasını oluşturmuştur. Ağrı Dağı, Yaşar Kemal’in romanında hacim olarak Toroslar’dan az yer alsa da daha dolaysız olarak bulunur. Yalnızca mekan değil, yapıtın başkişisidir.

pastoral_2_kapak_agridagi

Desen: Abidin Dino

 

Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı ile ilişkisini başlatan Nuh’un Gemisi röportaj-gezi yazısı ise, bir dağ çıkış yazısı için en mükemmel örneklerden biridir. Yazıda dağın bütün görkemi ve korkunçluğu verilir. “Dünyanın üstüne ikinci bir dünya oturmuş gibi dağ.” Ve doruktaki karmaşık duygular: “Önümde geniş bir alan ağıyor. Buraya nasıl geldim, neyle geldim farkında değilim. Yalnız biliyorum ki burası Ağrı’nın tepesidir.” (2)

Ağrıdağı Efsanesi’nin şiirselliği ise Gülbahar ile Ahmedin aşkından, törelerden, yöre insanının yaşayışından geldiği gibi doğrudan dağın kendisinden de kaynaklanıyor.

“Bahardı. Ağrıdağının karları erimeğe yüz tutmuştu. Aşağılarda kırmızı kayalıkların uçları yer yer gözükmeğe başlamış, sarı kar çiçekleri uç vermişti. Çok uzaklardan, arka arkaya katarlanmış turnalar salınarak geçiyorlar, Van gölüne doğru gidiyorlardı.” (3)

Ağrıdağı’nın söylenceleri ve gizemli öyküleri ise yapıtın belkemiğini oluşturur. Dağın öfkesi ile ilgili anlatılar sık sık karşımıza çıkar. Yaşayan bir dağdır, Ağrı Dağı.

“Her yıl, bahar Ağrıdağının üstüne yürürken, dağın yamacındaki Küp gölünün kıyısına o yörenin tekmil çobanları gelirler, kepeneklerini gölün bakır rengi toprağının, kırmızı çakmaktaşı kayalıklarının üstüne serip halka olup otururlar. Çobanların her yıl sayısı değişir. Tan yerleri ışırken bellerindeki kavallarını çıkarıp Ağrıdağının öfkesini hep birden çalmağa başlarlar. Tam gün batar batmaz da usulca, hep birden kavallarını bellerine sokar, doğrulurlar. Bu sırada da küçük bir ak kuş gelir kanadının birisini gölün som mavisine batırır, uçar gider. Uzakta, yukarda bir gemi gibi karlar ülkesinde yüzen kayalığın dibinde çok iri bir at belirir, alacakaranlıkta koşumları ışıldar. Bir hayal olur gölün üstüne kayar, pare pare solarak ovada erir, ekilir, yokolur.

Sonra çobanlar çekilip gidince de, bir dengbej bir çadırda, nennilenen keskin bahar toprağına diz çöküp değneğini çeker, başlar türküsünü söylemeğe. Bir kavalcı da ona eşlik eder.

Lanetli Ahuri toprağına diz çöktüm. Bin yıllık sevda toprağına, bin yıllık bahar toprağına diz çöktüm. Üç kere seslendim. Üç kere ulu dağ sesime karşılık verdi. Som kırmızı, som mavi, som sarı açmış çiçeklerin, som yeşilin üstüne, balkıyan, dağın doruğundaki yıldız harmanının altına diz çöktüm. Dağın sırtına, karşı yüreğine diz çöktüm… Büyük sevdalara yüreğini açmış dağın aydınlığına, ışığına diz çöktüm. Ulaşılmaz öfkenin türküsünü söyledim.” (4)

“Ahmet çok eski bir Ağrıdağı türküsünü çalıyordu. Ağrıdağının iflah etmez öfkesini. Bu türküyü tekmil Ağrı kavalcılarına Sofi öğretmişti.

Ve dağ yürüyordu kaval sesinde. ve uçurumlar, çığlar, ayaz gece, yıldızlar patlıyordu. Ayışığı patlıyordu. Ve dağ bütün hışmıyla yürüyordu. Terlemiş, soluklanan… Bir ullu dev gibi göğüs geçiriyordu Ağrı. Sofi çok derinden Ağrı’nın soluklandığını duyuyordu. Çok uzak, derin bir uğultu dünyanın ortasına doğru soluklanıyordu. Ahmet çalıyor, dağın soluğu, öfkesi büyüyordu. Böyle zamanlarda Sofi kulağını dağın uğuldayan toprağına dayıyordu. Dağ güttükçe öfkeleniyor, soluğu derinleşiyor, sıklaşıyor, bir iniyor bir kalkıyor, paramparça oluyor, bütün hışmı, bütün ağırlığıyla dünyanın üstüne çöküyordu. Sonra da dünyayı bir sessizlik kaplıyordu. Her bir yan ıpıssız. Dünya bomboş kalmış, Ağrıdağı başını almış da dünyamızdan çekip gitmiş, kurdunu kuşunu, insanını alıp götürmüş, yıldızını, ayını, güneşini, esen yelini, yağmurunu karını, çiçeklerini almış götürmüş, şu dünyayı bomboş bırakmıştı. Çölleri dolduran sürmeli ceylan sürülerini de almış götürmüştü. Kavalın sesinde ıssızlık, boşluk donup kalmıştı.” (5)

“Ağrının tam tepesinde bir ateş harmanı vardır. Doruğun tam ortasında bir kuyu dünyanın ortasına iner. İlk ateş bu kuyudan alınmıştır. İnsanoğlunun gördüğü ilk ateş Ağrıdağının yüreğindeki ateştir. İnsanlar bu ateşi almak istemişler, almışlar da… Ateşi kaçıranlardan bir tanesi dağın gafletinden faydalanmış, ateş gölünden bir tutam ateş koparmış, başlamış dağdan aşağı koşmağa, ta aşağılara inmiş. Tam bu sırada Ağrı uyanmış, bakmış ki ateşi koparan başını almış gidiyor. Hemen eli ateşli adamı orada, olduğu yerde yakalamış, durdurmuş. Adamı da elindeki ateşi de o anda, orada dondurmuş.

Ağrıdağının yamaçları böyle taş olmuş adamlarla dolu. Ağrı, doruğuna çıkanı, orayı göreni, ateşini çalsın çalmasın, hiçbir zaman bağışlamamıştır.” (6)

Ağrıdağı Efsanesi, yazarın tüm yapıtlarındaki gibi o tükenmez umutla sona erer. İnsana olan umutla.

“Her yıl, bahar çiçeğe durduğunda, dünya nennilendiğinde, Ağrıdağının çobanları dörtyandan gelirler, kepeneklerini gölün bakır toprağına atıp üstüne otururlar. Bin yıllık sevda toprağının üstüne otururlar. Tan yerleri ışırken kavallarını bellerinden çekip Ağrıdağının öfkesini, sevdasını çalarlar. Ve gün kavuşurken bir ak kuş gelir…” (7)

Bu yazı ilk kez Ağustos 1993’de Pastoral dergisinin Yaz ’93 2. sayısında yayımlanmıştır. s.14-15

pastoral_2_kapak

Pastoral, Sayı 2, Ağustos 1993

(1) Yaşar Kemal “Nuhun Gemisi”, Toros Yayınları 1985 s.92

(2) age s.110

(3) Yaşar Kemal “Ağrıdağı Efsanesi” Toros Yayınları, 1987 s.11

(4) age s.101-102

(5) age s.12

(6) age s.137

(7) age s.126

(*) age s.58

 

Birinci bölüm için: Bir doğa yazarının ardından: Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar – 1

 Ümit Şahin (Yeşil Gazete)

pastoral_2_1pastoral_2_2

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Bir doğa yazarının ardından: Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar – 1

yasarkemal1Yaşar Kemal aramızdan ayrıldı. Türk edebiyatının büyük anlatıcısı, romanlarıyla, öyküleriyle, derledikleriyle, söyledikleriyle aklımızı ve yüreğimizi biçimlendiren büyük ozanı kaybettik. Yaşar Kemal Anadolu’nun romancısıydı, ama sadece Anadolu’nun insanını değil, doğasını da hikaye etti. Doğa onun edebiyatında baş kişiydi. Ben de onu, bundan yıllar önce çıkarttığımız yeşil dağcılık ve doğa dergisi Pastoral’in 1993’de yayımlanan birinci ve ikinci sayıları için yazdığım, daha doğrusu onun eserlerinden derlediğim “Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar” yazılarıyla anmak istedim. Yaşar Kemal’in doğayla ilişkisi için bir anımsama, doğa anlatısı için bir giriş, belki bir önsöz olsun diye.

Bugün birinci bölüm, devamı yarın… (İkinci bölüm)

İyi okumalar…

Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar – 1

Benden selam söyleyin Van denizine. (…) Onun da üstünde ağmıştı bir görkemli dağ. Benden selam söyleyin Van dağlarına. (…) Varın gidin turnalar, söyleyin benim dağlarıma… (*)

Ta uzakta, güneyde, Akdeniz’in üstünde kabarmış apak bulutlar birbiri üzerine yığılaşarak göğe yükselirken garbi yeli de başlardı. Serin, nemli, azıcık da deniz kokulu bir yeldi bu. Önce ikindi üstü usuldan başlar, sonra gittikçe hızlanan yel yollar tozutur sonr da toz direklerini önüne katarak alır buralara getirir, buralardan da daha ötelere yatık, kısım kısım ala karlı, önce mosmor tabaka tabaka bir birine yaslanmış, sonra daha açık mor, sonra mavi, arkasından daha açık mavi, sonra bulut rengi, sonra gökyüzünün mavisine karışıp gitmiş, uzaklarda silinip belli belirsiz bir tül gibi sallanan Binboğa dağlarına alır götürürdü.

Yağmurcuk Kuşu’ndan

Yaşar Kemal’in roman dünyasına girip gezinmeye başladığınızda bir şeyi farkedersiniz. Bu dünya tek yönden yaklaşılabilecek, tek boyutuyla kavranabilecek bir dünya değildir. Binlerce söylenceden süzülenlerin, yaşanmışların ve düşlenmişlerin, söylendiği toprağın diliyle anlatılmasıdır Yaşar Kemal’in romanı. Gücünü bu zenginlikten alır. Her değişik bakış da buz zenginliği daha iyi kavramamızı sağlıyor.

Dağlar ve doğa, romanların konusu ya da dekoru değildir Yaşar Kemal’de. Ama kimi zaman simgeleşerek, kimi zaman tüm yalınlığıyla her zaman vardır. “Doğa, Yaşar Kemal’in romanlarının değişmeyen tek kişisidir sanki.” (1) Görünürde ya da deriinde dağların soluğu ve sesi her zaman duyumsanır. Galiba Anadolu dağlarıyla ne kadar ‘var’sa, dağlar da Yaşar Kemal’in romanlarından o kadar ‘var’dır.

1.

“Binboğalar Efsanesi”, dağların bir mekan olarak en canlı, en elle tutulur şekilde göründüğü, yaşandığı romalardan biridir. Yörüklerin iskan sancısı asıl ait oldukları toprakların, yani dağların kokusuyla, rengiyle anlatılır.

“Aladağın ardında uzun bir koyak var. Koyak baştan ayağa ormanlık. İçinden yüzlerce pınar kaynıyor. Dört yanları naneli, pürenli, içleri çakıltaşlı, soğuk, aydınlık pınarlar. Pınarlardan su yerine ışık şakırdıyor. (…) Bir kayanın doruğuna bitmiş ot nasıl inatla köklerini sert çinke taşlarına sarmış, tutunmuşsa, Aladağ yörüğü de öyledir.” (2)

Ve söylenceleriyle…

“Bir de Lokman Hekim var. O kendi gücüyle ermiş, ölümsüz olmuştur. Altmış yıl bütün yeryüzünü taş taş, ova dağ dolaşmış, çiçeklerle, otlarla, bitkilerle konuşmuş, her çiçek kendini, marifetini Lokman’a söylemiş. Lokman da çiçeklerin dilince söylediğini yazmış defterine. Her çiçek bir hastalığa şifaymış. Lokman bütün hastalıkların çiçeğini bulmuş, bir ölümün çiçeğini bulamamış. Onu da ararmış. Duymuş ki Lokman… Duymuş ki Lokman, ölümün çiçeği, ölümün suyu, ölümün otu Aladağın bir koyağında. Lokman koşmuş buraya, yurt tutmuş ladağ ardını koyağını. Her otlan, her çiçeklen, her suylan, pınarlan, her böceklen, kurtlan, kuşlan, karıncaylan konuşmuş. Esen yelle, doğan günle, gelen ışıkla, yağan yağmurla konuşmuş. Sonunda ölümün dermanını bulmuş.” (3)

Çukurova’ya iskan edilen yörükler, geldikleri yerleri unutamazlar. Son kalan ve direnmeye çalışan göçerlere olan kızgınlıkları da aslında o eski güzel günlere ve dağlara olan özlemle doludur.

“Köse Ali Ağa diline pelesenk etmişti. ‘Geriye dönüp bakmağa yüreğim götürmüyor. Hiçbir zaman. Hiçbir Türkmen kocasının da yüreği götürmez eski günleri. İskandan önce dünya, hem de yeryüzü, hem de Binboğalar, hem de Aladağ, hem de Düldül dağı, Kayranlı, Berit dağları, hem de Payas üstü, Gavurdağları, hem de Anavarza ovası, hem de Dumlukale yöreleri bir cennetti bizim için… Olan İskandan sonra oldu. Şimdi bunlar gelmişler… Yüz yıl şu kanlı ovayı, şu güzelim ovayı cennet yaşamışlar, şimdi de gelmişler sızlanırlar. Sızlansınlar. Biz burada sıcaktan, sinekten, sıtmadan, salgından, harplerden, vergiden sinekler gibi kırılırken, onlar ak pınarlı yaylalarda, mor sümbüllü, yarpuzlu, alaçamlı dağlarda yan geldiler yattılar.'” (4)

2.

Yaşar Kemal’in romanlarındaki dağ, cansız bir kütle değil, tüm yaratıklarıyla yaşayan, devinen bir “kişi”dir.

“Karşıdaki dağın sırtına neredeyse gün vuracaktı… Dağ soluklanır, gerinir gibiydi. Sıcacık, ışıltılı günü bekliyordu. Sarılı, kırmızılı, mor halkalı yeşile çalan mavi, aydınlık kanatlı yaban arıları; uzun bacaklı, yuvalarının önüne yığılmış karıncalar, yuvalarına büzülüp tek gözlerini açmış kartallar, bir soğukta üstüste yığılmış, bulut aklığında dağ güvercinleri, yabancı atmacalar, doğanlar, peri yuvası dedikleri yumak yumak dikene binlercesi dolmuş uğurböcekleri, dağ keçileri, korkak çakallar, uzun yalımcasına savrulan kırmızı kuyruklarıyla tilkiler, sarı gazellerin üstüne boylu boyunca uzanmış, kış uykusuna yatmış mosmor, tatlı ayılar, kayadan kayaya uçan süzgün, muradına erememiş kız gözlü, kederli geyikler, solucanlar, büyük küçük kuşlar, yer altı, yer üstü, tekmil yaratığıyla dağ, göğsünü, ağzını açmış, sırtına vuracak sıcak günü bekliyordu.

Şimdi doruklarda, koyaklarda, yollarda bir uyanma, bir kıpırdanma, bir hayuhuy, korkunç bir hareket başlayacaktı. Dağ, taş, toprak ağaç uyanacaktı.

Dağın sırtına, önce bir harman büyüklüğünde gün vurdu. Sonra ışıklar aşağılara, koyağın dibine doğru indi. Yuvalarının ağzına çıkmış iki karınca uzun uzun koklaştı, biri bir yana, bir öteki yana gitti…” (5)

Devamı yarın…

Bu yazı ilk kez Nisan 1993’de Pastoral dergisinin İlkyaz ’93 1. sayısında yayımlanmıştır. s.12-13

Pastoral, Sayı 1, Nisan 1993

Pastoral, Sayı 1, Nisan 1993

 

(1) Fethi Naci, “Bir hikayeci: Sait Faik, Bir romancı: Yaşar Kemal” s.123

(2) Yaşar Kemal, “Binboğalar Efsanesi” s.7

(3) age, s.27

(4) age, s.84

(5) Yaşar Kemal, “Ortadirek” s.185

(*) Yaşar Kemal “Kale Kapısı” s.309

 

İkinci Bölüm: Bir doğa yazarının ardından: Yaşar Kemal’in Romanında Dağlar – 2 (Yaşar Kemal ve Ağrı Dağı)

Ümit Şahin (Yeşil Gazete)

 

 

yasar_kemal_pastoral_daglar1yasar_kemal_pastoral_daglar2

Kategori: Hafta Sonu