Köşe Yazıları

Her hareketten bereket doğmaz!

Ozan Sezai Zeybek

Doktora tez danışmanım bir sohbet esnasında yoğun programından bahsediyordu. Önce Hindistan’a gidecek, sonra bir Uzakdoğu ülkesindeki konferansa katılacak, Avustralya’daki başka bir konferansa geçecek ve oradan İngiltere’ye geri dönecekti. Üç hafta yoktu. Bize kulak misafiri olan bölümdeki bir başka hoca araya girmişti, hiç unutmam: “Döndüğünde bir süre hareket etmeyesin diye seni hapse atmalılar. Çünkü büyük bir çevre suçu işliyorsun.”

 

Ardından hiç unutamadığım çok güzel bir muhabbet çıktı ortaya. Akademide önemli sayılan işlerin nasıl bir çarpıklık içerdiğinden, bu sistemin değişmesi için neler yapılması gerektiğinden bahsettik beraber. Zihin açıcıydı. İlk kez o gün, (isim de vereyim) Nick Bingham gibi, akademik koşuşturmanın dışında kalmayı tercih eden bambaşka akademisyenlerin var olduğunu fark ettim.

Fakat burada anlatacaklarım, sadece akademisyenlerle ilgili değil. Dünyadaki hareket çılgınlığının boyutlarından ve bunun ne anlama geldiğinden bahsedeceğim. Seyahat kolaylığı sağlayan teknolojileri ve bizim seyahat kültürümüzü eleştireceğim. Fakat önce kenarından köşesinden dahil olduğum akademik camiayı anlatayım, koşuşturma derken ne kastettiğimi açıklayayım:

Akademisyenler, ders vermek ve yazı yazmak dışında konferans konferans gezen insanlar. Özellikle son dönemlerde, yılda bir-iki uluslararası konferansa katılmak, kariyer yapmanın önemli yollarından biri haline geldi. Gidilen yer ne kadar uzaksa (mesela Bursa değil de Kaliforniya ise) işin prestiji o kadar artıyor. Bazı toplantılara beş-altı bin kişi katılabiliyor. Yüzlerce oturumda binlerce sunum yapılıyor. Bunun için insanlar, dünyanın dört bir yanından yüz binlerce kilometre hareket ederek oraya geliyor. Elbette ki büyük çoğunluk uçağa biniyor. Finansmanı kişiler değil, genellikle kurumlar sağlıyor. Büyük bir sektör bu. Kalabalık konferansların birkaç yüz bin dolarlık bütçeleri olabiliyor. Bizim akıl yoksunu ekonomik teorilerimiz, bu tarz toplantıların şehirleri-ülkeleri ekonomik olarak geliştirdiğini iddia ediyor. Ne de olsa esnafın (ve havayolu şirketlerinin, otellerin, hazır gıda sektörünün, bankaların…) yüzü gülüyor.

Sadece akademisyenler değil, günümüzde hemen hemen bütün meslek grupları oraya buraya hareket ediyor, konferans-fuar demeden dolaşıyor. Noterler, belediye çalışanları, doktorlar, politikacılar, bankacılar, öğretmenler… Bayi toplantıları dahi artık uzak ülkelerde yapılıyor. Mesela Digitürk son üç seneki bayi buluşmalarını sırasıyla Ukrayna, Tayland ve bu sene (2013) Las Vegas’ta yaptı. (Muhtemelen bu yerler, büyük çoğunluğu erkek olan bayi sahipleri için özellikle seçiliyor. Bu konuda Serpil Sancar’ın “Erkeklik: İmkansız İktidar” kitabına bakılabilir, bilhassa s. 84-89).

Ekonomiler böyle büyüyor, kariyerler böyle yapılıyor olabilir; fakat bu kadar hareket etmenin dünyanın geleceği için kesinlikle zararlı olduğunu söyleyebilirim.

Dünya ısınıyor ve bunun en önemli sebeplerinden biri, bizim fazlasıyla hareketli medeniyetimiz. Çevrenize bir bakın. Bütün nesneler çok uzak mesafelerden gelmiş: Çin’den, İsveç’ten, Irak’tan, Amerika’dan… Buzdolabınıza bakın. Emin olun binlerce kilometrelik mesafeler çıkacak karşınıza. Kendi kendine akan suları bile petrol kullanarak hareket ettiriyoruz. Hayvanları, bitkileri, her türden materyali oradan oraya büyük hızlarla ve oldukça pahalı teknolojilerle taşıyoruz. Bir de elbette kendi bedenlerimizi…

Dünya halihazırda 0.8 derece ısınmış durumda. Bilgisayar modellemeleri, şu an atmosfere karbon salmayı tamamen bıraksak dahi (evet, mümkün değil) dünyanın 0.8 derece daha ısınacağını öngörüyor. Ortalama iki derecelik bir artış olduğu takdirde hangi olayın neye yol açacağı konusunda kimsenin net bir fikri yok. (Bill McKibben’ın yazısını  mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum).[i]

Kulağa büyük gelmeyebilir bu sayılar. Biraz daha ince giyiniriz, klimayı biraz daha açarız, sonuçta iki derece nedir ki… Ancak kazın ayağı öyle değil. Geçmişte dünyanın iklim sistemi hiçbir zaman adım adım, doğrusal bir şekilde değişmemiş. Bir noktadan sonra kopuşlar, ani düşüşler, artışlar, yani belirlenemeyen bir seyir ortaya çıkmış. Bir ufak değişim çok kısa sürede dev boyutta başka değişimlere yol açmış.[ii] Örneğin bugün eriyen buzlar, büyük miktarda metan gazının açığa çıkmasına neden oluyor. Metan, küresel ısınmaya sebep olan bir diğer madde. Açığa çıkan metanla sürecin ne hızda dönüşeceğini tahmin etmek zor. Yahut sıcaklıkların biraz daha artması halinde mısır bitkisi polen yaymayı başaramıyor.  Önemli bir hammadde. Mısırdan şeker, yağ, boya, araba lastiği, gübre, kozmetik ürünler, ilaç ve daha pek çok madde yapılıyor. Yani dev bir sektörden bahsediyoruz.

Mısır gibi daha pek çok canlı dar bir sıcaklık aralığında yaşamaya uyum göstermiş O yüzden önümüzde duran problem, insanların sıcaktan bunalacak olması değil. Dolayısıyla küresel ısınma, sadece insanların hayatını etkilemiyor.

Üstelik şu anki belirtiler dahi pek hafife alınacak gibi değil. Yaz aylarında Kuzey Buz Denizi’nde bulunan buz seviyesi %30 oranında azaldı. Okyanuslardan (sıcaklık yüzünden daha fazla su buharlaşıyor, bu da başka bölgelerde büyük kasırgalara sebep oluyor. Artık her sene dünyanın bir yerini yıkıp geçen iki-üç kasırga haberi okuyoruz. Bu anlattıklarım artık en muhafazakar bilim insanları tarafından dahi onaylanıyor. Her sene, her sene iklim konferanslarında saç baş yolarak durumu anlatmaya, siyasetçileri ve hepimizi acilen harekete geçmeye çağırıyorlar. Siyaset gündemi, henüz temenni/iyi niyet aşamasında. Petrol aramaları devam ediyor, beton şehirler büyüyor, araba kredileri veriliyor.

Toparlamak gerekirse: Eğer böyle devam edersek bitki-hayvan nüfusunda önemli azalmalar olması muhtemel, kasırgalar artacak-şiddetlenecek, üretim (ve tüketim) azalacak. Bu da büyük olasılıkla savaşlara (petrol değil de gıda-su-toprak savaşlarına), büyük göçlere sebep olacak. İnsanlığın var oluş koşulları önemli ölçüde değişecek. Burada kötü kehanetler saçmak istemiyorum; ama bu süreç özellikle milyarca fakiri daha fazla vuracak.

Hareketlilik meselesine geri dönelim. Konuyla alakası şu: Sera etkisine yol açan karbon gazının %14’ü taşımacılıktan kaynaklanıyor. Üstelik atmosfere salınan karbon miktarının en hızlı arttığı sektör bu.[i] Giderek daha fazla eşya ve daha fazla insan hareket ediyor. Çoğu zaman keyfe keder hareketler bunlar. Yazın brokoli, kışın taze soğan yememizi sağlıyor; (yavaş usûl gezen seyyahlardan çok) hızlı yaşayan turistlere yönelik bir oburluğu tatmin ediyor. Oysa bu hareketlilik olmasa hayattan zannettiğimiz kadar çok şey eksilmez; ahlaki-sosyal bir çöküş yaşanmaz. En fazla “ekonomik büyüme” sekteye uğrar.

Ekonomik büyüme deyince aklıma bir üniversite tanıtımında dinlemek durumunda kaldığım, uluslararası ticaret bölümünü tanıtan başarı simsarı kadın geliyor. Zehir gibi girişimciler yetiştiriyormuş bu bölüm. “Akademik” değillermiş, masa gerisi insanı yetiştirmezlermiş. Örneğin İran’da cam ucuzmuş. Bir öğrencisi oradan cam alıp, Türkiye’de çerçeveletip tekrar İran’a postalıyormuş. (Kadının bu esnada eliyle “kakma” hareketi yaptığını hayal edin.) Dünyada ne işler var! (İyi ki ondan sonra çıkmadım sahneye; muhtemelen okul tanıtımı bir fiyaskoya dönüşürdü). Önemli nokta şu: Daha fazla üretime ve harekete dayalı olmayan bambaşka ekonomik sistemler kurmak mümkün. Çerçeveli cam üretmek için karayoluyla 4000 km yol yapmak gerekmiyor aslında.

Ancak dev lobiler (petrol şirketleri, havayolu şirketleri, gıda tekelleri, araba üreticileri vs.) bizi felakete götürmeye devam ediyor. Bunu çok şey bildiklerinden değil; sadece bu aptallığı devam ettirmeyi başaracak kadar güçlü olduklarından yapıyorlar. Siyasetin, adaletin ve bütün kurumların üstünden tank gibi geçebildikleri için…Diğer yandan toplumların/insanların hiçbir mesele yokmuş gibi tarifsiz bir atalet içinde olmaları da bütün bu çılgınlığın devam etmesine sebep oluyor. Bilfiil sorumluyuz.

Bu son noktayı biraz açayım, zira bütün değer sistemimize sinmiş bir çarpıklık var. Kendimi ayırmadan söylüyorum, örneğin girdiğim ortamlarda sürekli tatil planları yapılıyor. Amerika’ya, Avustralya’ya, Norveç’e yapılacak seyahatlerin hayali kuruluyor. Şişirme bir fuar, kısa bir konuşma ya da sadece güneşlenmek için dünyanın bir ucundan ötekine gidilebiliyor. Üstelik çok daha ucuza iletişim sağlamayı mümkün kılan teknolojilere rağmen.

“Bir haftalığına Uzakdoğu’ya gittim” diyen birine, “ay ne güzel!” derken bile aslında durumu kavramaktan ne kadar uzak olduğumuz çıkıyor ortaya. Bu hikâyeler karşısında bambaşka tepkiler vermemiz gerekiyor aslında. Nick Bingham gibi. Yani kısa süreli gezileri tasvip etmeyen, hayranlık ifade etmeyen tepkiler… “Böyle bir şeyi nasıl yapabildin!”


Ortada bir statü meselesi de var. Anlattığımız hikâyeler, bazen görünürde niyet etmediğimiz başka mesajlar da veriyor. Gezmek, bir üstünlük emaresi. Çok gezenler çok konuşabiliyor. Her memleketten getirilen nesneler evleri süslüyor. Oysa belki de bunların hayvan kürkü muamelesi görmesi gerekiyor. Alındıysa bile dolabın dibinde saklanması, utanç duyulması… 

Elbette ki herkes aynı derecede gezmiyor. Örneğin kadınlar erkeklerden, fakirler zenginlerden daha az hareket ediyor. Üstelik her hareketliliği aynı kefeye koymak da pek doğru değil. Bugün pek çok insan şirket gezileriyle, üç günlüğüne beş günlüğüne değil; kendine bir hayat kurmak için (veya kuraklık-iç savaşlar yüzünden) yer değiştiriyor. O anlamda derdim, hareketsiz bir dünya hayali kurmak değil. Ancak bu işin sıkı bir muhasebesini yapmanın zamanı geldi geçiyor.

Gezmeyi bırakmakla iş bitmeyecek, farkındayım. Başta dediğim gibi, çevremizdeki her nesne, örneğin yediklerimiz-içtiklerimiz, akıl almayacak mesafelerden geliyor. Kurduğumuz medeniyette durmak çok zor. Vejeteryan olmaktan, askere gitmemekten, hattâ vergi vermemekten belki de daha zor. Bütün bir iş (ve okul) hayatı, arzular, beğeniler, statü göstergeleri, kariyerler, bizi biz yapan hikâyeler, çevremizi kuşatan hemen her şey hareket üstüne kurulu. Hareket berekettir deniyor. Durmak kelimesinin çağrışımları dahi kötü. Tam da bu yüzden imtihanımız çok zorlu. Toplumsal normların, eğlence anlayışının, eşya ve insan hareketi üstüne kurulu ekonomik sistemin acilen sorgulanıp paramparça edilmesi gerekiyor. Ancak bu mevzularda en duyarlı kişiler/kurumlar bile (kendimi ayırmadan söylüyorum) radikal adımlar atmaktan imtina ediyor. Yaşam temposunu başka türlü kurgulamak konusunda ezici çoğunluk, özellikle ortasınıflar, bir hayli isteksiz.

Tamamen karamsar değilim. Yavaşlamaya dair adımlar atmak mümkün. Farklı isimler altında pek çok girişim var: yerel ekonomi, yavaş hayat, şenlikli toplum, anti-kapitalizm, anarşizm… Pek çok insan bu vahşi medeniyetin sorunlarını farklı noktalarda durmasına rağmen görüyor, seziyor. Hayal gücümüz, ciddi engellere rağmen tamamen tükenmiş değil.

Ancak umut etmek, duyarlı olmak yetmiyor. Zaten “duyarlı” kesimler dünya ortalamasından çok daha fazla hareket ediyor, çok daha fazla enerji harcıyor. Bu yazıyı okudunuz, dönün kendinize bakın. Ben baktım, gördüğümden hiç hoşlanmadım.

 

[1] http://www.yesilgazete.org/blog/2012/08/04/kuresel-isinmanin-dehsetengiz-yeni-aritmetigi-bill-mckibben/

[1] Pearce, F. (2007) With Speed and Violence: Why Scientists Fear Tipping Points in

Climate Change. Boston, MA: Beacon Press.

[1] Urry, J (2010) Consuming the Planet to Excess. Theory, Culture & Society, sayı 27, sayfa 199.

 

Sezai Ozan Zeybek

ozanoyunbozan.blogspot.com/