Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ağaçlar ayaklanıyor

Hilal Alkan/ Sezai Ozan Zeybek

Ağaçların hareketi -kendi ölçeklerinde- gerçekten korku verecek kadar hızlanmış durumda. Paleontologların yaptıkları çalışmalar, ağaçların en son buz çağının sonunda bu derece müthiş bir hızla ilerlediklerini gösteriyor

Sezai Ozan Zeybek: İklim kriziyle birlikte ağaçların hızlı bir şekilde yer değiştirdiğinden bahsediliyor. Ağaçların göçünden bahsedelim mi bugün?

Hilâl Alkan: Olur. Göç eden ağaçlar çok heyecan verici bir mesele. Hele de ağaçları hep kökleriyle yere bağlı, dolayısıyla hareketsiz canlılar olarak tasavvur ettiğimiz düşünülünce. Elbette ki ağaç göçü derken kastettiğimiz köklerini şöyle bir silkeleyip kuzeye, serin topraklara doğru yola koyulan ağaçlar değil. Daha ziyade nesillere yayılan bir hareket var.

SOZ: Tek tek ağaçların değil, ama ormanların hareketinden bahsediyoruz yani öyle mi?

HA: Evet. Bitkilere ve dağlara bakmayı seven amatör ve profesyonel pek çok gözlemcinin fark ettiği bir durum bu. Bu hareketin en iyi gözlemlendiği yerler de dağlar.

SOZ: Nasıl?

HA: Dağlarda ormanların bittiği ve artık ağaçların yaşamadığı bir sınır olur. Buna orman sınırı denir. O yüksekliğin üstüne çıktığınızda artık sadece çalılar ve çayırlarla, yani yaylayla karşılaşırsınız. Hemen her dağ için bu orman sınırının uzaktan çekilmiş pek çok fotoğrafı bulunuyor. Bazı dağlar için neredeyse yüz yıl önce çekilmiş fotoğraf albümleri mevcut. Bu fotoğraflara baktığımızda orman sınırının her sene daha yukarı çekildiğini, yani ağaçların düpedüz dağın zirvesine doğru ilerlediğini görüyoruz. Bitkibilimcilerin buna getirdikleri açıklama ağaçların sıcaktan kaçtıkları şeklinde. Bu geçtiğimiz yirmi yılda artık net olarak biliniyor.

SOZ: Ağaçlar topluca kutuplara doğru da ilerliyorlar ama, değil mi? Benim aklıma ilk o gelmişti.

 HA:Evet. Ağaçlar bizim yarım küremizde kuzeye doğru ilerliyorlar. Üstelik de epeyce hızlılar. Biz daha küresel ısınma var mı yok mu, yalan mı gerçek mi derken onlar senede ortalama bir kilometre hızla kuzeye doğru yol almaya başlayalı epey bir zaman oluyor. Ancak yeni araştırmalar gösteriyor ki tüm ağaçlar istisnasız bir şekilde kuzeye gitmiyorlar.

SOZ: Sıcağı tercih edenler de mi var?

HA: Şimdilik bildiğimiz kadarıyla sıcağı değil, ama nemi tercih edenler var. Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzeydoğu eyaletlerindeki ağaçların bazılarının kuzeye değil de batıya doğru ilerledikleri uzun bir süredir biliniyor; ancak gizemi şimdiye kadar çözülememişti. Geçtiğimiz sene sonuçları yayınlanan bir araştırma bu göçün nedenine dair tahminlerde bulunuyor. Federal Orman İdaresi’nin 1980-2015 yılları arasından çektiği hava fotoğraflarına bakılarak yapılmış olan bir çalışma, ağaçların sadece serinliğin peşinde olmadığını gösteriyor. Geniş yapraklı ağaçlar, örneğin meşeler, huşlar ve dişbudaklar batıya doğru ilerlerken, iğne yapraklı ağaçlar onların yerine doğu sahiline yerleşiyor. Ormanbilimciler bu farklı göç hareketlerinin yağışlarla alakalı olabileceğini düşünüyor. Orta batı eyaletlerinin aldığı yağış miktarı düzenli bir şekilde artarken doğu kıyıları ise yavaş yavaş kuraklaşıyor. Ancak işin ilginç tarafı doğu kıyıları ağaçların yöneldiği orta batıdan henüz daha kurak değil.

SOZ: Bu ne demek yani?

HA: Kulağa çılgınca geliyor; ama ağaçlar da belli bir yağış projeksiyonuyla hareket ediyor olabilirler. Geleceğe dair onların da tahminleri var.

SOZ: Etki-tepkiden daha fazlası var bu anlattığında. Belli bir amaca yönelme, gelmekte olanı tasavvur edebilme… Çok ilginç bu dediğin.

HA: Kesinlikle. Bu arada, ağaçların hareketi (kendi ölçeklerinde) gerçekten korku verecek kadar hızlanmış durumda. Paleontologların yaptıkları çalışmalar, ağaçların en son buz çağının sonunda bu derece müthiş bir hızla ilerlediklerini gösteriyor. Ağaç dağılımını anlamak için fosilleşmiş polen birikimine bakıyorlar. Bu yolla vardıkları sonuçlar her türün kendisi için uygun koşulları aradığı ve farklı hızlarla ilerlediği şeklinde. Bu esnada önüne çıkan engelleri aşamayanlar ise yok oluyor. O dönemde engellerden kastımız büyük su kütleleri. Bir ağacın polenlerini çok uzaklara gönderme şansı varsa ilerleyebiliyor. Ancak bunu başaramazsa yani rüzgardan, kanatlı hayvanlardan ve suyu aşabilen memelilerden yeterince faydalanamazsa yok oluyor. Bu da geçmişte orman ekosistemlerinde ciddi değişikliklere yol açmış tabii.

SOZ: Günümüzde ağaç göçünün önündeki engeller sadece su birikintileri olmasa gerek. Yerkürenin önemli bir kısmı, devasa şehirler ve ağaçların yerleşmesine asla izin verilmeyen tarlalar ve çiftliklerle kaplı. Ağaçlar bu durumda ne yapacaklar?

 HA: Büyük telaş yaratan soru da bu. Ne kadar dirayetli olurlarsa olsunlar, bugün  pek çok ağaç türünün iklimin hızına yetişemeyip ve önündeki engelleri geçemeyip yok olma ihtimali var. O yüzden şu anda üçüncü bir seçenekten bahsediliyor: Göç desteği; yani insan eliyle bitkilerin taşınması.

Bunun pek çok örneğini gündelik hayatımızdan ve alışkın olduğumuz tabii çevreden biliyoruz aslında. Güney sahillerimizdeki ökaliptusların anavatanının Avustralya olduğu, soframızdaki patatesin, mısırın, biberin ve domatesin Güney Amerika’dan geldiği hepimizin malûmu. İnsan, bitki türlerini yayan en önemli vektörlerden biri. Diğer memelilerden daha etkiliyiz; zira yetiştirmek istediğimiz bitkiler için tabii çevreyi büyük ölçüde değiştirme kabiliyetine sahibiz. Su yoksa su getiriyoruz, toprağın bileşimini değiştiriyoruz, hattâ bitkilerin kendilerini de değiştirip uyum sağlama becerilerini artırıyoruz. Ancak pek tabii ki bu, ne her şeyi anlayabildiğimiz ne de nakil ve yerleştirme süreçleri hakkında mutlak söz sahibi olduğumuz anlamına geliyor. Bitkilerin bizim kolayla aklımıza gelmeyecek kendine has göç yolları, yayılım alanları var.

Almanya’da 2. Dünya Savaşı’nda terk edilen eski bir hastanenin çatısından fışkıran ağaçlar…

İlginç bir örnek Berlin’den. Batı Berlin 50 sene Doğu Almanya’nın içinde bir ada olarak kalınca Batı Berlinli botanikçiler de kısıldıkları yere muazzam bir dikkatle bakmak zorunda kalmışlar. Bu esnada şehrin önemli bir kısmını kaplayan molozların üstünde türlü çeşit bitki yetiştiğini fark etmişler. Savaşın yıkıntılarının üzerinde açan çiçeklerin, büyüyen ağaçların çok güçlü duygusal bir etkisi var. Ancak şaşırtıcı olan bu bitkilerden bazılarının daha önce Berlin’de hiç görülmemiş olması. Molozda çıkanlar, yerleşik yerli rakipleri olmayan ve Berlin’e tam da savaş münasebetiyle gelmiş olan bitkiler. Bu bitkilerin polenleri muhtemelen atılan, ama patlamamış bombalarla, Sovyetlerden gelen askerlerin çizmeleriyle ya da savaşın hemen ardından gelen sivillerin kıyafetlerine ve eşyalarına saklanmış olarak seyahat etmiş. Şu anda Berlin’de hemen her yerde karşımıza çıkıyorlar.

SOZ: Şehrin tarihini göçmen insanlar kadar, göçmen bitkiler yoluyla takip etmek de mümkün o hâlde.

HA: Evet, kesinlikle.

Ağaçların ve tüm bitkilerin yeni habitatlara uyum sağlama becerileri var. Ancak hareket kolektif olduğunda, yani birlikte yaşadıklarıyla beraber hareket ettiklerinde bu uyum çok daha kolay oluyor. Geçtiğimiz 30 yılda, ormanların yerin üstünde görünen kısımdan çok daha büyük olduğunu öğrendik. Yer altındaki kök sistemleri, mantar ağları ve bakteri hareketliliğiyle ağaçların birbirileriyle iletişim kurduklarını, birbirlerine ihtiyaç duydukları besinleri ve ilaçları gönderdiklerini ve tehlikelere karşı birbirlerini uyardıklarını biliyoruz. Şu anda bu ağların ağaç göçündeki etkisi üzerine araştırmalar yürütülüyor. Yine ABD’de Rocky Dağları’nda yapılan bir çalışmada toprak altındaki ağların ağaçlardan çok daha önce yüksek irtifalara doğru kaydığı tespit edilmiş. Yani bu yeraltı sistemleri göçü kolaylaştıracak şekilde hareket ediyorlar. Öncü kuvvet gibi, toprağın muhteviyatını değiştiriyorlar. Anne ağacın yaşadığı toprağın benzerine düşen tohumların, bu sayede hayatta kalma ve büyüme şansı artıyor. Bu da ağaç göçünü hızlandırıyor.

Bu araştırmayı yürüten bilim insanları, hareket hâlindeki bu habitatlara eldeki bilgiler ışığında nasıl göç desteği verebileceklerini bulmaya çalışıyorlar. Acaba toprağı bakteri, mantar ve minerallerle önceden hazırlarsak, ağaçları daha hızlı hareket etmeye ikna edebilir miyiz? Zira ağaçların hareket hızı ne kadar fazla olsa da iklim değişikliğinin hızına yetişememeleri tehlikesi var. Üstelik geçiş yollarının insanlar tarafından kesildiğini düşündüğümüzde risk daha da artıyor.

 SOZ: Ağaçları göçe teşvik etme fikri bana Yüzüklerin Efendisi’ni hatırlattı nedense. Entlerle konuşan Hobitler…

HA: Gerçekten öyle… J.R.R Tolkien, Yüzüklerin Efendisi’nde dünyanın bir devrinin bitişini anlatır. Bazı türlerin son günlerini yaşadığı, insan cinsinin devrinin başladığı o kritik noktada dünyanın karanlıkla bir imtihanı vardır. Yaşamın ölüm karşısında verdiği bu büyük savaşın son anında düğümü çözen ise ne bütün planları, orduları, becerileriyle insanlar ne aletleriyle, zenginlikleriyle cüceler ne de iyilikleri ve güzellikleriyle elflerdir. Yaşamın ölüme galip gelmesi ağaçların harekete geçmesiyle mümkün olur.

Tolkien’in ağaçların düşünmesini, istişaresini ve sonunda harekete geçmesini anlattığı bölümlerde roman yavaşlar da yavaşlar. Ağaçların hızını hissettirir bize Tolkien. Hafızalarının dipsizliğini, ışıkla ve havayla beslenerek edindikleri kuvveti fark ettirir. Ağaçların dilleri vardır; akılları, bildikleri ve bunlar uyarınca harekete geçecek iradeleri.

Şimdi biz de (kurguyu hakikatin parçası sayacak olursak bir kez daha) ağaçlardan medet umuyoruz. İklim değişikliğinin yarattığı hepsi birbirinden ürkütücü bin bir bilinmezliğin karşısında ağaçlardan yardım istiyoruz. Tabii yine türümüze yakışır bir acelecilik ve körlükle… Dünya liderleri bir araya gelip ağaçlandırma sözü veriyorlar. Bir ormanın yan yana dikilmiş ağaçlardan ibaret olmadığından habersizmişçesine otoyol kenarlarına peyzaj usûlü fidan diktiriyorlar. Bunlar şehrin “yeşil” alanından sayılıyor, bu sayede “en yeşil şehir” yarışmaları düzenlenip göz boyanıyor. Çocuklar ağaç dikme seferberliklerine katılıyor. Gerçek orman alanları ise giderek azalıyor: Amazonlar ve Sibirya ormanları aynı anda yanıyor.

SOZ: O zaman umarım ağaçların ayaklanması başarıya ulaşır.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

İklim felaketi

‘Problemin büyüklüğünü anlayacak olursak kazara, bir şeyler yapmadan durmak mümkün olamayacak. Çünkü çocukların dediği gibi, evimiz yanıyor ve sizler farkında değilsiniz.’

Sonunda anladım! Artık bilim insanları da dahil olmak üzere akıl sahibi insanların iklim değişikliği konusunda neden ciddi adımlar atmadıklarını biliyorum. Bunu anlamam için 5,8 büyüklükte bir deprem gerekti, ama olsun. Artık biliyorum.

Bu insanlar iklim değişikliğinin büyüklüğünü kavrayamıyorlar. İnsanın düşünce yapısı böylesi büyük bir değişikliği kavramaya müsait değil. Depremde olduğu gibi en anladığını düşünenimiz bile gerçeklerden uzak kalabiliyor. “7,3 büyüklükteki bir deprem 5,8 büyüklükteki bir depremden 32 kat daha şiddetlidir” dedikten sonra bir öğrenci, “Yani buradan kalkıp merdivenlere gitmeyelim” diyebiliyor. “Bırakın merdivene gitmeyi, olduğunuz yerden ancak sürünerek uzaklaşabilirsiniz o sallantıda” deyince de “Nasıl yani?” diyorlar. Depremin vereceği hasarı anlattığımda ise “Peki köprüde trafik çok kötü mü olur?” sorusu gelebiliyor. Kısacası, aklımız almıyor öylesi kötü bir durumu, aklımız almadığında da hazırlıklı olmamız imkansızlaşıyor ve bir süre sonra da aklımızın ermediği bu durumu tamamen aklımızdan çıkartıyoruz.

50 derecelik İstanbul

İklim değişikliği de böyle bir durum. “RCP 8.5 senaryosuna göre ülkemizdeki ortalama sıcaklık yüzyılın sonunda 6-7 derece artabilir (ve sıcaklık dağılımının standart sapması da buna bağlı olarak artar)” denildiğinde anlar şekilde kafa sallayan insanlar, “Bu ısınma bu yüzyılın sonunda İstanbul’da 50 derecenin üzerinde sıcaklıkların görülmesi anlamına gelir” denilince “ama canım sen de abartıyorsun, 50 derece görülmüş sıcaklık mı?” eleştirisi geliyor. İşte tüm problem burada, beynimiz anlayamadığı bu değişimi, anladığı şeyler cinsinden açıklamaya çalışıyor. Ama ne yazık ki iklim değişikliğinin gelecekteki boyutu beynimizin bildiği şeylerle kıyaslayarak anlayabileceği bir seviyenin çok üzerinde. “Küresel ısınma” deyince çok sıcak bir günde 37 derece olan sıcaklığın 39-40 dereceye çıkacağını hayal ediyor insanlar. 37 dereceden 39-40 dereceye çıkan hava sıcaklığı için de hayat düzenlerini fazla değiştirmek zorunda olmadıklarını düşünüyorlar. Oysa problem bu kadar basit değil. Bugün İstanbul’da “çok sıcak” dediğimiz 37 derece torunlarımızın çağında normal bir sıcaklık olacak. Hatta çok sıcak bile olmayabilir. Bunu kafamız bir türlü almıyor. 50 derece sıcaklık nasıl bir şey ki?

2007’den bu yana yazılarımı Son Buzul Erimeden isimli blogda topluyorum. Geçenlerde bir soru geldi, “Peki son buzul erirse ne olur?” diye. Bu dünya açısından aslında o kadar da alışılmadık bir durum değil. Dinozorların yaşadığı dönemde ortalama sıcaklık bugünkünden yaklaşık 10-12 derece fazla olduğundan dünyada buz olan bir bölge yoktu. Dünya bu yüzyılın sonuna kadar 5-6 derece ısınacak olursa, tüm buzullar erime yoluna girer. Bu buzullar kısa sürede erimez ama biliyoruz ki bundan 5-6 derece sıcak bir dünyada, yeteri kadar süre verirsek, tüm buzullar eriyecektir. Bu buzullar eridiğinde de deniz seviyesi 70-80 metre yükselecektir. Buraya kadar tamam, ama sonrasını aklımız almıyor. “Nasıl yani, Taksim ada mı olacak? Olmaz öyle şey” diyerek reddetmeye girişiyoruz.

Evimiz yanıyor ve farkında değilsiniz!

Son IPCC raporu buzulların erimesine bağlı olarak deniz seviyesinde olması beklenebilecek artışla ilgili görüşünü biraz değiştirdi. Bir önceki raporda yüzyılın sonuna kadar “50-80 cm yükselme beklenebilir” denilirken, son raporda “deniz seviyesinde 2 metrelik bir artış olabileceği gerçeği göz ardı edilemez” deniliyor artık. Deniz seviyesinde 2 metrelik bir artış İstanbul’da Eminönü, Karaköy, Kadıköy, Beşiktaş, Bebek, Üsküdar ve Beykoz’un sular altında kalması anlamına gelir.

Yani kısacası, beynimizin algılamakta zorlandığı büyük değişiklikler artık günlük yaşantımıza girmeye başlayacak. Bir sabah kalkacağız ki Kadıköy metrosunu su basmış ve araçlar sadece Ayrılık Çeşmesi’ne kadar çalışıyor. O zaman da “Canım bu bir kerelik bir olay, böylesi kırk yılda bir olur” diyeceğiz. Ayamama Deresi taştığında da aynen öyle demiştik. Bu olaylar yüz yılda bir olurdu. Ama nedense bu taşkınlar durmadı. Durmayan taşkınlara yorumumuz da “Tabii her tarafı betonla doldurduk, su akacak yer bulamıyor” oldu.

Beynimiz problemin büyüklüğünü anlamamamız için elinden geleni yapıyor aslında. Çünkü problemin büyüklüğünü anlayacak olursak kazara, bir şeyler yapmadan durmak mümkün olamayacak, çünkü çocukların dediği gibi, evimiz yanıyor ve sizler farkında değilsiniz. Farkında değilsiniz, çünkü değişikliğin azar azar oluşan bir şey olduğunu ve hayatınızı kökten değiştirmeyeceğini düşünüyorsunuz. Oysa iklim değişikliği hayatı temelinden değiştirecek. O yüzden belki artık iklim krizi bile değil, iklim felaketi dememizin vakti geldi. Yoksa beynimiz durumun ciddiyetini anlamamaya devam edecek.

(Yeşil Gazete)

Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şehir selleri bize ne anlatıyor?

‘Doğayı ıslah edemezsiniz, doğa sizi eninde sonunda ıslah eder. Bu nedenle doğayı kontrol etme sevdamızı bir kenara koyarak doğanın hışmından nasıl korunabileceğimizi düşünmeye başlamamız gerekiyor.’

Dünya’nın atmosferi bizim kömür, petrol ve doğalgaz yakarak salınmasına neden olduğumuz karbondioksit nedeniyle ısınıyor. Bu ısınmanın etkilerini iklim değişikliği olarak adlandırıyoruz. Dünya ne kadar çok ısınırsa denizlerden o kadar fazla su buharlaşıyor. Bu su buharı atmosferde kalmayacağından bir noktada kar veya yağmur olarak toprağa geri dönüyor. Kolayca anlayacağımız üzere iklim değişikliği pek çok bölgenin hızla ısınmasına neden olsa da her yere düşen yağışın azalmasına ve Dünya’nın kuraklaşmasına neden olmayacak. Yalnız gelecekte toplam yağış fazla azalmayacak olsa da dağılımı ve şekli önemli değişiklikler gösterecek.

Eskiden “yaz yağmuru bu, ıslatır, geçer” derdik. Artık günümüzde yazın yağan yağmurdan çekinmeye başladık çünkü yaz yağmurları sağanak şeklinde yağmaya başladı. Bir yağmurdan bir sonraki yağmura olan süre gittikçe artıyor ve sonunda gelen yağış kısa süreli sağanak şeklinde oluyor. Bu tür yağışlar, daha da şiddetlenerek, gelecekteki normalimiz haline gelecek. Yani eskiden karşılaştığımız ıslatıp geçen yaz yağmurları mazide kaldı ve bu yaz sağanaklarına alışmak zorundayız. Bundan sonra eskiden bir yazda düşen yağış artık iki saatte düşüyor olacak. Önemli olan ise bu durum karşısında hazırlıklı olabilmek.

Ülkemizin çoğu bölgesi iklim değişikliği nedeniyle alışılanın ötesinde yağış alacak. Bu durumdan en fazla etkilenen de denize yakın kesimler olacak. Doğal olarak yaz yağmurları daha çok denizden buharlaşan su ile beslendiğinden özellikle deniz kıyısı bölgelerde ani ve şiddetli yağışların görülmesi olasılığı gittikçe artmakta. Çoğumuz şehirlerde yaşadığımız için pek fark etmiyoruz ama şehirler karaların çok küçük bir kısmını kaplar. Şehirlerin dışında uzun kuraklıklar sonunda susuz kalan toprak ani yağışlarda suyu fazla ememediğinden düşen yağışın önemli bir kısmı yer altına sızmadan akışa geçer. Şehirlerin büyük kısmı da yollar ve betonla kaplı olduğundan  yağmurun toprağın altına sızma şansı zaten yoktur. Bundan dolayı şehirlerde ve kırsal kesimdeki yağış doğaya fazla zarar vermese de insanların kurduğu altyapıya büyük hasar verebilme kudretine sahiptir.

‘Doğayı ıslah edemezsiniz’

Bu durum karşısında yapılması gereken en önemli şey doğaya saygı duymaktır. Doğayı ıslah edemezsiniz, doğa sizi eninde sonunda ıslah eder. Bu nedenle doğayı kontrol etme sevdamızı bir kenara koyarak doğanın hışmından nasıl korunabileceğimizi düşünmeye başlamamız gerekiyor. 2009 yılında yaşadığımız Ayamama felaketi doğayı ıslah edebileceğimize inanmamız nedeniyle meydana gelmiştir. Ayamama Deresi binlerce yıldır sakince denize akan bir dereydi. Ama çevresindeki yapılaşma artınca bu dereyi “ıslah etmemiz” gerekti. “Islah etmek”ten anladığımız ise derenin normal yatağını bir kanalın içine almaktır. Bu kanalın genişliğini ve derinliğini hesap ederken öncelikle ekonomi, sonra da meteoroloji işin içine girer. En kolay çözüm kanalı olabildiğince geniş ve derin yapmaktır ama bu hem pahalıya mal olur hem de kıymetli arazilerin kaybına. O zaman meteorologlara dönüp sorarız “Bu dereden 100 yıllık bir sürede geçmiş en fazla su miktarı ne kadardır?” diye. O dereden sadece 100 yılda bir geçebilecek kadar suyu hesaplayıp kanalı buna göre tasarlarız eğer işimizi ciddi yapıyorsak. “100 yıla kim öle kim kala, bu dere 20 sene taşmasa bize yeter” diyorsak daha fazla arazi kazanırız, kanal da daha ucuza mal olur.

Bugünün planı, gelecek 100 yılda çalışmayacak

Burada iki önemli problemimiz var. İlki biraz teknik: Çoğu dere için elimizde 100 senelik akış değerleri yok. Dolayısıyla elimizdeki kısıtlı veriden en fazla ne kadar su akmış olabileceğinin tahminini yapmaya çalışırız ve bu tahmin bazen doğru çıkmayabilir.

İkinci problem ise çok daha önemli. Geçmiş 100 yılı düşünerek yaptığınız herhangi bir plan gelecekteki 100 yılda çalışmayacaktır. Ne düşen yağış miktarı, ne deniz seviyesi, ne de rüzgar hızı geçmişteki gibi olacak. Dolayısıyla da planlama yaparken meteorolojiye danışma çağı artık ne yazık ki geçti. Artık meteorolojinin verdiği cevapları bölgesine göre 2, 3, 5 veya 10 ile çarpmamız gereken bir çağa girdik. Bu cevapları kaçla çarpmamız gerektiğini öngörmek de bize apayrı bir görev veriyor.

Çözüm doğru planlama

Bunun yanında büyük şehirlerimizin bir problemi daha var. Bu şehirlerin içme suyu bazı durumlarda yüzlerce kilometre öteden getirilirken bu şehirlere düşen yağmur suyu da kanalizasyon ile birlikte taşındığından hem taşkınlara yol açıyor, hem de çoğu zaman şehrin su kaynaklarına katkıda bulunmadan deşarj ediliyor. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki maddi sıkıntılar nedeniyle hatalı planlanan altyapıları geçen zaman içerisinde de kimse ayırmaya cesaret edemediğinden sorun neredeyse çözülemez hale gelmiş. Oysa atık suları yağmur suyundan ayrı toplayacak olsak hem şehirlerin su ihtiyacına destek oluruz, hem de taşkınları engelleyebiliriz. Yalnız böylesi bir altyapı çalışması için çoğumuzun yaşadığı sokağın kazılması gerekiyor. Her yağmur yağdığında “ah şu altyapı” demek çoğumuza kolay geliyor. Ancak biri gelip yaşadığımız sokağı üç ay kapatacak olsa çoğumuz rahatımız bozulduğu için yeri yerinden oynatırız. Ne yazık ki altyapı sorunlarını çözmenin başka bir yolu da yok.

Sonunda bir de iyi haber var: 2050’de yaşayacak şehirli nüfusun yaşayacağı yerlerin yarısı henüz inşa edilmedi. Buraların inşasında eskiden beri yapılan hatalar tekrarlanmazsa her yağan yağmur sele veya taşkına dönüşmez. Çözümler var, yeter ki geçmişte yapılmış hataları tekrar etmekte ısrarcı olmayalım. Özellikle iklim değişikliğinin şehircilik problemlerine eklenmesi gelecekte hayatımızı çok daha zorlaştıracağı için şehir planlamasını çok dikkatli biçimde yeniden düşünmeliyiz.

(Yeşil Gazete)

 

Hafta SonuHaftasonuManşet

Guardian gazetesi çevre ile ilgili konularda kullandığı dili neden değiştiriyor?

Güncel yayın standartları rehberimiz, artık ‘iklim krizi’ ve ‘küresel sıcaklık artışı’ terimlerinin kullanılmasını öneriyor.

Kuzey Kutbundaki ekosistemlerin yok edilmesi, Rusya’nın kuzeyindeki bu kutup ayıları gibi hayvanları karada yiyecek aramaya zorluyor. 

Guardian Gazetesi, yayın standartları rehberini dünyanın karşı karşıya olduğu çevresel krizleri daha doğru biçimde tanımlayacak terimleri içermek üzere güncelledi. Önceki terimler de hala geçerli olmakla birlikte, “iklim değişikliği” yerine tercih edilecek terimler, “iklimsel acil durumu, iklim krizi ya da çöküşü” olacak ve “küresel sıcaklık artışı” terimi “küresel ısınma” yerine kullanılacak.

Baş editörümüz Katharine Viner, “Okurlarımızla bu çok önemli konuda açıkça iletişim kurarken, aynı zamanda bilimsel açıdan da doğru ve kesin bir dil kullanmak istiyoruz. ‘İklim değişikliği’ terimi, bilim insanları insanlığın felaketinden söz ederken oldukça pasif ve zayıf kalıyor” dedi. Viner, “Giderek artan bir biçimde, iklim bilimciler ve BM’den Birleşik Krallık Ulusal Meteoroloji Ofisi’ne (Met Office) kadar bir çok kurum, kullandıkları terminolojiyi değiştiriyor ve içinde bulunduğumuz durumu açıklamak için daha güçlü bir dil kullanıyorlar” ifadesini kullandı. 

BM genel sekreteri António Guterres, Eylül ayında yaptığı konuşmada  “iklim krizinden” sözetmiş ve şunları söylemişti: “Varoluşsal bir tehditle karşı karşıyayız.” Angela Merkel’in, AB ve Papa’nın eski danışmanlarından iklimbilimci Prof Hans Joachim Schellnhuber de “iklim krizi” terimini kullanıyor.

Aralık ayında, Birleşik Krallık Ulusal Meteoroloji Ofisi’nin iklim araştırmalarını yöneten Prof Richard Betts, dünyanın ikliminde ortaya çıkan değişimleri tanımlamak için “küresel ısınma” terimiyle karşılaştırıldığında “küresel sıcaklık artışı”nın daha doğru bir terim olduğunu” söyledi. Politika alanında da Birleşik Krallık Parlamentosu, İşçi Partisi’nin “iklim acil durumu” bildirgesini onayladı.

Karşıt görüş için ‘inkarcıya’ gerek yok

İklim ve yaban hayatının içinde bulunduğu kriz, dünya çapındaki bilim insanlarının iki temel raporuyla açıkça gözler önüne seriliyor. Ekim ayında bilim insanları, daha büyük kuraklık, sel, aşırı sıcak ve yüz milyonlarca insanın yoksullaşması risklerinden kaçınmak için, 2030’a kadar karbon emisyonlarının yarıya inmesi gerektiğini söyledi. Mayıs ayında ise yaban hayatının hızlanan biçimde yok edilişi ve tüm dünyada yaşamı ayakta tutan ekosistemlerin tahribatı yüzünden insanlığın da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirttiler.

Terimlere ilişkin diğer güncellemeler, “biyoçeşitlilik” yerine “yaban hayatı”, “balık rezervi” yerine “balık nüfusu”, ve “iklim şüphecisi” yerine “iklim bilimi inkarcısı” terimlerinin kullanılmasını kapsıyor. Eylül ayında BBC, iklim değişikliğine ilişkin haber politikasında “sıklıkla hataya düştüklerini” kabul ederek çalışanlarına “tartışmayı dengelemek için haberlerde bir ‘inkarcıya’ da yer vermelerinin gerekli olmadığını” belirtti.

Mayıs ayında daha önce, dünya çapında iklim için okul grevlerine ilham kaynağı olan İsveçli genç Greta Thunberg, şöyle konuşmuştu: : “2019 yılındayız. Artık olanı olduğu gibi adlandırabilir miyiz: İklimsel çöküş, iklim krizi, iklimsel acil durum, ekolojik çöküş, ekolojik kriz, ekolojik acil durum?”

Guardian Gazetesinin yayın standartları rehberindeki bu değişiklik, Guardian’ın günlük hava durumu sayfasında küresel karbondioksit seviyesinin de yer almasıyla uyum gösteriyor. Viner, Nisan ayında, “Atmosferdeki CO2 seviyesi o kadar can alıcı biçimde yükseldi ki, bunun ölçümlerinin günlük hava durumu raporumuzda yer alması, insan etkinliklerinin iklimi ne hale getirdiğinin bir göstergesi,” derken şunları da sözlerine ekledi: “İnsanlara iklim krizinin artık gelecekte ortaya çıkacak bir sorun olmadığının hatırlatılması gerekiyor, bu sorunu şimdi çözmeliyiz ve geçen her günün önemi var.”

Makalenin İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Özgürel Başaran

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziManşet

Bir yanda kuraklık riski, diğer yanda sel, fırtına

Almanya’da kuraklık riski, Ren Nehri’nin gemi taşımacılığına kapatılmasını gündeme getirdi. İskoçya’da şiddetli kış ve ardından gelen ülkenin en sıcak yazı nedeniyle bir yılda 450 bin koyun öldü. Hindistan ve Pakistan fırtına, aşırı yağış ve sellerle boğuşuyor.

Avrupa’da bir kuraklık dönemi daha yaşanırsa, ülkenin ticari can damarı olan Ren Nehri’nin gemi taşımacılığına kapanabileceği bildirildi. Artan kuraklık riskine dikkat çeken Alman subilim uzmanları, önümüzdeki birkaç ayın yağmur ortalamasının belirleyici olduğuna dikkat çekti.

Geçtiğimiz kış ülkede yaşanan etkili kar yağışları, nehrin çok yüklü gemiler için bile Mart ayında kullanılmasına izin vermişti. Ancak Ren’in en sığ bölgelerinden biri olan Kaub’taki su seviyesi, geçen yılın en kurak mevsimine göre, bu yıl yüzde 20 daha düşük ölçüldü. Yeraltı su havzalarında hala geçen yılın sıcak hava dalgasının etkileri görülürken, nehri beslemeye yardımcı olan buzullar da küçülüyor.

Münih Üniversitesi’nden buzul uzmanı Wilfried Hagg, “Buzullar, yağış eksikliğini telafi etmek için artık çok küçük” dedi. Bilim insanları 2018 sıcak hava dalgasının olağandışı olmakla beraber, yeni bir kuraklık dönemini tetikleyeceğini ve bunun da bu yıl olması olasılığını dışlamıyor. Kimya devi BASF SE ve çelik üreticisi Thyssenkrupp AG dahil, çok sayıda şirket, geçen yılki kötü tablonun tekrarlanması için hazırlık yapıyor.

Düşük Ren nehri seviyelerinin, buzulların küçülmeye devam etmesiyle daha sık gerçekleşmesi bekleniyor. ETH Zürih’in yayımladığı bir araştırmada, Alp dağları buzullarının 2100 yılına kadar yok olabileceğine, yaz aylarında ise Ren’in tamamen yağmur seviyesine bağlı kalacağına işaret edildi. Şimdiden önlem almak isteyen Alman yetkililer, nehrin akışını artırmak için dibini taramayı planlıyor. 

Üç ülkenin can damarı

Ren nehrini, buzul akıntısı ve yağmurlar besliyor, ancak buzulların katkısı son yıllarda iyice azaldı. İsviçre’de yapılan çalışmalar, Alplerden gelen buz akışlarının 1973 ile 2010 yılları arasında neredeyse yüzde 30 azaldığını belirledi. İsviçre Federal Hava Durumu Ajansı’ndan Stephan Bader’e göre buzulların küçülme eğilimini tersine çevirmek için ortalamanın üzerinde kar yağışı olan kışların on yıllarca sürmesi gerekiyor.

İklim değişikliği yüzünden uzun süreli kurak hava koşulları olasılığının arttığını söyleyen Alman uzmanlar geçen yılki kuraklığın ardından yeraltı su havzalarının tamamen dolmamasından da endişe duyuyor.

İskoçya: Bir yılda 450 bin koyun öldü

İskoçya’da olağandışı hava koşulları yüzünden, geçtiğimiz yıl içinde yaklaşık 450 bin koyunun öldüğü bildirildi. Uzmanlar geçen yıl şubat ve mart aylarında ülkeyi vuran soğuk hava dalgası yüzünden, koyunların derin karda boğulduğunu belirtti. Uzun ve çok soğuk kışın ardından gelen ülkedeki en yüksek sıcaklıkların kaydedildiği yaz aylarının da hayvanların sayısında düşüşe neden olduğu kaydedildi. Ülkedeki koyun sayısı iklime bağlı değişiklikler yüzünden bir yıl içinde 7 milyondan 6,6 milyonun altına düştü.

 Et sektörünün yetkilileri, bu durumun daha yüksek kırmızı et fiyatlarına yol açacağını belirtiyor.

Pakistan: Dolu, kum fırtınası, aşırı yağış

Pakistan Ulusal Afet Yönetimi Ajansı, şiddetli yağışlarda 49 kişinin hayatını kaybettiği, 176 kişinin yaralandığı belirtildi. Dolu yağışı ve kum fırtınasının da görüldüğü ülkede 3 gündür devam eden yağışlar nedeniyle 117 evin yıkıldığı öğrenildi.

Şiddetli yağışlardan en çok etkilenen ülkenin kuzeybatı kesiminde 33 kişinin, güneybatıdaki Belucistan eyaletinde 11 kişinin ve güneydeki Sind eyaletinde 5 kişinin öldüğü kaydedildi. Şiddetli yağış ve rüzgar nedeniyle ağaçların, tabelaların ve elektrik direklerinin devrilmesi sonucu çok sayıda kişi yaralanırken, elektrik çarpması sonucu ölenler olduğu da belirtiliyor. Pencap eyaletinde, dolu yağışı ve sel nedeniyle buğday tarlaları da zarar gördü.

Pakistan meteoroloji yetkilileri, ilerleyen günlerde ülkenin birçok bölgesinde daha fazla yağış ve fırtına beklendiği konusunda uyarıda bulundu.

Hindistan’da aşırı yağış: 47 ölü

Hindistan’ın orta ve batı bölgelerinde etkili olan şiddetli yağış, fırtına ve yıldırım nedeniyle 47 kişi yaşamını yitirdi. Hint yetkililer, Rajasthan eyaletinde etkili olan fırtına ve yıldırım isabet etmesi sonucu en az 24 kişinin öldüğünü söyledi. Madhya Pradeş eyaleti Başbakanı Kamal Nath da eyaletteki şiddetli yağış ve fırtınada 10 kişinin yaşamını yitirdiğini söyledi. Gujarat ve Maharaştra eyaletlerinde meydana gelen fırtınada da 13 kişi öldü.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi, sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı paylaşımda, fırtınada hayatını kaybedenlerle ilgili büyük üzüntü duyduğunu dile getirdi. Modi, durumun yakından takip edildiğini vurguladı.

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

İklim değişikliğiyle mücadele kapitalizm ile olmaz

A statue of George Washington stands across from the New York Stock Exchange in Manhattan, New York City, U.S., December 21, 2016. REUTERS/Andrew Kelly

The Huffington Post‘da Laura Paddison imzasıyla yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Berk Öktem‘in çevirisi ile yayınlıyoruz.

***

Dünya ekonomileri hızla gelen iklim değişikliğine, artan toplumsal eşitsizliklere ve ucuz enerji döneminin sona ermesine hazır değiller.

Ucuz ve bol enerjiye erişimin zorlaştığı ve iklim değişikliğinin etkilerini her yerde gördüğümüz yeni, zorluklarla dolu bir çağa giriyoruz ve serbest pazar kapitalizmi bizi bundan kurtaramayacak. Bu, Bios (Finlandiya’daki bağımsız bir araştırma enstitüsü) tarafından Birleşmiş Milletler için hazırlandığı bir raporun sonucu.

Kargaşa içindeki bir dünyanın işaretlerini görmek hiç de zor değil. İnsanlar, hızla gerçekleşen iklim değişikliğinin etkilerini hissediyorlar. Şehirlerde sıcaklıklar 50 dereceye kadar çıkabiliyor, Kaliforniya cayır cayır yanıyor ve buzullar yok oluyor. Aynı anda biyoçeşitlilik akıl almaz bir şekilde azalıyor, hayvanlar doğal seyrinin 1000 katına ulaşan bir oranda yok oluyorlar. Tüm bunlara ek olarak toplum olarak, artan eşitsizlikleri, işsizliği ve gittikçe artan kişisel borç oranlarını görüyoruz.

Kaliforniya Lakeport’ta River yangını sırasında rüzgarla büyüyen alevler tepeden aşağıya evlere doğru ilerliyor. 2 Ağustos 2018. Fotoğraf: Fred Greaves/Reuters

Makale, birbiriyle ilişkili tüm bu krizler karşısında trajik bir şekilde hazırlıksız olduğumuzu söylüyor: ”Açıkça söyleyebiliriz ki önümüzdeki çağın koşullarına uygun bir ekonomik model geliştirilemedi.”

BM’nin 2019 Global Sustainable Development Report (Küresel Sürdürülebilir Kalkınma Raporu) için istenen makale, dünyanın emisyonlarını ve tüketimini radikal biçimde azaltıp iklim değişikliğini durdurabilmesi için elzem dönüşümü gerçekleştireceği kritik süreç olan önümüzdeki 20, 30 yıla odaklanıyor.

Klasik ekonomik teorilerin, ucuz ve bol enerjiye ve hammaddeye erişimimizin her zaman devam edeceği varsayımı üzerine kurulduğunu hatırlatan makale “ucuz enerji çağının sonuna yaklaştığımızı” belirtiyor.

Yazarların ana argümanı, ekonomilerin, tarihte ilk kez daha az verimli enerji kaynaklarına yönelmesi yani daha az bir enerji miktarını daha çok çaba harcayarak çıkarmak durumunda kalmaları. Yer altından çıkarılabilecek yığınla fosil yakıt var ama bunları kullanmak iklim hedeflerine ulaşmayı imkansız hale getirir ve iklim değişikliğini hızlandırır. Ayrıca gezegenin atıkları yönetebilme kapasitesini enerji ve doğal kaynak tüketimimiz yüzünden aşmaktayız.

Başka şekilde söylemek gerekirse, ekolojik olarak geri dönülemez noktaya geliyoruz ve bununla uğraşabilecek ekonomik araçlara sahip değiliz.

Araştırmanın yazarlarından, Bios’ta ekonomi ve kültür konularında uzman bir akademisyen olan Paavo Jarvensivu Huffington Post ile telefon görüşmesinde “Serbest pazar kapitalizminin dinamiklerinin bizi kurtaracağına inanmak; bu tabi ki gerçekleşmeyecek” diye belirtti. Rapor, piyasa güçlerine göre işleyen ekonomilerin bu sorunlarla ilgilenmeyeceklerini çünkü kısa dönemli kâr amacına odaklandıklarını dolayısıyla iklim değişikliği ve çevre felaketlerini umursamadıklarını anlatıyor.

Ama Jarvensivu kapitalizmin ölüp ölmediği meselesiyle ilgili tartışmalara girmekte pek de hevesli değil.

Jarvensivu’ya göre “kapitalizme tek bir öbekmiş gibi bakmak veya ya kapitalizm mi devam edecek yoksa bambaşka bir sistem mi sorusunda diretmek zararlı bir düşünüş yöntemi.”

“Bu dönüşüm için (ucuz enerjiden ve kitlesel tüketiminden başka bir yöne) gereken sosyal ve maddi ihtiyaçlar çok yüksek ve bu toplumların 20-30 yıl içinde emisyonlarını azaltabilmek için inanılmaz değişimler geçirmeleri gerekiyor. Dolayısıyla artık kapitalizm mi başka bir sisteme mi sahip olmalıyız sorusunu aştık”diye de ekliyor.

New York borsası karşısında George Washington’un heykeli yer alıyor. New York, 21 Aralık 2016. Fotoğraf Andrew Kelly, Reuters

Bunun yerine, önümüzdeki engelleri aşabilmek için ekonomi hakkında düşünmenin yeni yollarını bulmamız gerektiğini söylüyor. Soru şu “daha çok tüketimi mi hedefleyeceğimiz yoksa yaşanabilir bir çevreyi mi?”

Sanayileşmemizi sağlayan ama bunu iklime büyük zararlar vererek yapan küresel enerji üretimimizin %80’i fosil yakıtlardan (petrol, kömür,gaz) geliyor. Rapora göre bu yakıtlardan tamamen uzaklaşmamız gerekiyor ama yenilenebilirler, konvansiyonel enerji yöntemleriyle kıyaslanınca yeterince verimli değil ve gerekli altyapıya da henüz sahip değiliz: “Bugün harcadığımız veya gelecek 10, 20 yılda daha da artacak enerji ihtiyacımızı düşük karbonlu yöntemlerle karşılama ihtimalimiz, imkansız değilse bile,oldukça zor.”

Rapora göre yapmamız gereken gelişen temiz enerji kaynaklarını azalan enerji tüketimiyle birleştirmek. Raporda, kişilerin düzgün bir hayata sahip olabilme şanslarını azaltmadan bunu nasıl yapacağımıza dair birkaç önerisi de var.

Kişisel araba sahipliğine olan odağımızı tamamen değiştirmek,ulaştırma konusuna bambaşka bir bakış getirilmesi ilk önerilerinden biri. Şehirlerde ilk adım kent planlarında büyük değişiklikler yapılması yani bisikletin ve yürümenin,elektrikle çalışan toplu taşıma sistemleriyle tamamlandığı planlar yapılması. Bu, “insanlar için genel anlamda daha kazançlı olacaktır” diyor Jarvensivu. “Daha az ulaşım, daha az kişisel araç anlamına gelse de hayat kalitesini düşürmeyecektir.”

İnsanlar Kopenhag’da bisiklete biniyorlar. Çalışanlar, öğrenciler, turistler arabalar ya da otobüsler yerine bisikleti tercih ediyorlar. 28 Nisan 2015

Uluslararası nakliye ve havacılık sektörlerine büyük darbeler indirilmeli diyor rapor ve devam ediyor, “Bu hızda büyümeleri kabul edilebilir değil” çünkü emisyonların acilen azaltılması gerekiyor çünkü bu sektörlerin düşük karbonlu alternatifleri yok.

Gıda sistemi de baştan sona tekrar düşünülmeli. Hem zengin hem de fakir ülkeler, nüfuslarını çeşit çeşit gıdayla besleyebilmek için kendine yeterli bir üretime sahip olmaya odaklanmalı diye tavsiyede bulunan rapor, süt ve et ürünlerinin iklime zararlı etkilerinden ötürü beslenme alışkanlıklarımızın büyük ölçüde bitki bazlı bir hale gelmesinin gerektiğinden de bahsediyor.

Konut meselesi ise dönüşümün üçüncü ayağı olarak gösterilmiş.Çelik ve beton kullanarak yapılan inşaatlar aşırı karbon yoğun olduklarından ötürü ahşabın kullanıldığı (karbon yutağı) mimarı yapılara kayılması gerektiğini belirtiyor.

Tüm bu değişimler için ortak politik eylemlere ihtiyacımız var.“Kapsamlı ortak bir vizyon ve çok iyi koordine edilmiş planlar gerekiyor. Aksi durumda, küresel sürdürülebilirlik hedeflerini yakalamak için gerekli hızda bir sistemsel dönüşüm mümkün değil” diye belirtiyor rapor.

İyi güzel de dünya siyasetinde gerçekleşenlerle hiç de uymuyor bunlar. Başkan Donald Trump çevre yasalarını azaltmaya kararlı ve Paris iklim anlaşmasından da çekildi. Anlaşmada kalan ülkeler bile koydukları hedeflere erişmeyi başaramıyorlar.

ABD Başkanı Trump, Batı Virginia Charleston Civic Center’da destekçilerini selamlıyor. 21 Ağustos 2018. Trump yönetimi, 21 Ağustos’ta ABD’nin kömürlü termik santraller üzerindeki yasal düzenlemeleri hafifleteceğini açıkladı. Fotoğraf: Ngan Mandel, AFP

Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun kampanyasındaki en önemli ögelerden biri olan karbon fiyatlandırılması yöntemine, yani kirleticinin saldığı karbonun maliyetini ödemesine, artan bir ilgi var. Ancak rapora göre bu önlem yeterli olmaktan çok uzak: “Bir politika aracı olarak karbon fiyatlanması en temel ögelerden birini, farklı ekonomik aktörlerin ortak bir amaç için bir araya gelmesini sağlayamıyor.”

Jarvensivu’ya göre harekete geçilmesi için gereken tepki insanların hakikaten gelecekteki güvenlikleriyle ilgili kaygılanmaya başlamalarından ve kolektif bir hareket arayışına girmelerinden sonra gerçekleşecek. “Bu tip şeyler, insanlar için yeni bir iPhone almaktan veya Tayland’a yıllık seyahat yapmaktan çok daha önemli hale gelebilir. Güvenlik hissi arıyoruz ve bunu sadece parasal olarak alım gücümüzü arttırmaya çalışarak yapmıyoruz”diye ekliyor.

Senatör Bernie Sanders’ı ve Profesör Stephanie Kelton’u bahsettiği ekonomik dönüşümü arayan örnekler olarak gösteriyor. Kelton çalışmalarında bağımsız ülkelerin paralarının asla bitemeyeceğini savunarak ekonomilerin, iklim değişikliğiyle mücadele adına gerekli dönüşümü finansal nedenlerle yapamayacağı argümanını çürütüyor.

Jarvensivu,raporun günümüzdeki ekonomiden tamamıyla farklı bir ekonominin savunuculuğunu yapmadığı konusunda ısrar ediyor, en azından kısa dönemde. Raporun amacı yaklaşan enerji ve doğal kaynak krizlerini ve bunlarla mücadele edecek ekonomik araçları ve politikaları belirlemek olduğunu belirtiyor.

“Bundan 20, 30 yıl sonra ekonomimizin nasıl bir hale geleceğini bilmiyoruz. Eğer emisyonlarımızı radikal biçimde azaltmayı başarırsak ve bunu yaşam standartlarımızı düşürmeden yapabilirsek, o gün hala kapitalizm mi değil mi tartışması mı yaparız yoksa başka arayışlara mı girmiş oluruz” diye soruyor ve cevaplıyor: “Büyük ihtimalle başka arayışlarımız olur.”

.

Makalenin İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Berk Öktem

.

(Yeşil Gazete, The Huffington Post)

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Küresel ısınmayı 1,5 derece ile sınırlamak mümkün mü?: Araştırmalara göre yüzde 64 ihtimal var

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) geçen Ekim ayında açıkladığı “1,5 Derece Küresel Isınma Özel Raporu”na göre, küresel ısınma, önümüzdeki 20 yıl içinde, sanayi öncesi dönemin ortalama sıcaklık derecesine göre 1,5 derecelik bir artışta durdurulamadığı takdirde iklim krizi artık geri döndürülemez bir sürece girecek.

İngiliz The Guardian gazetesinde yer alan habere göre, yapılan son araştırma küresel ısınmayı 1,5 derece ile sınırlandırmanın mümkün olabileceğini söylüyor. Nature Communications dergisinde yayınlanan araştırmaya göre elektrik santralleri, fabrikalar, gemiler ve uçakların tükettiği fosil yakıtların sıfır karbonlu alternatiflerle yer değiştirmesi halinde ısınmanın 1,5 derecenin altına kalma ihtimalinin yüzde 64 olduğu belirlendi.

Leeds Üniversitesi’nden Christopher Smith ve Londra Ekonomi Okulu’ndan Nicholas Stern’in liderliğinde yapılan araştırmada bir fosil yakıtın aşamalarına bakılarak küresel sıcaklıkların ne kadar artacağının tahmin edilebildiği, bilgisayar destekli modelleme programı kullanıldı. Yapılan modellemeye göre santrallerin 40, arabaların ortalama 15 ve uçakların ortalama ömrü 26 yıl olarak belirlendi.

Bu senaryoya göre karbon emisyonlarının önümüzdeki 40 yıl içinde sıfıra düşeceği, küresel sıcaklık artışının 1,5 derece altında kalma ihtimalinin yüzde 66 olacağı belirtildi. Eğer fosil yakıtlardan çıkış 2030’a kadar başlamazsa ısınmayı yavaşlatmadaki şans oranı yüzde 33’e gerileyecek.

Araştırmaya liderlik eden Leeds Üniversitesi’nden Christopher Smith, “Sizi iklim sistemi değil, küresel toplum durduruyor” diyor.

Türkiye’de fosil yakıtlar ne durumda?

TEİAŞ (Türkiye Elektrik İletim A.Ş.) tarafından açıklanan verilere bakıldığında, 31 Aralık 2018 itibari ile Türkiye’nin elektrik üretim kapasitesi kaynaklarına göre şu şekilde gerçekleşti:

Doğalgaz+LNG’den 22.437,80 megavat (MW)

Yerli kömürden 10.203,50 megavat (MW)

İthal kömürden 8.793,90 megavat (MW),

Hidrolik barajdan 20.356,10 megavat (MW),

Hidrolik akarsudan 7.755,3 megavat (MW),

Rüzgârdan 7.005,1 megavat (MW),

Güneşten 5.062,9 megavat (MW),

Jeotermalden 1.282,50 megavat (MW)

Bu istatistiklere göre Türkiye’nin fosil yakıt bağımlılığı devam ediyor. Elektrik kurulu gücünün yüzde 55’ini fosil yakıtlar oluşturuyor. Türkiye aynı zamanda 44 gigavatlık (GW) yeni kömür kapasitesi de kurmayı planlıyor. 

“Türkiye Paris Anlaşması’nı onaylamalı”

Uzmanlar, Türkiye ve çevresinin iklim değişikliğinin etkileri açısından hassas bölgelerden birinde bulunduğunu ifade ediyor. İklim değişikliği ile mücadelenin aciliyetinin ortaya konduğu IPCC 1,5 derece Özel Raporu’nun ışığında gerçekleşen COP24 (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 24.Taraflar Toplantısı) toplantısında 2020 yılından itibaren yürürlüğe girecek iklim değişikliğiyle mücadele hedeflerini somutlaştıran Kural Kitabı kabul edilmiş, küresel çabaların bir arada toplandığı Paris Anlaşması’nda “gelişmiş ülke” olarak değerlendirilen ve anlaşmayı onaylamayan Türkiye’nin, “gelişmekte olan ülke” statüsüne geçme talebi ise kabul görmemişti. İklim uzmanları Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı acilen onaylayıp iklim politikalarını geliştirmesi gerektiğini söylüyor.

Türkiye’nin karbon emisyonları 2018’de arttı”

Aralık 2018’de Global Carbon Project (GCP, Küresel Karbon Projesi) tarafından yayınlanan 2018 Küresel Karbon Bütçesi’ne göre, küresel karbondioksit emisyonlarındaki artışın başlıca nedeni petrol ve doğal gaz kullanımının artmaya devam etmesi.

2018 yılında emisyonlarda artış görülen Türkiye’nin, 2000 ile 2017 arasında kömür kaynaklı emisyonları yıllık ortalama yüzde 5,4 büyüme kaydetti, petrolde ise bu oran yüzde 6,2 ile gerçekleşti. Küresel CO2 emisyonlarındaki bu artış, Paris Anlaşması hedeflerini tehlikeye sokuyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC’ye göre, küresel ısınmanın 2 derecenin oldukça altında tutulması için emisyonların 2030 itibarıyla yaklaşık olarak %20 azaltılması ve 2075 itibarıyla sıfırlanması gerekiyor. Küresel ısınmanın 1,5 derecenin oldukça altında tutulması için ise, emisyonların 2030 itibarıyla %50 oranında azaltılması ve 2050 itibarıyla sıfırlanması gerekiyor.

[Katowice’den Notlar 4] Neden çok geç ve çok yavaşız? Neden acilen harekete geçmeliyiz? Temel derslerle, basit gerçekler

2018 boyunca iklim değişikliği kaynaklı hava olaylarında milyonlarca insanı etkileyen felaketler yaşandı

İklim uzmanları Katowice’de gerçekleşen COP24’ü değerlendirdi: Kazançlar, kayıplar

(The Guardian, Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

İklim değişikliği nedeniyle eriyen Grönland Buzulu denizlerdeki su seviyesini hızla yükseltebilir

İnsan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle Grönland Buzulu giderek daha fazla eriyor.

İngiliz The Guardian gazetesinde çıkan habere göre bilim insanları denizlerde buzul erimesinden dolayı su seviyesi yükselmesinin beklenenden önce gerçekleşeceği görüşünde.

Bilim insanlarının üst düzey bilimsel çalışmaların yer aldığı Nature dergisinde yayınladıkları makalede, insanlık kaynaklı erimenin küresel ısınma ile ilgili olduğu belirtildi.

Makaleye göre Grönland Buzulu’ndaki erime sonrası okyanuslarda yükselen su oranı seviyesi, sanayileşme öncesi döneme göre yüzde 50 arttı.

Kaynak: Nature dergisi

Bilim insanları bu artışın önemli bir kısmının, küresel ısınmanın giderek yükseldiği son 20 yılda olduğunun altını çiziyor.

Bu yükselişin daha önce eşi görülmemiş bir durum olduğu ve bunun endişe verici bir gelişme olarak değerlendirilebileceği ifade ediliyor.

Bilim insanları Grönland’da ilk yüzyıla ait sıcaklık, yüzeydeki erime ve kayma kayıtlarını oluşturmak için üç farklı yerin buz çekirdeği verilerini kullandılar. 339 yıl geriye gidildiğinde, 1800’lerin ortalarında sanayi devrimiyle birlikte gerçekleşen erime nedeniyle su artışının ilk işaretine ulaşıldı. 

“Buzun politik bir gündemi yok”

Polonya’nın Katoviçe şehrinde devam eden 24. Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi (COP24) ile eşzamanlı paylaşılan verileri değerlendiren Rowan Üniversitesi’nin Başyazarı Luke Trusel, “Buzun politik bir gündemi yok. Ya büyüyor ya da eriyor. Bugün insanlar gezegeni ısıttıkça daha fazla eriyor. Buz tabakalarının devrilme noktaları var. Deniz seviyesinin yükselmesi ve geçim kaynaklarımızın ne kadar çabuk etkileneceği şimdi ne yaptığımız ve yakın gelecekte ne yapacağımıza bağlı” diyor. 

(The Guardian, Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

Günün ManşetiManşetRöportaj

“Bisikletin atık yönetiminde kullanılması devrim niteliğinde bir hareket olacak”

2013’ten bu yana düzenlenen Yaşanabilir Şehirler Sempozyumu‘nun altıncısı “Ölçeği Büyüt” teması ile 24 Ekim’de İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek. 

Kentlerde karbon emisyonunun azaltılması ve hareketlilik konularının konuşulacağı sempozyum öncesi WRI Türkiye Sürdürülebilir Şehirler Direktörü Dr. Güneş Cansız Yeşil Gazete’nin sorularını yanıtladı.

İzmir Metabolik Bisiklet Ağı” adlı projeyi anlatan Cansız, kentlerin daha yaşanabilir olması için geliştirilen projelerin günlük değil uzun vadeli hedefler doğrultusunda hazırlanması gerektiğinin altını çiziyor.

***

Öncelikle sohbetimize sürdürülebilir kelimesinden başlamak istiyorum. “Sürdürülebilir kent” ne anlama geliyor?

Sürdürülebilir kent, kendi yaşam döngüsünü kendi sağlayabilen yani çevreye zarar vermeden kendi madde ve enerji giriş çıkışlarını yapabilen kenttir. Yani arzın talebi karşıladığı ve atıkların da geri dönüştürüldüğü bir sistemi vardır. Sürdürülebilir bir kent aynı zamanda odağına insanı almalı; dolayısıyla da yaşanabilir olmalı. Bu açıdan ele alırsak, yaşanabilir ve sürdürülebilir bir şehir kompakt ve kapsayıcı olmalı ve orada yaşayan kentliler de işe, okul/sağlık gibi hizmetlere ve çeşitli imkanlara kolaylıkla erişebilmeli.

Aynı zamanda kentliler, gitmek istedikleri yere ulaşmak için çok uzun mesafeler katetmek zorunda kalmamalı. Bisiklet, yürüme gibi hem aktif hem de herkes için erişilebilir ulaşım alternatiflerine sahip olmalı. Böylece ulaşımdan kaynaklanan ve iklim değişikliği ile hava kalitesine etki eden emisyonların önüne geçilerek sağlık harcamalarından da tasarruf sağlanabilir.

“Yaklaşık 10 yıl içinde kentsel nüfus yoğunluğu daha da artacak ve yüzde 60’ları geçecek”

Bisiklet hem ekolojik hem de ekonomik bir ulaşım aracı hayatımızda. WRI Türkiye Sürdürülebilir Şehirler’in bu alanda projeleri var. Bunlardan biri de “Metabolik Bisiklet Ağı”. Metabolik bisiklet ağı tanımını açabilir misiniz?

Sürdürülebilir kentler için metabolik kent yaklaşımı çok önemli. “Metabolik Kent YaklaşımıBirleşmiş Milletler tarafından da kullanılan bir şehir planlama yaklaşımı. “Metabolik” denmesinin sebebi ise, kentleri de tıpkı insanlara benzeterek her ikisinin de benzer bir metabolizmaya sahip olduğu görüşünü savunmaları. Daha basitçe şunu söyleyebiliriz: Nasıl ki insan vücudu damarları vasıtasıyla hücrelere ihtiyaç duydukları madde ve enerjiyi iletiyorsa, kentler de elektrik ve yol ağları ile kent içinde enerji aktarımı, eşya taşıması ve insan hareketliliğini sağlıyor. Ne var ki insan vücudu bunu döngüsel bir sistem içinde gerçekleştirirken, kentlerde bir sistemin girdisi aynı sistemin atığı olarak yatay bir düzlemde işliyor. Metabolik kent yaklaşımında yani sürdürülebilir kentlerde ise, kentlerde bir sistemin atığı olarak görülen bir unsurun başka bir sistem içinde kaynak olarak değerlendirildiği döngüsel ekonomi ile kaynak verimliliği esas alınıyor.

Günümüzde küresel nüfusun yüzde 55’i kentlerde yaşıyor ve yaklaşık 10 yıl içinde kentsel nüfus yoğunluğu daha da artacak ve yüzde 60’ları geçecek. Ve daha şimdiden kentler, dünyadaki kaynakların yüzde 75’inin tüketiminden sorumlu. Öyle bir durumdayız ki Dünya Limit Aşım Günü verilerine göre, 1 Ağustos 2018, tarihteki en erken limit aşım günü olarak kayda geçti. Her geçen gün bir sonraki yılın kaynaklarından hızla harcadığımızı göz önünde bulundurursak, kaynaklarımızı verimli bir şekilde kullanmamız gerekiyor sözü artık az bile kalıyor. İşte metabolik kent yaklaşımı da tam bu noktada tek bir altyapı yatırımıyla birden fazla amaca hizmet etmeyi öngören stratejik bir yaklaşım.

“Bugün bir çöp kamyonunun yaptığı işi 100 bisikletle rahatlıkla yapabiliyorsunuz”

Metabolik Bisiklet Ağı Projesi de bisikletin bu kentsel metabolizmaya uygun olarak hayata mümkün olabilen her anlamda daha fazla ve daha planlı olarak dahil edilmesini hedefleyen bir proje. Projenin bisikletin ulaşımda kullanımını teşvik ederek artırmak, insanların bisikleti daha fazla tercih etmesi için bisikleti kentlerin uzun vadeli planlamalarına dahil etmek, ayrıca yalnızca ulaşımda değil örneğin atık toplama gibi alanlarda da bisiklet kullanılmasını sağlamak gibi hedefleri var. Biliyorsunuz bazı kentlerin çöp kamyonlarının giremeyeceği kadar dar sokakları var, bu alanlarda atık toplanması bisiklet sayesinde rahatlıkla yapılabilir.

Ayrıca artık hepimizin bildiği üzere global ısınmanın ve iklim değişikliğinin en büyük nedenlerinden biri yüksek oranlı karbon salımları. Bisikletle atık toplanması, karbon salımını düşürmeye de yardımcı olacak şekilde fosil yakıt kullanan araçların (bu örnekte: çöp kamyonlarının) kullanımını da azaltmak anlamına geliyor. Bugün bir çöp kamyonunun yaptığı işi 100 bisikletle rahatlıkla yapabiliyorsunuz ki bunun insanların daha sağlıklı yaşaması, sağlık ve sigorta harcamalarında da azalma gibi dolaylı ama önemli sonuçları da var.

Ayrıca Metabolik Bisiklet Ağı Projesi ile sadece bu alanlarda da değil kent bütününde enerji, turizm, lojistik kullanımları gibi pek çok işleve ve döngüsel ekonomiye odaklanan bir bisiklet ağı önerisi sunulacak ve yerel yönetimlerin bu yöndeki iradesiyle bunun hayata geçirilmesi de mümkün.

“Günlük ortalama 35 bin kişinin ulaşım amaçlı olarak bisiklet kullandığı biliniyor”

Projeye başlarken İzmir’i seçmenizin nedeni neydi? Projenin İzmir’in dışında farklı illerde de hayata geçme ihtimali var mı?

WRI Türkiye Sürdürülebilir Şehirler olarak İzmir uzun süredir çalıştığımız bir kent. İzmir Metabolik Bisiklet Ağı projesinin çıkış noktası İzmir’in hem bisikletli ulaşım altyapısına verdiği öneme, hem de sürdürülebilir ve yaşanabilir şehir olma vizyonuna dayanıyor. Daha önceki çalışmalarımız sayesinde kente dair belli bir bilgi birikimimiz ve saha tecrübemiz var. Bu tecrübelerin farklı projelerle yeniden değerlendirilmesi bizce projelerin uygulanabilirliğini arttıran bir süreç. Bunun yanında kentte önemli bir bisiklet kültürü mevcut. Günlük ortalama 35 bin kişinin ulaşım amaçlı olarak bisiklet kullandığı biliniyor. Kentin topografyası da şu an yalnızca sahil kesimlerinde bulunan bisiklet yollarının iç kesimlere yayılmasına imkan veriyor. Bu nedenlerle bu proje kapsamında İzmir’le çalışmayı uygun bulduk.

Diğer önemli bir neden İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin halihazırda üzerinde çalıştığı sadece bisiklet özelinde hazırlanan bir “Bisikletli Ulaşım Ana Planı” çalışmasının mevcut olması. Bu plan çalışması İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bisikletli ulaşıma verdiği önemi açıklıkla ortaya koyuyor. Bizim projemiz de bu planla eş zamanlı hazırlanacak ve bu plana girdi niteliğinde kullanılabilecek. Proje ile atık yönetimi, enerji kullanımı, lojistik, boş zaman değerlendirme, ulaşım gibi farklı konular bir arada ele alınıyor ve çözüm üretilmeye çalışılıyor. Bu açıdan bakıldığında hem bu konularda yönetim ve organizasyon sorunları olan büyük kentlerde hem de bu sorunlarla henüz yüzleşmekte olan gelişmekte olan kentlerde projenin uygulanması yerinde bir karar olacak. Şu an gündemimizde farklı bir kentte bu projeyi geliştirmek yok ancak kentinde sorun ve potansiyel gören yerel yönetim temsilcileri bizlerle rahatlıkla iletişime geçebilirler. Yeni fikir ve önerilere de açığız.

“Projelerin başarıya ulaşmasında en önemli etkenlerden biri kent halkını ve karar vericileri her aşamada işin içinde bulundurmak”

Projeyle neyi hedefliyorsunuz, proje kapsamında neler yapılacak? Yurttaşlar proje ile ilgili gelişmeleri nereden takip edebilirler?

Hollandalı proje ortağımız FABRICations ile aldığımız “Yaratıcı Endüstriler Fonu” desteği ile hali hazırda günde 35 bin kişinin bisiklet kullandığı İzmir’de bisikletli ulaşım altyapısını geliştirirken eş zamanlı olarak kentin diğer hedef ve stratejilerine de katkı sunabileceğimizi düşündük. Projemiz 2035 yılını hedefleyen, “metabolik bisiklet ağı” vizyonunu kente kazandırmaya çalışan stratejik yaklaşımı olan bir proje. Yani asıl amacımız hem kullanıcılara hem de yerel yönetime bu konuda bir vizyon kazandırmak; konu üzerine düşünmelerini sağlamak. Ancak elbette proje, uygulanabilir, kente adapte edilebilir plan ve önerilerden oluşacak. Bugüne kadar projeye destek olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin projeyi uygulama planları içerisine almasını ve projenin kullanıcılarla buluşmasını arzu ediyoruz.

Böyle projelerin başarıya ulaşmasında en önemli etkenlerden biri kent halkını ve karar vericileri her aşamada işin içinde bulundurmak. Biz de bu doğrultuda Haziran ayında hem kendi hem FABRICations uzmanlarının bulunduğu bir proje ekibiyle İzmir’de yerel paydaşlarla yüzyüze görüşmeler yaptık. Merkez ve ilçe belediyeleri, sivil toplum kuruluşları, kamu kurumları ve akademisyenlerden alınan görüşler doğrultusunda İzmir için öncelik alanları belirlerken bazı projeksiyonlar da yaptık. Ardından da 1 Ağustos 2018 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Dr. Sırrı Aydoğan ve Hollanda Büyükelçiği Ekonomik İş Ağı Direktörü Helene Rekkers’in açılış konuşmalarını yaptığı bir çalıştay gerçekleştirdik. 32 kişinin katılım gösterdiği çalıştayda bisiklet altyapısını lojistik, atık yönetimi, turizm faaliyetleri gibi alanlarla birleştirme fikirleri üzerine yoğunlaşıldı.

Biz şu ana kadar asıl projenin kendisini kurguladığımız ilk aşamadayız. Şimdi projenin devamı için ikinci destek başvurusunda bulunacağımız aşamaya geçtik. Projenin ikinci aşama için de onaylanması halinde, çalıştaylarda belirlenen öncelik alanları doğrultusunda İzmir’in 2035 vizyonunu destekleyecek bir strateji dokümanı ortaya çıkacak. Bir yıl sürecek projenin sonuçlarının internet sitesi ve AR (Augmented Reality – Artırılmış Gerçeklik) teknolojisi vasıtasıyla da paylaşılarak İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin halihazırda üzerinde çalıştığı strateji ve eylem planlarına da girdi sağlamasını hedefliyoruz. Uygulamaların hayata geçmesi ile de İzmir’de trafiğin, dolayısıyla gürültü ve hava kirliliğinin ve yolculuk sürelerinin azalmasını bekliyoruz. Bunlar azalırken bir yandan da daha fazla atığın toplanıp işleneceğini, arsa değerlerinin artacağını, turizmin iyileşeceğini öngörüyoruz.

“Hava kirliliğinde 250 milyon sigaraya denk gelecek yüzde 8’lik bir azalma sağlayacak”

Dünyada bu proje benzer örnekler var mı, varsa hangi ülkelerde, projeden sonra bölgede nasıl bir değişim/dönüşüm gözlemlendi?

Metabolik yaklaşımının daha önce Hollanda’nın Rotterdam ile Amsterdam kentlerinde ve Arnavutluk’ta uygulanmış örnekleri var. 2014 yılında Rotterdam Belediyesi kent merkezinden geçen motorlu yük trafiğini azaltmak için Rotterdam Kentsel Metabolizma çalışması kapsamında daha içeriden dolaşan bir hizmet yolu tasarladı, buna da “e-loop” adını verdi. Bu e-loop adını verdikleri hizmet yolu, hem mal taşımacılığının hem de sürdürülebilir hareketlilik altyapısının bel kemiğini oluşturacak. Bunun yanı sıra ana tren garı, kent meydanı, üniversite kampüsü gibi yoğun insan hareketliliğinin olduğu alanlarda da kentliler e-bisiklet gibi küçük ölçekli elektrikli araçlarıyla bu yoldan faydalanabilecek.

Uzun vadeli etkilerine baktığımız zaman, istihdamda yüzde 2 oranında bir artış bekleniyor. Bu da lojistik sektöründe 3 bin 500 yeni iş demek oluyor. Çevresel açıdan da trafik sıkışıklığına sebep olan etkenlerde yüzde 11’lik bir azalma bekleniyor. Bunun nihayetinde her sabah 170 bin daha az kargo taşımacılığı olacak. Bu da beraberinde hava kirliliğinde 250 milyon sigaraya denk gelecek yüzde 8’lik bir azalma sağlayacak.

WRI Türkiye Sürdürülebilir Şehirler Direktörü Dr. Güneş Cansız

“Bisikletin atık yönetiminde kullanılması devrim niteliğinde bir hareket olacak”

Projenin en önemli ayaklarından biri de atık yönetimi meselesi. Bu kapsamda nasıl bir çalışma yürütülecek, ne hedefleniyor?

2012-2014 yıllarında İstanbul Tarihi Yarımada’da, 2017 yılında ise İzmir Kemeraltı Bölgesi’nde yaptığımız analiz çalışmalarında gördük ki özellikle yayalaştırılmış bölgelerde mal yükleme boşaltma faaliyetlerini, lojistik faaliyetlerini gerçekleştirmek; atık transferini sağlamak amacıyla bölgeye motorlu taşıtların girmesi insanların güvenlik algısını olumsuz etkiliyor. Bunun yanında, kent bütünü de düşünüldüğünde bu yaklaşım çevreci ve sürdürülebilir değil. Dolayısıyla hizmetlere en çevreci çözümlerden birisi bu faaliyetlerin bisiklet altyapısı ile desteklenmesi.

Atık yönetimi de daha belirttiğim gibi bu faaliyetlerin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bisiklet altyapısı kullanılarak ve bisikletle atık toplanması konusuna yukarıda değinmiştik ancak şunu eklemekte fayda var: Bisikletin atık yönetiminde kullanılması devrim niteliğinde bir hareket olacak. Türkiye gibi gelişmekte olan ve kentsel nüfusu hızla artan bir ülkede bu tür yaklaşımların bir an evvel hayata geçirilmesi gerekiyor.

Projede çocuk ve genç yetişkinlerin katılımlarını artıracak bir eylem var mı?

Proje, çocuk ve genç yetişkinler için özel olarak bir eylem bulundurmamakla birlikte; tüm gruplara bisiklet ağını kullanmayı özendirecek bir içerik taşıyor. Dolayısıyla proje ana yapısı itibariyle kapsayıcı bir nitelikte. Kapsayıcılıktan kastımız, her yaş grubunun ve her meslek grubunun (esnaf, beyaz yaka, mavi yaka, ev hanımı vb.) katılımının, bisiklet ağını kullanmasının hedeflenmesi.

Örnek olarak, bu grupların hem özel hayatlarında ulaşım ve rekreasyon amaçlı, hem de işe gidip gelirken bisiklet kullanması, ayrıca bisikletin eşya-mal taşımacılığında, posta taşımacılığında kullanılması, Büyükşehir Belediyesi’nin ve ilçe belediyelerinin atık yönetimi konusunda da bisikletten faydalanması sayılabilir.

Kentlerin daha yaşanabilir ve sürdürülebilir olması için yerel yönetimlerin üzerine düşen başlıca görevler neler?

Kentlerde geliştirilen projelerin sadece günlük sorunları çözmeye yönelik değil; daha kalıcı, geleceğin sorunlarını da öngörerek, bu sorunlara da yanıt bulmaya çalışacak vizyonla hazırlanması gerekmekte. Aksi taktirde yapılan müdahaleler, yeni sorunların da oluşmasına sebep olabiliyor. Uzun vadeli hedefleri olan ve kente yeni yaklaşımlar katan bu gibi projelerin hem merkezi hem de yerel yönetim düzeyinde geliştirilmesini umuyoruz.

 

Röportaj: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

DünyaManşet

Fransa Çevre Bakanı Nicolas Hulot canlı yayında istifa etti: Artık yalan söylemek istemiyorum

Fransa Çevre Bakanı Nicolas Hulot, ‘küresel ısınma ve çevreyle ilgili tehditlerle mücadele konusunda yaşadığı hayal kırıklığı’ nedeniyle radyo canlı yayınında istifasını açıkladı. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da kararı radyodan öğrendi.

Bu konuda hükümet içinde kendisini ‘yalnız hissettiğini’ belirten Hulot, karısının da bu kararından haberi olmadığını söyledi.

Yayında “Hayatımın en zorlu kararını alıyorum ve hükümetten ayrılıyorum” diyen Hulot, “Hükümetteki görevimle (çevre ve ekoloji konularında) yaşanan sorunların üstesinden gelindiği izlenimi vermek istemiyorum. Artık yalan söylemek istemiyorum” ifadelerini kullandı.

Eski bir televizyon sunucusu ve çevre aktivisti olan Hulot, kendisini ikna etmeye çalışacaklarını düşündüğü için istifa fikrini Macron ve Başbakan Edouard Philippe’e açmadığını belirtti.

Gözlemciler, ülkede sevilen bir kişi olan Hulot’un istifasının halk desteği giderek azalan Macron’a büyük bir darbe olduğuna dikkat çekiyor.

Hükümet sözcüsü Benjamin Griveaux, kararı üzüntüyle karşıladığını belirterek, “Daha ilk yılında pek çok başarı elde etmesine rağmen neden istifa ettiğini anlamıyorum” dedi.

“Küresel ısınmayla mücadele hükümetin öncelikler listesinin en altında”

Fransa Hükümeti geçtiğimiz günlerde, avlanmaya yönelik sınırlamaları azaltma kararı almıştı.

Hulot bu kararla, ‘ülkedeki lobi gruplarının varlığının farkına vardığını’ söyledi. Nicolas Hulot ayrıca, küresel ısınmayla mücadelenin hükümetin öncelikler listesinin en altında olduğunu savundu, “İstifamın bir uyarı ve seferberlik çağrısı olarak değerlendirilmesini umuyorum” diye konuştu.

Nicolas Hulot kimdir?

1955 doğumlu siyasetçi, yazar, fotoğrafçı ve gazeteci Nicolas Hulot, plaj görevlisi, yelken eğitmeni, garson olarak da çalıştı. 1973’te Gökşin Sipahioğlu tarafından işe alınmış ve 5 yıl Sipa Press için çalıştı. 1980’den itibaren radyo ve televizyonda programlar hazırlayıp sundu. 1990’da Fondation Ushuaïa’yı kurmuş 1995’te bu vakfın adı İnsan ve Doğa için Nicolas Hulot Vakfı oldu ve halen bu vakfın başkanlığını sürdürüyor. 2012 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimi için 2011’de çevrecilerin yaptığı önseçime katıldı ancak önseçimi kaybetti. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda Jean-Luc Mélenchon’a oy verdi, 2. turda ise François Hollande’ı destekledi. Emmanuel Macron’un cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından kurulan hükümette Devlet Bakanı, Dayanışmacı ve Ekolojik Dönüşüm Bakanı olarak atandı.

 

(BBC Türkçe, NTV, Bianet)

Kategori: Dünya

Günün Manşetiİklim KriziManşet

Telefonlarımız ve teknolojik aletlerimiz iklim değişikliğini geometrik şekilde tetikliyor

İlüstrasyon:Andrzej Krauze

The Guardian’da John Harris imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü  Cem Sabuncu’nun çevirisi ile paylaşıyoru

***

Dijital tüketimde kullanılan enerji, küresel ısınmaya tüm havacılık endüstrisinden daha fazla negatif etki yapıyor.

Bu uzun ve gittikçe tuhaflaşan yazın sıradan bir günüydü. Paddington istasyonundan bindiğim trenle eve doğru gidiyordum ve vagonun havalandırma sistemi dışarıdaki sıcak havayla ancak boğuşabiliyordu. Trendeki çoğu kişi telefonlarına bakıyordu ve bunların birçoğu 4G bağlantısının bir gelip bir gittiği bu esnada, Dünya Kupası maçını izlemeye çalışıyorlardı. Great Western Railway’in wifi bağlantısı insanı deli edercesine dengesizdi. Kulaklık kullanmayanların telefonlarından çıkan sesler hiç kesilmiyordu. Binlerce kilometre ve birkaç zaman dilimi uzakta, dünyada hesaplama gücünün (computing power) en yoğun bulunduğu yerlerden biri olan Loudoun County, Virginia’da dünyanın her yanından gelen veriler devasa binalara girip çıkarken, bizim trendeki telefonların vızır vızır çalışmasını sağlıyordu.

Birçoğumuz ABD’nin bu küçük ve varlıklı şehriyle her gün iletişim halindeyiz. Loudoun County, Washington DC’ye yakınlık, rekabetçi elektrik fiyatları ve doğal afetlere karşı dayanıklılık gibi birkaç sebepten ötürü 3,000 adet teknoloji şirketinin veri merkezine ev sahipliği yapmaktadır. Devasa devreler, kablolar ve soğutma sistemleri gibi nadiren gördüğümüz bu teknolojik aksam, günlük yaşantımızın merkezinde yer alıyor. Dünyadaki çevrimiçi trafiğin %70’inin Loudoun County’den geçtiği tahmin ediliyor.

İlüstrasyon:Andrzej Krauze

Ancak burada büyük bir sorun var ve bu sorun, Loudoun County’de kullanılan elektriğin ezici çoğunluğunu tedarik eden, Dominion isimli elektrik şirketinden kaynaklanıyor. Greenpeace’in 2017 yılında yayınladığı bir raporuna göre, Dominion şirketinin tedarik ettiği toplam elektriğin sadece %1’i güvenilir yenilenebilir kaynaklardan geliyor, %2’si hidroelektrik santrallerinden, geri kalanı ise kömür, doğal gaz ve nükleer enerji arasında eşit bir biçimde dağılıyor. Dominion, enerji santrallerine kaya gazı taşıması planlanan bir boru hattı projesinin bölgede yarattığı büyük tartışmanın da tam ortasında bulunuyor. Şirket, boru hattının gerekli olduğunu savunurken kentteki veri merkezlerinin elektriğe karşı olan doymak bilmez iştahını neden gösteriyor. Açıkça görüldüğü gibi, bu sunucuları kullanarak izlediğimiz videolar, gönderdiğimiz dijital fotoğraflar ve mesajlaşmalarımız bir bedeli var.

Bütün bunlar, Britanya’lı yazar James Bridle’ın yeni yayınlamış kitabı Yeni Karanlık Çağ (New Dark Age)’da bana tekrardan hatırlatıldı. Kitapta, Japonya’da yapılmış bir çalışmaya atıfta bulunarak, 2030 yılına gelindiğinde ülkedeki dijital hizmetlerin ihtiyaç duyduğu toplam enerji ülkenin mevcut elektrik üretme kapasitesi tarafından karşılanamayacağı belirtiliyor. Yazarın, Amerika’da 2013 yılında, ironik bir şekilde kömür sanayi lobisi tarafından hazırlanan rapordan aktardığına göre herhangi bir tablet veya akıllı telefon üzerinden haftada bir saat kablosuz internet yoluyla video izlemek için ihtiyaç duyulan elektrik ile iki adet yeni nesil ev tipi buzdolabı çalıştırılabiliyor. (Video izlemek için gerekli olan elektriğin çoğu işlemin veri-merkezindeki son sürecinde kullanılıyor.)

İklim değişikliği ve Heathrow havalimanının genişletilmesi gibi büyük yankı uyandıran olaylar sizi endişelendiriyor ise, veri merkezlerinin yakında bütün havacılık sektöründen daha büyük karbon ayak izine sahip olacağını düşünmek iyi olabilir. Ancak Bridle’ın da belirttiği gibi, bu istatistik bile bazı olası büyük sorunlarımızın hakkını vermekten çok uzak. Yazar, çevrimiçi para birimi Bitcoin’in işlemlerinin tükettiği yıllık enerjinin yılda bir milyon transatlantik uçuşun ürettiği karbondioksit miktarına eşdeğer olduğunu belirtiyor. Ve yazar, gelecek ile ilgili epey kaygılı: “Son on yılda gerçekleşen veri saklama ve hesaplama kapasitesindeki artışa karşılık veri merkezlerinde kullanılan enerji her dört yılda iki katına çıktı ve önümüzdeki 10 yıl içerisinde üç kat daha artması bekleniyor.”

Bu değişimler kısmen sözde “her şeyin interneti” denen şey tarafından yönlendiriliyor: sürekli olarak veri gönderen ve alan, TV’lerden, ev güvenlik cihazlarına, aydınlatma sistemlerine ve sayısız ulaşım biçimlerine, gündelik cihazların çoğalması. Sürücüsüz arabalar hayatımıza girdiğinde aynı akışlar büyük ölçüde artacaktır. Aynı zamanda, gelişmekte olan ülkelerde internetin ve onunla bağlantılı teknolojilerin hızlandırılması da bu yüke katkıda bulunacaktır.

Yaklaşık on yıl önce, televizyonlarımızı ve müzik sistemlerimizi kapatarak iklim değişikliğiyle mücadele etmemiz söylendi. Eğer mücadele şimdi daha da acilse, modem ışıklarının sürekli olarak yanıp söndüğü bir dünyaya ve sahip olduğumuz tüm cihazların uzak mega bilgisayarlarla sürekli, enerji yoğun bir iletişimde olması bu duruma nasıl uyuyor?

Ama bazı iyi haberler de var. Silikon Vadisi, diğer etik çarpıtmaları ne olursa olsun, çevresel bir bilince sahip. Facebook, faaliyetlerine er ya da geç “% 100 temiz ve yenilenebilir enerji” kullanarak devam edeceğine dair söz verdi. Google bu hedefe zaten ulaştığını söylüyor. Apple da öyle. Bununla birlikte, verimlilik artışlarını hesaba katsanız bile, bu iddiaların çoğunun altında, elektriğe olan devasa ve sürekli talepten dolayı, söz konusu şirketlerin kaçınılmaz olarak fosil yakıtlar tarafından üretilen enerjiyi kullanması ve daha sonra sorgulanabilecek olan karbon dengeleme (carbon offsetting) uygulamaları kullanarak durumu telafi etmeye çalıştıkları gerçeği ortada.

Büyük teknoloji şirketlerinin büyük bir endişesi var: Amazon’un sürekli genişleyen bulut bilgi işlem (cloud computing) kanadı olan Amazon İnternet Servisleri’nin (Amazon Web Services/AWS), “bilgisayar gücü, veri tabanı depolama ve diğer bilişim (IT) kaynaklarının talep üzerine teslimatını” sunması ve Netflix‘in arkasındaki hesaplama gücünün de çoğunu tedarik ediyor olması. Bu durum, veri merkezlerinin amansız genişlemesinin merkezinde yer alıyor. Yeşil kampanyacılar, AWS’nin elektrik tüketiminin ve karbon ayak izinin ayrıntılarının gizli tutulduğu gerçeğini de dile getiriyorlar. Amazon’un kurumsal websitesinde, şirketin yenilenebilir enerji kullanımını gösteren veriler 2016 yılında aniden duruyor.

Üstelik, her ne kadar güçlü olsalar da, en bilinçli ABD devleri bile küresel sanayinin sadece bir parçasını yönetiyor. Greenpeace raporundan alıntı yapmak gerekirse: “Baidu, Tencent ve Alibaba gibi Çin’deki gelişmekte olan İnternet devleri arasında enerji performansını paylaşma konusundaki sessizlik hala devam ediyor. Ne kamu ne de müşteriler, bu şirketlerin elektrik kullanımı ve karbondioksit hedefleri hakkındaki bilgilere erişebiliyorlar.” Bazı teknoloji devleri tarafından yapılan iyi hizmetlerinden ve tüm iletişim teknolojisi sanayisinin 2040 yılına kadar küresel karbon salımının % 14’ünden tek başına sorumlu olacağına dair tahminleri ciddiye alıp almadığınızdan bağımsız olarak iç açıcı olmayan şu gerçek karşımızda duruyor: dünyadaki veri merkezlerinde kullanılan elektriğin büyük bir kısmı yenilenemeyen kaynaklardan tedarik ediliyor ve bu merkezin sayıları hızla artmasıyla birlikte bu durumun değişeceğinin hiçbir garantisi yok.

Endüstrinin saçaklarında, her şeyin İnternet üzerinden yayınlanması (stream) beklemenin bir hak olduğunu düşünen birçoğumuzun beğenmeyeceği bir geleceğe doğru gittiğimizin sinyalini veren bir takım konuşmalar kulağımıza gelmeye başladı. Sonunda, insanların siyah-beyaz görüntü göndermeleri ya da üstüste aşırı derecede İnternet üzerinden video izlenmesine engel olma konusunda ısrar ederek İnternet kullanımının kayıt altına alınmasını konuşuluyor. Öyle görünüyor ki, onların temel noktası, cebinizdeki akıllı telefonun aniden ısınmaya başladığı zamanlarla paralellik gösteriyor. Bu ısınan gezegenimiz için bir metafor ve en iyi niyetli şirketlerin bile, sundukları sözde sınırsız dijital hizmetin kelimenin tam anlamıyla sürdürülemez olduğunu henüz fark edemeyebilir.

 

Haberin İngilizce orijinali

Muhabir: John Harris

Yeşil Gazete için çeviren: Cem Sabuncu

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

 

 

 

İklim KriziManşet

Türkiye’nin dörtte üçü iklim değişikliğinden endişe ediyor

İklim Haber ve Konda Araştırma Şirketi kamuoyundaki iklim değişikliği algısını ölçmek için ortak bir çalışmaya imza attı.

“Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı ve Enerji Tercihleri Araştırması” kapsamında Türkiye genelinde 2595 kişiyle yüz yüze anket çalışması yapıldı.

Anket çalışmasına göre, toplumda iklim değişikliğinin yaşandığı konusunda yüzde 86 oranında konsensüs var.

Toplumun 4’te 3’ü iklim değişikliği konusunda endişeli olduğunu ifade ediyor.

Türkiye’nin enerji konusunda tercihi ise büyük oranda güneş ve rüzgar olarak ortaya çıkıyor.

Araştırma çerçevesinde katılımcılara, 2017 yılında European Social Survey (Avrupa Sosyal Anketi) tarafından 18 ülkede sorulan “İklim değişikliği konusunda endişeli misiniz? Ne kadar endişelisiniz?” sorusu Türkçeleştirilerek yöneltildi.

Görüşülen kişilerin yüzde 25’i “çok endişeliyim”, yüzde 50’si ise “endişeliyim” yanıtını verdi.

Bu sorudan elde edilen veriler diğer Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında, Türkiye’nin bu soruya oldukça yüksek oranda “endişeliyim” dediği ortaya çıktı.

10 kişiden sekizi “iklim değişikliği var ” diyor

Araştırma kapsamında katılımcılara yöneltilen ilk soru ise “Küresel ısınmanın yaşandığını düşünüyor musunuz?” oldu.

Katılımcıların yüzde 86,8’i bu soruya evet yanıtı verirken, yüzde 10’u hayır yanıtını veriyor.

Yüzde 3,2’lik kesim ise soruya yanıt vermemeyi tercih ediyor.

Türkiye’de siyasi tercihler, ekonomik durum ve sosyal konum fark etmeksizin, “her 10 kişiden en az sekizi iklim değişikliği yaşanıyor” diyor.

Türkiye’de “afetler ve düzensiz hava olayları artmadı” diyen yok 

Bilimsel araştırmalar; iklim değişikliğinin aşırı hava olaylarını ve meteorolojik afetleri artırmaya başladığını ortaya koyuyor.

Son yıllarda Türkiye’de sel ve benzeri afet olaylarının hem etkisinde hem sıklığında artış olduğunu gösteriyor.

Araştırma çerçevesinde “Türkiye’de sel, fırtına, aşırı sıcaklık, kuraklık gibi düzensiz hava olaylarının arttığı mı yoksa azaldığı mı” sorusuna, katılımcıların yüzde 76,3’ü “arttı” diye yanıt verdi.

Yüzde 6,5’lik bir kesim “azaldı” diye yanıt veriyor.

Türkiye’nin tercihi güneş ve rüzgar

İklim değişikliğine neden olan fosil yakıtların en çok kullanıldığı sektörlerin başında elektrik üretimi geliyor.

Enerji santralleri, Türkiye’de de son yıllarda gündeme en çok gelen konuların başında.

Çalışma çerçevesinde, kamuoyunun bu konuda da ne düşündüğünü öğrenmek amacıyla sorular yöneltildi.

Sorulara verilen yanıtlar, Türkiye’nin tercihinin açık ara güneş ve rüzgâr olduğunu gözler önüne serdi.

“Farz edelim ki yaşadığınız yerin yanında bir enerji santrali yapılacak, hangi iki santrali öncelikli olarak tercih edersiniz?” sorusuna verilen yanıtlarda güneş enerjisi yüzde 70,5 ile ilk sırada yer alırken, rüzgâr enerjisi ise yüzde 52,8 ile ikinci sırada yer aldı.

Aynı soru en çok karşı çıkacakları enerji santrallari hangileri olarak değiştirip sorulduğunda ise nükleer yüzde 68,2 ile ilk sıraya yerleşirken, kömür yüzde 53,1 ile ikinci sırada bulunuyor.

Güneş ve rüzgâr enerjisine karşı olanlar ise yok denecek kadar az. (Sırasıyla %1,6 ve %2,1).

“Hükümetler harekete geçmiyor”

Anket çerçevesinde European Social Survey kapsamında yöneltilen başka bir sorudan daha yararlanıldı ve katılımcılara “Sizce iklim değişikliğini azaltmak için yeterli sayıda ülke hükümetinin harekete geçme ihtimali ne kadar var?” sorusuna yanıt vermeleri istendi.

Sonuçlar, Türkiye’de yaşayanların iklim değişikliğine karşı verilen küresel mücadelede hükümetlerin yeterli çabayı göstermediği ve göstermeyeceklerini düşündüğünü ortaya çıkarıyor.

Toplumun dörtte biri iklim konusunda gerekli önlemlerin alınacağına hiç ihtimal vermiyor.

Neredeyse her iki kişiden biri, bu konuda ülkelerin harekete geçeceğine, gereğini yapacağına inanmıyor.

Bu sorudan yola çıkarak benzer bir soru Türkiye hükümeti özelinde soruldu.

Sonuçlar politik parti tercihlerine, hayat tarzı ve ekonomik durumlarından bağımsız olarak, iklim değişikliği konusunda Türkiye’nin de yeterli çabayı göstermeyeceğine inanıldığını ortaya koyuyor.

Toplumun dörtte biri ülkemizde de iklim konusunda gerekli önlemlerin alınacağına hiç ihtimal vermiyor.

Neredeyse her iki kişiden biri de, bu konuda Türkiye’nin harekete geçeceğine, gereğini yapacağına ya hiç ihtimal vermiyor ya da çok düşük bir ihtimal olduğunu ifade ediyor.

Raporun tamamına ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

İklim değişikliği ile yaşanan felaketlerin faturası ağır oldu: 320 milyar dolar

Birleşmiş Milletler (BM) 2017 iklim raporunda iklim değişikliği ve küresel ısınma nedeniyle yaşanan tabiat olaylarının 2018 yılında da devam edeceğini açıkladı.

Raporda geçen üç yılda kaydedilen rekor sıcaklıkların Kuzey Kutbu’nda ısınmaya ve Güney Afrika’da su sıkıntısına neden olduğu belirtildi.

BM Dünya Meteoroloji Örgütü 2017 iklim raporuna göre ise Arktik’te (Kuzey Kutbu ve çevresi) rekor sıcaklıklar yaşanırken tam tersine Kuzey yarım kürenin nüfusu yoğun bölgelerinde ise dondurucu soğuklar yaşandı.

“2018’in başlangıcında da 2017’de kaldığımız yerden devam ettik ve aşırı iklim olayları birçok can aldı ve yaşama zarar verdi” şeklinde konuşan Dünya Meteoroloji Örgütü Genel Sekreteri Petteri Taalas, Avustralya ve Arjantin’i sıcak hava dalgaları, Kenya ve Somali’yi kuraklığın ve Güney Afrika’yı da su sıkıntısının vurduğunu açıkladı.

Küresel deniz yüzeyi ısısının da 2017 yılında kaydedilen üçüncü en yüksek sıcaklığa ulaştığı ve bunun kutuplardaki buzulların erimesine ve Avustralya’daki mercan kayalıklarının beyazlamasına neden olduğu belirtildi.

Felaketlerin faturası 320 milyar dolar

Kuzey Atlantik kasırga sezonu, Hindistan’daki muson yağmurları ve Afrika’nın doğusundaki kuraklığın 2017’yi iklim değişikliğinin faturasının en yüksek olduğu yıl olmasına neden oldu.

Almanya merkezli Munich Re Sigorta şirketinin verilerine göre 2017’de iklim değişikliği nedeniyle yaşanan felaketlerin sadece 2017 yılındaki maliyetinin 320 milyar dolar (yaklaşık 1.280 trilyon TL) olduğunu açıkladı.

Rapora göre son 25 yılda iklim değişikliğinin en önemli nedenlerinden biri olan atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu da milyonda 360 partikülden milyonda 400 partiküle çıktı.

Sıcaklığa bağlı ölümler 1980 yılından bu yana artış gösterdi

Taalas “Gelecek nesiller için de yüksek kalmaya devam edecekler ve gezegenimizin geleceğinin daha sıcak olmasına ve dolayısıyla daha fazla aşırı iklim olaylarına neden olacaklar” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporuna göre ise sıcaklığa bağlı ölümler 1980 yılından bu yana artış gösterdi.

Uluslararası Para Fonu (IMF)’nun verilerine göre ise hava sıcaklığındaki 1 derecelik artış düşük gelir grubundaki ülkelerin büyüme oranlarını ciddi şekilde azaltıyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Ünlü fizikçi Stephen Hawking’den iklim değişikliği uyarısı

“Stephen Hawking’in Favori Yerleri” belgeselinin yayınlanan 2’nci bölümünde ünlü fizikçi küresel ısınmanın Dünya’da yaşamı dayanılamaz hale getireceğini söyledi.

Hawking, sera etkisi sorununun çözülememesi halinde Dünya’nın Venüs’ün kaderini yaşayacağını belirtti.

Sputnik’in haberine göre, Hawking ayrıca “İklim değişikliğinin olmadığını savunan biriyle karşılaştığında onlara Venüs’e gitmelerini söyleyin. Yolculuk masraflarını ben karşılarım” dedi.

“İnsanlığın yeni bir yuva araması gerekecek”

NASA’nın araştırmaları Venüs’ün 4 buçuk milyar yıl önce Dünya gibi üzerinde su ve bitkilerin bulunduğu bir gezegen olabileceğini, ancak ısınmayla okyanusların buharlaşmasının yaşamı mümkün kılan gazların atmoferden kaçmasına ve atmosferin karbon dioksitle dolmasına neden olarak sıcaklığın 462 santigrat dereceye yükselerek dayanılmaz hal almasına neden olmuş olabileceğini düşündürüyor.

Hawking, Dünya’nın yaşının 4.5 milyar yıl olduğunu göz önünde bulundurarak, insanlığın 200-500 yıl sonra kendine yeni bir yuva aramasının gerekeceğini savunuyor.

 

(Cumhuriyet)

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

İklim değişikliğinin etkisiyle artan küresel ısınma göçü 3 katına çıkarabilir!

AB Ortak Araştırma Merkezi ve ABD Enerji Departmanı’nın finanse ettiği ve Colombia Üniversitesi bilim insanlarının yürüttüğü yeni bir araştırma, politik ve ekonomik faktörler olmadan yalnızca iklim değişikliğine bağlı olarak bile milyonlarca insanın her sene Avrupa’dan sığınma talep edeceğini ortaya koydu. Araştırma lideri ve Colombia Üniversitesi Profesörü Wolfram Schlenker, “Evlerini terk etmek zorunda kalmış ve yardıma muhtaç birçok insan Avrupa’dan sığınma talep edecek” dedi.

Göç rakamları bu yüzyılın sonuna dek üçe katlanabilir

Araştırma kapsamında, iklim değişikliğinin ileri kuraklık, sel, sıcak hava dalgası ve diğer aşırı hava koşullarıyla sonuçlanacağı tahmin edilirken, yaşanan iklim koşullarıyla özellikle Afrika ve Asya kıtalarının güney bölgelerinde olmak üzere birçok kentte tarım yapmanın oldukça zor bir hale geleceği açıklandı.

Araştırma kapsamında, 2000 ve 2014 yılları arasında Avrupa’nın 103 ülkesine yapılan göç başvuruları incelendi. Dört yıllık süreç kapsamında yıllık göç başvurularının sayısı 350 bin civarında gözlemlenirken, sıcaklık ve hava durumu gibi bazı çevresel faktörler başvurularla karşılaştırılınca, 20 derecenin üzerinde bir sıcaklığa sahip olan ülkelerin daha az sıcaklığa sahip ülkelere göre daha fazla sığınma talep ettiği görüldü.

 

(İklim Haber)

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

NASA iklim değişikliğinin son 20 yılda dünyayı nasıl etkilediğini videoda anlattı

ABD’deki havacılık ve uzay araştırmaları programını koordine eden Ulusal Havacılık ve Uzay Yönetimi (NASA), iklim değişikliğinin son 20 yılda dünyayı nasıl etkilediğini paylaştığı videoda anlattı.

Uzaydan çekilen görüntülere yer verilen animasyonda 20 yılı aşkın süredir meydana gelen mevsimsel dalgalanmalar görülüyor. 2 dakika 18 saniye uzunluğundaki videoda kutuptaki buzulların eridiği, zaman geçtikçe Arktik bölgesinin yeşillendiği dikkat çekiyor. NASA’nın mercek altına aldığı görüntüler, küresel ısınmanın ve iklim değişikliğinin boyutlarını gözler önüne seriyor.

İzlemek için tıklayın

 

(Yeşil Gazete, Independent)

Kategori: İklim Krizi