Türkiye'de Her Yıl Bir Meksika Körfezi Faciası Yaşanıyor / Murat Bjeduğ

22 Nisanda BP şirketinin işlettiği, Meksika körfezindeki Deepwater Horizon petrol platformundaki patlamanın üzerinden  3 ay geçti. Milyonlarca litre petrolün denize akması, ABD’nin sert tepkisi, ulusal ve uluslar arası medyada günlerce yer aldı. 11 ölü, denize karışan 700 milyon litre petrol, milyarlarca doları bulan maliyet ve etkileri çok uzun sürecek ekolojik facianın sorumlusu British Petroleum (BP) şirketinin CEO’su Tony Hayward ise tekne yarışlarının tadını çıkarırken görüldü.

Meksika Körfezi’ndeki faciada deniz tabanından sızan petrolün su yüzüne vurması dünyanın dikkatini bu facia üzerinde topladı ama Türkiye’de de her yıl 10 milyon lt petrol, kar oranlarının düşmemesi kaygısıyla gerekli önlemleri almayan “yerli” yabancı petrol şirketlerinin dağıtım şebekelerinden toprağa sızıyor, sızıntıların yol açtığı patlamalarda insanlar hayatlarını kaybediyor. Bu facia görülmüyor, gösterilmiyor.

Bu musibet vesilesiyle Türkiye’deki petrol dağıtım/üretim sektörünün sistematik olarak ihlal ettiği Sağlık – Emniyet – Çevre / Güvenlik. (SEÇ/G) ilkesinin toplum ve emekçiler için anlamı ve ekolojik mücadelenin neden kapitalizmle karşı karşıya gelmeksizin sonuçlarına vardırılamayacağı üzerinde durmak istiyorum.

BP ve diğerleri

BP, yıllar önce çevre sorunlarının kapitalizmin bile görmezden gelemeyeceği boyuta ulaşmasıyla, logosunu da değiştirerek çevre mesajlı şimdiki logosunu ve yeşil rengin öne çıktığı kurumsal kimliğini kullanmaya başladı. Batıda, istasyon kanopilerinin güneş enerjisi ile istasyonun aydınlatmasını sağlayacak enerjiyi üreten bir yeni görünüm standardını uygulamaya geçiren BP, Latin Amerika’da milyonlarca hektar arazi alarak / kiralayarak, şeker kamışından biyo yakıt üretme işine soyunup ne kadar çevreci olduğunu dünyaya göstermeye heveslendi. Amaç, gezegenimizin ekolojik çöküşüne engel olma sorumluluğu değil, azalan petrole ve yaygınlaşan çevreci hassasiyete karşı, yeni alternatifleri keşfederek en büyük karı ilk elde eden olma hesabıdır. Burada atlanmaması gereken nokta şudur; o milyonlarca dönüm tarlalarda buğday ve şeker kamışı yetiştirilerek çok sayıda insan tarımla geçiniyor, o ürünlerle de insanlar doyuyordu. Bu kapitalist üretim ilişkilerinde ihmal edilebilir bir nüanstır.

Asıl iştigal alanı petrol / akaryakıt olmasına rağmen, sadece kar odaklı olduğu için BP, Türkiye akaryakıt piyasasındaki faaliyetlerinin dışında ülke ekonomisinin, o zamanki durumunu analiz ederek, akaryakıt dışı faaliyetlerden de yurt dışı BP’ye rapor edilerek vaad edilmiş yıllık hedeflenen kar oranına ulaşmayı ve aşmayı gerçekleştirebilir. Bu akaryakıt dışı faaliyetlerden kasıt, örneğin ülkenin tekleyen ekonomisinde repo, faiz vb. iyi kazanç getirdiğinde hemen oraya yönelerek maksimum kar elde etmeye çalışmasıdır.

Meksika körfezindeki ekolojik facia, kapitalizmin çevre duyarlılığı balonunu da fos çıkardı.

SEÇ-G konusunda yaptıkları ile adeta böbürlenen BP, Türkiye’de diğer şirketlere, öncü olmanın kibiriyle biraz tepeden bakar. Çünkü bu sektör, çok ciddi iş kazalarının olduğu, yüksek riskler taşıyan ve sürekli çok dikkatli olmayı gerektiren bir alandır. Maliyeti de az buz değildir. Örneğin, BP, Türkiye’de ilk bodrumlu istasyon bayilerini iptal etme öncülüğünü de yapan şirkettir. Çünkü akaryakıt buharı, havadan ağır olduğu için istasyon sahasında gezinir ve eğer varsa bodruma kadar iner. Bodrumda bir kibrit çakma, çay için tüp yakma veya sigara ile girme ile infilaklar yaşanır. Bu memlekette çok yaşandı; ölümler, yaralanmalar ve mal kayıpları artık vakay-i adiyeden oldu.

Ancak, istasyon bayilik iptalleri çözüm olmadı, çünkü o istasyon sahibi SEÇ-G’yi umursamayan başka bir şirkete transfer olarak, bodrumlu bir vaziyette faaliyetine devam etti, ediyor, pimi çekilmiş bir bomba gibi tıpkı.

Giden her istasyon, satış kaybı, nihayet pazar payı kaybına yol açtığı için, bu defa iptaller yerine, eğer yüksek tonajlı çalışan bir istasyon ise, kaybetmemek için bodruma, gaz detektörleri takılarak vaziyet kurtarıldı. Yani inceden inceye, satış ve kar için SEÇ-G delinmeye başladı. Sonra da delik deşik oldu zaten.

Yazı konusu Meksika faciasının sorumlusu BP olduğu için daha çok bu şirket zikrediliyor ama aslında dünyada da burada da bütün petrol şirketleri, ister arama – çıkarma, isterse dağıtım pazarlama alanlarında faaliyet gösteriyor olsun hiçbiri masum değildir.

Güney Afrika dünya kupası hezeyanı içerisinde kaynadı gitti; bütün dünya, kupa maçlarının haberleri ile ilgilenirken, Afrika’dan gelen bir petrol tankerinin patlaması sonucu 200 insanın hayatını kaybettiği haberi vuvuzela vızıltısı gibi geldi.

Son yıllarda piyasadaki gelişmeler

Türkiye’de SEÇ-G’nin şampiyonluğunu da BP yapıyor idi, ardılları da BP’den geri kalmadıklarını kanıtlama hezeyanına kapıldılar. İstasyon kanopilerinde, sürücülerin göz hizasında levhalar monte edilmeye başlandı: Bu istasyonda düzenli olarak tank temizliği yapılmaktadır. Aracınızı stop ederken cep telefonunuzu kapatın, sigaranızı söndürün.

Tank temizliği meselesine sonra geleceğim.

Dünyadaki trendleri tilki gibi izleyen bu şirketler, çevreciliğin yükselen değer olmasının ardından kadın hareketleri de trendy akım olarak gündeme gelip oturunca, Shell, genel müdür olma geleneklerine aykırı olarak, her zaman ki şirket içi görev yapılan birimlerin dışında bir çalışma seyri izleyen bir bayanı Shell Türkiye Genel Müdürü olarak atayarak dikkatleri üzerine çekti. Ardından Shell’in şu aksiyonları geldi, yeni bayan genel müdürüyle:

* Çok iyi lokasyonları ile iyi bir istasyon networküne sahip olan TÜRK PETROL ( hani şu şapka logolu olan açık mavi beyaz renkli istasyonları olan şirket), Shell tarafından satın alındı ve bir anda pazar payı artışını gerçekleştirdi.

* Bu arada Koç grubu her nedense yıllardır uzak durduğu akaryakıt sektörüne ilgi göstermeye başladı. Emekli bir öğretmenin küçücük bir dükkânda mütevazı madeni yağ satıcılığı yaparken büyüleyici bir şekilde Mersin merkezli kurduğu ve adı Opet olan şirket adeta bir tramplene basmış gibi sıçradı. Bu sıçrama Koç’un dikkatinden kaçamadı ve Opet’in büyük hissedarı oldu.

* Akabinde de Shell ile ortak olarak, azimli girdiği TÜPRAŞ özelleşme ihalesini, en yüksek fiyatı veren Koç-Shell konsorsiyumu kazandı.

Yani akaryakıt sektörünün fiyat belirleyicisi, üreticisi, rafinerisi artık bu grubundu.

2000’de Petrol Ofisi en çok kar eden kamu kuruluşlarının başında geldiği halde, ter ter tepinilerek özelleştirildi. PO, artık İŞ-DOĞAN ortaklığınındı. İlk operasyonda çalışan sayısı 5 binden, 950’ye düşürüldü.

Rivayet, Aydın Doğan’ın, Koç’un bu sektöre girmesinde koçbaşı işlevini gördüğü yönünde dillendirildi.

Uzun yıllar boyunca Petrol ürünleri İşverenleri Sendikası (PÜİS) başkanlığını yapan Hüseyin Aytemiz, hep akaryakıt bayi kar oranlarının düşüklüğünden yakınarak her iktidarın enerji bakanı veya ilgili devlet bakanı ile görüştü, bakanın olumlu bir yaklaşım içerisinde olduğunu yıllarca ama yıllarca ifade etti. Ama hiç bir şey değişmedi. Bir tarafta PÜİS bayi karlarının düşüklüğünden dem vurup bayilerin iflas aşamasına geldiğini söylerken beri yandan da durmadan yeni istasyonlar açılmaya devam etti.

Liberalizasyon politikalarıyla birlikte, bir de ne görelim, PÜİS genel başkanı, Aytemiz petrol isimli bir dağıtım ve pazarlama şirketi kurarak bayi sıfatıyla hizmet verdiği akaryakıt ve madeni yağ sektörüne, isim değiştirip Akpet olarak devam etti. Daha sonra da şirketini oldukça iyi bir fiyata Rus / Azeri ortaklığı olan Lukoil şirketine sattı.

İlginç olan şudur: Bayi karları, şirket kar oranları düşük yaygaralarına rağmen, Türkiye’de 4-5 şirket faaliyet gösterirken bu rakam bugün 50’leri aştı.

Liberalleşme ile birlikte görünmez bir el türkiye akaryakıt piyasasını düzenlemeye başladı !?

Petrol ve alaturka kapitalizm

Akaryakıt sektörü denince, yer üstü tanklarından tanıdığımız, terminaller, bu terminallerin sahibi olan akaryakıt dağıtım ve pazarlama şirketleri, özelleşen TÜPRAŞ ve diğer terminaller Ataş, Çekisan, buralardan tankerleri ile akaryakıt alan istasyon bayileri, her yerde gördüğümüz rengârenk akaryakıt istasyonları, o istasyonlara dolum tesislerinden mal getiren tanker şoförleri, istasyonlarda çalışan pompa görevlileri, PÜİS ( Petrol ürünleri işverenleri sendikası ), Petrol-İş, EPDK ( enerji piyasası düzenleme kurumu ), Pet-Der, Tabgis, Aka-der gibi kuruluşlarla devasa bir organizma akla gelir.

Bütün bu yapı / organizma, dünyanın her yerinde olduğu gibi, bizde de kapitalizme göbeğinden bağlıdır ve yegâne ama yegâne amacı en yüksek kar olduğu için, 24 saatte 24 saat kapitalizmi yeniden üretir. Çok büyük karlar söz konusu olduğundan, bu sektör, karlılığını daha çok arttıracak personelini de oldukça yüksek ücretlerle istihdam eder, eğitir. Bu eğitimler sayesinde, örneğin üniversitede öğrenci iken solcu olan bir personel, farkına bile varmadan, mesela şirketinin patronu Aydın Doğan’ı ya da BP’yi savunur ve takdir eder hale gelir. Hatta öyle ki, kendisi de orada yüksek de olsa ücretli bir çalışan olduğunu unutur, patron mantalitesini içselleştirir. İşten çıkarmalara cevaz verir. Günün birinde, kendisinden daha iyi biri geldiğinde, kapı önüne konduğu zaman hanyayı konyayı anlar, ama iş işten geçmiştir.

İşçiler – emekçiler için durum farklıdır. Çünkü bu sektöre ait şirketler ve yöneticileri, sendikadan, sendikal faaliyetlerden nefret ederler. Bu nefret, Türkiye’de daha sınır tanımaz ölçülerdedir. Her tasarruf tedbiriyle işçiler tenkisatın hedefi olurlar.

Bu şirketlerin insan kaynakları aynı zamanda bir ideolojik işlev de görerek, personelin, sistem mantalitesine mutlak uyumunu sağlayıcı eğitimler düzenler; personel tasnifini bu kriterlere göre yapar.

Türkiye’de piyasa ve kar

Önce şunu vurgulamak lazım. Petrol karlılık oranını düz matematikle hesaplamak neredeyse imkânsızdır. Çünkü rafineri fiyatları ile özellikle İsrail ve Rus’ların spot piyasa fiyatları çok farklıdır. Nalıncı keseri şahane bir el çabukluğu ile şirket lehine yontulur.

Akaryakıt, mevsim ve ısı farklarına göre değişen kesafetten dolayı, tonaj farklılığı gösterir. Bunu tam doğru hesaplamak çok güç iştir. Bu güçlük ABD devlet yetkililerini bile isyan ettirdi. Petrol şirketleri gerçek karlarını açıklamıyorlar eleştirisi, geçtiğimiz yıllarda TV programlarında gösterildi.

Kabaca ton başına 150 USD diyebiliriz.

Türkiye’de yılda ortalama sivil ve havacılıktaki tüketim ortalama 20 milyon ton civarındadır.

16 milyon ton civarında ise beyaz ürün denilen benzin ve motorin tüketimi oluyor.

Pazar liderliği PO-SHELL-BP-OPET-TOTAL olarak sıralanır.

Yanı sıra, madeni yağ pazarı vardır ki akaryakıttan çok daha yüksek karlılığa sahiptir. Beyaz üründeki 150 USD diyebileceğimiz ton başına karlılık, madeni yağda ton başına 200 ila 700 USD arasında değişebilir.

Legal pazarda 330 bin ton madeni yağ tüketimi görünür.

Görünmeyen ekolojik facia

Yer altı tanklarının temizliği meselesine gelelim.

İstasyonlarda yer altı tanklarındaki atık yakıtın tasfiyesi SEÇ-G’nin ve çevreci söylemlerin bir denek taşıdır. İşin aritmetiğine bakınca başlığın haklılığı daha somut anlaşılır.

Türkiye’de şu an 12 bin 500 adet istasyon lisanslı olarak faaileyet gösteriyor, yapımı devam edenler hariç.

Bu istasyonlarda ortalama en az 3 adet akaryakıt yer altı tankı olur. Bu tanklara boşaltılan motorin ya da benzin tank içerisinde zamanla tank içindeki terleme, tankın iç paslanması ve oluşan korozyon ile mutlaka temizlenmesi gereken bir atık birikir. Bu atık sıvı, erbabınca vurgulandığı üzere, döküldüğü yerde 110 yıl ot bitmeyecek özelliktedir. Ancak en az onbeş günde bir yapılması gereken tank temizliği SEÇ-G ile birlikte istasyon sahiplerince değil de şirketlerce yapılmaya başlandı. Tabii sektörün önde gelen şirketlerince yapıldı, küçük şirketler bu konuya kafa bile yormuyorlar. Tank temizliği işlemi sonunda proses şu şekilde işleyecekti sözüm ona: Tank içi atık tahliye edilerek bir fıçı içerisinde bekletilecek ve tank temizlik çalışması bittikten sonra şirket tankeri teker teker istasyonları dolaşıp bu atıkları toplayacak, doğaya zarar vermeden  İzmit’te bulunan bir fabrikaya götürülecek ve böylece atığın doğaya dökülmesi önlenmiş olacaktı.

Uzatmadan söyleyeyim birkaç kez yapıldıktan sonra bırakıldı. Zaten bayinin de ne zaman geleceği ya da gelip gelmeyeceği bile belli olmayan tankerin gelmesini bekleyecek sabrı olmadığı için pompa görevlisine “oğlum git arka bahçeye dök şunu” ya da “kanalizasyona boşaltın şunu, eski köye yeni adet mi getirecekler” talimatları sonucu bu tehlikeli atık 12 bin 500 istasyondan Anadolu’ya sürekli dökülüp duruyor. Ayda ortalama 100 lt olsa 1 milyon 250 bin lt eder. Meksika faciasında bugüne değin 700 milyon lt sızdı, memleketimizde ise ince ince kimsenin ruhu bile duymadan bir yılda ortalama, hadi insaflı davranalım, 1 milyon 250 bin x (12 değil de) 8 diyelim, 10 milyon lt doğaya sızıyor. Çevre örgütlerinin bu konuyu kesinlikle gündeme getirmeleri zaruridir. SEÇ-G konusunda her türlü ahkam kesmeye hazır olan pazarın önde gelen şirketleri bu durumu sessizce geçiştirip böyle bir sorun yokmuş salağına yatıyorlar. Maliyet hesapları öyle gerektiriyor, dedik ya kar her şeyin üstünde, çevre için bu uygulamanın getireceği harcama meblağı üst yönetimleri asla memnun etmez.

İndirgemecilik doğru bir yaklaşım değildir; itici gelir insanlara. En ufak bir meselede hemen keseri kendine yontmak da antipatik bir tutumdur. Ama bunu bile bile bu yazdıklarım da bana bu ara başlığı yazdırıyor. Feminist – Yeşil – liberter devrimci sosyalizm anlayışımızın perpektifinden baktığımız zaman kapitalizmin kadın ve çevre sorunundaki ikiyüzlülüğünü bir özgül bağlamda gördük.

Gelelim, bugüne değin DİSK dâhil hiçbir sendika tarafından adları zikredilmeyen, varlıkları bile fark edilmeyen akaryakıt istasyonlarındaki Pompa Görevlileri meselesine:

12 bin 500 istasyonda en iyimser bir hesapla 2 kişi çalışsa, hiçbir iş garantisi olmayan, gelecekleri kelimenin tam anlamıyla patronun iki dudağının arasında ve 18-30 yaş arasındaki 25 bin emekçi yıllardır bir başlarına. En düşük ücretle uzun mesai saatleriyle çalıştırılıyorlar.

Bu kitleye hitap edilmesi gerekir, buluşmanın imkân ve araçlarını bulmak gerekir. PÜİS, Petrol Ürünleri İşverenleri Sendikası, devletten her zaman daha çok kar isterken, Petrol Ürünleri Çalışanları Sendikası neden yok sorusu hiç akla gelmez.

Bunu zaten patronlardan bekleyemeyiz.

O halde akıllara getirmek işçi hakları savunucularının boynunun borcudur.

Eski zamanlarda devrimciler, gelecek kuşaklara sınıfsız, sömürüsüz , daha güzel bir dünya bırakmak için hayatlarını feda ederlerdi. Artık barbarlığın geldiği bu noktada, aynı zamanda kendi hayatlarımızın gasp edilmesi için mücadele zorunlu oluyor.

Kapitalizmle bir kez daha ve topluca bir hesaplaşma zamanı geliyor.

Yaşlı Cato Ceteum gibi durmadan tekrarlamalıyız: Kapitalizm yok olmalı